353 BİN RUMU SOYKIRIMA UĞRATTILAR, KANLI TARİHİN ÜZERİNE CUMHURİYETİ KURDULAR

Hitler imparatorlugu 18/05/2014 353 BİN RUMU SOYKIRIMA UĞRATTILAR, KANLI TARİHİN ÜZERİNE CUMHURİYETİ KURDULAR için yorumlar kapalı
353 BİN RUMU SOYKIRIMA UĞRATTILAR, KANLI TARİHİN ÜZERİNE CUMHURİYETİ KURDULAR

Tamer Çilingir

353 bin insan, 353 bin ölüm… İdeolojisi olmasa bile insanın kalbiyle düşündüğü anda anlaması gerekendir…
Etten, kemikten, ruhtan; aşkla, sağlıkla, huzurla bir ömür yaşamayı dilemiş ama son nefeslerini acıyla, kederle, hüzünle veren 353 BİN İNSAN…
Çoğunun mezarı bile yoktur… Çoğunun mezarı olsaydı bile, topraklarına bir çiçek koyacak, başında bir dua edecek yakınları da yoktur…
Acı olan sadece bununla da kalmamış olmasıdır… Katliamların, tecavüzlerin, çocukların bile kanına girebilen vahşiliğin üstünün kapatılmaya çalışılmasıdır. Her şeyin üzerine bir gölge örtülerek ölenlerin isimlerinin yok edilmesi, hatta rakam olarak bile telaffuzunun önlenmek istenmesidir.
Bugün hala bu 353 bin rakamı egemenleri ve araştırmadan onların politikalarına alet olan cahil insanları rahatsız etmeye devam ediyor…
Oysa bunu anlamak için ne devrimci, ne sosyalist, ne Karadenizli, ne de Pontos Rumu olmaya gerek yoktur… İnsan olmak, vicdan sahibi olmak yeterlidir… Çünkü nereden bakarsanız bakın yazıyla üçyüzelliüç bin, rakamla 353.000 çocuğundan yaşlısına, erkeğinden kadınına insandır, hayattır bu topraklarda solan, kaybolan, yok olan…
İşte bu yüzden…
Mağaralarda, kiliselerde diri diri yakılan, Dumanla gazla boğulan, süngülenerek, kurşunlanarak katledilen, darağaçlarında idam edilen, Ölüm yürüyüşlerinde açlıktan, susuzluktan, dayaktan, zulümden ölenlere hürmettir yaşatmaya çalıştığımız…
Tarih Mayıs 1919’u gösterdiğinde Mustafa Kemal ve 34 arkadaşı Samsun’a doğru yola çıkmak üzere İngiltere Başkonsolosluğu’ndan vize almışlardı…
Aynı tarihte İstanbul Meclisi de Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a gidişini onaylamıştı…
Resmi tarihin anlattığı gibi yıkık dökük bir gemiyle İstanbul Hükümeti’nden ve İngilizler’den gizli olarak Samsun’a gidilmiyordu. Oldukça lüks döşenmiş ve dönemin teknolojisine uygun olan Bandırma Vapuru limandan demir aldığında, bir ulusu yok edecek ve bir ülkenin tarihini kanla baştan yazacak bir süreç başlıyordu…
Bandırma Vapuru Mustafa Kemal’in 9. Ordu Müfettişi olarak Karadeniz’deki Rum köylerine yapılan tecavüzleri engellemek ve asayişi düzeltmek için yola çıkmamıştı…
Şimdi yeni efendileri vardı… Paylaşım savaşı öncesi efendileri olan Almanlar ile birlikte Anadolu’nun Hristiyanlardan temizlenmesine karar vermiş ve 1914’ten itibaren 1.5 milyon Ermeni, 250 bin Süryani soykırımına uğratılmıştı.
Karadeniz’de 1. Paylaşım Savaşı sürecinde 150 bin Rum hayatnı kaybetmişti. Savaşı kaybeden Osmanlı için yeni efendinin adı İngiltere idi… Mustafa Kemal ve arkadaşları yeni efendilerinin izniyle Karadeniz’e doğru yol alırlarken, yarım kalan proje tamamlanacak bütün Karadeniz baştan aşağı kana bulanacaktı…
İlk önce Topal Osman ve çeteleriyle görüştüler. Hitler adını henüz kimse duymamıştı. Topal Osman ve çeteleri mağaralara doldurdukları insanları içeriye gaz verip boğup öldürürlerken, gaz odalarını Hitler Kemalistler’den öğrendi…
Techirlerde Ermeni, Rum ve Süryani halktan her yaştan genç, ihtiyaç, çocuk ve kadınlar sürgün edilirken açlıktan, soğuktan ve özel çetelerin saldırılarından yüzbinlerce insan yok edildi. Hitler sürgünde öldürmeyi, yok etmeyi Kemalistlerden öğrendi.
Kurulan İstiklal Mahkemeleri, sorgusuz sualsiz öğretmen, mühendis, sanatçı, sporcu, yüzlerce Rum aydınını idam etti. Hitler yargısız infazları Kemalistlerden öğrendi.
Topal Osman ve çeteleri aracılığıyla Pontoslu Rumlara karşı yürütülen saldırı ve imha operasyonları sonuç vermeyince, Mustafa Kemal başına Nurettin Paşa’yı geçireceği merkez ordusunu kurdu. Merkez ordusunun görevi Karadeniz’deki bütün Rumları imha etmekti.
19 Mayıs 1919 bir Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcıydı. Ama bu Kurtuluş Savaşı emperyalizme karşı verilen bir Kurtuluş Savaşı değil, tam tersine emperyalist efendilerle birlikte Karadeniz’de kalmış olan Rumlara karşı yürütülen bir Kurtuluş Savaşı’ydı…
Tarih sahnesinde öyle bir oyun oynanıyordu ki bu oyunun yönetmeni, kurgulayıcısı İngiliz efendiler, Yunan ordusunun İzmir’e çıkmasını teşvik ederek Kemalistlerin Karadenizli Rumlara yönelik soykırımını meşrulaştırip hızlandırdı. Ağızlarında Allah, Kuran sözleri eksik olmayan Kemalistler Padişah için Halifelik için savaştıklarını propaganda ediyorlardı. Oysa bize tarih kitaplarında İstanbul Hükümeti’nden ve İngilizlerden habersiz yiğit birkaç komutanın gizlice İstanbul’dan bir gemiyle ayrılıp Samsun’a çıktıkları bütün Anadolu’yu örgütleyip emperyalizme karşı bağımsızlık savaşını başlattıklarını anlatmışlardı.
Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa hakkında Ankara Meclisi tarafından soruşturma başlatıldığında, Koçgiri katliamı da dahil olmak üzere Pontos’ta binlerce insanı nasıl vahşice katlettiği üstelik zalimliklerinden sadece Pontoslu Rumların değil, bu zalimliği onaylamayan Müslümanların da nasibini aldığı ortaya çıkacaktı.
Ama Mustafa Kemal onun yargılanmasına izin vermedi. Çünkü o Mustafa Kemal’in emriyle bütün bu katliamları hayata geçiren, Mustafa Kemal’in askeriydi.

