AKP’NİN PRATİK HEDEFİ; ROJAVA’YA DİZ ÇÖKTÜRMEK

Ali Barış Kurt

Prof. Dr. Gazi Çağlar, AKP hükümetinin tezkere ile Rojava’daki modeli yıpratma ve yıkmaya çalışacağını belirterek, buna rağmen tezkerenin sonucunun Kobanê direnişine, Kürt halkının dayanışma ilişkilerine bağlı olacağını ifade etti. Kobanê politikası değişmeden çözüm sürecinin de devam edemeyeceğini vurgulayan Prof. Dr. Çağlar, Türkiye’nin PYD ile IŞİD’e karşı koşulsuz dayanışmasının süreçte samimiyeti de kanıtlayacağını söyledi. Prof. Dr. Çağlar, Erdoğan’ın yaptığı açıklamalarla IŞİD’i meşrulaştırırken, PKK’yi de ‘imha edilmesi gereken güç’ olarak gösterdiğini kaydetti.

Prof. Dr. Gazi Çağlar ile katliamcı DAİŞ’i, tezkere ve Türkiye’nin bölge politikasını konuştuk…

‘SUÇLAMALAR SAVAŞ VE İNSANLIK SUÇLARINDAN YARGILANMAYI GEREKTİRİYOR’

-Türkiye’nin IŞİD desteği geniş kamuoyunun fikriyken, bu, çeşitli devlet yönetimlerince de dile getiriliyor. Türk hükümeti için bu suçlamalar ne anlama gelir?

AKP Türkiye’sinin IŞİD, El Nusra, İslam Cephesi gibi Suriye’de sünni bir “İslam devleti” için cihat yürüttüğünü iddia eden çetelere destek verdiği çeşitli çevreler tarafından iddia edildi ve belgelenmeye çalışıldı. Türkiye’den Suriye’ye giden MİT tırları, Türkiye’de İslamcıların eğitilmesi ve tedavi edilmesi , İslamcıların Türkiye üzerinden savaşa sürülmesi iç kamuoyunda da sürekli gündeme getirildi. Dünya kamuoyunun en ciddi gazete ve televizyon kuruluşları da benzer iddiaları sürekli yayınladı ve yayınlamaya devam ediyor.

Şu ana kadar en vahim suçlamayı Pulitzer ödüllü gazeteci Seymour Hersh dile getirdi: Suriye’deki sarin gazı saldırılarının Erdoğan’ın bilgisi dahilinde yapıldığını ve bunu ABD’nin de bildiğini söyledi. Tüm bunlar birleşince AKP iktidarını savaş ve insanlık suçlarından yargılamayı gerektirecek çok ağır ve trajik bir iddianame ortaya çıkıyor.

-Son olarak, Obama’nın yardımcısı Joe Bidden’in Türkiye’nin çetelere desteğini doğrulayan bir açıklama yapması bu örneklere eklenebilir mi?

Evet. Türkiye’nin başka bölge devletleriyle birlikte Esad’ı devirmek için El Nusra ve El Kaide’ye milyonlarca Dolar akıttığını ve tonlarca silah verdiğini söylüyor. ABD bu açıklamayı yumuşatsa da Joe Bidden’in açıklaması sıradan sayılamaz: Kendisi gizli servisler dahil tüm ABD devlet aparatının bilgisine sahiptir. Türkiye, ‘hani bu iddianın belgeleri’ diyemiyor, ‘haddinizi bilin, özür dileyin, mültecileri destekliyoruz’ tarzında sorumluluğu üstünden atmaya çalışıyor. Türkiye’nin Neo-Osmanlıcı yayılmacılık çerçevesinde Esad’ı düşürmek için cihatçıları yoğun bir şekilde desteklediği ortada duruyor.

‘TÜRKİYE PYD İLE KOŞULSUZ DAYANIŞMALI’

-Kürtlerin Ortadoğu’da hedeflediği model mi, IŞİD mi Türkiye’nin lehine? Örneğin, Türkiye’nin PYD ile temas kurması aynı zamanda kendi yararına olmaz mı?

Türkiye’den neyi ve kimi kastettiğimize bağlı bu soru. AKP Türkiye’sinin kanımca Kürtlere dayattığı çözüm, uzun vadede özgürlükçü, laik, özyönetimci anlayışları kabul etmez. AKP’nin hayalindeki çözüm, Sünni İslam birliği çerçevesinde yavaş yavaş Kürt hareketinin özgürlükçü damarlarını törpüleyip yok etmektir. Rojava’da inşaa edilen model – izleyebildiğim kadarıyla – AKP iktidarı için iki yönden tehlikedir: geleneksel inkarcı devlet politikasının devamı olarak tehlikedir; oluşturulmaya çalışılan demokratik, özgürlükçü, laik model, AKP ideolojisine sığmaz, terstir.  Gezi’ci diye ifade edebileceğim Türkiye için ise Rojava, tehlike değil dayanışma duygularıyla anılan bir gelişmedir. Orada Kürt halkının IŞİD’e karşı büyük direnişi, bu dayanışma duygularını güçlendirmektedir.

Elbette IŞİD tüm bölge için olduğu gibi Türkiye için de felakettir. Türkiye’nin PYD ile IŞİD’e karşı koşulsuz dayanışması, barış sürecinde samimiyetinin de kanıtı olur: Salih Müslim’in açıkladığı AKP’nin talepleri, insanlık katliamı sırasında şantaj yapmaktır. Kanımca Kürt halkının IŞİD’e karşı her zaferi, Türkiye’deki tüm insanlar için de özgürlükçü ve eşitlikçi bir gelecek açısından olumlu bir adımdır.

