102. YIL ANISINA… DEDESİZLER, NİNESİZLER

Kemal Bilget

Sayısı oldukça çok gözaltına alınmalarımdan birindeydi. Polis minübüsünün arka koltuğuna oturtulmuştum. Yoğun İstanbul trafiğinde ilerliyorduk. Dışarısı gürültülü, içerisi sessizdi. Kafamın içerisinde uçuşup dile gelmeyen düşüncelerim sayısızdı. Sayısız düşünce gitgellerinden iki tanesini şimdi, 12 yıl sonra bile çok net olarak anımsıyorum. Diyordum ki kendi kendime:
Oğlum Kemal üç gece Gayrettepe Asayiş Şube Müdürlüğündesin. Tahta zeminde yatacaksın. Sabah evden çıkarken pardüsü giyinmemekle iyi etmedin. Bu soğuk kış günü yorgan olurdu sana. Sabah almalıydın pardüsünü. Bu akşam yastık sorununu da çözemezsin. Alış-veriş görevlisi sabahları geliyor; biliyorsun. Büyüğünden bir boş plastik su şişesi bulursan şanslısın. Musluktan su doldurup yastık yapardın kendine. Önceki gözaltılarda olduğu gibi. Ya boş su şişesi bulamazsan! Olan da küçüklerdense! Tahta zemin yine kirli ve pismidir acaba? Nem ve küf kokuyordur her zamanki gibi. Hücrelerde boş yer olursa iyi olur. Ama salon kötü. Tuvaletlerin kokusundan kurtulmuş olurdun hücrede.
Gayrettepe’nin küf kokan tahtaları üzerinde üçüncü kez ve üç gece yatmak… İlk yarım saatten sonra taşın üzerinde yatıyormuş gibi oluyor insan. Uyuşuyor hangi tarafın üzerine yatmışsan o tarafın. Döne döne katlanıyor insan buna. Ama en kötüsü iki litreliğinden bir pet şişe bulamamak. Ve de üste örtülecek bir pardüsünün olmaması. Ceket o işe iyi yaramıyor. Polislere söylesem mi acaba bana iki litreliğinden bir su şişesi bulun diye. Siyasi şubede olsa böyle bir isteği zaaf sayarlar. Asayişde istemek… Olabilir belki. Beş milyonu gözden çıkarmak gerek ama.
Şu solumda oturan polisle karşılaşırsam Gayrettepe’de, ondan isteyebilirim sanırım. Sağda oturandan olmaz. Adamın oturuşu bile adam gibi değil. Kaykılmış da kaykılmış. Bakışları ise küfür eder gibi. Fakat soldaki iyi bir insana benziyor. Sessiz sedasız ve düzgün oturuyor. Bana hiç bakmaması da ilginç. Ben kendisine bakınca da gözlerini kaçırıyor. “Sana haksızlık edildiğini ben biliyorum” der gibi bir hali var. Acaba? Polis işte… İyisi mi olur! Belki! İsteyeceğin ne ki, hepsi hepsi boş bir pet şişe. Verir verir, soldaki polis verir. Varsa, bulabilirse eğer. Çok temiz yüzlü. Hayatında hiç bu kadar duru yüzlü bir polis gördün mü?
Benim aklım üç soğuk kış gecesinde ve pet şişedeyken Bakırköy İncirli caddesi bitti. Polis minübüsü Gayrettepe’ye değil, Bahçelievler’e yöneldi. Çok geçmeden de Bahçelievler karakoluna vardık. Ekip şefi, sağımda ve solumda oturan polisler ve Bahçelievler karakolundan bir polisle birlikte bodruma indik. Hücrenin kapısı açıldı ve… O da ne! Ben demiştim kendi kendime: Bu kadar temiz yüzlü bir polis olmaz diye. Solda oturan polis değilmiş meğer. O da benim gibi gözaltına alınmış. Benden önce ve arka koltukların en soluna oturtulmuş.
Bahçelievler karakolunun bodrumundaki hücrelerden birindeyiz birlikte. Kapı üzerimize kapandı ve polisler gitti. Arkadaşım tahta kanapenin üzerine oturmadı, yığıldı adeta. Yine yüzüme bakmıyor. Gözleri hep dizlerinde. Dizleri hafiften titriyor. Dudakları açılmadan oynamakta. Hemen de söze girilemiyor ki… Bense üç adımlık hücrede voltaya başladım. Arkadaşımı gözucuyla süzmeye ara vermeden. Dakikalar geçti. İlk sorumu sordum:

– Sizi neden aldılar?
