ANADOLU’DAKİ ERMENİ VE RUMLARA NE OLDU?

Devrimci Karadeniz

21 Ocak 2012

Anadolu ve Trakya toprakları, geçen yüzyılı kan içinde, acılar içinde yaşadı. Toprak alt üst oldu, ve üstünde yaşayanlar değişti. 20. Yüzyılın başında bu topraklarda yaşayanlar, bugün artık yoklar. 21. Yüzyılın başına belli ulus ve milliyetlerden “arındırılmış” olarak girdi Anadolu ve bu toprakları yönetenler hala yeni, başka “arındırmalar” peşindeler. Hala “tek millet, tek din” dayatmasıyla diller, inançlar yasaklanıyor bu topraklarda.

AKP’li Bakanlardan Vecdi Gönül’ün geçenlerde Brüksel’de yaptığı konuşma düzenin bir asırlık zihniyetini bir kez daha gündeme getirdi. Irkçı kafa her fırsatta kendini ele veriyor. Her fırsatta katliamcılığını, inkarcılığını gösteriyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bakanı, şöyle dedi sözü edilen konuşmasında:

“Eğer Ege’de Rumlar devam etseydi ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydi? … Bugün dahi Güneydoğu’da verilen mücadelede… kendilerini mağdur sayanların katkısını, özellikle tehcir sebebiyle mağdur sayanların katkısını reddedemeyiz.”

Tarihi bir gerçeği anlatıyordu Gönül. Doğruydu; Ege’de Rumlar’ın varlığının devam etmesi engellenmişti. Doğruydu; Anadolu’nun bir çok yöresinde yerleşik olan Ermeniler’in devam etmesi de engellenmişti. “Rumlar, Ermeniler devam etseydi milli devlet olabilir miydik?” diye soran Vecdi Gönül’e sormak gerekiyor:

Peki Rumların devam etmesi NASIL engellendi, Ermenilerin devam etmesi NASIL engellendi?

Bu sorunun iki cevabı vardır. Ermeniler TEHCİR’le, Rumlar MÜBADELE’yle temizlendiler. Bu iki kelime, egemen sınıfların zorunda kalmadıkca kullanmadıkları, tarih kitaplarında pek yer vermedikleri, burjuva politikacıların telaffuz bile etmek istemedikleri iki kelimedir. Anadolu tarihinin gösterilmek, öğretilmek istenmeyen kesitleri vardır çünkü bu iki kelimede.

TEHCİRDE NE OLDU?

Tehcir “zorunlu göç ettirme” demektir. Çeşitli ulusal topluluklara yönelik olarak bir çok kez tehcir uygulanmış olmasına karşın, bunlar içinde tarihte en derin ve en kanlı izi bırakan, Bakan Gönül’ün de sözünü ettiği Ermeniler’e karşı uygulanan tehcirdir. Anadolu’yu Ermenilerden “arındırmak” için çıkarılan Tehcir Kanunu 27 Mayıs 1915’de kabul edildi ve dört gün sonra 1 Haziran’da uygulanmaya başlanmasıyla, Anadolu tarihinin en acı, en utanç verici sayfalarından biri açılmış oldu.
Kanuna göre;

* Erzurum, Van ve Bitlis vilayetlerinde bulunan Ermeniler, Musul’un güney kısmı, Zor ve Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş civarında bulunan Ermeniler ise Suriye’nin doğu kısmı ile Halep’in doğu ve güneydoğusuna sürüldüler.

* Tehcir kapsamında sadece bu iller yoktu; kayıtlara göre toplam 32 il ve ilçede sayıları 1 milyonu geçen Ermeni, tehcire tabi tutuldu. Sadece Erzurum, Bitlis, Van, Diyarbakır, Trabzon ve Elazığ’da 471 bin 928 Ermeni başka yerlere sürülmüş ve bu şehirlerde tek bir Ermeni bile bırakılmamıştır.

* Tehcir’in en yoğun uygulandığı yerlerden biri de Sivas’tır. 1914’de 141 bin Ermeni’nin yaşadığı Sivas’ta, 1915 sonrasında sadece 8 bin 97 Ermeni kalmıştı.