‘ROJAVA’YA DİZ ÇÖKTÜRMEK İSTİYOR’

-Türk hükümetinin ‘güvenli bölge’ planı gündemde. Hükümet Kobanê’nin düşürülmesi, zarar görmesi üzerinden kendisini de ‘kurtarıcı’ olarak meydana çıkarmayı düşünüyor olabilir mi?

Olabilir tabii. Erdoğan, ABD’yi ziyaret edinceye kadar, ‘Esad’ın düşürülmesi hedefler arasında yoksa katılmayız’ diyordu. ABD, koalisyona katılmaya ikna etmiş görünüyor. Ancak Türkiye kendi hedefleriyle katılıyor. Bu hedefler için yapılan önerilerin IŞİD ile mücadeleyle alakası yoktur: Tampon bölge kurma, Rojava’ya karşıdır ve ‘eğit-donat’ın burada uygulanmasıyla Esad rejimine karşı ‘güvenli bölge’ oluşturma girişimidir. Eğitilip-donatılacakların PKK-PYD güçlerini de hedefleyeceğinden kimsenin şüphesi olamaz. Uçuşa yasak saha önerisi de doğrudan Esad’a karşıdır, IŞİD’in uçakları yoktur. AKP hükümeti, Rusya ve İran izin vermediği veya ABD büyük bir operasyona kalkışmadığı sürece Esad’ı vuramayacağına göre pratikte hedef, Rojava’ya diz çöktürmek olacaktır. MHP’nin tezkereye “evet”ini de böyle okumak gerekir.

Gerçekten IŞİD ile mücadele etmek isteyen Türkiye’nin yapacakları bellidir: Öncelikle kendi içinde İslamcılara karşı mücadele etmeli, Rojava’yı da silah ve insani yardım ile desteklemelidir. Kendisinin kara harekatına gerek yoktur. IŞİD PYD’yi yıpratsın, girelim tarzı bir siyaset kuşkusu, bunların yapılmayışından çıkan mantıki bir sonuçtur.

-Çözüm süreci için Kürt tarafı Kobanê’nin ehemmiyetine işaret ediyor. Hükümetin halihazırda bunu çok kavradığı görülmüyor. Hal buyken sürecin devamı mümkün mü?

Bu Kürt hareketinin karar vereceği bir konudur. AKP’nin süreçte samimi olmadığına dair bir çok olay daha önce de yaşanmıştır, buna rağmen devam edilmiştir. Kobane ise elbette bir denek taşıdır, insanlık katliamı girişimidir: Burada hemen yardım etmeyen, bunun yerine şart koşan, bekleyen, fırsat kollayan bir AKP iktidarı, sadece kendisi için değil tüm Türkiye için bir insanlık ayıbı yaratmaktadır. Silahsız demokratik barışçıl çözümün ise alternatifi yoktur.

‘AKP IŞİD’İ MEŞRULAŞTIRIYOR, PKK’Yİ İMHA EDİLMESİ GEREKEN GÜÇ OLARAK GÖSTERİYOR’

-Erdoğan’ın “Bizim için IŞİD neyse PKK de aynı” demesi, bu alternatiften uzaklaştığını mı gösteriyor?

Bunu iki şekilde okuyorum: Birincisi; çözüm sürecinin muhatabı PKK’yi IŞİD ile aynı kefeye koymak, IŞİD’i meşrulaştırmaktır. Bu bana Hitler faşizmi ile Hitler’e karşı savaşan partizanları aynı görmek sorumsuzluğunu hatırlatıyor. IŞİD’in Suriye ve Irak’ta insanlığa karşı işlediği suçlar tüm dünyada kaygıyla izlenirken, Irak ve Rojava’da IŞİD’e karşı mücadele eden Kürt güçlerini aynı görmek, ancak IŞİD zihniyetine, onu aklama ihtiyacına denk düşer. İkincisi; PKK’nin halen görüşülen, müzakere sürdürülen değil, imha edilmesi gereken bir güç olarak değerlendirildiğini gösteriyor. Barış süreci açısından vahim bir durum. Bu da AKP ile gerçek bir barış sürecinin olamayacağının yeni bir söylemidir.

-Türkiye’nin hem Ortadoğu hem de çözüm süreci yararına bir politika değişikliğine gitmesi artık mümkün değil mi?

Türkiye gerçekten hem Ortadoğu’da hem de Kürt sorununda olumlu bir rol oynayabilir: Ancak bu AKP iktidarı ile mümkün değildir. Eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik bir Türkiye, yasal ve demokratik zeminde Kürt halkının barışçıl ortak yaşamı mümkün kılacak taleplerini hemen yerine getirebileceği gibi ortadoğu halkları için de olumlu ve cesaretlendirici bir model olabilir ve oralardaki demokratikleşme süreçlerine ümit ve katkı verir. Örneğin Rojava ile çıkar, inkar ve fırsatında imhaya dayalı olmayan demokratik ilişkiler kurar. Ancak AKP zihniyeti, mezhepçi yayılma stratejisi, içerde toplumu ve devleti İslamcılaştırma, orduyu ve polisi güçlendirme, sorunları sürüncemeye bırakarak kördüğümleştirme, İslamcı bir faşizme doğru hızla ilerleme politikaları bunların önünde engeldir.