– “Bilmiyorum” dedi ama sesini zor duydum.
– Söylemediler mi?
– Yok.
– Tahmin ediyorsunuzdur ama!
– Edemiyorum. Benim bir şeyim yok.
– Ben polis değilim. Sorularım da sizi sorgulama amaçlı değil. Ben de sizin gibi gözaltına alınmış biriyim. Biraz konuşalım istedim hepsi bu.
– Sağolun. Benim suçum yok ama.
– Ben var demedim ki. Benim de suçum yok. Fakat gözaltındayım şimdi. Tıpkı sizin gibi. Neden alındığımı da biliyorum.
– Neden?
– Bir toplantıda konuşma yapmıştım. Dava açılmıştı. Ceza kesinleşmiş anlaşılan.
– Ne kadar yatacaksınız?
– 10 ay
– Bir konuşmaya 10 ay!
– Evet.
– Ne konuşmuştunuz?
– Kürt-Türk emekçileri birlik olmalı falan demiştim.
– Ha anladım siyasisiniz.
– Evet!
– Sizinki daha zor.
– Sizinki benimkinden kolay yani. Bilmiyorum dediniz de.
Arkadaşım içini çekti. İyice ikiye katlandı. Yarım dakika kadar alt dudağını ısırdı. Yüzüme bakmamayı sürdürdü. Burnundan derin derin nefesler alıp verdi ve sonunda fısıltıyla karışık:
– Atmaz olaydım o imzayı! Ellerim kırılaydı. Akraba dedik işte. İşi görülsün dedik. Ben yaşamım boyunca ticaretle uğraşmadım. İşçilik yaptım hep. Kefil gerekiyormuş. Olmaz olaydım. Akraba dedik, kefil olduk. Senet üstümüze kaldı. Hepsi neyse de, hadi senedini ödemedin, ödeyemedin diyelim, insan bir haber verir. İcralık olmuşum, ama benim haberim yok. Bir aloo diyemez mi adam! Adam adam olmazsa demezmiş. Akraba dedik, yaktı beni.
– Çok para mı?
– Haberim olsa öderdim. Yaktı bizi herifçioğlu.
– Anladığım kadarıyla “yanacak” bir şey yok ortada. Ödersin senedi, bırakırlar seni. İşlemler tamamlanana kadar gözaltında kalırsın hepsi hepsi.
– Öderim öderim de, benim polisle mahkemeyle işim neydi! Şimdiye kadar karakolun kapısından içeri girmişliğim yok. Ne olacak bilmiyorum.
Neler olacağını, neler yapması gerektiğini iki kez anlattım adını bile bilmediğim arkadaşıma. Rahatladı birazcık. Rahatladığını görünce, bundan güç alıp geciktirdiğimiz tanışma faslını başlattım. Adımı söyledim ona; siyasi kimliğimi açıkladım. Bakırköy’de oturduğumu, Adıyaman’lı olduğumu vurguladım.
– Bende dedi ve sustu.
İyi anlayamamıştım “Ben de” ile anlatmak isteğini. “Ben de Bakırköy’de oturuyorum mu demek istedi, yoksa o da mı Adıyamanlı” diye düşünürken o sordu:
– Adıyaman’ın neresindensiniz:
– Gölbaşı!
– Ben Kahta’dan. Adım, ……….Artan………
Arkadaşımla tanışmamız gereğinden fazla uzun sürdü. O birkaç kez tekrarladı adını. Ben bir türlü o’nun adını doğru söylemeyi beceremedim. Anımsıyorum, uzun bir adı vardı. İki veya üç kez sesli harfler yan yana kullanılmıştı. Türkçe söyleyişe hiç uygun bir ad değildi. Yardımıma O yetişti.
– Siz bana yalnızca Artan deyin, dedi.
Böylece çıkmazdan çıktım. Adını ve soyadının son hecesini anlaşarak kullanımdan kaldırdık. Aramızdaki resmiyet iyice azaldı. Sohbetimiz çok öncelerden tanışıyor olan, ama çok da samimi olmayan iki insanın sohbetine dönüştü. Giderek resmiyeti “Artan bey” ve “Kemal bey”e indirgedik. Adıyaman’dan Kahta’dan, Gölbaşı’ndan söz ettik. Bakırköy ortak konularımızdan oldu. Kendisinden pet şişe isteme hayallerimi anlattım o’na. Söz Gayrettepe hücrelerine geldi. Deneyimlerimi özetledim arkadaşıma. İşçilik, emeklilik, öğretmenlik, siyaset derken yeniden Kahta’ya yöneldi söz. Doğduğu köyü anlattı bana. Bildiğim, iki veya üç kez gittiğim bir köydenmiş.
