AVUSTURYA DIŞİŞLERİ BAKANI’NIN TAYYİP’E LAF ETMESİ NASIL YORUMLANMALI VE DİDF’İN AÇIKLAMALARI NASIL ANLAŞILMALI?

AVUSTURYA DIŞİŞLERİ BAKANI’NIN TAYYİP’E LAF ETMESİ NASIL YORUMLANMALI?

Sinan Gorgan

Tayyip Erdoğan’ın Avusturya’ya gelmesini protesto etmek, ona laf söylemek kimin hakkı, kimin hakkı değil?
Ve DİDF’in (Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu)  bu konudaki açıklamaları nasıl anlaşılmalı?

Unutulmamalıdır ki Tayyip’i bizim Avrupa’da görmek istemememizin nedeni, onun „ülke politikasını buralara taşıması“ ile ilgili değildir.
Dünyanın bu denli kendi içinde küçüldüğü, taleplerin ve mücadelelerin bu denli iç içe girdiği, ülkeler arasındaki diplomatik, ekonomik, siyasal ilişkilerin bu denli bütünleştiği bir çağ’da ve an’da, ülke politikasını Kapıkule gümrüğü sınırlarına hapsetmek anlamsız, akılsız ve demokratik olamayan bir yöntemdir.

Bizim “kendi saflarımızda” bu konuda Türkiyelilerin Avrupa topraklarında kendi ülkeleri seçimleri için oy kullanmasını ve bu bağlamda politika ve kampanya yapmasını eleşiren dostlarımız bile var.

Ancak işin birde hükümetler arası boyutu oluştu:
Köln mitingi sürecinde Almanya resmi çevrelerinin “mızıklanması”ndan sonra Avusturya hükümeti de dışişleri bakanı Sebastian Kurz’un ağzından Tayyip’in gelişini eleştirdi.

Bazı sorular mutlaka sorulmalıdır:
Avusturya başbakanı Sebastian Kurz’un bu eleştirisi samimi midir?
Bu eleştiri temiz midir, yoksa aynı zamanda içinde yabancı düşmanı bir öge de barındırmakta mıdır?

Diyelimki Almanya veya Avusturya; „ülkemiz politikasının“ rüzgarlarının buralara kadar ulaşmasını istemiyor, „sınırları aşmasını“ arzu etmiyor, o halde kendileri neden NATO’da GATT’ta, gümrük birliğinde Türkiye ile birlikte varlar neden Türkiye’nin AKP’nin “kan ve acı dolu“ politikasını desteklemek için ta Kahramanmaraş’ta füze rampaları kuruyorlar / koruyorlar.

Sen Tayyip’i bu güne dek sınırsız destekle, bugün halen silah satmaya deyam et, milyarlarca euro’lık mal satmaya devam et, gizli ve açık biçimde Amerikalı Obama’nın talimatına uyarak, türkiye üzerinden ortadoğu batağına siyasi, askeri, diplomatik ve ideolojik destek sağla, sonrada bunun sonuçlarına itiraz eden halk taleplerini görünce “benim ülkemde Türkiye siyaseti” istemem diye açıklamalar yap.

Avrupa ülkelerinin, EU’nun diğer siyasi / diplomatik / stratejil / ekonomik konuları bir kenara bırakalım, yalnızca “Suriye politikasında AKP’ye bugüne kadar verdikleri ve henüz tamamen kesmedikleri siyasi / ideolojik / diplomatik / askeri / istihbarati destek’in “suçu ve ayıbı” onlara yeter.
Tayyip’e bugün “demokratik jelatinli” söz edenler, tayyip’i destekleme ve işbirliği suçu işlemişlerdir ve de hala “el altından” ev utangaç bu suçu ve ayıbı işlemeye devam etmektedirler.
“Tencere dibin kara, seninki benden kara” durumudur bu.