IŞİD VE İSLAM

-IŞİD gerçekliğini din boyutuyla ele almak ne anlama gelir?

IŞİD’in, El Kaide’nin, El Nusra, İslam Cephesi ve diğerlerinin İslam’la ilişkisi olmadığı, Erdoğan’ın sürekli vurguladığı gibi “İslam ile terörün bir arada anılamayacağı” türünden tezlere katılamıyorum. Bu tezlerin tamamı, kanımca sorumluluktan kaçmaktır. Eğer bu vahşi şiddet çeteleri, İslam adına ortaya çıkıyor, önemli ve derin bir destek bulabiliyor ise, politik İslam’a karşı samimi Müslümanların bunu sorgulama ve dışlama sorumlulukları vardır ki, bu onların demokratikleşme ile aralarındaki ilişkinin de ölçüsünden birisidir. Selefi ve diğer örgütler, İslam tarihi ve külliyatından kendilerine dayanak üretebildikleri, örnek bulabildikleri gibi bugün de geniş sempati uyandırabilmektedirler.

-Peki, ‘samimi Müslümanlar’ dediğiniz kesimin görevi ne olmalı?

İki ertelenemeyecek görev vardır: Birincisi; İslam külliyatında ve tarihinde bunları meşrulaştırmayacak, demokratikleşmeyi, din-siyaset ayrımını kabullenen, din adına şiddeti yeren yorumlar üretmek. İkincisi; tüm olanaklarıyla, gerekirse sokağa çıkarak bu örgütlerin vahşetlerine ‘dur’ demek. Bu konuda Müslümanların şu ana kadar kayda değer bir çalışma ve tepki çerisinde olduklarını söylemek zor. Tersine geniş bir İslamcı “sivil toplum kuruluşları” aygıtı, bu yapıları doğrudan ve dolaylı olarak desteklemekte ve kollamaktadır.

-IŞİD İslamcılığının gerçekte kapitalizmle bir bağı var mı?

Karmaşık, çok faktörlü bir analizi gerektirdiğinden röpörtaja sığmayacak bir konu. İslamcılık özellikle Varşova paktının ortadan kalkmasıyla birlikte emperyalizm tarafından “yeni düşman” olarak tayin edilmiş, askeri, jeopolitik, ekonomik, siyasi hakimiyet iddiasını sürdürmesinin aracı olmuştur. İslamcılık, ABD tarafından ilan edilen sürekli savaşın faydalı budalasıdır. İslamcılığın pohpohlanıp geliştirildiği tüm ülkelerde emperyalist-kapitalist sistemi aşmaya yönelik tüm toplumsal insani çabalar, İslamcılık aracılığıyla bastırılmıştır. Düzen eleştirisinin içeriğini, basit bir ABD karşıtlığına indirgeyen islamcılık düzene hizmet etmekte, işçi ile patronun aynı “ümmetin” ögesi olduğu demagojisini yayıp örgütleyerek emekçileri düzen karşısında savunmasız bırakmaktadır. Yine IŞİD gibi örgütlerin “halifelik”, “İslam devleti” gibi ideolojik kalıpları kadar önemli olan gerçek, petrol ve diğer kaynaklar üzerindeki hakimiyet çatışmalarıdır. Bu ise onları hem bölge devletleri (Türkiye, Katar vs.) hem de uluslarası güçler tarafından her an kullanılmaya hazır maşa haline getirmektedir. Elbette İslamcılığın doğrudan emperyalizm ile açıklayamayacağımız agendası, dinamikleri mevcuttur. Ancak bunların tamamı, islamcı yapıların işlevselleştirilmelerinin önünde barikat oluşturamamaktadır.

Yine bir diğer önemli boyut, kapitalizmin şiddet ve dozajı artırılmış sömürüden başka bölge halklarına verebileceği bir şeyin kalmamasına işaret etmeleridir. IŞİD İslamcılığı, aşılamayan vahşi kapitalist düzenin vahşi talan ve şiddet aygıtıdır. Bu anlamda “ne batı dışıdır”, ne “çağ dışıdır”, ne de kapitalizm dışıdır. Tam tersine tüm geçmişin karanlıklarından ödünç aldıkları “asr-ı saadet” söylemlerine rağmen çağımızın keskin çelişkilerinin vahşi dışavurumudur.

-Türkiye’nin IŞİD’le desteğinin din eksenli politika üzerinden algılanması İslam’a da zarar verir mi?

Tabii. Türkiye’nin de İslamcılığa karşı eğitim, sosyal hizmet vb. alanlarını da kapsayacak çok yönlü bir mücadele sürdürmesi gerekir. AKP iktidarı ise, tam tersini yapıyor. Dünya IŞİD’e karşı protesto düzenlerken, Türkiye’de IŞİD karşıtı protestolara polis saldırıları en son insanlık ayıbıdır. İslam dininin vahşet ve katliamlarla anılması, “İslam coğrafyasında” şiddeti özendirdiği gibi dünyanın geri kalan bölgelerinde de Müslüman düşmanlığını besliyor, artırıyor. Adeta islamcılar ABD’nin silahlı gücünü korumak için Huntington tarafından uydurulan “medeniyetler arası çatışmayı” dünyaya dayatmakta ısrar ediyorlar. Halbuki medeniyet, dinden ibaret değildir ve indirgenemez. İslamcılığın da batıyı bu yoldan yenmesi ham hayaldir, en fazla coğrafyasını kana bular. Aydınlanma, insan hak ve özgürlükleri, demokratikleşmeyi emeğin ve doğann ağır sömürüsüne son verme mücadeleleriyle birleştirmeyen seçenekler, eninde sonunda “batı” önünde diz çöker, yeşil renkle benzer model üretir.