– Köyünüzü biliyorum. Ama orası Kürt köyü. Ermenilerin de olduğunu bilmiyordum deyince;
– Haklısın dedi. Köyümüz Kürt köyü. Biz bir aile Ermeniyiz. Ben Kahtalıyım dedim ama, aslımız Elazığlı. Elazığ Kuzovadan. Neresi bilmiyorum ama.
– Öyle miii! Diyerek şaşkınlığımı seslendirdim önce ve ekledim: Karşılaştığımız andan beri beni şaşırtıyorsun hemşehrim. Ben de biraz Kuzovalı sayılırım. Evliyim de… Hanımköylü derler ya hani. Neyse bunlar önemli değil de, sizin yaşam öyküsü beni meraklandırdı. Kuzova, Kahta, Bakırköy, bir Ermeni ustası…. Öyküyü bana özetlemeni istesem…
– Ben bilmiyorum ki size özetleyebileyim; dedi ve durdu. O an gözgöze geldik doğrudan. İlk kez uzun uzun baktı yüzüme. Kaçamak gözucu bakışları bitti böylece. O sustu, ben anlat demedim. Karşılıklı bekleşip düşündük dakikalarca. Artan beyin neler düşündüğünü bilemem ama, ben sorular tasarlamakla yormaktaydım kafamı. Söze o başladı.
– Babam hep anlatırdı bize. Korkunç olaylar yaşamışlar. Çok zor günler geçirmişler. Babam canını kurtarıp kaçmış. Kaçış Kahta’ya kadar sürmüş. Fırat yol göstermiş Babama. Benim doğduğum köye yerleşmiş. Yerleşmiş dedim de, yerleşme denir mi buna, bilemem. O köyden bir köylünün yanına “azap” olarak girmiş. Ahırın bir köşesinde, hayvanların yanında yatmış yıllarca. Şu “azap” sözünü bulan da ne bulmuş ama. Babamın anlatımlarından biliyorum; “azap”lık tam bir azapmış. Adamın öküzü değil, bir gıdigi (keçi yavrusu) bile azaptan değerli olurmuş. Bilirsin azaplar karın tokluğuna çalışırlar. Zamanın köleleri yani. “Çok aç kaldığım günler, çok az sopa yemediğim günler yaşadım” derdi rahmetli babam.
– Sonra?
– Sonraaaa! Biliyorsundur; Kahta merkezde bizimkilerden yaşayanlar var. Babam büyüyüp biriktirdiği parayla iki parça tarla satın aldıktan sonra evlenmiş. “Şartım” derdi rahmetli, “Evleneceğim kadının bizden olmasıydı. Ananı buldum araya araya”
– Başa dönsek Artan bey diyerek araya girdim. Şu Elazığ Kuzovaya… Babanızdan neler dinlediniz Kuzovalı günleri ile ilgili? Korkunç dediniz, zor günler dediniz yalnızca.
– Babam kendisi de tam olarak bilmiyordu: Fakat tarihsel olaylar gösteriyor ki, Babam 1900 doğumluydu. Çünkü Kuzova’dan kaçtığında 14 yaşındaymış. Halam 11’inde. Dile kolay Kemal bey! Kuzova nereee, Kahta nere! 150 km vardır. 14 yaşında bir çocuk… Onca yolu yürümüş. Fırat’ı görürmüş Kuzova’daki köyümüz. Ondan mıdır nedir, Babam Fırat’tan hiç ayrılmamış. Taa ki Kahta’ya gelinceye kadar. Kurda kuşa yem olmamış olmasına ne denir bilemem. Şans mı, kader mi, Tanrı’nın koruması mı… Gelmiş gelebilmiş işte.
– Halam dediniz. 11 yaşındaymış dediniz. Halanızla birlikte mi gelmiş baban? Başka kimsesi yok muymuş?
– Olmaz olur mu: İnsanlar kaya kovuğundan mı çıkarlar? Beş kardeşlermiş. Halam en küçükleriymiş. Babam sondan ikinci. İki amcam ve bir halam evliymişler. Ninem ve dedem orta yaşın üzerinde iki köylüymüşler. Sanırım 60’ın üzerindeymiş yaşları.
– Ben biliyorum da onların başına gelenleri, baban neler anlatırdı size tanıklığından?