19 MAYIS 1919 PONTOS/PONTUS RUM SOYKIRIMI

Devrimci Karadeniz Mayıs 18, 2014 0

19 MAYIS 1919 PONTOS/PONTUS RUM SOYKIRIMI

Tamer Çilingir

19 Mayıs 1919 tarihi Karadeniz halkları açısından yeni bir tarihin başlangıcıdır. Bu tarihe kadar İttihat ve Terakki’nin 1915 ‘de Ermeni Soykırımı ile başlayan ”Anadolu’yu müslüman olmayanlardan temizleme operasyonu”nun Pontos Rumlarına karşı da bu kez daha ”deneyimli” olarak devam edeceğinin yani ”ikinci etap”ın başladığı tarihtir. Bu tarih Pontos Soykırımı tarihidir.

–353 bin Pontoslu Rum, 1914-1918 tarihleri arasında İttihatçılarca, 1919-1923 yılları arasında Mustafa Kemal’in emriyle;

-Ölüm yürüyüşlerinde

-Mustafa Kemal’in sadık katilleri Topal Osman, İpsiz Recep gibilerinin oluşturduğu çetelerin, Nurettin Paşa’nın Merkez Ordusu‘nun işkence, ev ve köy yakmalarıyla

-kadınlara ve kızlara tecavüz edilerek

-mağaralarda boğdurularak

-kiliselerde diri diri yakılarak

-İstiklal Mahkemeleri’nin kararlarıyla idam edilerek katledildi.

–1milyon 250 bin Pontoslu Rum ”mübadele anlaşması” ile Anadolu’dan sürgün edildi.

–Bütün Karadeniz’de 1920′lerin başından itibaren hızla asimilasyon politikaları hayata geçirildi.

–Geride kalan Rumlar zorla müslümanlaştırıldı/türkleştirildi, daha önce müslümanlaştırılanlar da türkleştirildi.

–Lazlara, Gürcülere ve Ermenilere (Müslüman Ermeniler/ Hemşinliler) Türkçe öğrenmeleri dayatıldı, şarkı sözleri, öyküleri, fıkraları Türkçeleştirildi. Türkçe dışındaki bütün diller yasaklandı.

– Şehir, kasaba ve köy isimleri değiştirildi, Türkçe isimler verildi.

–Her kesimden muhalifler istisnasız imha edildiler…

Olası yeniden başkaldırıları engellemek için şehir şehir kontra örgütlenmeler oluşturuldu ve devlet tarafından sınırsız desteklendi…

 

PONTOS SOYKIRIMI

20. yüzyılın başında Pontoslu Rumlar, 353.000 kurbanla ikinci büyük soykırıma maruz kalmışlardır.

 

“SOYKIRIMI” KAVRAMI NE ANLAMA GELMEKTEDİR?

Birleşmiş Milletler, 9 Aralık 1948 tarihinde, 12 Ocak 1953’te yürürlüğe giren soykırımın önlenmesi ve cezalandırılmasına ilişkin 260 numaralı kararı (Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide) onaylamıştır. Federal Almanya soykırım konvansiyonunu Şubat 1953’te imzalamıştır. Bu karar gereğince soykırım, uluslararası hukuka aykırı “uygar dünyanın mahkum ettiği” insanlığa karşı işlenmiş en büyük suçtur.