‘TEZKERE PRATİKTE KÜRT MODELİNİ YIKMA AMAÇLI’

-Son olarak tezkereye değinirsek; AKP çevreleri IŞİD’e yönelik olduğunu savunuyor. Sizin öngörünüz nedir?

AKP hükümeti, her türlü yetkiyi tanıyan tezkerede hedeflerini açıkça ilan etti: Esad rejimini yıkmak, PKK ve IŞİD. Tezkere Irak ile Suriye’yi birleştirdi. Uluslararası koalisyonun en azından resmi gündeminde IŞİD var, Esad ve PKK ise sadece Türkiye’nin açıklanmış hedefi. Türkiye’nin her ne kadar “eğit-donat” projesiyle Esad’ı zorlama olasılığı olsa da pratikte tezkere, Suriye Kürtleri’nin oluşturdukları modeli yıpratma ve yıkmaya çalışma olarak gelişecektir.

Kanımca en önemli boyutu ise şudur: AKP Türkiye’si tezkere ile Irak ve Suriye sınırlarının dokunulmazlığını tanımadıklarını iddia ediyor. TSK’ya salt sınır ötesi harekat izni değil, savaş yetkisi tanıyor. Bu ise Kürt halkına sınırlar konusunda yeniden düşünme hakkını ister istemez tanıyor. Emperyalizmin 1. Dünya Savaşı sonrasında çözdiği sınırlardan en çok çeken halk, kabul edilmelidir ki Kürt halkıdır. Dolayısıyla tezkere, Kürtleri dayanışmaya çağırıyor. Sonuçları ne olur? Kobane direnişine, IŞİD’e karşı direnişe, Türkiye’den çok Kürt halkının dayanışma ilişkilerine bağlı olacaktır. Türkiye’de özgürlükçü ve eşitlikçi hareketlerin ertelenemez görevi ise, emek ve doğa eksenli, cinsiyetçiliğe ve ırkçılığa karşı dayanışmacı ve demokratik yeni bir Türkiye kurmaktır. Bunun için aklı, kalbi ve fiili birleştirmek, ertelenemez olmuştur.

ANF

1 yorum

  1. AKP’nin Kürt Açılımı daha şimdiden gelip aynı duvara tosladı! TC’ni ele geçiren AKP, üniter devleti savunduğunu resmen açıkladı. 

    Bu, Türk devletinin Kürt sorunundaki kırmızı sınırlarının, aynı anlama gelmek üzere çok büyük bir dirençle savunulacağını ispatlıyor. Düşününüz ki bunlar klasik Kemalistlerin karizmasının çizildiği bir evrede yaşanabiliyor. Bugün artık AKP kendisini İslami Kemalist bir hareket yörüngesine oturtmuştur! İP şefi Doğu Perinçek artık AKP’ye övgüler yağdırıyor!
    AKP’nin polisi ele geçirdiği, yargıda hakimiyet sağladığı, devlet bürokrasisini ele geçirdiği bir aşamada, Türk İslamcıları, Kemalizimle sentez oluşturabiliyor ve Kürt sorunundaki kırmızı sınırların bekçilerinin kendileri olduğunu ilan ediyorlar.      

    Kürt halkına yönelik tatlı vaatlerle açılıyormuş gibi görünen ve sert bir dönüşle kapanan bu açılım süreci, daha önceki Kürt isyanlarında sürdürülen devlet politikasının bür devamı olarak yansıdı. TC’nin Kürtler’e yönelik ana yöntemi olan ”kandır, oyala ve yoket” stratejisi yeniden uygulandı. 

    “Sivil iktidar eliyle yeni bir demokratikleşme ve barış döneminin açılması, devletin Kürtlere karşı yaptığı hataların bir bir düzeltilmesi” iddiasıyla sahneye konulan bu programın tam bir senaryo olduğu ortaya çıktı! 

    Kürt açılımı, sözde RT Erdoğan’ın özel temsilcisi MİT çi Hakan Fidan ile, Abdullah Öcalan arasında varılan mutabakatla başladı. Hakan Fidan direkmen Erdoğan’ı temsil ettiğini, onun bir kopyası olarak geldiğini vurgulayıp durdu! 

    Yani Erdoğan kişisel olarak fizikmen orada değil, ama MİT onu öyle temsil ediliyor bu toplantılarda, Erdoğan ise hiçbirşeyden haberi yokmuş gibi davranarak kitlesini uyandırmamaya çalışıyor!!
    İşte adına barış süreci denilen oyunun baş aktörü, ”Kürt açılım süreci” denilen sürecin baş muhatapı olan Erdoğan’ın düzenbazlığı… tayşp kendisini öne sürmeden, gizli kapaklı dümenler çeviriyor, adeta saklambaç oynuyor?
    Tayip Erdoğan’ı MİT temsil ediyor. Hakan Fidan, Hitler’in gestaposunu da geçerek, bütün güçlerin üstünde, TC kanunlarının tümünün dışında olağanüstü bir dokunmazlıkla, Kürt ulusunun kaderini belirlemede, Erdoğan adına Türk tarafını temsil ediyorç
    Burada baştan beri bir çarpıklık var. Erdoğan bu kader belirlemede ortalıkta yokmuş gibi görünüyor.
    Erdoğan her gün Kürt kerdeşim diye laflar atıp tutuyor! Madem Kürtler kardeş ise bu kadar cesaretsizlik neden acaba? Kardeşinle yapacağın ortak bir çalışmadan neden bu kadar ürküyorsun? 

