60 YAŞINDAN SONRA YAHUDİ OLMAK

Tuğlalar Arasında Bir Sandık, Sandık İçinde Bir Kaşık

Kendini Yahudi hissetmediğinden hiçbir yerde kendisini böyle tanıtmayan Ficowska, ne zaman bir ortamda Yahudilere yüklenilse işte o zaman “Ben Yahudiyim” diyor.
Ebru Orhan

“17 yaşımdayken bir kız arkadaşım Yahudi olduğumu o güne kadar niçin söylemediğimi sordu. Şoke oldum bu saçma soru karşısında, neyin nesiydi bu soru. ‘Herhalde kafayı yedin, ne Yahudisinden bahsediyorsun’ diye çıkıştım ona. Gücendi gitti, ancak ben o soru üzerinde düşünmeye başlamıştım bir kere. Günler boyunca düşündüm, neydi, nereden çıkmış olabilirdi bu soru.

“Sonra babamın mezarı başındaki sahne geldi aklıma. 13 yaşımdaydım, annemle birlikte babamın mezarını ziyarete gitmiştik, o zaman babamın ölüm tarihinin ben doğmadan iki yıl öncesine ait olduğunu fark ettim ve sordum anneme bu nasıl mümkün olabilir diye.

“Mezarı yapan mermercinin yanıldığını, tarihi yanlış yazdığını söylemişti annem. Önce mezarlık, şimdi de arkadaşımın sorusu… Bir tuhaflık vardı ama ne? Günlerce kendini bu düşünceden alamayan ben, sonunda bir arkadaşımın evine kapattım kendimi. Annem iki hafta boyunca ağladı, yalvardı geri dönmem için ve sonunda mecbur kaldı anlatmaya tüm hikayemi.”

Varşova Getto’sunda 1942 yılının ocak ayında doğar Elżbieta Ficowska. Sarışın, yeşil gözlü, uzun boylu, zayıf bir anne ile banker bir babanın ilk çocuğudur o. Ölümün kol gezdiği gettoda yalnızca altı ay tadabilecektir anne şefkatini.

Giriş ve çıkışların yasak olduğu, yasağa uymayanların ölüm cezasına çarptırıldığı gettoya salgın hastalıkları önlemek amacıyla yalnızca doktorların girmesine izin vardır. Irena Sendlerowa gettoya giriş için gerekli izin kağıdına sahip olan 10 doktordan biridir. Polonyalı bir ailenin kızı olan Sendlerowa, gettodaki zulüm karşısında bir nebze olsun insanlara yardımcı olabilmek için birkaç arkadaşıyla birlikte hastane direktörüne başvurarak kendilerinin listeye yazılmasını istemiştir. Hitler’in Polonya’yı cehenneme çevirdiğini, daha büyük cehennemi gettoda yarattığını, en büyük cehennemi ise getto çocuklarına yaşattığını düşünen Sendlerowa, arkadaşlarıyla birlikte çocukları gettodan çıkarmaya karar verir. Kimi Yahudi aileler çocuklarını sırf hayatta kalmaları için, kimisi daha sonra kavuşuruz umuduyla ağlaya ağlaya, yüreklerine taş basarak vermeye razı olsalar da, kimi ise evlatlarından ayrı düşmeye dayanacak gücü kendinde bulamaz, reddeder Sendlerowa ve arkadaşlarının önerisini.

Gettodan gelen telefon

İşte gettodan çıkarılan çocuklardan biri olan Elżbieta Ficowska Varşova Gettosu’nun 71. yıldönümü etkinlikleri kapsamında şöyle anlatır hikayesini: “Müteahhitlik yaptığı için gettoya giriş izin kağıdı bulunan bir kişinin tuğla yüklü at arabası, tuğlaların arasında bir tahta sandık, sandığın içinde uyuyan altı aylık ben. Böyle çıkarmışlar beni gettodan 1942 yılının temmuz ayında. Annem uğur getirsin diye bir kaşık koymuş yanıma, adımın ve doğum tarihimin yazılı olduğu. Doğrudan beni evlatlık edinen annemin yanına gelmişim. Yeni annem 50’li yaşlarında dul bir ebe hemşireymiş, aslında beni başkasına verecekmiş annem, ancak verecekleri kadın yakalandığı verem hastalığını tam da atlatamadığından, bana da bulaştırır korkusuyla ve 24 yaşındaki üvey oğlunun kendisinden ayrı yaşamaya başlaması dolayısıyla beni kendisi evlat edinmeye karar vermiş.

