ADINI ARAYAN COĞRAFYA

Devrimci Karadeniz 24/09/2013 ADINI ARAYAN COĞRAFYA için yorumlar kapalı
ADINI ARAYAN COĞRAFYA

 ”ASİMİLASYON İLK BAŞTA KARADENİZ’DE BAŞLATILDI.”

“Adını Arayan Coğrafya” kitabı yazmak için çalışma yapmaya başladığımda, samimî konuşmak gerekirse, hedefimde sadece Kürdistan’daki köyler vardı. Yani Laz köyleriymiş, Çerkes köyleriymiş, bunlar aklımın ucundan bile geçmiyordu. Böyle birşeyi hiç bilmiyordum bile. Ben sadece bizim köylerin bu olaya maruz kaldığını sanıyordum. Fakat bir çalışma yapmaya başladığınız zaman, çalıştıkça ufkunuz genişler, çalıştıkça ufkunuz genişler ve ufkunuz genişledikçe de çalışmanızın şablonu da genişler, çerçevesi daha bir büyür, daha bir kapsamlı hale gelir.
Bunu Seyahatname’lerimde de rahatlıkla müşahade edebilirsiniz. Beş yıl önce yazdığım gezi yazıları ile şimdikiler bir değil. Çünkü yaptıkça, yazdıkça şablonu gelişiyor; çalıştıkça insanın aklına başka fikirler geliyor, yeni ufuklar açılıyor ve dolayısıyla çalışmanın şablonu da gelişiyor, farklı renkler ve boyutlar katıyorsunuz. Şimdiki aklım olsaydı, ben yıllar önceki o güzelim Pakistan gezisini, o güzelim Mısır gezisini öyle kısa mı tutardım?  Hele hele tek bölümde anlatıp bitirdiğim için hâlâ dahi içimden isyan ettiğim 2006’daki Pakistan maceram! 25 bölümlük Alpler gezisini al, üstüne de 21 bölümlük Balkan gezisini koy, ikisi birden tırnağı bile etmez Pakistan gezisinin. Pakistan’ın en büyük talihsizliği, kaleme aldığım ilk gezi olması ve Seyahatname’nin bu geziyle başlaması.

“Adını Arayan Coğrafya” çalışmasını yaparken, bu asimilasyon politikasının yalnızca Kürt köyleriyle veya Kürtçe isimlerle sınırlı olmadığını, ırkçı – şovenist rejimin bu topraklara ait herşeyi ortadan kaldırıp yok ettiğini, bu durumun Türkçe olmayan tüm yer isimleri için geçerli olduğunu, Karadeniz’deki köylerin de aynı akıbete maruz kaldıklarını öğrendim. Yüz yıla yakındır bir “devlet” tarafından değil, bir “musibet” tarafından yönetildiğimizi, bu ırkçı – şovenist rejimin gerçek anlamda ülkemizin ve halkımızın başına musallat olmuş bir musibet olduğunu kavradım.k1

Bu gerçeği öğrendikten sonra Karadeniz’e de gitmeye karar verdim. Gidip Karadeniz’i de gezecek, oradaki köylerin de eski isimlerini araştıracaktım. Düşüncemi Diyarbakır’daki arkadaşlarıma açıp istişare ettim. “İbrahim sen kafayı mı yedin? Ordan sağ göndermezler seni. Burda hiç olmazsa halk bilinçli. Devletin haberi olmadıktan sonra ne yaparsan yap! Fakat orda öyle değil” sözlerine aldırış etmeden Trabzon’a otobüs biletimi aldım ve yola koyuldum. Arkadaşlar beni uğurlarken şaka yapmaktan da geri kalmıyorlardı: “İbrahim hiç olmazsa Şeyh Sâîd dosyasının tamamını dergiye teslim edip öyle gitseydin. Sana birşey olursa dizi yazı yarım kalacak”, “Bir tane vesikalık fotoğrafını burda bırak. Derginin kapağına koyup altına ‘Yolunu Sürdüreceğiz Ey Şehîd’ yazacağız”…

Karadeniz’e gittim ve bu iş için Karadeniz’de bir hafta, iki hafta değil, tam bir buçuk ay kaldım. Bu süre zarfında, diyebilirim ki, gitmediğim ilçe kalmadı. Bilhassa Trabzon’un ve Rize’nin ilçelerine ve şirin köylerine de hayran kaldım, bunu da belirteyim bu arada. Cennet gibi topraklarınız var sizin. Ben bu iş için Karadeniz’i karış karış gezerken, o günlerde, 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal vefât etti. O esnada çalışmamın Karadeniz etabını yapıyordum ben.