– İnsan avını arkadaşım, insan avını. Bizimkiler keklikmiş, bizimkiler tavşanmış… Bir de avcılar varmış. Gözü dönmüş, acımasız, insanlıktan çıkmış insan avcıları. Avlamışlar bizimkileri. Bir babam işte… Küçük halamdansa iz bile yok. Babamın mezara birlikte götürdüğü yürek yarasıydı halam. Anlatırken ağlardı hep. Kendini suçlardı. “Bırakıp kaçmasaydım, keşke bende ölseydim” der, kendi kendini yumruklardı her keresinde.
Artan bey sustu, ben sustum. Hücremizin havası çok ağırlaştı. Suskunluğumuz ne kadar sürdü anımsamıyorum. Belki üç, belki beş dakika bekleştik. “Yiğit bir insanmış” sözcükleri bilinçdışı çıktı ağzımdan. Sessiz düşünüyordum oysa. “Kim?” sorusunu gerekçesiyle birlikte yanıtladım.
– Babanız! Onca yaşanmışlıktan sonra kendi kimliğini sahiplenmek, bir Ermeni kızı bulup evlenmek ve de çocuklarına Ermenice isimler vermek… Dile kolay!
– Babam derdi ki, “İnsanları bağla, köpeklerin zincirini çöz!” demek istediği şuydu: Devlet bizimkileri bağladı, üstümüze kimi bulduysa saldı. Harput, Fırat arasındaymış bizim köy. “Arada tepe olmasa sesimiz Harput’a ulaşırdı” derdi babam.
“Elli kişilik, yüz kişilik eli silahlı, kılıçlı ve baltalı gruplar saldırırmış bizimkilere. Camilerde “Beş Ermeni öldüren cennete gider” diye fetvalar, vaazlar verilirmiş. Cenneti garantilemek isteyenler mi dersin, yoksa bizim tarla, bağ-bahçe ve evlerde gözü olanlar mı dersin, toplanıp bizimkileri öldürmeye gelirlermiş. Bizimkiler de kendilerini savununca, asker köyleri basarmış. Silahları toplar, az sayıdaki yetişkin erkekleri götürüp karakolda günlerce tutarmış. Kadın ve çocuklar savunmasız kalır, avcılara av olurmuş.
“Ninemler her sabah erkenden çocukları hazırladıkları azıklarıyla birlikte arazide ve çalılar arasında saklarlarmış. Akşam gider geri getirirlermiş. Anlayacağınız gibi bu önlem ancak kendisine anlatılanı anlayabilen ve istenileni yapabilen çocuklar için uygulanabilir. Yani yedi ile onbeş yaş arası… Ama altı yedi yaşın altındakiler de “kelle” sayıldığından, cennet anahtarı olmaktan kurtulamamışlar. Yalnızca benim dört bebek kuzenimi baltayla kesmişler. Bizim köyde ve diğer köylerde kurban sayısı kaçtır, sen düşün.
“ Dedemlerin askerlerce Harput’a götürüldüğü günlerden birindeymiş. Ninem, babam ve küçük halamı araziye götürmüş. Bir meşe kümesinin içine saklamış. Onlara o gün yalnızca su vermiş. Azık hazırlayamamış. Yiyecekleri mi kalmamış, yoksa zaman mı bulamamış, bunu babam da bilmiyor. Akşam geceye dönmüş, ama ninem babamla halamı almaya gelmemiş. İki kardeş yola düşüp köye gelmişler. Gelmişler ama, köyde kimseyi bulamadıkları gibi evlerin çoğu da yakılmış bir durumdaymış. “Bir köpek gördük canlı olarak” derdi babam.
“ Dört gün köy çevresinde yaşamış iki çocuk. Beşinci gün avcılar av paylaşmaya gelmişler. Bizimkileri görmüş birisi. Tazılar saldırmış iki yavru tavşana. Hızlı kaçmak gerektiğinden, yönlerini aşağıya, Fırat’a dönmüşler babamla halam. Fırat’a kadar yakalanmamışlar. Fırat kıyısında bir süre kaçma kovalamaca sürmüş. Halam çok yorulmuş. Yarı açmışlar üstelik. Halam yürüyemeyince kalmış. Beklemiş cellatlarını. Babam yakalanma korkusuyla bırakıp kardeşini, Fırat boyunca kaçmış. Kaçmış ha kaçmış. Ta Kahta’ya kadar. Öykü böyle işte Kemal bey.