“Soykırımın, uluslararası kurumların, ulusal devletlerin ve kişilerin sorumluluk duyması gereken en büyük insanlık suçu” kabul edilmesi anlayışına temel olan düşünce, ikinci paylaşım savaşında insanlığa karşı işlenmiş suçları, halklar hukuku bağlamında anmak için Birleşmiş Milletler’in 21 Aralık 1947 tarihili genel kurulunda kabul ettiği 180 numaralı kararıdır.

Birleşmiş Milletler Soykırım Konvansiyonu ikinci maddesi “bir ulusu, bir etnik, ırksal, ya da mezhepsel grubu tamamen ya da kısmen kasıtlı olarak tahrip etmek amacı ile” aşağıda sıralan suçlardan her hangi birinin işlenmesini soykırım olarak değerlendirmektedir.

Gruba mensup bireylerin katledilmesi

Grup üyeleri üzerinde bedensel ve ruhsal ciddi zararlara sebep olunması

Grubun yaşam kaynaklarının tamamen ya da kısmen kasıtlı olarak ortadan kaldırılması

Grup üyelerinin doğal üremelerinin kasıtlı olarak engellenmesi

Grup üyelerinin çocuklarının zorla ellerinden alınıp başka bir gruba verilmesi

 

RUMLAR YA İMHA EDİLMEYİ YA DA İSLAMİYET’İ SEÇTİLER

Pontoslu Rumlar açısından dini motif tayin edici olmuştur. Hristiyan olan Pontoslu Rumlar ya imhayı ya da İslamiyet’i seçmek zorunda bırakılmışlardır.

Bugün soykırımı dendiğinde akla 20. yüzyılın insanlığa karşı işlenmiş en kötü iki katliamı gelir. Yani İttihat ve Terakki’nin 1915 Ermeni Soykırımı ve Nazi Almanya’sının Yahudilere ve Slav halklara karşı gerçekleştirmiş oldukları soykırımlar.

Halbuki, bugünkü dünya düzeninin üzerini örtmeye çalıştığı, 20. yüzyılda işlenmiş daha başka soykırımlar da vardır. Bir soykırımın akla gelebilecek bütün yöntemlerini yaşayan halklardan biri de Pontos Rumlarıdır ve bu soykırımın faili, Ermeni Holocaust’unun, Kürt ulusuna karşı yapılan katliamların da ortak faili olan Türkiye Cumhuriyeti Devletidir.

 

PONTOS RUMLARINA KARŞI İŞLENMİŞ SOYKIRIMI MASKELENMİŞTİR

Pontos halkı, Trabzon’un düşüş tarihi 1461’den bu yana Osmanlı egemenliği altında, katliamlara, sürgünlere, köleleştirilmeye, akla gelebilecek bütün insanlık dışı muamelelere maruz kalmıştır. Bu politikanın doruk noktası, 20. yüzyılın soykırımıdır.

Soykırıma varacak olan yol, 1908’den kısa bir süre sonra İttihat ve Terakki tarafından belirlenmiştir. 1919’dan 1923’e kadar da, Mustafa Kemal tarafından uygulanmıştır.

Bu cinayetin işlenişinde önemli bir kavrama, “sistematik” kavramına dikkat etmek gerekir. Küçük Asya’nın bütün alanlarını Türkleştirmek ve İslamlaştırmak için İttihatçılar ve ardılları Kemalistler tarafından uygulanan plan ve yöntem bunun en açık kanıtıdır. Pontos halkının erkeklerinin köle olarak çalışma kamplarına sokulması sonucu bütün köyler ateşe verilmiş, sağ kurtulanlarsa, İslam dinine geçmeye zorlanmıştır. Kadınlar ve yaşlılar yollarda öldürülmek maksadıyla sürgüne gönderilmişlerdir.

Hristiyanlara ait ne kadar dini okul, kilise vb. sosyal kurum varsa tümü ya yakılmış, tahrip edilmiş ya da camiye dönüştürülmüştür. Bu gerçekleri bütün detayları ile teyit eden yüzlerce kaynak mevcuttur.

 

Bu yapıtlardan bazı bölümler:

İstanbul’da bulunan Alman büyükelçi Metternich, Jön Türklerin, Karadeniz sahil şeridinde yaşayan Helenlerin sürgün edilmesini Rusların yardımı ile silahlanmalarına ve bir ayaklanma hazırlığı içinde olmaları ile gerekçelendirdiklerine, ancak bunun yanlış olduğuna dikkat çekiyor. Metternich, eli silah tutan Pontosluların ya askere alındıklarını ya da yabancı ülkelere savrulduklarını (sürgün ve takibatlar sonucu elbet) söylüyordu. Sürgün edilenlerinse, neredeyse tamamını kadınların, çocukların ve yaşlıların oluşturduğunu söylüyordu.