Bu kabul edilemez!
Hatırlayalım: Bugün Tayyip’i Avrupa’da görmek isteniyorlar da, peki üç / beş zaman öncesi durum neydi?
Birkaç sene önce Bochum’da Alevi dostlarımız ve devrimci güçler tarafından engellenen tayyip o zaman „neden“ Almanya’ya gelmek istemişti?
Bunu kim teşvik etmişti?
Almanya değil miydi ödül verip ve davet eden?
Bu nasıl bir iki yüzlülüktür.
Bu durum, tayyip’le birlikte siyaset yapmak, AKP’nin siyasetini üstü örtülü teşvik etmek, AKP’nin siyasetine kapılar açmak, yol vermek değil miydi?
Kısa bir süre öncesine kadar AKP iktidarı ile, (görüntüde bile olsa yüzeysel eleştiri bile yapmak yerine), basbayağı yağlı ballı ilişkiler içinde olan almanya, avusturya ve avrupa EU değilmiydi?

Burada en önemli konu devlet politikası olarak almanya ve avusturya’nın Tayyip’le aralarına mesafe koymaya başlamaları, eleştiri dozunu bugün yükseltmeleri değildir.

Asıl önemli olan bunu yaparken kullandıkları üslüp ve “yan” argümanlardır. Bu üslup ve argümanlar tehlikelidir: “yabancılar ülkelerinin siyasetini Almanya’da, Avusturya’da, Avrupa’da yapamazlar / yapmamalıdırlar”.

Bu çok sorunlu bir “steril” duruştur. Irkçıdır / gericidir / yabancı düşmanıdır…

Sen her türlü mal’ı bize sat, siyasi ve ekonomik “boyunduruk” anlaşmaları ile / hakimiyet ilişkileri ile ülkeleri bağımlı kıl, sonrada, bunun tepkisi / etkisi, benim ülkeme geri ulaşmasın de!

Sen sermayenle ve bankalarınla, ülkeleri cendere altına sok, sonrada bu ülkelerin emekçilerini ve onların burada yaşayan kardeşlerine “bizim steril toprağımızda” ülke siyaseti yapamazsın de!

Burada karıştırılan şey “genel” bir siyaset yasağı / engellemesi ile, yabancı ülke kökenli insanların / emekçilerin demokratik haklarını / itirazlarını ilan etmeleri özgürlüğünün sınırlandırılması ile tayyip’in yapacağı gerici / emekçileri bölücü ve üzerinde yaşanılan ülke halkı ile “yabancı” emekçilerin arasına kama sokan nefret dilini kullanması arasındadır.

Bu sorunlu bakış açısını, DİDF gibi değerli göçmen örgütlerinin de bir biçimde başka gerekçelerle benimsemeleri üzücüdür.
(Konu ile ilgili 2 ayrı DİDF açıklaması ekte yer almaktadır)

DİDF’in her iki açıklaması da büyük bir kafa karışıklığının eseridir.
Bu her iki metin de, DİDF’in şimdiye değin durduğu itibarlı ve seçkin yerin terkedilmesi ve türkiye kökenli emekçilerin büyük bir kafa karşıklığına davet edilmesi anlamına geliyor.

Bu açıklamaların içerikleri, alman ve avusturyalı merkez/gerici popülist politikacılarının ve basın organlarının propandalarına teslim olma durumunu belgeliyor.

Bunun DİDF’in doğrusal çizgisine uyumsuz ve temel duruşlarından bir ciddi kayma olduğunu düşünmek mümkün.
Bu metinleri eleştirmekteki amacımında DİDF’li dostlarımızı kırmak ve gücendirmek olamadığını vurgulamalıyım.
DİDF’li arkadaşlarımızın bu “garip” çizgiyi hızla gözden geçirmelerinde ve düzeltmelerinde yarar var.

DİDF’li dostlarımız söze: “Seçim kampanyalarının Almanya’ya taşınması yarardan çok zarar verir” diye başlamışlar.
Ben de soruyorum: NE ZARAR VERİR? KİME ZARAR VERİR? NİÇİN VERİR?

DİDF’li arkadaşlarımız: “seçim kampanyalarının uyum sürecine zarar vereceğine ve Türkiye kökenli göçmenler arasında kamplaşmalara yol açacağına dikkat çekerek, parti liderlerini sorumlu davranmaya çağır”ıyorlar.