“Çok mutlu bir çocukluk geçirdim, annem, akrabalarım, dadım beni çok ama çok sevdiler. Annem çalıştığı için evimizde dadımız vardı, beni gezmeye çıkardığı bir gün gettodan yürüyerek çalışmaya götürülen işçi grubu arasında büyükbabamla karşılaşmış ve ona filan gün vaftiz edileceğimi söylemiş. Büyükbabam beyaz bir elbise ve vaftiz için gereken ne varsa gettoda ayarlayıp bir başka gün teslim etmiş dadıma, ‘Elżbieta artık bizim değil’ diye ağlayarak. Hatta büyükbabam bana sarılmak istemiş, ancak ben herhalde korktuğumdan izin vermemişim sarılmasına.

“Evimizde telefon varmış ve zaman zaman gerçek annem – nasıl başarabildiğini bilmiyorum-  gettodan yeni annemi arayıp nasıl olduğumu sorarmış, hatta sesimi duyması için telefonun ahizesini bana da tutarlarmış, artık bir bebek olarak ne tür sesler çıkarmışsam öyle seslenirmişim anneme.

“Gettodan son telefon 1942 Ekim ayında gelmiş.”

Anne Heina Koppel 3 Kasım 1943 yılında Poniatowa çalışma kampında, baba Josel Koppel ise bir yıl evvelinde Varşova Umschlaplatz’da trene binmeyi reddettiği için kurşuna dizilmiştir.

60 yaşından sonra Yahudi olmak

İlk olarak ikinci annesi ve dadısından ailesinin hikayesini dinleyen Elżbieta Ficowska, onların da çok az bilgiye sahip olmaları nedeniyle kendi hikayesini aramaya başlar. Yıllar boyunca okur, araştırır, her kaynağı değerlendirir, gettodan sağ çıkan yahut o günlere getto dışından da olsa tanık olmuş olan hemen herkesle konuşur.

Hayat küçük Elżbieta için de devam etmektedir elbette, üniversite okur, pedagog olur, evlenir, çocuk sahibi olur. “Kendi kızım altı aylıkken anladım annemin beni verirken neler hissettiğini” diyen Ficowska annesinin yerinde olsaydı kendisinin de aynı şekilde davranacağını söylüyor. “Bugün olsa Polonyalı değil de Yahudi olduğunu bilmek ister miydi” sorusunu ise “Bilmiyorum” şeklinde yanıtlıyor.

“Tesadüfen öğrenmiş olsam da biliyorum kökenimi, ailemin kim olduğunu, ancak kimileri var ki Yahudi olduklarından başka hiçbir şey bilmiyor, anne babaları kimdi? Kardeşleri var mıydı? Ne oldu onlara? Hiçbir şey bilmiyorlar. Bir kesim daha var ki Yahudi olduklarını öğrenmiş ancak geçmişiyle barışamamış, anlaşamamış bu gerçekle.

“Bir gün Holokost Çocukları Derneği’ne birisi geldi ve kuzeninin evlatlık edinildiğini, ancak kendisinin bunu bilmediğini, bu gerçeği açıklamalarının yerinde olup olmayacağını sordu. Üç hahamla birlikte toplandık, uzun uzun tartıştık. Tartışmanın sonunda bir grup o adamın buna hakkı olduğunu, bilmesi gerektiğini savundu, benim de içinde bulunduğum diğer grup ise adamın – o tarih itibarıyla- 60 yaşın üzerinde olduğunu, torun sahibi olduğunu, gerçeği öğrenmesiyle birlikte belki de şimdiye kadar sahip olduğu kimliğin ondan alınacağını, hayatının sonuna kadar rahat olmayacağı görüşünü savundu. Adam gitti ve bir daha da gelmedi.”