* Tehcir sonrası Ermeniler’e ait 41 bin 117 bina (çoğu işyeri) “boş kaldı”. Ve elbette Ermeniler’den geri kalan herşey, arazi, arsa, bina, ev, işyeri, hepsi yağmalanıp gasbedildi. Bunlara el konulmasıyla yeni zenginler oluştu. Eşraf, zenginliğine zenginlik kattı.

* Ermeni yetişkin erkeklerin büyük çoğunluğu göç başlamadan veya başlar başlamaz yolda öldürüldü. Bazı yerlerde, Ermeniler’in ihtiyaçları için alışveriş yapmasına bile izin verilmedi; paraları üzerlerinde kalsın isteniyordu.

Özellikle Doğu’daki tehcir sırasında, çok sayıda savunmasız Ermeni, resmi ve sivil çeteler tarafından soyuldu, öldürüldü. Binlerce Ermeni kadın tecavüze uğradı ve kaçırıldı. Öldürülmeyenlerin büyük bölümü, yüzlerce kilometrelik yollar boyunca açlık veya hastalıklar yüzünden öldü. Bütün bunlar, Osmanlı yönetiminden ve yönetimin emrinde olduğu Alman emperyalizminden bağımsız değildi.

* Sonuçta tehcirle ölen/öldürülen Ermeniler’in sayısı 1,5 milyona yaklaşmıştır. Tehcirle, Anadolu’daki Ermeni varlığı büyük ölçüde yok edildi. İşte AKP’li Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün övündüğü tehcir böyle bir katliamdır. Osmanlı, Ermeniler’i böyle “devam ettirmemiş”ti.

MÜBADELEDE NE OLDU?

Mübadele “zorunlu yer değiştirtme”dir. Mübadele, 1923’de yılında Lozan Antlaşması’na ek protokol uyarınca Türkiye’deki Rumların Yunanistan’a, Yunanistan’daki Türklerin Türkiye’ye zorunlu göçü sürecine verilen addır. Türk ve Yunan hükümetleri arasında imzalanan Mübadele Sözleşmesi’ne göre “1 Mayıs 1923’ten itibaren Türkiye’deki Rum Ortodoks dinine mensup Türk vatandaşları ile, Yunanistan’daki, İslam dinine mensup Yunan vatandaşları zorunlu mübadeleye tabi tutulacaklar.”dı

* Mübadelede 1.500.000 milyon (Bazı belgeler, rakamı 2.200.000 olarak verirler) Rum Yunanistan’a, 500 bine yakın Türk Türkiye’ye göçtü. Ama elbette bu karşılıklı göçler, sıradan bir göç olarak cereyan etmedi. Milyonlarca insan, yurt bildiği topraklardan, yüzyıllık çevresinden koparıldı.

* Mübadillerin tümü yerlerine de ulaşamadı. Yüzbinlerce mübadil mübadele sırasında öldü. Sadece İstanbul’da mübadillerin tutulduğu toplama kamplarında 200 bin Rum’un öldüğü geçti tarihin kayıtlarına.

Mübadele, görünürde karşılıklı bir anlaşmayla gerçekleştiriliyordu. Fakat anlaşanlar, egemen sınıflardı. Yerinden yurdundan edilecek milyonlarca insana kimse bir şey sormamıştı. Diplomasiye göre, “barışçıl” bir yer değiştirmeydi bu; ama gerçek öyle olmadı. Mübadele, iki halk açısından da acılı bir süreç oldu.

Halkların acıları, ölümleri, kimileri için ise “zenginlik”ti. Mübadele de, aynı tehcir gibi, yeni zenginler yarattı. Rumların geride kalan malları, zenginlikleri yağmalandı.

ÜLKEMİZ ZENGİNLERİNİN ÇOĞU, TEHCİR VE MÜBADELE ZENGİNİDİR

İttihatçılar, Anadolu’da yaşayan Rum, Ermeni ve diğer Hıristiyan halka karşı saldırılarını, onları “Osmanlı’ya karşı bağımsızlık savaşı veren güçlerin ‘içerideki uzantıları’ ilan ederek meşrulaştırıyordu.