    Zaten bu durum dolayısıyladır ki, AKP hükümetinin ilan ettiği “Kürt açılımı”nda umut verici bir gelişme olmadı. AKP ni lafta “Açılım” süreci, birkaç kırıntının sunulmasından öteye geçmedi. Daha ziyade Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçimine yaradı! 
    Ne anadilde eğitim hakkı tanındı, ne çatışmaların kalıcı olarak durması, ne diyalog yolu, ne de diğer talepleri karşılayacak bir gelişme yaşandı. Aksine Kürt halkına karşı hazırlanmış tuzağına dönüşen süreç, şiddetle takviye edilmiş tasfiye dalgası halini aldı. Her tarafa yeni karakollar kuruldu, yeniden çete örgütlenmesine geçildi. 

    Kürt sorununa gerşek yaklaşım sözkonusu olduğu zaman küfür ve tehdit dıişında başka bir yol yöntemi olmayan Erdoğan’ın kardeşlik bir yana, acaba medeni cesaretinden bahsedilebilinir mi? 
    Bir süreç başlatıyorsan açık kimlik ve yüzünle ortada olmalısın. Tayip Erdoğan, kendi kitlesi önünde, Kürtler’e tabii haklarının verilmesinden söz etmeyi tabu biliyor, Türkiye Kürdistan’ından öcü gibi korkuyor!
    S. Demirtaş, ”Apo ve Erdoğan bitti demeden süreç bitmez ” diyor. Ama Erdoğan’ın süreci başlattığına dair resmi belge nerede acaba? Erdoğan, neden ortaya çıkıpta açıkça, ”ben süreci başlattım” diyemiyor? 
    TC tarafından Kürt tarafı diye angaje edilen A. Öcalan ile TC arasında, Kürtler’in gelecekteki yaşam şeklini belirleyecek, MİT denetimindeki gizli kapaklı görüşmelerin, Kürtler’in tüm haklarının yok sayılması temelindeki ihanetçi senaryoların iflası ile yeni bir süreç başlamıştır!
    AKP daha şimdiden üniter devleti hiçbir biçimde tartışma konusu etmediğini, tek devlet, tek millet, tek bayrak, vb.’nin hiçbir biçimde tartışılamayacağını, ayrıca anayasanın da bu amaçla değiştirilmeyeceğini, bir genel affın sözkonusu olmadığını söylemek durumunda kalıyor. Bütün bunların söylendiği bir durumda ise Kürt açılımı üzerine edilen onca lafın dibi bir anda boşalıyor.
    Gelinen yerde Kürt ulusal hareketi tam olarak bir özerk devlet istiyor. Kendi parlamentosuna ve yerel hükümetine sahip, dolayısıyla siyasal iradeye, dolayısıyla kendi kendine yönetme gücüne dayalı, iç güvenliğini kendisi sağlayan, vergisini kendisi toplayan, kendi adalet teşkilatına ve polis örgütüne sahip bir özerk devlet istiyor. Ama Türkiye gibi bir ülkede bütün bunları Kürtlere ancak bir devrim verebilir. Türkiye’nin bugünkü düzeni içinde bunları kimse Kürtlere vermez, veremez. Bu ancak bir devrimle elde edilebilir.
    Açılım, Kürt sorununun çözümü AKP’ci Kemalizm’in zemininde gerçekten bir hayaldir. Rojava hareketinde olduğu gibi Kürt halkı özgürlüğünü ancak kendi gücüyle kazanacaktır.

    GERÇEK BARIŞ SÜRECİ ORTADOĞU’DA KÜRT HALKININ BAĞIMSIZLIĞI VE ULUSAL HAKLARININ TEMİNATI İLE MÜMKÜNDÜR…

     
    Şimdi TC çetelerinin barış süreci dedikleri fenomen, Osmanlı döneminden daha geri, çirkef bir durumu yansıtmaktadır.
    Türk yönetimi, cezaevinde tuttukları bir kişiyi, rehine gibi kullanarak, Kürtlerin bütün haklarının yok edilmesi temelinde, Kürtleri teslim alma politikası gütmektedirler. İmralı, veya çözüm süreci adını taktıkları tiyatronun oyuncularını bile kendi öz adları anmaktan aciz bir devletin ‘süreç, müzakere’ yalanlarına kapılmak ihanete götürür! 

    AKP’nin Çözüm süreci adını verdiği, post modern Kemalizmi yeni bir kılıf altında devam ettirme, Kürtlerin hakkını hukukunu yok sayarak, bir yüz yıl daha yok etme sürecidir!