“Sinagogda yabancı hissediyorum”

İlk gençlik yıllarından itibaren bilse de gerçeği kendini Yahudi hissetmediğini şu sözlerle ifade ediyor Elżbieta Ficowska: “Polonyalı bir ailede Polonya gelenekleriyle, edebiyatıyla büyüdüm, ibadetlerimi kilisede yapıyorum, kilise kokusunun bende bir anlamı var. Yılda iki kere sinagoga gidiyorum, ancak hiçbir şey anlamıyorum, bana hiçbir şeyi çağrıştırmıyor, ailemi düşünüyorum, dua ediyorum ama bir şeyler sanki bana ait değil.”

Maaşını bekleyen antisemitist teyze!

Polonya’daki antisemitizm olgusuna ilişkin izlenimleri ise şöyle Ficowska’nın: “Antisemitizm ne yazık ki Polonya’da da var, ancak ben şahsen mağduru olduğumu söyleyemeyeceğim. Hatta bir gün kendi hikayemi anlattığım bir televizyon yayınına katıldım. Yayın sonrası eve döndüğümde o güne kadar gerçeği bilmeyip de televizyondan haberdar olan komşularım şampanyalarını kapıp geldiler, ‘Bilmiyorduk ama iyi ki yaşamışsın, iyi ki hayatta kaldın, seni tanımak çok güzel’ demişlerdi, bu benim için müthiş bir andı.”

Tek karşılaştığı ‘light’ antisemitist davranış şöyle olmuş Elżbieta Ficowska’nın. Bir gün durakta tramvay beklerken yaşlı kadının biri şöyle dert yanmış kendisine: “Hanımefendi görüyor musunuz halimi, emekli maaşıma daha iki gün var, ancak benim evde ne yiyecek ekmeğim ne de tek kuruş param var.”

Fickowska haklısınız türünden geçiştirmeye çalışsa da yaşlı kadını, kadın devam eder konuşmaya: “Biliyor musunuz tüm bunlar neden, neden böyle yokluk çekiyoruz? Yahudiler! Çünkü Yahudiler bütün paramızı aldı.”

Fickowska hiçbir açıklama yapmaksızın ceketinin göğüs cebinden çıkardığı 100 zlotyyi yaşlı kadına uzatır ve şöyle der: “Buyurun! Bu 100 zloty Yahudi bir kadından size. Bununla bugün ve yarın yemek yersiniz.”

NE FARKI VAR NORMAL İNSANLA YAHUDİ’NİN

Kendini Yahudi hissetmediğinden hiçbir yerde kendisini böyle tanıtmayan Ficowska, ne zaman bir ortamda Yahudilere yüklenilse işte o zaman “Ben Yahudiyim” diyor.

Ertesi gün iki torunu ve kızının kayınvalidesiyle gittikleri öğle yemeğini ise gülümseyerek şöyle anlatıyor Elżbieta Ficowska: “Tramvay durağındaki diyalogu kızımın kayınvalidesine anlatınca sekiz yaşındaki torunum gözlerini fal taşı gibi açarak sordu: ‘Sen Yahudi misin?’ Kendimi her ne kadar Yahudi hissetmesem de kökenim öyle, tıpkı annen gibi, sen gibi dedim. ‘Ben Yahudi olmak istemiyorum’ şeklinde cevapladı. Aradan biraz zaman geçti, bu kez yeni bir soru: ‘Ne farkı var normal insanla Yahudi’nin?’

Babaannesi cevapladı: ‘Bir kere çok daha akıllılar’, soruyu sorandan üç yaş büyük olan diğer torunum ise ekledi: Daha çok paraları var.”

KAYNAK: http://bianet.org/biamag/insan-haklari/155063-tuglalar-arasinda-bir-sandik-sandik-icinde-bir-kasik

Benzer Yazılar