Cumhuriyet döneminde artık böyle bir şey söz konusu değildi ama “Türkleştirme” anlayışı geçerliydi. Cumhuriyet döneminde azınlıklara yönelik baskıların ve onların Anadolu’dan kovma siyasetinin iki belirleyici nedeni vardı; bunlardan biri Anadolu’nun Türkleştirilmesi, diğeri ise, ekonomik yaşamın bir çok alanında kurumlaşmış, sermaye ve gayrimenkul biriktirmiş azınlıkları kovarak, onların mallarına el koyulmasıydı. Bu el koyma; ‘milli burjuvazi’ yaratma siyasetinin en temel kaynaklarından biri olmuştur. Böyle olduğu içindir ki, ülkemizde azınlıklara karşı uygulanan tüm baskı ve katliamlar, tehcirler, dönemin zenginleri, işadamları, ağaları, yöneticileri tarafından desteklenmiştir. Dini ve milli farklılıklar temelinde azınlıklara karşı kışkırtmalar, bir anlamda egemen sınıfların bu soygunculuğunu gizlemeye de hizmet ediyordu.

Okullarda, Anadolu’nun bir “Türk yurdu” olduğu öğretilir. Ama gerçek bu değildir. Yüzlerce yıl, bu topraklarda başka halklar da yaşadı. Türkler Anadolu’ya gelmeden önce de bu topraklar “boş” değildi. Anadolu’nun hemen her bölgesinde çeşitli halklar yerleşmişti. Anadolu’da 73 milletin olduğunu söyleyen deyim, boşuna çıkmamıştı elbette. Fakat özellikle 1800’lerin sonundan itibaren bu tablo değişmeye başladı.

İTTİHAT VE TERAKKİ HALKLARI TEK TEK TOPRAKLARINDAN  SÜRDÜ

İttihat ve Terakki Partisi, 1900’lerin başlarında iktidarı ele geçirdiğinde en önemli siyasetlerinden biri Anadolu’nun “ikinci bir Makedonya olmasını engellemek” oldu. Bu yüzden de daha o dönemden Anadolu’da yaşayan farklı din ve milliyetlere mensup olanlara karşı aleni bir “arındırma” politikası izlendi. Yüzyıllık tarihe bakıldığında görülür ki, “devam etmesi” engellenenler sadece Ermeniler ve Rumlar değildi.

İşte bakın, kısa bir özette bile nasıl bir “arındırma” yapıldığını görmek mümkündür.

Yüzyılın başında, Edirne geri alınırken, bölgedeki Bulgarlar sürüldü. (Bu dönemde Kalan az sayıdaki Bulgar da “mübadele anlaşması” ile gönderildi).

İttihatçılar, öncelikle Edirne ve İzmir’i Rumsuzlaştırmaya çalıştılar. Bu çerçevede Rumlara yönelik gerçekleştirilen devlet tarafından örgütlenen çete saldırıları son bulmadı.

1913’te, Arnavutlar, İttihat ve Terakki’nin kararıyla sınır dışı edildiler.

Aynı dönemde, Boşnaklar, İç ve Doğu Anadolu’ya mevcut nüfusun yüzde 10’unu aşmayacak oranda yerleştirilerek asimile edilmelerine başlandı.

Kürtlere yönelik, bir çok kez tehcir ve zorunlu iskan kararları uygulamaya konuldu. Kürtler, İç ve Batı Anadolu bölgelerine sürüldüler.

1916’da, bir çok önderleri idam edilen ve sürgüne yollanan Araplar, İç ve Batı Anadolu’da zorunlu iskana tabi tutuldular. Dürziler de iç kesimlere gönderildi.

Trakya bölgesinde yaygın olarak yerleşik bulunan Yahudiler, 1918’de sürüldüler veya terketmek zorunda bırakıldılar.

Çoğu Rusya’dan gelen Gürcü ve Lazlar, Anadolu’da yerleşik Çerkesler, Pomak, Süryani, Keldani ve Sırplar da, İttihatçılar’ın bu politikaları çerçevesinde Anadolu içinde oradan oraya sürüldüler.

1913’ten itibaren, Osmanlı İmparatorluğu Romanlar’a kapatıldı. 1917 ve 1935 İskan Kanunları’nda da Romanlar’a yönelik bu yasak sürdürüldü.

Kısacası, bu topraklar üzerinde yaşayan ama “Türk” olmayan her ulustan halklar, ırkçı politikanın bir biçimde hedefi oldular. Osmanlı İttihatçı iktidarının “Anadolu’yu Türkleştirme” siyaseti çerçevesinde saldırmadığı, sürmediği, katletmediği, asimilasyona tabi tutmadığı hiçbir halk kalmamıştır.