    Türk yönetimi, süreç diye adlandırdığı tiyatorunun oyuncularını lakap takarak çağırmaktadır. Abdullah Öcalan ismi yerine, ‘imralı adası’, ‘terörcü başı’, ‘heyet’ gibi isimler kullanılarak, ‘sürecin’ ciddiyet derecesi açıkça ortaya serilmektedir. Türk devleti, bu anlamda normal bir devlet imajı yerine, eşkiya bir devlet görümüne bürünmektedir. Türk parlamentosunun, bu haliyle, özgürlük isteyen Kürdistan kitlelerini memnun ve mesut edecek bir karar alabilmesi mümkün değil.
    Antlaşma yapmak için, kendileri ile barış yapılacak şahıs veya gurupların adları dahi açıkça söylenmediğine göre, ortada daha tehlikeli bir oyunun dönüşü sözkonusudur…! Sürecin muhatapı, Kürt tarafı diye lanse edien taraf, kendi adı ile değilde Marmara denizinde bir ada (İmralı) adı ile anılıyorsa burada bir bit yeniği var anlamı çımaktadır. 

    KÜRTLER İMRALI ADASINDA DEĞİL, KÜRDİSTAN’DA YAŞIYOR!

    Barış, İmralı adasında yaşayan bir halkla değil, Kürt halkı ile yapılacaktır!
    Türkiye, sözde barış yapacakları Kürtlerin adını anmaktan acizdir. Demek ki Türk insanı Kürtlere o kadar alerji duyuyor ki, TC yönetimi, barış sürecini imralı adasında başka bir halkla yapmakta oldukları imajını vererek, Kürt düşmanı Türklerin gözlerini boyamak zorunda kalmıştır! Gerçek bir barış süreci varsa neden bu kadar adi bir aldatmacaya başvuruluyor. Barışacak kişi veya milletler, birbirlerini oldukları gibi kabul edemiyorlarsa, barış nasıl olacak??

    Böylesine bir sürecin daha baştan çökmeye mahküm olduğu ortadadır. Savaş ruhu taşıyan Türkler, Kürtleri eşit derecede bir halk olarak görmek yerine, onların adlarından bile öcü gibi korkuyorlar, bu ruh haliyle nasıl barışacak bunlar!! Ne yazık ki çoğunluğu cahil kalmış Türkler, imralı adasının nerede olduğundan bile habersizdirler….

    AKP, diğer öncülleri gibi, kırmızı kitabı elinde, bağırıp çağırarak varolan statükoyu sürüdürmede kararlı olduğunu söylemeye devam ediyor! Erdoğan’ın Suriye Kürtlerine yönelik tavırları, askeri darbecilerinkinden daha iyi değildir. Bu tutumlar, çözüm hayallerini köpürten düzen güçlerinin Kürt halkına yönelik imha ve inkara dayalı ırkçı-inkarcı resmi devlet çizgisini sürdürdüğünü gösteriyor.
    Ciddi ve dürüst çalışmalar, ortak plan ve süreçler ancak, karşılıklı güven ve açıklıkla yapılır. Gizli kapalı oyunlar oynanıyorsa, dümenler dönüyorsa, bu iş ta baştan yıkılmaya mahkümdur. Kalıcı barış ancak adalet ve eşitlik temelinde Kürt sorununun gerçek, yani ulusal haklarının verilmesi ve kendi topraklarında hakimiyet kurması ile sağlanabilir.

    Rehin gibi tutulan ve adı ile bile anılmayan A. Öcalan’ın, burada, Kürt halkının ulusal haklarının tümden inkarı sürecine tepeden inme ‘önder’ hemde TC’nin kendisi, barış masasına oturan karşı taraf olarak, düşman tarafından lanse edilmesi, bütün Kürtlerim dikkatini çekmektedir…Ortada seçimle gelen Kürt temsilcileri olmasına rağmen, bunların manipule edilerek, cezaevinde rehin tutulan bir kişinin tek lider diye angaje edilmesi ve bu kişinin de, ‘biz Kürtler için artık bir şey istemiyoruz’ beyanını vermesi, kürt halkına vurulan büyük bir darbedir!
    Bu durum, İŞİD’e, ben artık sizdenim demeye benzer, ama kelle kurtulur mu, o da henüz belli değildir!

    Kürtlerin Soykırımı İçin IŞİD ve Tampon Bölge planı!

    AKP iktidarı;  sırası geldikçe “barış süreci” ya da benzer tanımlamalar ile Kürtleri oyalarken, diğer taraftan da petrol alanlarına sahip çıkmak için yeni planların peşindedir.
    IŞİD örgütlenmesinde rolü olduğu bilinen,Başbakan Davutoğlu’nun devreye soktuğu derin stratejinin gereği  İŞİD ve Al-Nusra’ya savaşsın diye gönderilen 5 000 özel timci, 250 MİT mensubu, modern savaş araç ve gereçleri ile, Kürtleri barış masasına gelmeden elimine etmeyi, başarılamaması  halinde  ise dize getirmeyi hedeflemektedir.
    Türkiye, çıkarları gereği, Kürtleri soykırıma uğratsın diye İŞİD’i büyütmeyi hedeflemektedir.
    TC nin hedefi Kürtlerin soykırımıdır. Zira, Dersim gibi, Kobane’den, yurtlarından edilerek göçmenleştirilmiş Kürtleri hedeflerinden koparmak devamında asimile etmenin mümkün olduğu deneyimi vardır. Dersim soykırımında başarılı olunduğuna göre TC, aynı yöntem ve taktikleri devam ettirmektedir. Böylesi bir soykırımı göze alan iktidar, aslında herkesi yakacak bir alev topuyla oynamaktadır.