Kitap uzun bir emek sonucu tamamlandı ancak, yayınlanan kitabın sadece ikinci bölümünden ibaretti, yani “Yurtta Asimilasyon” bölümünden. Kitabın ikinci bölümü olan “Yurtta Asimilasyon”, “Adını Arayan Coğrafya”nın tamamıydı.

Kitabı bitirmiş ama ona henüz bir isim vermemiştim. İstanbul’a gidince, Mardin – Nusaybinli şâir Sabah Kara’yı ziyaret etmek ve çalışmamı kendisine göstermek için Nûbihar Dergisi’ne uğradım. Sabah ağabey çalışmayı çok beğendi; “O’na bir isim koy abi! Bütün isimleri topladım ama kitabın kendi ismi yok!” dedim. Sabah Kara da kitaba “Adını Arayan Coğrafya” ismini koyup kulağına ezanı okudu.

Yıllar sonra Almanya’ya gidip yerleştim. Almanya’dayken, bu kez, bu asimilasyon politikalarının dünyadaki uygulamalarını merak edip araştırdım. Kitabın ilk bölümü olan “Dünyada Asimilasyon” bölümünü Almanya’da kaleme aldım. Fakat bu bölümü gezerek değil, Almanca kaynakları tarayarak, atlasları inceleyerek, tarih ve coğrafya kitaplarını karıştırarak yazdım. Yani ne Endülüs’e gitmişliğim vardır, ne de Grönland’a. Kitabın ilk bölümünü herkes nasıl kitap yazıyorsa öyle yazdım. Memleketi karış karış gezerek yazdığım kitabın sadece ikinci bölümüdür; “Yurtta Asimilasyon” bölümü. Yani ülkemizle ilgili kısmı.k2

İlginç olan şu ki, kitabın ilk başta ikinci bölümü yazıldı, ondan sonra birinci bölümü. Çünkü kitabın kapsamını salt Türkiye ile sınırlı tutmayıp tüm dünyadaki asimilasyon politikalarını işlemek fikri bende Almanya’dayken oluştu. Hedeflediğim kitabı çoktandır bitirmiştim o zaman.

– Kitabınız hakkında çok şeyler yazılıp çizildi fakat kitabı yazarken yaşadıklarınız şu ana dek kamuoyuyla pek paylaşılamadı. Biz Lazlar olarak en çok şunu merak ediyoruz: O dönemde bu kitap çalışmasını yaparken Karadeniz bölgesini gezdiğinizde, orada nasıl bir karşılık gördünüz?  Karadeniz halkının size ve çalışmanıza bakışı, sizi karşılayışı nasıl oldu? Biz bu hususu özellikle çok merak ediyoruz. 

“Adını Arayan Coğrafya” gezisinin Karadeniz etabı için otobüsle Trabzon’a gittim. Otobüs Dersim’i geçtikten sonra Erzincan’da yemek molası verdi. Orda bir yolcu bindi; yanıma oturdu. Tanıştık ve yolculuk boyunca sohbet ettik. Trabzon’un Beşikdüzü ilçesinden, orta yaşlarda bir ağabeydi. Erzincan’da ağır bir işte çalışıyordu ve iki üç haftada bir, ayda bir memleketine, evine gidip ailesini, çocuklarını görüyordu.

O’na Elâzığlı olduğumu ve Diyarbakır’da okuduğumu, Trabzon’a arkadaşlarımı görmeye gittiğimi, orada Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin öğrenci yurdunda kalacağımı söyledim. Kitap çalışmasından bahsetmedim.

Elâzığ Şehirlerarası Otobüs Terminali’nden hareket eden ve “Turay Turizm” şirketine ait olan otobüsümüz, geceyarısı 02:00 sularında Trabzon Şehirlerarası Otobüs Terminali’ne vardı. İndik otobüsten.