Soykırım ve sürgün harekatı ile hemfikir olmayan bazı Alman ordu mensupları, dışişleri bakanlığına raporlar göndererek, olaylardan sorumlu tutulmamak için Jön Türklerle aralarına mesafe koyuyorlardı. Ermeni Holocaustundan dünya kamuoyunun haberdar edilmesinden sonra araya mesafe koyanların sayısında artış görülüyordu. Amisos (Samsun) konsolosu Kückhoff, 16 Haziran tarihli raporunda Berlin içişleri bakanlığına şu bilgileri aktarıyordu:

‘Güvenilir kaynaklardan edindiğim bilgilere göre, Pontos halkının Sinop’tan ve devamı sahil şeridinden kökünden sökülürcesine boşaltılarak sürgüne gönderilmiş olduğunu öğrenmiş bulunuyorum. Bu durumda sürgün etmekle imha etmek Türkçede aynı anlamı ifade etmektedir. Zira imha edilmekten kurtulanları açlık ve hastalık yok edecektir.” [1]

Avusturya’nın Konstantinopel (İstanbul) büyükelçisi Pontos’un Amisos (Samsun) ve yöresinde son olarak şahit olduğu olayları 19.12.1916 ve 2.1.1917 tarihlerinde Viyana’da şu sözlerle ifade etmektedir:

“Tarih 11 Aralık 1916, beş Helen köyü yağmalandı sonra da yakıldı. Köy sakinleri kovuldu. 12 Aralık 1916 çevrede başka köyler de yakıldı. 14 Aralık 1916, bazı köylerin tamamı okulları ve kiliseleri ile birlikte yakıldı. 17 Aralık 1917, Samsun yöresinde yağmalama devam etmekte kadınların ırzına geçilmekte, ahali dayaktan geçirilmektedir. 31 Aralık 1916, 18 köyün tamamı 15 köyün de bir bölümü yakıldı; yaklaşık 60 kadına tecavüz edildi; kiliseler yağmalandı. [2] [3]

Helen P. Enepekidis 17.08.1997 tarihli “Kathimerini” gazetesinde soruna ilişkin düşüncelerini şu sözlerle ifade etmektedir:

“Jenosit Made in Turkey, doğu karakterli ve sinsidir; teorik bakımdan arka plansızdır; fakat pratik olarak yağmacıdır. Bir bütün olarak köy ahalisinin kovulması, sürgün edilmesi, savunma gücüne sahip erkeklerin askere ‘amele taburları’ denen temerküz kamplarında toparlanması, kadınların, yaşlıların karda, boranda yaya olarak yollara düşürülerek merhametsizce imhası bir Auschwitz’le son bulması anlamına gelmiyordu. Hayır, burada hareket halinde olan, seyyar olan bir Auschwitz söz konusuydu. Yollara düşürülmüş kurban kafileleri belli bir hedefe değil, iftira ve kötü muamele altında açlıktan, susuzluktan, ölüme yürütülüyorlardı, yollarda imha ediliyorlardı.

İblisane sistemin örgütlü mesajı buydu. Kurbanlarının sonunu bekleyen Auschwitz yoktu. Kurbanların çoğu için zaten son yoktu. Ölüme yolculuğun hedefi değil, kendisi ölümdü.” (Pontus-Rum Soykırımı, Tarihçi Prof. Konstantinos Fotiadis)

Dünya kamuoyunun tarihi gerçeklerden haberdar edimesi için Helen Komitesi Başkanı ve Öğretmeni P. Kinigopoulos şöyle diyor:

“Türk devlet mekanizması Helen çocukları ‘korumak’ için ailelerinden koparıp kendi ‘sorumluluğu’ altında Sivas’ta Türk okullarına göndermiştir. Tabii ki, çocukları orada kendi düşünceleri temelinde eğittiler. Çocukların bile özünü boşaltmakta vicdani rahatsızlık duymadılar. Sonuç, Hıristiyan çocukların İslamlaştırılması oldu.

Alman ve Avusturya belgelerinin tarihlerine bakıldığında daha 1915 yılında Ermeni Soykırımı yaşanırken Pontos Rumlarına karşı da saldırı ve cinayetlerin başladığı anlaşılacaktır.

Tirebolu’dan Bafra, Samsun ve Sinop’a kadar olan bölgede yaşayan Rum halkın 50 km. Güneye çekilmesi kararını verenler 1916 yılının Kasım ayının adını ÖLÜM’e yazdırdılar…

Onlar, bu topraklarda tek bir Hristiyan kalmayıncaya dek, her türlü vahşeti uygulamaya yemin etmiş, Osmanlı’nın bürokrat, asker ve “aydın”larından oluşuyordu. İttihat ve Terakki Cemiyeti adlı örgütlenme altında, gizli teşkilatları Teşkilat-ı Mahsusa ile birlikte 1918 yılına kadar, 1,5 milyonu Ermeni, 250 bini Süryani, 150 bini Rum olmak üzere, 1.850.000 insanı katlederek, 1.Emperyalist Paylaşım Savaşı istatistiklerinde en çok sivilin öldüğü ülkeler sıralamasında birinci olma başarısını göstereceklerdi. Osmanlı’nın 1.Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda yenilenler cephesinde yeralmasıyla beraber yarım kalan işlerini ise 19 Mayıs 1919’da Pontos’a giden Mustafa Kemal ve arkadaşları tamamlayacak Karadeniz’de 200 bin Rum’un daha canı alınacak, sonrasında 190 bine yakını Karadeniz’den olmak üzere, Anadolu genelinde 1.250.000 Rum “MÜBADELE” anlaşması gerekçesiyle sürgün edilecek, sağ kalanlar zorla ’’müslüman’’laştırılacak, ’’ne mutlu türküm diyene’’ deme ’’onuruna’’ nail edileceklerdi.

 

1916 İKİNCİ TECHİR KARARI: SIRA RUMLARDA

Osmanlı ordusunun namlı komutanlarındandı Vehip Paşa. Alman danışmanlarıyla birlikte bir askeri güvenlik planı  hazırladı.