DİDF şöyle diyor: “Almanya’da yaşayan Türkiye kökenliler, bizzat içinde olmadıkları siyasi-ekonomik-sosyal gündemin, tartışmaların içine itilmektedir.”

Bu değerlendirmelerin tümü avrupa’da yaşayan türkiyelilerin ikili /çoklu duruşlarını gözetmeden, reel durumu hesaba katmadan yapılmaktadırlar.

Türkiyeliler hem ülkelerinin gündemi ile yaşıyorlar hem de üzerinde yaşadıkları ülkenin sorunlarını yakından hissediyorlar.
Türkiyeli göçmen insanlarımıza: “Bu iki durumdan birini mutlaka seç” demek saçmadır ve asla başarılamaz.
Bu sosyolojik olarak olanaksızdır.
DİDF metninde devamla: ” Son 20 yıl içerisinde kalıcılaşmanın belirgin bir şekilde kendisini göstermesiyle birlikte Almanya’daki siyasete ilgi, sendikalara üye olma, sosyal kurumlarda yer alma, Alman halkıyla birlikte yaşama, Almanya’yı kendi ülkeleri olarak görme ve ortak mücadele konusunda önemli mesafeler kat edildi.
Türkiye kökenlilerin yarısından fazlası Alman vatandaşı oldu.” denerek, artık üzerinde yaşadıkları ülke ile yetinmeleri, geldikleri ülkeyi, gözetmemelerimi tavsiye edilmektedir?

Laf nereye vardırılmak istenmektedir?
“Birini unutun” mu denmektedir”
“Geldiğiniz ülkenin durumları ile ilgili pozisyon almaktan / tepki vermekten vaz geçinmi denmek istenmektedir?

DİDF diyorki: “Ancak Almanya’da yaşamakta olan yaklaşık 1,5 milyon Türk vatandaşı göçmenin demokratik hakları ve siyasi katılımından bahsedilecekse, bunun öncelikli ve temel olarak gerçekleşeceği yer Almanya’dır.
Türkiye seçimleri için oy kullanmak, burada yaşayan insanların ekonomik-sosyal-siyasal ihtiyaçları ve demokratik haklarının yerine geçemez”
BUNU KİM SÖYLÜYOR ve İSTİYOR?
DİDF’in buvarsayımı, çıkarsaması, soyutlaması “yanlıştır”.
DİDF’in varsaydığı bu siyaseti ileri süren kalmadı, varsa da bunlar, ihmal edilebilinir seviyede azdırlar.

Evet, „temel“ üzerinde yaşanılan „avrupa“ ise de, Türkiye ile ilgili süreçlerin tümüyle dışında durmak gerekir mi, bundan vazgeçmek gerekir mi?.

DİDF’nin bu düşünce sistematiği / düşünme tarzı Avrupa’da yaşayan göçmenlerin “hem yolda yürüyüp hemde aynı anda sakız çiğneyemeyecekleri” gibi bir varsayıma dayanmaktadır.

Örneğin İtalyan göçmen isçiler, son 45 yıldır İsviçre’de, Fransa’da ve tüm Avrupa’da kendi geldikleri ülke için sandık başına gitmekte ve oy kullanmaktadırlar, kendi meclislerine (hatta) “yabancı ülke kotasından” temsilci bile göndermektedirler.

İtalyan kardeşlerimizin 45 yıldır yaptıklarını, biz türkiyeli göçmenler “yapamayız / beceremeyiz” diye mi varsayılıyor ola?

Bunun Avrupa’da başka ülkelerle ilgi onlarca örneği “zaten yaşanıyor.” Meraklısı, ilgili ülkenin konsolosluğundan bu yönde ayrıntılı bilgi alabilir.
Bu anlamda, DİDF’in metni tam bir kafa karışıklığı eseridir.

DİDF’in vurgulamak istediği: “Üzerinde yaşadığımız ülkede oy hakkımız henüz yok” olmalıdır.
Bu ayrı ve çok anlaşılır bir taleptir.
Haklı bir taleptir. “yabancılara” “göçmenlere” vatandaşlık olanağının yeniden düzenlendirilmesi, hızlandırılması ve dolasıyla “demokratikleştirilmesi” vaz geçilmez bir arzumuz ve mücadele konumuzdur.