    İşte, tam da Bağımsız Kürdistan devletinin kuruluş şartlarının hızla olgunlaştığı bir durumda, Ortadoğu’da bütün halkların kendi sınırlarını çizmekle uğraştığı bir anda ‘herşeyden vazgeçiyoruz’ demenin ne anlama geldiğini bilmeyen çoban artık yoktur Kürdistanda…!
    Türk devleti Kürtleri bir kez daha kandırırsa ne olur? Üç-beş yıllık zaman kaybından başka hiçbir şey olmaz. Hatta eski yöntemler tümden iflas etmiş olacağı için buna kayıp da denmez.
    TC oyun oynuyor! Bu tartışılmaz. Kobanê’yle dayanışma eylemlerinden önce de böyleydi, IŞİD’in Kobanê’ye saldırısının yoğunlaşmasıyla beraber, çözüm süreci denilen oyunun deşifresinde ilerleme görülüyor. Adları ile anılmayan oyuncular, PKK içerisindeki MİT yönlendirmesi gurupların zorda kalması kaçınılmazdır.

    AKP başı, çete lideri Erdoğan,  Tek ulus, tek devlet, tek bayrak ve tek dil’ paradigması devam etmektedir.’ diyerek gerçek amacını her geçen gün tekrarlayarak oyun oynadıklarını artık gizlemiyor!
    Tayyip Erdoğan, daha önce de “anayasa değişikliği yok, af yok, Kürtçenin eğitim dili olarak kabul edilmesi yok” demişti. Kürtçenin eğitim dili olması, genel af talebinin karşılanması, anayasal vatandaşlık vb. asgari taleplere bile düşmanca yaklaşan Osmanlı kırması iktidarın Kürt sorunu konusunda tekçi anlayışı sürdürecekleri aşikardır.

    Tayyip Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’den gelen açıklamalar devletin Kürt sorununa, Kürt halkının haklı taleplerine yönelik bakışının özü, özetidir. Tek ulus, tek devlet, tek bayrak ve tek resmi dil paradigması devam etmektedir. Etnik ve kültürel farklılıklar zenginliğimizdir denilerek Kürt halkının devrimci dinamizmi düzenin labirentleri içinde boğulmak istenmektedir. AKP ve Genelkurmay’ın çözümden anladığı Kürtlerin bir kültürel zenginlik ögesi olarak kabul edilmesidir. Kürt sorununun çözümünden anladıkları şey ise Kürt halkının denetim altında tutulmasıdır.

    Tayyip Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı’nın yaptığı açıklamalar “çözüm” sürecinin nasıl bir aldatmaca olduğunun net ifadesidir. Açıklamalar, Kürt halkının olmazsa olmaz dediği haklarına ilişkin olarak herhangi bir vaatte bulunmadığının göstergesidir. Nitekim Tayyip Erdoğan daha önce de anadilde eğitimin gündemlerinde olmadığını belirtmişti. Zira tüm düzen güçlerinin asıl amacı Kürt sorununu değil Kürt hareketini çözmektir. Bu saldırının biricik panzehiri ise Kürt halkının ulusal hak ve özgürlüklerini devrimci mücadeleyle söküp almasıdır. 

    Bu anlayış barışın değil savaşın projesidir. Yani “çözüm süreci” barışın değil, sınır tanımayan kapsamlı bir saldırganlık ve savaşın projesidir.

    AKP demokrasiyi yok etme sürecini devam ettirirken, saçma bir barış sürecinin gerçekleşmesinin mümkün olmadığı, çözüm süreci adı verilen planın, AKP’nin rezil politikalarının üstünü örtmeye yaradığı da artık gizlenemez.

    ERDOĞAN BAŞKA İŞLERİN PEŞİNDE…!