Adam bana, “Şimdi ne yapacaksın? Bu geceyarısı KTÜ yurduna gidemezsin” diye sordu. Ben de terminalde oturup sabaha kadar bekleyeceğimi söyledim. Bunun üzerine adam bana şunları söyledi: “Olmaz. Tehlikeli olabilir bu. Dikkat çekersin. Zaten memleketin hali berbat. Diyarbakır’dan geliyorsun ve burada hiç akraban yok! Niye geldin? Polisler seni gözüne kestirirse şüphelenirler, terörist sanırlar. Başın ağrır. Zaten sorgu için bile olsa emniyete götürseler, suçsuz olsan da dayak atmadan bırakmazlar seni. Normal insanların bile dikkatini çekersin burda böyle. Bak İbrahim, bizim Karadeniz insanı iyidir hoştur sıcakkanlıdır ama, bazı konularda böyle tahammülsüzdür işte.”

Adam “Ben de sabaha kadar seninle kalacağım burada. Güneş açtıktan sonra seni uğurlarım yurda” dedi. Trabzon’dan Beşikdüzü’ne o vakitlerde bile yarım saatte bir minibüs vardı halbuki. İsteseydi hemen atlar giderdi. Zaten ailesi o gece uyumayıp yolunu bekliyordu adamın.

Kabul etmek istemedim, “Abi senin hanımın ve çocukların bekliyor, gitmelisin” dedim. Bunun üzerine bana fırça attı ve “Yaw sen ne laf anlamaz bir çocuksun? Ben senin büyüğünüm ve seninle kalacağım diyorum. Büyüğe karşı çıkmak adeti Kürtler’de ne zamandır çıkmış da haberimiz olmamış” dedi.

Adam sabaha kadar terminalde benimle bekledi. Beklemekle kalmadı; beni lokantaya götürüp güzelce karnımı da doyurdu. Lokantada, pastanede herşeyi o ısmarlıyordu. Elimi cebime atsam fırça yiyordum. 

Sabah olunca beni KTÜ minübüslerine bineceğim yere götürdü; sarılıp öptü ve “Hadi Allâh’a emanet ol yeğenim. Dediğim gibi, Akçaabat’a uğrayıp orda köfte yemeden sakın dönme, tamam mı? Çok meşhurdur Akçaabat’ın köftesi” dedi.

O iyi kalpli adamı hiçbir zaman unutmam mümkün değil. Karadeniz insanının nasıl mert ve dostça bir karaktere sahip olduğunu o insandan öğrendim. Bu düşüncemde şimdiye kadar hiçbir değişiklik de olmadı. Birtakım kendini bilmezler yüzünden tüm bir halkı mâhkum eden ve onlara toptan düşman olan bir bakış açısına sahip değilim. İçlerinden birkaç kişi bana düşmanlık yapıyor diye benim onların sillesine mi düşman olmam gerekiyor? Öyle olsaydı, en başta kendi yöreme düşman olmam gerekirdi.

Karadeniz bölgesini ilçe ilçe dolaştım. “Adını Arayan Coğrafya” çalışmamın Karadeniz günleriyle ilgili o kadar çok ânım, o kadar güzel hatırâlarım var ki, anlatması da bir buçuk ay sürer.

“Adını Arayan Coğrafya” sürecinde, Karadeniz’den dolayı iki defa büyük şaşkınlık yaşadım:

Birincisi, önceki sorunuza cevap verirken belirttiğim gibi, ben bu çalışmaya başladığımda bu asimilasyon politikasının sadece Kürt köyleriyle sınırlı olduğunu sanıyordum. Sonra Karadeniz’deki yerleşim birimlerinin de aynı uyduruk Türkçe isimlerle “şereflendiklerini” (!) öğrenince büsbütün şaşkına dönmüş, bunun üzerine Karadeniz’e de gitmeye karar vermiştim.

İkincisi, Karadeniz’e korkarak gitmiştim açıkçası. Fakat orada karşılaştığım manzara, beni büsbütün dumura uğrattı. Trabzon’un bütün ilçelerine gittim, Rize’nin bütün ilçelerine gittim, Artvin’in, Giresun’un, Ordu’nun. Ve şunu gördüm: Karadeniz insanı, aynı şekilde köylerini ve ilçelerini hâlâ eski isimleriyle anıyordu ve onların eski isimlerini, Kürtler’in kendi köyleri için istediğinden daha fazla istiyordu. 