Göçmenlere “vatandaşlık tanınmasında” demokratik ve modern düzenlemelerin yanı sıra avrupa ülkelerinde belirli bir süre yaşamış olan “herkese oy hakkı” tanınması talebide önemlidir ve gerçekçidir.

Çift vatandaşlık nasıl makül ve modern bir uygulama ise, gelinen ülke ve yaşanılan ülkede ayrı ayrı oy kullanma, seçime katılma ve seçme/oy kullanma hakkıda o denli doğaldır ve birbiri ile asla çelişmez.

DİDF şimdi bize bunlardan birinden vazgeçmemizi mi öneriyor?

DİDF’in metni devamen diyorki: “Bunca ilerleme yaşanırken, “demokratik bir hak” olarak seçim sandıklarının Almanya’ya getirilmesi, ardından bunun üzerinden seçim kampanyaları sürdürülmesi Türkiye kökenli göçmenlere yarardan çok zarar verecektir.”

Doğru ya!
Hem sakız çiğneyip hemde aynı anda sokakta yürüyemeyiz!
DİDF, bir dizi başka birçok ülke göçmeninin “on yıllardır” üzerinde yaşadığı ülkede kullandığı hakkı ve olanağı bize “reva” görmüyor.

DİDF “tercihinizi yapın” demek istiyor.
Avrupa’da “yaşadığınız ülke ile sınırlı” kalın, diğerini bırakın diyor, “kafanızı karıştırmayın!”
Bu yaklaşım, sosyoloji teorisinde bir facia değerindedir!
Bu aynı zamanda “imkansızı istemek” anlamı taşır.
Tüpünden dışarı çıkmış diş macununu yeniden içeri sokmak kadar imkansızdır.

DİDF diyorki: “Seçim kampanyaları bir taraftan Türkiye kökenli göçmenlerin yaşadıkları ülkelere ait olma duygusunu ve ilgisini azaltırken,” DİDF’in bu yanlış değerlendirmesi, göçmenlerin iki kimliği birden taşımayı beceremeyecekleri var sayıma dayanıyor.
DİDF bu anlamda yanılıyor.

DİDF’in ilk metninde sonuç olarak: “kısa vadeli çıkar ve oy hesapları yapan politikacıları Almanya’ya yapacakları ziyaretler sırasında sorumlu davranmaya, Türkiye kökenli göçmenler arasında gerilimi artıracak açıklamalardan uzak durmaya ve çoğunluk toplumunda önyargıları körükleyecek mesajlar vermemeye çağırıyoruz”

Bu temenniye ve isteğe katılmamak mümkün değil.
Ancak bu istem nedeni ile biz türkiyeli göçmenlerin, avrupa ülkelerinde “geldiğimiz ülke” için oy kullanabilme hakkımızdan vazgeçmemiz gerekmez.
Bu istemin gerçekleştirilmesinin “tedbir” ve çözümü” başka.
Ama çözüm: türkiye seçimleri için göçmenleri oy kullanmaktan ve doğrultuda politika yapmaktan vazgeçirme olamaz.

DİDF metninde şöyle devam ediliyor: “gerek Türk gerekse Alman hükümeti, Türkiye’deki seçim sandığını buraya taşımayı, Almanya’da yaşamakta olan Türkiye kökenli göçmenlerin “demokratik haklarında önemli bir iyileştirme” olarak sunmaktalar.”
Evet bu doğrudur.
Alman ve Türk hükümetleri ile bu konuda aynı fikirdeyim.
Bunda eleştirilecek olan: bu işlemin bu denli geciktirilmiş olması ve bunun yanı sıra kendi içinde bir dizi eksikler ve içinde “az demokrasi” barındırmasıdır