 

 TEHCİRDE, İSKANDA, ASİMİLASYONDA SÜREKLİLİK

Asimilasyonun, zorunlu iskanların en fazla hedefi olan ise Kürt halkıdır. Kürtlere yönelik tehcirler Padişah Abdülhamit dönemine kadar uzanır. Abdülhamit, şöyle demekteydi: “Rumeli’de ve bilhassa Anadolu’da Türk unsurunu kuvvetlendirmek ve her şeyden evvel Kürtleri yoğurup kendimize mal etmek şarttır.” (Abdülhamit, Siyasi Hatıraaları, Derya Yay. syf. 84)

Kürtlere yönelik İttihat ve Terakki döneminde çıkarılan “Tehcir Kanunu”nda şöyle deniyordu: “Madde 12: Kürtler ufak ufak kafilelere ayrılıp, silahlarından arındırılarak değişik bölgelere gönderilecek ve orada genel nüfusun yüzde beşini geçmeyecektir.”

14 Haziran 1934’de çıkarılan 2510 sayılı İskan Kanunu’nda da şöyle denilecektir:

“Madde 9. (…) Türk kültürüne bağı olmayan göçebeler, toplu olmamak üzere kasabalara serpiştirmek suretiyle Türk kültürlü köylere dağıtılıp yerleştirilecek (…)”

“Madde 11. a- Ana dili olmayanlardan [yani ana dili Türkçe olmayanların herhangi başka bir ana dilinin olamayacağı gibi anti bilimsel bir düşünce, yasaya böyle kaydedilmiş.] toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle… kurması yasaktır.”

“Madde 11. b- Türk kültürüne bağlı olmayan ve Türk kültürüne bağlı olup da Türkçeden başka dil konuşanlar hakkındaki harsi (kültürel), askeri, içtimai, ve inzibati sebeplerle(…) toptan olmamak şartıyla başka yerlere nakil [edilecektir].”

Son olarak da 1940’lardan resmi politikanın ifadesi olan belge aktaralım: 5 Ağustos 1942’de açıklanan Hükümet Programı’nda “Anadoluyu Türkleştirme”nin henüz kesin sonuca ulaşmadığı ve bu anlamda da söz konusu siyasetin hala devam ettiği görülür. Dönemin CHP’li Başbakanı Rüştü Saracoğlu tarafından okunan programda şöyle denilmektedir:

“Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar … bir vicdan ve kültür meselesidir. … İstediğimiz sadece Türk milletinin hakimiyetidir”.

Abdülhamit, İttihat ve Terakki, Kemalist yönetim ve oligarşik yönetim… 1800’lerin sonlarından bu yana hepsinde aynı söylemi görüyoruz. Politikanın uygulanışı, dönemsel amaçları elbette her birinde farklı farklıdır, fakat bir süreklilik olduğu da açıktır. Bu süreklilik AKP hükümetine kadar uzanıp gelen bir sürekliliktir.

İttihat ve Terakki yöneticileri, bir yandan ulusal kurtuluş savaşları, bir yandan da emperyalistlerin müdahaleleri sonucunda hergün biraz daha küçülmekte olan Osmanlı’yı ancak “ulusal bütünlüğünü” sağlayarak koruyabileceklerini düşünüyorlardı. Politikaları başarıya ulaşamadı, Osmanlı’yı da kurtaramadılar. Fakat İttihat ve Terakki’nin geliştirdiği bu anlayış, Kemalist iktidarın milliyetçilik anlayışında ve sonrasında da oligarşik iktidar tarafından büyük ölçüde sürdürülmüştür.

Bugüne kadar bir çok kez, Ermenilere karşı uygulanan tehcir ve soykırım için, “Osmanlı yaptı, İttihatçılar yaptı, Cumhuriyet döneminde Ermenilere karşı böyle bir şey olmadı” açıklamasına sığınılmıştır. Oysa biliyoruz ki, Cumhuriyet döneminde de Anadolu’yu Ermeni ve Rumlar’dan ve tüm farklı milliyet ve inançlardan temizleme harekatı sürdü.