Osmanlı’nın emperyalist paylaşım savaşına katılması ile beraber askere alma faaliyetleri de artmaya başlamıştı. Rumların bu savaşta Osmanlı adına savaşa katılmayı reddetmeleri, ulusal bilincinin yükselmesiyle birleşince Osmanlı bu durumu tehdit olarak görmeye başladı.  Özellikle de 1916 Mart’ında Osmanlı’ya karşı savaş ilan eden ve kuzeydoğuda Batum’dan, doğuda da Kars yöresinden Osmanlı topraklarına giren Rusya’nın batıya doğru ilerleyişi, bu planın yapılmasının bahanesiydi. Karadeniz’de yaşayan Pontos Rumlarının, Ruslar gibi Ortodoks Hristiyan olmalarının, Osmanlı için ciddi bir güvenlik  sorunu yaratabileceğini ve bu olasılığa karşı önlem almak zorunda olduklarını fısıldadı Alman “dost”ları Vehip Paşa’nın kulağına.

Nitekim askere çağrılan Rumların büyük bir bölümü orduya katılmak yerine dağlara çıkarak firari olarak yaşamayı tercih etmişlerdi. 1915 yılında yaşanan Ermeni Soykırımı’nın ardından sıranın kendilerine geldiğini düşünen, özellikle Pontos (Karadeniz) Rumları partizan örgütlenmeleri oluşturmaya başladılar.

İşte bu koşullarda Osmanlı Devleti “Ermeni Tehciri”nin ardından ikinci bir tehcir kararı aldı. Hükümet ’’savaş alanlarına, askeri tesislere yakın ve casusluk faaliyetlerinin görüldüğü Rum yerleşim bölgelerini öncelikli tahliye edilecek bölgeler’’ olarak belirledi. [4]

 

1916 Rum Tehcirinin Yapıldığı Bölgeler

İSTANBUL VE GÜNEY MARMARA Boğaziçi (Yeni Mahalle), Şile, İmralı Adası, Bandırma(Marmara Adası, Kapıdağ Yarımadası, Paşalimanı), Erdek, Karacabey, Bursa, Mudanya.
EGE Ayvalık, İzmir (Kilizman ve Ayasuluğ), Akhisar, Söke, Kuşadası, Milas, Bodrum.
AKDENİZ Antalya, Kaş, Fethiye, Alanya, Tarsus, Mersin, Adana.
PONTOS Zonguldak, Kastamonu, Sinop, Bafra, Samsun, Çarşamba, Giresun (Tirebolu), Trabzon
İÇANADOLU Konya
KÜRDİSTAN Erzincan

 

’’Osmanlı Hükümeti sevkiyat sırasında herhangi bir olumsuzluğun yaşanmasına engel olabilmek amacıyla öncelikli olarak sevk edilecek kişilerin isimlerini, yaşlarını, mesleklerini, eski ikamet bölgelerini ve sevk edilme nedenlerini içeren listeler hazırlanmasını sağladı. Sevkiyatın düzenli işlemesi amacıyla ordu komutanlıklarına bağlı olarak oluşturulan askeri yetkililerin gözetiminde sevkiyatın gerçekleştirilmesi Dâhiliye ve Harbiye Nezaretlerinin işbirliği sonucunda belirlendi. Bu arada sevk edilecek olanlar arasında gerek sevkiyat gerekse iskân sırasında her hangi bir karışıklık çıkmasını engellemek amacıyla, sevk edilenlere kimliklerini belirtir belgeler verildi ve iskân sırasında bu belgelerini iskân bölgesi emniyetinden sorumlu yetkililere göstererek kayıtlarının yaptırılması hükümet tarafından bildirildi.” [5]

 

BEYAZ ÖLÜM

’’Sevkiyat’’ diye bahsedilen sürgün  Karadeniz’de, 1916 yılının Kasım ayı ortalarında hayata geçirildi. Soğuk ve karlı bir kış yaşanmaktaydı ve bu çetin kış koşullarında Rumlar çoluk, çocuk, yaşlı, genç tümüyle yerlerini yurtlarını bırakıp, üstelik yanlarına taşıyabilecekleri birka. Şeyden fazlasını da almalarına izin verilmeksizin güneye doğru yollara çıkarıldılar. Emrin istisnası yoktu; ne hastalara, ne yola çıkamayacak kadar yaşlı insanlara anlayış gösterildi.

Yola çıkarken akıllarındaki tek şey, bir yıl önce dere boylarında kesilip atılan ya da kiliselere doldurulup, canlı canlı yakılan Ermenilerdi. Şimdi sıra onlara gelmişti işte.

“Yerlerinden, yurtlarından sökülüp yollara vurulan bu insanların ayrıldıkları köy ya da kasabalara dalan Teşkilat-ı Mahsusa denetimli çeteler, önce yağma harekatına girişecekleri ardından gidenlere ait tek bir iz kalmayacak şekilde ortalığı yakıp yıkacaklardır. Karadeniz’in ünlü fırtınaları ve sağanak yağmurları da yanıkları temizleme işine soyunacak, bir süre sonra bu yerlerde Rumlara ait en küçük bir işaret dahi kalmayacaktır. Sanki Tirebolu’dan Samsun’a kadar olan bölgede asırlardır Müslüman halktan başka kimse yaşamamıştır.”[6]

Dağlara sığınanların dışında, gidenlerin büyük çoğunluğu bir daha geri dönemeyecekti. İttihatçıların onlara hazırladığı kader bununla sınırlı değildi. Bu sürgünde varılacak yer ölümdü. 50 km. güneye çekilmeleri kararı alınmasına rağmen katedecekleri yol kimi zaman 200 km. olmuştu.