DİDF metni ardında da, aslında tüm söyledikleri ile çelişen bir “onaylama” cümlesi ile devam ediyor: “Şurası açıktır ki, siyasal yaşama katılım, seçme-seçilme hakkı, en temel ve vazgeçilmez insan haklarındandır.
Almanya’da yaşayan ve Türkiye ile vatandaşlık bağı bulunanların oy kullanması da şimdiye kadar olduğu gibi doğal bir gerekliliktir.” (DİDF basın açıklaması: “seçim kampanyalarının almanya’ya taşınması yarardan çok zarar verir” konulu metin / yayınlanma tarihi yok)

Doğrudur: DİDF’in dediği gibi “Almanya’da yaşayan ve Türkiye ile vatandaşlık bağı bulunanların oy kullanması da şimdiye kadar olduğu gibi doğal bir gerekliliktir.”
Böyle ise buna bağlı olarak, bunun doğal devamı ve doğal sonucu olarak, tüm siyasi partilerin ve bireylerin / kurumların görüş açıklaması ve propaganda yapmasıda doğal durumdur.

Acaip olan, hatalı olan, bir siyasi proganda yapılması değil bu propaganda’nın içeriğinin “sıkıntılı” olmasıdır.

Bu nedenle propaganda yapanlar engellenmek yerine, DİDF’in söylediği gibi: “Türkiye kökenli göçmenler arasında gerilimi artıracak açıklamalardan uzak durmaya ve çoğunluk toplumunda önyargıları körükleyecek mesajlar vermemeye çağırıyoruz”

Elbette buna ek olarak denmelidir ki, DİDF’in söylediği gibi: „Ancak bu durum, buradaki Türkiye kökenli göçmenlerin yaşam merkezinin; ve burada yaşamaktan kaynaklanan sorunların çözüm yerinin Almanya olduğu gerçeğini değiştirmez.“

DİDF’li dostlarımızla en son Köln mitinginde birlikte yürüyüp, (Türkiye politakasını buralara taşıyan) Tayyip’i protesto ettik.
DİDF’li dostlarımızın bu protestoya bu denli güçlü ve düzenli katılmalarına sevindik.
Ama ya kendi yazdıkları metine uyup / inanıp, “Türkiyedeki gündemi / seçimi buraya taşıyıp, “UYUM”u bozulmasından yana değiliz, bu nedenle gündemi ateşlemek istemediğimizden eylemelere katılmayacağız deselerdi?
DİDF’in bu iki metindeki içeriği yanlış anlamış olmayı çok isterim. Eğer tersi sözkonusu ise, DİDF’li dostlarımızdan bir düzeltme bekleriz.

DİDF AÇIKLAMASI :
Seçim kampanyalarının Almanya’ya taşınması yarardan çok zarar verir.
Seçim kampanyalarının Almanya’ya taşınması yarardan çok zarar verir

Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu (DİDF) Yürütme Kurulu, Türkiye’de cumhurbaşkanını belirleyecek seçimlerle ilgili tartışma ve kampanyaların Almanya’dan başlatmasına tepki göstererek, bu seçim kampanyalarının uyum sürecine zarar vereceğine ve Türkiye kökenli göçmenler arasında kamplaşmalara yol açacağına dikkat çekerek, parti liderlerini sorumlu davranmaya çağırdı.

24 Mayıs’ta Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Köln’de Türkiye kökenli göçmenlere yönelik başlattığı cumhurbaşkanlığı seçimleri kampanyasından sonra, 7 Mayıs’ta da CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Essen’de benzer bir kampanya başlatacak. Görünen o ki; önümüzdeki haftalarda diğer partiler de Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın değişik kentlerinde benzer toplantılar yapacaklar.

Böylece, daha adaylar ortaya çıkmadan partiler, seçim kampanyalarını Almanya’dan başlatılmış bulunuyor. Böylece, seçim tarihine kadar Türkiye’de giderek yükselecek tansiyon, doğrudan bu gündemin içinde olmayan Almanya’daki vatandaşların gündemine sokulmaya çalışılacak.