    Erdoğan’dan Kürtler için hak hukuk beklemek saflıktır. ‘süreç’ denilen tiyatro, bir yalan dolan sürecidir. Hazırlanan ve her gün kılıfı değiştirilen sözde ‘paketin, sürecin’, geçmişin baskıcı terörcü ırkçı şovenist devlet yapısından kopuşu değil, onun daha da pekiştirilmesine hizmet ettiği gerçeği artık kör gözden de kaçmıyor.
    AKP, yeni Kemalizm despotizmini din boyası ile süsleyerek Kürtleri kandırıp tasfiye etme dışında bir hedef gözetmiyor…Kürtler Erdoğan’ın kişisel oyunlarına alet olmaktan vazgeçmelidir. Erdoğan sözünde durmamaktadır. Saat başı tavır değiştiren bir bukalemundan farksızdır! İstanbul’da padişahların kurduklarından daha büyük bir cami, Çamlıca camisi, Ankara’da Osmanlı saraylarını geride bırakan Ak Sarayı kurup, başkanlık sistemi ve tek şefliği hedefleyen, gözü şan şöhretle dönmüş Recep paşa’nın derin kuyusuna düşmek saflıktır! Aşırı hızla çoğalacak kalabalıklara Selefi ve Wahhabiler’ in fetih ve ganimet hedeflerini aşılayan ümmetçi ırkçı şef, yeni devlet ideolojisini hakim kılmak için elinden geleni ardına koymuyor! Dünyanın her yerinden toplatılıp getirilen Cihadçıların, Kürtlerin yoğun olduğu alanlarda eğitilip Suriye’ye sokulması, bunların ana kontrolünün özel savaşçı Türk subaylarına verilmesi, şeriatçı militanların Kürtlere karşı kullanılmaları, karakol yapımındaki anormal artış ve köy koruyucularına sağlanan örtülü ödeneklerin artırılması vs.. göstermektedir ki, AKP Kürtler için en azından cuntacılar kadar tehlikelidir.
    Kürtleri kandırmak için Ümmetçi İslamcılığı, Kemalist militarizmle sentezleyen AKP, TC’nin eski politikalarını ideolojik yenilenmeyle devam ettirme kararlılığını son Kobani oyununda da yenilemiş oldu!
    Şan ve şöhret ile gözü dönmüş, bu uğurda her yöntemi kullanan R.T Erdoğan’dan hak hukuk beklemek kadar aptalca bir şey olamaz!
    Saat başı görüş, politika değiştiren, akıl almaz yalan dolanla günümüzün en gaddar liderlerine taş çıkartan Erdoğan, tek şeflik ve kişisel çıkarlarına karşı olan her engeli rahatlıkla aşmaya devam ediyor!
    Erdoğan nihayetinde Kemalist orduyu da peşine takarak, satükonun yeni sahibi oldu! Kemalizm tarafından katliamdan geçirilen Kürtler, Kemalizm’in nasıl bir zehir olduğunu çok iyi biliyor. Mühalefeti tesirsiz hale getiren AKP şimdi artık statükocu Kemalizmi temsil diyor! AKP sadece Küzey Kürdistan’da değil,Rojava’da Kürtler üzerinde baskıyı artırmaya çalışıyor. MİT TIR’ları gece gündüz Suriye’ye geçmeye devam ediyor!
    Yıllardır Kürtleri oyalayan AKP, sonuçta 90 yıldır yapılanla kaldı. Son MGK toplantısında TSK nin dayattığı kırmızı çizgileri savunan Recep Tayyip Erdoğan, Kemalistlerle Kürt sorunu üzerinde anlaşmaya vardı.
    AKP iktidarı, İŞİD olmaksızın Kürteri tek başına yok edemeyeceğini iyi biliyor! Türkiye’den örgütlendirilip Suriye’de muhalefet cephesi adı altında savaşan Sunnilerin niyetlerinin ne olduğunu, bunların hangi hedefler doğrultusunda elde tutuldukları, ceplerine para konan ve desteklenen bu paralı askerlerin yarın Kürdistan’da büyük bir vahşet planını icra etmeleri için gerekli maddi temellerinin sağlandığı gerçeği gözden kaçmamalıdır.
     
    SON MGK TOPLANTISINDA ALINAN KARARLARA GÖRE KÜRTLER’E 1923 TEN ÖNCEKİ DURUMDAN DAHA KÖTÜ BİR STATÜ VERİLECEK!
     
    MGK toplantısında alınan kararlara göre Kürtleri kandırma ve oyalama süreci devam ettirilecektir. Bu oyunu en iyi oynayan AKP, Kürtleri eski statüde tutmak şartı ile Türk ordusunun tam desteği verildi. Erdoğan tek şef olacak, onun başkanlık sistemi TSK tarafından kabul edilecektir.
    İşte bu yeni MGK doktirinine göre, Kürtlere karşı mücadele ettikleri müddetçe Araplar’a yardım edilecek, İŞİD, El Kaide-El Nusra ile ortak eylemler yapılacaktır. Bunlarla en iyi ilişkiyi AKP sağladığına göre, İŞİD ve El-Nusra Tayip Erdoğan’nı kayıtsız şartsız destekledikleri için, ortak çaışma ve işbirliğine devam kararları alındı!
    AKP’nin Kürtlere yönelik planları, Kürt halkının kendi kaderinin kendisi tarafından tayinine düşmanca bakıyor ve eski statükonun korunmasını amaçlamaktadır. Son Kobani olayında olduğu gibi AKP, eski Kürt düşmanı statükoyu korumayı ve Kürtleri zaman içerisinde yok etmeyi amaçlamaktadır!
    AKP’nin bu planları ile, Kürtlerin en temel uluslararsı haklarının inkarına devam edilmektedir… Kürdistan halkının talebi olan anadilde eğitim, Kürtlerin haklarına ilişkin anayasal güvence, Kürdistan halkının kendi kendini idare etmesi ve Kürtçe’nin resmi dil olarak kabul edilmesi konularında ilerleme değil, tam aksine gerileme kaydetmektedir.
     
    Bu durumda Kürdistan halkı olarak, kendi topraklarımızda, hür ve bağımsız olarak yaşama opsiyonunu savunma dışında başka bir çaremiz kalmamaktadır. Kürtler bugün bağımsız Kürdistan oluşumunu artık reel bir gerçek olarak görmektedir. Asıl yapılması gereken “çözüm” aldatmacasıyla zaman yitirmemektir, Kürdistan, bağımsız bir devlet olarak ortaya çıktığında, Türkiye, Ortadoğu ancak bu koşullarda barışın egemen olduğu bir coğrafyaya dönüşecektir.

     
    Saygılar ve Selamlar

    Ferdi Kader, B. Zeynep Aker, Dursun İlkas, İsmail Balkır, Kazım Sincan, Sevda Suner, Murat Demir

     
     

Yorumlar kapatıldı.