Anlatılanları ağzı açık dinlemişim anlaşılan. Ağzımın kuruduğunu sessizlik sırasında anladım. Söz bulup Artan’a birşeyler söylemekte zorlandım.Zaman kazanmak için hücre mazgalını olanca gücümle yumruklamaya başladım. Gelen polisin merdivendeki ayak seslerini duymak sevindirdi beni. Polis geldi. Kibar bir insanmış. “Bir bardak su lütfen!” dedim. Kapıyı açtı polis ve “Tuvalete de gidecekseniz” diyerek kapıyı gösterdi. Koştum neredeyse. Kana kana terkos suyu içtim musluktan. Elimi yüzümü yıkarken saçlarımı da yıkadım neredeyse. Dönüp hücreye ve Artan beyin yüzüne bakmaya utanarak;
– Artan bey dedim. Duraladım. Kekeleye kekeleye utanç duyuyorum diyebildim. Acılarını yenilediğim için özür dileyecektim niyetimden. Sözcükler boğazıma takılıp kaldı. Öksürmeler işe yaramadı. Sözcükler düğüm düğüm, sıra sıra düğümlendi boğazıma. Anladı o da bunu.
– Anlattıklarım geçmişte kaldı. Biz yaramızla birlikte yaşamaya alıştık. Da… keşke yaşanmasaydı tüm bunlar. Bizler de dedelerimizi, ninelerimizi tanıyabilseydik. İnanın insan özlüyor; dedesinden azar işitmeyi, ninesinden masal dinlemeyi. Ama olmadı işte. Bunu bize çok gördüler. Onları tanıma şansımızı elimizden aldılar. Tüm bu tarihsel olaylar kadar kötü olan ne biliyor musunuz Kemal bey?
– Ne?
– Sorum sözün gelimi. Kusura bakmayın. Söyleyeceklerimden çoğunu sizin bildiğinizden eminim. Bundan emin olmasam anlattıklarımı anlatmazdım size.
– Teşekkür ederim. Devam edin lütfen.
– Biliyorsunuz Türkiye’de sık sık ırkçı dalga yükselmeleri oluyor. Özellikle böylesi ortamlarda ağzını açan bize küfrediyor. Bizler hep kapalı kapılar ardında yaşamıyoruz ki. Otobüste, dolmuşta, trende, çarşıda, pazarda, fabrikada vs. biz de varız. Yüzümüze karşı küfrediyorlar ve bizler ağzımızı açamıyoruz. Kendimizi savunamıyoruz. Bir ırkçının ırkçılığını anlıyorum. Bu toplumsal hastalığa, yani ırkçılık hastalığına yakalananların ırkçılık hezeyan ve küfürlerini de anlıyorum. Haklı bulmuyorum elbet. Hani Pir Sultan Abdal “Dostun bir tek gülü yareler beni” demiş ya. Bu özlü sözdeki gibi bizi de dost bildiklerimizin, dost bilmesek bile insan bildiklerimizin sözleri ve davranışları yaralıyor. Farklı sözlerle aynı koroya katılıyorlar. Ben genellikle bu tür konuların tartışılmasından kaçınırım. Her zaman kaçınılmıyor ama. Tartışmak zorunda kalıyorsun. Çoğunlukla da o dost bildiklerimiz, insan bildiklerimiz kendileri açıyorlar tartışmayı. Soru soruyorlar. Sonra da dinlemiyorlar. Şartlandırmışlar resmi söyleme kendilerini; Kestirip atıyorlar: “Yok canım, böyle olaylar olmamış. Politik propagandaymış. Ermeni Lobisinin uydurmasıymış. Emperyalistlerin oyunuymuş vs. vs.” Klişe sözler…
– Böylesi durumlarda sizin tavrınız ne oluyor?
– Hep bir soru sorarım onlara.
– Nasıl bir soru?
– SİZİN DEDENİZ VAR MI? YA NİNENİZ? Gelecek yanıtı bilirim, ama hep sorarım: Sizin dedeniz var mı? Neden bizlerin dedeleri yok? Babalarımız taş ya da ağaç kovuğundan mı çıktılar? Sizin dedeniz var da bizim dedemiz niçin yok? Gidip araştırıp sorun! Benim gibi yaşı 60’a dayanmış, beş az, beş çok farketmez, her Ermeni’ye sorun! “DEDEN VAR MI?” diye. İstisnaları saymayın. Hiç birinin dedesinin olmadığını görecek ve bileceksiniz. Dedelerimize ne oldu, niçin yoklar? Sorun bir, öğrenirsiniz.
-Artan bey, sizden ve şahsınızda tüm dedesizlerden ben özür diliyorum.

1999 Ümraniye cezaevi