Yol boyunca soğuktan donmuş, hastalıklardan kırılmış, açlıktan bitkin düşmüşlerdi. Sürgün öncesi katliamlardan kurtulanlar, ya da sürgüne gönderildiği halde koşullara direnerek yaşayabilen ve bir biçimiyle yurtdışına çıkmayı başaranlar, olayların canlı tanıklığını yapmışlardı. Ama bu insanların seslerini duyurabilmeleri, doğal olarak çok zaman almış, İttihatçıların bu kanlı planının işleyişine engel olamamıştı.

Tarihçilerin “Beyaz Ölüm” olarak adlandırdıkları  bu plan sonuna kadar büyük bir serinkanlılık ve “başarı” ile uygulanmıştı. 1916 yılının Kasım ayında Karadeniz’de 150 bin Pontos Rum’unun katline sebep olan Beyaz Ölüm, Karadeniz Rumlarına yönelik planın sadece birinci adımıydı.

İkinci adımı Mustafa Kemal tamamlayacaktı…

 

1.EMPERYALİST PAYLAŞIM SAVAŞI ‘TÜRKİYE’ AÇISINDAN 1914′TE BAŞLAMIŞ, 1923′TE TAMAMLANMIŞTIR

1.Paylaşım Savaşı, tarih sayfalarında 1914’te başlayıp 1918′de bitmiştir diye yazılır. Ancak Türkiye açısından bu süreç 1923 yılında tamamlanır. 1918 Mondros Mütarekesi, ardından Sevr ile İtilaf devletleri Anadolu’ya girer ve Lozan’a kadar yaşanan küçük çaplı çatışmaların ardından aslolarak yaşanan diplomatik bir tartışma süreciyle 1. Paylaşım Savaşı, Osmanlı ve yeni adıyla Türkiye için de son bulur…

Tarih Anadolu’ya egemen olanlarca baştan aşağıya yanlış yazılır Kurtuluş Savaşı diye adlandırdıkları süreç de 1923 devrimi de kocaman bir yalandır.

Evet Osmanlı’nın son dönemlerinde gerçekleşen bir burjuva devrimi vardır. Bu, 1908 Burjuva Devrimi’dir. Osmanlı (yeni adıyla Türkiye) kapitalist bir devlet olma yolunda geri dönüşü olmayan bir eşik atlar ve bu devrim aşağıdan müdahalenin ürünüdür. Ermeniler, Rumlar, Arnavutlar, Türkler bu devrimi birlikte gerçekleştirirler; demokratik ve kapsayıcıdır.

İttihat ve Terakki liderliğindeki bu yeni rejim, devrimin yapılmasında önemli roller üstlenen Türk olmayan kesimlere kısa sürede sırtını döner ve 1913′den itibaren diktatörlüğe dönüşür Osmanlı, “dünya savaşı” katliamına ortak edilir. Savaştan zaferle çıkan güçler, dünyayı paylaşmaya girişirler. Anadolu’nun İngiltere sponsorluğundaki Yunanistan tarafından işgal edilmesi de bu sürecin bir parçasıdır.

Ancak yaşanan kesinlikle bir “Kurtuluş Savaşı” değildir. Eğer imparatorluk içinde bir ulusun kopma mücadelesi olsaydı, belki o zaman bir ulusal kurtuluştan sözedilebilirdi. Ancak böyle bir durum sözkonusu değildir.

İmparatorluğun son unsuru olan kesim imparatorluktan kopamaz ancak onu ‘dönüştürebilirdi’. Üstelik böyle bir durum sözkonusu olsaydı, yıllar öncesinden oluşagelen bir ulusal bağımsızlık ideolojisi ve hareketin varolması gerekirdi. Böylesi bir ideoloji ve hareketin varolmadığı bir ortamda akla gelen ilk soru ‘kime karşı kurtuluş mücadelesi’dir.

Hareketi yürüten kadrolar, birkaç eksiğiyle İttihatçı kadrolardı. Bunların hepsi Osmanlı bürokratlarıydı ve İstanbul’dan tayin edilmişlerdi. Damat Ferit hükümeti dışındaki tüm hükümetlerce de desteklenmişlerdi. Öte yandan bu “kurtuluş savaşı” adı verilen süreçte Osmanlı zihniyetinin zayıflaması değil, güçlenmesi sözkonusu idi.

Özetle resmi tarihte “kurtuluş savaşı” olarak adlandırılan bu süreç aslında 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın diplomatik düzeyde deam ettirilmesi, Yunan ordusuyla yaşanan sıcak savaş ve Osmanlı bürokrasisi içindeki hesaplaşmaydı. Üstelik, başlangıçta hilafet ve saltanatı kurtarmayı amaçlayan hareketin hilafet ve saltanatın kurtarılması için de önünde iki engel vardı: Rumluk ve Ermenilik.