Yarım asrı aşkın bir süredir Almanya’da yaşayan, geleceğini bu ülkede kuran Türkiye kökenli göçmenler zor, sancılı ve sıkıntılı süreçler geçirerek bugünlere geldiler. Son 20 yıl içerisinde kalıcılaşmanın belirgin bir şekilde kendisini göstermesiyle birlikte Almanya’daki siyasete ilgi, sendikalara üye olma, sosyal kurumlarda yer alma, Alman halkıyla birlikte yaşama, Almanya’yı kendi ülkeleri olarak görme ve ortak mücadele konusunda önemli mesafeler kat edildi. Türkiye kökenlilerin yarısından fazlası Alman vatandaşı oldu.

Bunca ilerleme yaşanırken, “demokratik bir hak” olarak seçim sandıklarının Almanya’ya getirilmesi, ardından bunun üzerinden seçim kampanyaları sürdürülmesi Türkiye kökenli göçmenlere yarardan çok zarar verecektir. Seçim kampanyaları bir taraftan Türkiye kökenli göçmenlerin yaşadıkları ülkelere ait olma duygusunu ve ilgisini azaltırken, diğer taraftan farklı uluslardan ve mezheplerden Türkiye kökenli göçmenler arasında gerilimi artıracak, kamplaşmayı derinleştirecektir.

Bu nedenle, kısa vadeli çıkar ve oy hesapları yapan politikacıları Almanya’ya yapacakları ziyaretler sırasında sorumlu davranmaya, Türkiye kökenli göçmenler arasında gerilimi artıracak açıklamalardan uzak durmaya ve çoğunluk toplumunda önyargıları körükleyecek mesajlar vermemeye çağırıyoruz

DİDF AÇIKLAMASI (2):
Öncelik Almanya’daki siyasi haklar ve talepler olmalı

Alman ve Türk hükümetlerinin, Türkiye’deki seçimler için Almanya’da seçim merkezleri oluşturulması yönünde aldıkları karar, önümüzdeki Ağustos ayında uygulamaya geçiyor. Böylece, Almanya’da yaşayan Türkiyeli göçmenler, şimdiye kadar sadece gümrük kapılarında oy kullanabilirken, bundan böyle, Almanya’da kurulacak seçim merkezinde konan sandıklarda oy verecekler. Olayın sadece basit bir oy verme işlemi olmadığı, Başbakan Erdoğan’ın 24 Mayıs Köln ziyareti nedeniyle başlayan tartışmalarla bir kez daha görülmektedir.

Türkiye’deki seçim kampanyası fiilen Almanya’ya taşınmış, gerek Almanlarla Türkiyeli göçmeler arasında, gerekse de Türkiyeli göçmenlerin kendi içinde kışkırtma-kutuplaştırma siyaseti öne çıkmıştır.

Yani, Almanya’da yaşayan Türkiye kökenliler, bizzat içinde olmadıkları siyasi-ekonomik-sosyal gündemin, tartışmaların içine itilmektedir. Seçim kampanyalarının bu şekilde Almanya’ya taşınmasıyla, burada yaşayan Türkiye kökenli göçmenler, siyasete kendi yaşadığı sorun ve gündemler üzerinden değil Türkiye’deki kutuplaşma üzerinden katılmaya zorlanmış olmaktalar.

Ancak ne var ki, gerek Türk gerekse Alman hükümeti, Türkiye’deki seçim sandığını buraya taşımayı, Almanya’da yaşamakta olan Türkiye kökenli göçmenlerin “demokratik haklarında önemli bir iyileştirme” olarak sunmaktalar. Şurası açıktır ki, siyasal yaşama katılım, seçme-seçilme hakkı, en temel ve vazgeçilmez insan haklarındandır. Almanya’da yaşayan ve Türkiye ile vatandaşlık bağı bulunanların oy kullanması da şimdiye kadar olduğu gibi doğal bir gerekliliktir.