Kürtlere uygulanan zorunlu iskan politikaları, 1929- 1934 arası Anadolu Ermenileri’nin İstanbul’a toplanmasını sağlayacak göç ettirme baskıları; 1934 Trakya’daki provokasyonlarla Yahudiler’in göç ettirilmesi; 1938 Dersim katliamı; 1942 diğer “temizlik” katliamlarını sanki tarihi bir zorunlulukmuş, onlar olmasaymış bu ülke, bu devlet olmayacakmış gibi, sanki öyle katliamlara, soykırıma başvurmaksızın uluslaşma süreci yaşanamazmış gibi ortaya koyuyor, tarihi ve gerçeği çarpıtıyor.

Halklara karşı bir soykırıma dönüşen tehcir ve halkların iradesinin ayaklar altına alındığı mübadele, hiçbir koşulda savunulamaz. Bugün bazı kesimlerin “dün için doğruydu, gerekliydi ama bugün artık savunulması yanlıştır” şeklindeki yaklaşımlar da, politikaları da, halklara karşı bu soykırım ve katliamları savunmanın oportünist biçimidir. Bu yaklaşımlar da hiç tereddütsüz mahkum edilmelidir.

BU DEVLETİ KAN ÜZERİNE KURDULAR

Halkların kanı üzerine kurulan bir devlet, “farklı” milliyetlerin, tehcir, mübadele veya asimilasyonla YOK EDİLMESİ üzerine inşa edilen bir devlet, bekleneceği üzere, nihayetinde sömürücü, ırkçı ve giderek faşist bir devlet olmuştur.

Anadolu, halklar zenginliğiyle, hiçbirini dışlamadan, hiçbirini kovmadan, katletmeden, asimile etmeden de her halk kendi uluslaşma sürecini yaşayabilir ve bunların hiçbirine başvurmadan demokratik bir cumhuriyet kurulabilirdi.

Sömürücü egemen sınıfların çeşitli ulusal sorunlara ilişkin politikaları, Anadolu’yu acıya, kana boğmuştur. Anadolu’yu zenginliklerinden mahrum bırakmıştır. Anadolu toprağında yüzyıllara uzanan kardeşliğin yerine düşmanlık ekmiştir. Gelinen noktada da oligarşinin şovenistliği, ırkçılığı, hala diğer ulus ve milliyetlerden tüm halklara karşı düşmanlık üretmeye devam etmektedir. Oligarşi, Kürt’e, Arap’a, Laz’a, Gürcü’ye, Çerkez’e düşmandır. Hepsine karşı derin ve değişmez bir güvensizlik içindedir. Bu yüzden şu an için ulusal nitelikli bir mücadeleleri olmayan Lazlar, Gürcüler, Araplar gibi kesimlerin bile, en küçük bir muhalefetlerine tahammül edememektedir. Bakın ülkemizin haline, bakın “Türk olmayan”ların bugün maruz kaldıklarına. Sayıları onbinlere kadar düşürülmesine rağmen hala bu topraklarda Hrant Dinkler vuruluyor. Bu topraklarda hala diğer milliyetler, kendi anadillerini özgürce kullanamıyor, kendi dillerinde eğitim yapamıyorlar…

Bu politikanın savunucuları “Ya Sev Ya Terket” sözünü ağızlarından düşürmüyorlar. “Türkleştirme” şovenizmini “bayrak provokasyonları”yla, linç saldırılarıyla, bitmeyen “sınır ötesi operasyonları”yla, 301. Madde davalarıyla, sürdürüyorlar. Bu faşist ırkçı kafa, bu ülkenin yönetiminden alaşağı edilmeden, bu politikalar ve ırkçı saldırılar da bitmeyecektir. Oligarşik düzen, hala korkuyor ve korkusunu şovenizmi pekiştirerek bastırıyor.

Tehcire, asimilasyona, zorunlu iskanlara başvurmadan her halk uluslaşabilir ve demokratik bir cumhuriyet kurulabilir. Evet, hala da “kurulabilir” ; Anadolu halkları, böyle bir cumhuriyeti er geç kuracaklardır. Bizim Anadolumuz, farklı ulus ve milliyetlerden değil, IRKÇILIKTAN ARINDIRILMIŞ olacak. Bizim Anadolumuz, ‘ZORUNLU iskan’ların değil, GÖNÜLLÜ birlikteliklerin yurdu olacak. Bizim Anadolumuzda, halklar DAYATMALARLA değil, KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI’yla varolacak. Halkların kardeşce yaşayacağı bir Anadolu mümkündür ve bunu ancak devrimci bir halk iktidarı gerçekleştirebilir.

Benzer Yazılar

One Response