Millîyetçilik hastalığının fazlaca tesirinde kalmış olan (ki bana göre millîyetçilik bir fikir değil, insan vücûdunun en önemli iki organı olan kalp ve beyin hücrelerini öldüren bir hastalıktır) ve her tür hak talebine “bölücülük” yaftası yapıştıran bu insanlar, konu yerleşim birimlerinin eski isimleri olduğunda herkesten daha fazla “bölücü” idiler.k3

Onlarca ilçeyi gezdim Karadeniz’de, yüzlerce insanla konuştum. Elâzığlı ve Kürt olduğumu söylüyorum, Diyarbakır’da yaşadığımı söylüyorum, böyle bir kitap yazmak için çalıştığımı söylüyorum; buna rağmen bir tane bile olsun olumsuz bir olayla karşılaşmadım. Aksine, bu konuda bu bölgenin Kürtler’den daha fazla hevesli ve istekli olduğunu hayretler içinde kalarak gözlemledim. Bir tanesi de çıkıp bana, “Kardeşim sen ne yapıyorsun? Bu çalışmayı yapmaktaki gayen ne? Hangi dış güçlerin maşasısın?” (Sahi ben hangi dış güçlerin maşasıyım?!) diye sormadı. 

“Beni sağ komazlar” diye korkarak geldiğim Karadeniz’de, Güneydoğu’dan daha rahat çalışıyordum üstelik. Çünkü hem buranın halkı da istiyor köylerin eski isimlerini, hem de burada terör olayları yok; bir yerden diğer bir yere rahat yolculuk yapıyordum, yolum ne özel timler tarafından kesiliyordu, ne de gerillalar tarafından.

En güzeli de Rize’nin bir ilçesinde yaşadığım olaydı. Minibüsten iner inmez bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başlamıştı. Kendimi bir çay ocağına zor attım. Orada sıcak çay ısmarladım; sonra ordaki insanlara bahsettim çalışmadan. Defteri kalemi çıkarıp masanın üstüne koyduğumda hepsi başıma toplandı. Herkes tek tek sıralıyordu köylerin eski isimlerini; beri yandan kimi habire biten çayımı tazeliyor, kimi de havlu almış arkamdan başımı kurutmaya ve beni sıcak tutmaya çalışıyordu. Önümdeki defteri kontrol ediyorlar ve “Olmadı, bu köyü en başa yazacaksın, çünkü benim köyümdür” diyorlardı. Sırılsıklam olmuştum yağmurdan ama öyle eğlenceliydi ki, hissetmiyordum bile. 

Yaşadıklarıma, gördüklerime inanamıyordum. Kimse Düzköy demiyordu, herkes Haçka diyordu. Kimse Çaykara demiyordu, herkes Kadahor diyordu. Kimse Köprübaşı demiyordu, herkes Ruzar diyordu. Çayeli ne kardeşim, oranın ismi Mampavri. Güneysu ne kardeşim, oranın ismi Potamya. Kim demiş burası Perşembe diye, ağzına acı biber sürerim, burası Vona oğlum, Vona. Kim uydurdu bu Perşembe ismini yaa, biz yüzyıllardır buraya Vona diyoruz. Bak türküsü bile var:

“Akşam oldi yanayi da Vona’nun işiklari,
Akşam oldi yanayi da Vona’nun işiklari,
Öldürüyi adami da kibar konuşuklari,
Öldürüyi adami da kibar konuşuklari.

Oy kemençe kemençe da, nerdeyidun dün gece,
Oy kemençe kemençe da, nerdeyidun dün gece,
Atar kirarum seni de, eğlencesun eğlence,
Atar kirarum seni de, eğlencesun eğlence.

Finduk toplayan kizlar uy, finduk dalda kalmasın,
Finduk toplayan kizlar uy, finduk dalda kalmasın,
Gel seni bir öpeyim da bende hakkın kalmasın,
Gel seni bir öpeyim da bende hakkın kalmasın.

Oy bağlamam bağlamam da zerdali dali misun,
Oy bağlamam bağlamam da zerdali dali misun,
Garip garip çalarsun da benden sevdali misun,
Garip garip çalarsun da benden sevdali misun.”

Xopuri Lazi’nin İbrahim Sediyani  ile ”Adını Arayan Coğrafya” adlı kitabına dair yapılan röportajından  kısa bir bölümdür.

http://xopurilazi.blogspot.ch/2013/06/ibrahim-sediyani-asimilasyon-ilk-basta.html

Yoruma Kapalı.