Ancak Almanya’da yaşamakta olan yaklaşık 1,5 milyon Türk vatandaşı göçmenin demokratik hakları ve siyasi katılımından bahsedilecekse, bunun öncelikli ve temel olarak gerçekleşeceği yer Almanya’dır. Türkiye seçimleri için oy kullanmak, burada yaşayan insanların ekonomik-sosyal-siyasal ihtiyaçları ve demokratik haklarının yerine geçemez. Çünkü belirleyici olan, insanların yaşadıkları semtte, kentte ve ülkede siyasal yaşama dahil olabilmesi, seçme seçilme hakkını kullanabilmesidir. İnsanlara yaşadığı yerde bu hakkı vermeyenlerin, Türkiye’deki sandıkları önümüze koyarak demokrasiden bahsetmeleri kabul edilemez.

Bu ülkede doğup büyüyen, eğitim gören, çalışan ve yaşam merkezi burası olan göçmenlerin, yarım asırlık göç tarihine rağmen, hala bu temel demokratik haktan yoksun bırakılmış olmaları demokrasiyle nasıl bağdaşabilir.

Bu ülkenin ve toplumun doğal bir parçası oldukları halde, demokratik katılım hakkını engelleyen hukuksal-politik sınırlamalar, yüzbinlerce göçmeni hala “misafir işçi”olarak görmek ve toplum dışına itmek anlamına gelmektedir. Bu durum evrensel insan haklarıyla bağdaşmadığı gibi, bir yandan da göçmenlerin uyumu ve yerli halkla ilişkilerini zorlaştıran bir rol oynamaktadır.

Diğer taraftan, Ağustos 2014 tarihindeki Cumhurbaşkanlığı ve daha sonra yapılacak Türkiye seçimleri nedeniyle Türkiye’deki seçim kampanyaları ve siyasi kutuplaşmanın Almanya’ya taşınmasından Türk hükümeti olduğu kadar Alman hükümeti de sorumludur. Çünkü, göçmenlerin en doğal siyasal hak ve ihtiyaçlarını karşılamak yerine çözümü başka bir ülkenin seçim sandığını buraya getirmekte görmüştür.

Şuraşı açıktır ki, Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli göçmenler, hala birçok bağının bulunduğu Türkiye’deki gelişmelerle igilenmekte, ordaya yaşananlardan da etkilenmektedir. Ve doğal olarak kimi zaman insani, kimi zaman siyasi reaksiyonlar göstermektedirler. Bu çerçevede Federasyonumuz da yıllardır, Türkiye işçi sınıfıyla dayanışmaya, barış-demokrasi güçlerine destek vermeye çalışmakta, Türk vatandaşlarının Ankara’dan kaynaklı bürokratik-siyasi sorunları konusunda çalışmalar sürdürmektedir. Ancak bu durum, buradaki Türkiye kökenli göçmenlerin yaşam merkezinin; ve burada yaşamaktan kaynaklanan sorunların çözüm yerinin Almanya olduğu gerçeğini değiştirmez.

Politika, sonuçta toplumsal yaşama bir biçimde müdahaledir. Ve açıktır ki, işçi ve emekçiler günlük yaşama müdahaleyi, ancak çalıştıkları-yaşadıkları yer ve ülkede, somut sorun, talep ve çıkarları üzerinden yapabilirler. Sadece seçimlerle sınırlı ve burjuva demokratik bir hak açısından baktığımızda bile, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde sayıları 2,5 milyonu bulan Türkiye kökenli göçmenler açısından „ihtiyaç“ olan şey, Türkiye seçimleriyle ilgili sandıkların „yakınlarına“ taşınması değil, yaşadıkları ülkelerde bu hakka sahip olmaktır.

Türkiye’deki seçim kampanyalarının buraya taşınması, burada yaşayan Türkiye kökeli emekçileri Alevi-Sünni, Türk-Kürt, laik-dinci vb. bölüp kutuplaştırma çabalarının daha da arttması anlamına gelmektedir.

Bu nedenle, yaşam merkezi burası olan göçmenlerin bu ülkedeki siyasal hayata katılımını sınırlayan hukuksal engellerin kaldırılmasını; yerel ve genel seçimlerde oy hakkının tanınmasını; Alman vatandaşlığına geçişi sınırlayan ekonomik-hukuksal koşulların iyileştirilmesini talep ediyor; Türkiye’deki seçim kampanyalarının buraya taşınmamasını istiyoruz..

Benzer Yazılar