Ermeni Soykırımı ile Ermenilerden kurtulunmuş olsa da, Sevr ile Ermenilerin yeni bir devlet kurmak üzere geri gelmeleri sözkonusudur.

Bunun bir emperyalist dayatma olarak önlerinde durduğu çok açıktır ancak Osmanlı da mağlup olan karşı emperyalist cephededir ve savaşın sonucunda galip gelineceği umutları taşınmıştır.

 

19 MAYIS 1919… KEMALİZM PONTOS RUM SOYKIRIMINI TAMAMLIYOR

Tarih Mayıs 1919’u gösterdiğinde Mustafa Kemal ve 34 arkadaşı Samsun’a doğru yola çıkmak üzere İngiltere Başkonsolosluğu’ndan vize almışlardı…

Aynı tarihte İstanbul Meclisi de Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a gidişini onaylamıştı…

Resmi tarihin anlattığı gibi yıkık dökük bir gemiyle İstanbul Hükümeti’nden ve İngilizler’den gizli olarak Samsun’a gidilmiyordu. Oldukça lüks döşenmiş ve dönemin teknolojisine uygun olan Bandırma Vapuru limandan demir aldığında, bir ulusu yok edecek ve bir ülkenin tarihini kanla baştan yazacak bir süreç başlıyordu…

Bandırma Vapuru Mustafa Kemal’in 9. Ordu Müfettişi olarak Karadeniz’deki Rum köylerine yapılan tecavüzleri engellemek ve asayişi düzeltmek için yola çıkmamıştı…

Şimdi yeni efendileri vardı… Paylaşım savaşı öncesi efendileri olan Almanlar ile birlikte Anadolu’nun Hristiyanlardan temizlenmesine karar vermiş ve 1914’ten itibaren 1.5 milyon Ermeni, 250 bin Süryani soykırımına uğratılmıştı.

Karadeniz’de 1. Paylaşım Savaşı sürecinde 150 bin Rum hayatnı kaybetmişti. Savaşı kaybeden Osmanlı için yeni efendinin adı İngiltere idi… Mustafa Kemal ve arkadaşları yeni efendilerinin izniyle Karadeniz’e doğru yol alırlarken, yarım kalan proje tamamlanacak bütün Karadeniz baştan aşağı kana bulanacaktı…

İlk önce Topal Osman ve çeteleriyle görüştüler. Hitler adını henüz kimse duymamıştı. Topal Osman ve çeteleri mağaralara doldurdukları insanları içeriye gaz verip boğup öldürürlerken, gaz odalarını Hitler Kemalistler’den öğrendi…

Techirlerde Ermeni, Rum ve Süryani halktan her yaştan genç, ihtiyaç, çocuk ve kadınlar sürgün edilirken açlıktan, soğuktan ve özel çetelerin saldırılarından yüzbinlerce insan yok edildi. Hitler sürgünde öldürmeyi, yok etmeyi Kemalistlerden öğrendi.

Kurulan İstiklal Mahkemeleri, sorgusuz sualsiz öğretmen, mühendis, sanatçı, sporcu, yüzlerce Rum aydınını idam etti. Hitler yargısız infazları Kemalistlerden öğrendi.

Topal Osman ve çeteleri aracılığıyla Pontoslu Rumlara karşı yürütülen saldırı ve imha operasyonları sonuç vermeyince, Mustafa Kemal başına Nurettin Paşa’yı geçireceği merkez ordusunu kurdu. Merkez ordusunun görevi Karadeniz’deki bütün Rumları imha etmekti.

19 Mayıs 1919 bir Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcıydı. Ama bu Kurtuluş Savaşı emperyalizme karşı verilen bir Kurtuluş Savaşı değil, tam tersine emperyalist efendilerle birlikte Karadeniz’de kalmış olan Rumlara karşı yürütülen bir Kurtuluş Savaşı’ydı…

 

KEMALİSTLERE İNGİLİZ VE SOVYET DESTEĞİ

Tarih sahnesinde öyle bir oyun oynanıyordu ki bu oyunun yönetmeni, kurgulayıcısı İngiliz efendiler, Yunan ordusunun İzmir’e çıkmasını teşvik ederek Kemalistlerin Karadenizli Rumlara yönelik soykırımını meşrulaştırip hızlandırdı. Ağızlarında Allah, Kuran sözleri eksik olmayan Kemalistler Padişah için Halifelik için savaştıklarını propaganda ediyorlardı. Oysa bize tarih kitaplarında İstanbul Hükümeti’nden ve İngilizlerden habersiz yiğit birkaç komutanın gizlice İstanbul’dan bir gemiyle ayrılıp Samsun’a çıktıkları bütün Anadolu’yu örgütleyip emperyalizme karşı bağımsızlık savaşını başlattıklarını anlatmışlardı. Oysa tarihi gerçekler bunun aksini söylüyordu. 1.Emperyalist Paylaşım Savaşı sonunda mağlup olan Osmanlı galiplerle oturduğu masada önce Sevr’i kabul ediyordu. Emperyalistlerin paylaşım planlarını bozan ise Rusya’da sosyalist bir devrim olmasıydı. Bu nedenle İngilizler için plan değişmiş, Sovyetlere komşu olacak ‘‘güçlü‘‘ bir müttefik devlet daha çok işlerine yarayacaktı. Aynı şey Sovyetler için de geçerli idi; güney komşusu olacak yeni bir devlet pekala emperyalistlerle arasında bir tampon işlevi görebilirdi. İşte bu konjoktürel durum hem İngilizlerin hem de Sovyetlerin Kemalistleri desteklemesine sebep olacak ve tüm dünyanın gözü önünde gerçekleşen bir soykırımı görmezden geleceklerdi.

 

KURTULUŞ SAVAŞI KOCAMAN BİR YALANDIR

Resmi tarih bu süreci başka türlü anlatacaktı. Resmi tarihe göre yedi düvele karşı verilmiş kutsal bir anti emperyalist “Kurtuluş Savaşı” verilmiş ve Anadolu toprakları düşman elinden kurtarılmıştı.

Emperyalizmin genel çıkarları ve emperyalistler arası çelişkiler, 1. Paylaşım Savaşı’nın, Kuvayi Milliyeciler ile Yunanistan arasında bir savaş biçiminde sürmesine neden oldu. Başlangıçta Yunanlara destek vermelerine rağmen, İngiliz emperyalizminin çıkarları Sovyet tehdidinin sözkonusu olduğu koşullarda, bu desteğin 1921′den itibaren çekilmesini gerektirdi. Artık bundan sonra İngiltere’nin temel siyaseti, doğu’da Bolşevizm’in yayılmasını durdurmaktı. İngiliz desteği kalktıktan sonraysa Yunanların Anadolu’da barınma şansı yoktu.

İsmet İnönü cumhuriyet’in ellinci yılı dolayısıyla verdiği bir demeçte:

“İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur” der.[7]

“Güçlü yönetimi merkeziyetçi temellere oturtmuş bir Türkiye, Avrupa kapitalizminin planlarını gerçekleştirme konusunda ihtiyaç olan her türlü savunma görevini üzerine getirecektir”[8]

Yani İngiliz ve diğer İtilaf devletlerine karşı bir kurtuluş savaşı verildiği bir uydurmaydı. Yanında (Almanya gibi güçlü bir devlet başta olmak üzere) ittifak devletleri varken yenik düşen imparatorluğun bir başına bunların tamamıyla başa çıkması o günün koşullarında mümkün değildi. ‘Yedi düvelle savaş’ bir masaldır. Zaten emperyalistler Anadolu’ya yerleşmek niyetiyle girmediler ve savaşmadan da çekildiler.

Çekilirken de Fransızlar Kuvayi Milliyecilere, Yunanlara karşı kullanacakları silahları sattılar. Bazı Fransız subayların kurtuluş savaşı ordusu saflarında savaştığı dahi rivayet edilir. İtalyanlar da kendi bölgelerindeki silah depolarını açarak, Kuvayi Milliye’ye yardım ediyorlardı.

Kazım Karabekir’in şu sözleri de çarpıcıdır:

“… İtilaf kuvvetlerinden korkmayınız. Daha geçen hafta Londra’dan memleketimize gönderilmek istenen alaylar, biz gitmeyiz diye silah çatılarını bırakıp sıvıştılar. İtilaf milletleri harbi umumiden o kadar yorgun çıktılar ki, memleketimizde tek bir nefer bile öldürmeye razı değiller. Karşımızda Rum ve Ermeni’den başka kimseyi görmeyeceğiz. İstanbul’da İtilaf Kuvvetleri bostan korkuluğundan başka bir şey değildir”[9]

Doğan Avcıoğlu’nun ‘Milli Kurtuluş Tarihi’ adlı kitabının bölümlerinden biri, “Emperyalistlere karşı çıkmadan anti-emperyalist savaş” başlığını taşıyor(!) Doğan Avcıoğlu’nun buradaki amacı milli hareketin lideri olan Mustafa Kemal’i yüceltmektir. Öyle bir deha ki; emperyalist devletleri atlayarak bir başına anti-emperyalist bir savaş veriyor(!)

Emperyalist devletlere karşı olmadan anti-emperyalist bir savaş olanaklı mıdır? Tabii ki değildir ama Avcıoğlu, Rum ve Ermenilere karşı dememek için böyle bir ifade kullanıyor…

Mustafa Kemal’in sözleri de ilginçtir

“O halde kurtuluş çaresi ararken iki şey sözkonusu olmayacaktı, önce İtilaf devletleri’ne karşı düşmanca tavır alınmayacaktı; sonra da padişah ve halifeye canla başla bağlı ve sadık kalmak temel şart olacaktı.”[10]

 

353 BİN, RAKAM DEĞİL İNSAN…

1922 yılına kadar ölenlerin sayıları ve bölgeleri şöyledir:

134.078 Amasya, Samsun, Giresun

27.216 Niksar

38.434 Trabzon

64.582 Tokat

17.479 Maçka

21.448 Şebinkarahisar…

1923 yılı sonuna kadar bütün Karadeniz’de ölüm yürüyüşleri ve mübadele esnasında katledilen 50 bin kişiyle birlikte toplam 353 bin Rum soykırımına uğratıldı.


Yaşayanlar, Lozan’da yapılan mübadele anlaşmasıyla Yunanistan’a sürgün edildi.
Hem dinlerinden hem etnik kimliklerinden vazgeçenler, Karadeniz’de kalmaya devam etti.
Sonra bu kanlı tarihin üzerine Cumhuriyeti kurdular.

Fotoğraf: www.aga-online.org

Yoruma Kapalı.