BİR AVUÇ ALTIN ÜÇ EKMEK (BİR PONTOS HİKAYESİ)

Erol Bakırcıoğlu

Fırat nehri üçüncü günün sonunda kendi yatağına dönmüş, her zaman olduğu gibi hırçınca akmaya başlamıştı. Önüne gelen her şeyi silip süpürmüştü. Yer yer on metre derinliğe yüz metre genişliğe uzanan Fırat nehri günlerce insan kanı akmıştı. Fırat Nehri önüne çıkan her şeyi yutup alırken; uçurumdan Fırat’a atılan insan cesetlerinin üst üste binmesi sonucu nehir akmaz olmuş yatak değiştirmişti.
Binlerce yıl Mezopotamya halklarına hayat veren Fırat; bir halkın celladı olmuştu. Dağlar, taşlar, ovalar, ağaçlar utanıyordu bunca insanın hunharca katledilmesinden. Utanmıyordu insan. Utanmıyordu binlerce yıl bir arada yaşamış oldukları, Müslüman halklar…
Anne, baba, kardeşlerini ve kafiledeki binlerce insan Urfa’nın Hilvan ilçesine yakın Görni uçurumunda, ”Allahu Ekber” denilerek gözlerinin önünde katledilmiş; iri yarı dev cüsseli bir adam ”Allahu Ekber” deyip; kolundan tutmuş olduğu 12 yaşındaki kız çocuğunu uçurumdan aşağı savurmuştu.Yüz metrelik uçurumun hemen dibindeki bir ağaca takılıp oradan üst üste binen cesetlerin üstüne düşmesi sonucu yaşama tutunmuştu. Zaman kavramını yitirmişti. Orada ne kadar baygın yatmış olduğunu anımsamamıştı.
12 yaşındaki bir çocuk, şiddetli ağrılar içinde uyandı. Kıvranıyor acıdan. En çok da göğsü ağrıyor, usulca, sesiz ellerini acıyan yere götürdü. Kan içinde kaldı eli. Sesini çıkarmadan ölü taklidi yaparak, hiç kıpırdamadan yatıyordu. Ya duyan, gören olursa. Gece soğuk üşüyordu. Kurtların uluması gecenin karanlığına karışırken, bacağı, kolu kopan, karnı deşilmiş yüzlerce yaralının inlemesi gecenin sessizliğine karışıyordu. Can çekişen yaralıların inlemeleri beyninde şimşekler çakmasına neden oluyordu. Bir başına kalmıştı yalnız ve kimsesizdi.
Amasya Gümüşhacıköy’deki yaşamları gözlerinin önünde film şeridi gibi akmaya başladı. Uzunoğlu ailesi, Amasya’da saygı duyulan, sevilen, Rumlar’la, Türkler’le, Müslüman halklarla dostça bir arada yaşıyorlardı. Kilisenin hemen arkasında yeşillikler içinde kocaman konakları vardı. Konağın arkasındaki bağları, bahçeleri,dokuma tezgahı ve atölyeleri,Nehirin hemen dibinde ki un değirmenleri gece gündüz çalışmaktaydı. Konağın misafirleri hiç eksilmiyordu. Kardeşleri, anne, babası, akrabaları, acımasızca İnsanların gazabına uğramalarına neden olan suçu anlamaya çalışıyordu. İnsanları barbarca bunca kötülüğe iten nedene bir ifade yüklemekte zorlanıyordu.
Sokakta neşe içinde arkadaşlarıyla oyun oynarken; davul sesine dönmüştü. Ulak var gücüyle tokmağı davula vurup yüksek sesle bağırıyordu.
”Amasya’da yaşayan tüm Ermenilere duyurulur. Osmanlı girmiş olduğu savaşta,Sultan Murat cephesinde geri hizmete kullanılmak üzere insana ihtiyaç duymaktadır.Tüm Ermeniler geçici bir süreliğine cephe gerisinde çalışmak üzere görevlendirilmiştir.Yarına kadar hazırlıkların tamamlanıp yola çıkılacağı buna riayet etmeyenlerin evlerinin hemen önünde kellesinin vurulacağı.”
Uzunoğlu ailesinde hummalı bir çalışma başladı. Evin ortasına kocaman bir çukur kazılıp bir kazan dolusu altın gömülüp üstü eskisi gibi sıvandı. Yol hazırlığı için yolluk, temiz kıyafetler giyildi, gelinler, genç kızlar düğüne gider gibi takılarını taktı. Sabaha karşı Uzunoğlu ailesi, altı öküzün çekmiş olduğu kağnılarla ve onlarla beraber, ucu bucağı görünmeyen kafile yola çıkmıştı. Yol uzun ve bitmek tükenmek bilmiyordu. Neler olduğunu anlayabilecek yaşta değildi.Tüm bu yaşananları bir oyun kurgusu gibi algılıyordu. Anne, babası ve kafiledeki tüm diğer yetişkin insanlar yolda giderek tedirgin ve huzursuz olmaya başlamışlardı.
Malatya’ya kadar başlarında süvari birlikleri vardı. Malatya civarında gece mola verip sabah uyandıklarında bir kaç öküzün çalınmış olduğunu fark ettiler. Süvariler geri çekilmiş yerlerini dilini bilmediği eli silahlı gruplar almıştı. Adıyaman geçilip Cendere köprüsüne varılmıştı. Orada sabah uyandıklarında tek bir öküzün kalmadığını gördüler. İşte bundan sonrasıdır yaşanan can pazarlığı. Güzel kadınlar, kızlar ve çocuklar kafileden alınıyor; itiraz eden orada öldürülüyordu. Ağıtlar havar seslerine karışıyordu. Nasır bağlamış yürekler duymuyordu bu çığlıkları. Baltayla, kör bıçaklarla insanların kafası kesiliyor, karnı deşiliyordu. Bir kişiyi fazladan öldürebilmek adına yarış halinde çekişmekte, ganimet ve kadın üstünden kendi aralarında sert tartışmalar yaşanıyordu.
Gece sabaha dönmüştü. Arsaluys yaralıların sesi dışında ses duymaz olmuştu. Dikkat kesildi. Uçurumun üstünde kimsenin olmadığından emin olduktan sonra ayağa kalktı. Göğsü kanıyordu. Her yeri acıdan ağrıyordu ve açtı. Sağına soluna baktı. Ölü, yaralı ve kan akan Fırat’ın dışında bir şey yoktu görünürde. Cesetlerin arasında umutsuzca dolaşırken bir altın buldu. Cesetleri tek tek kontrol etmeye başladı. Kadınların, genç kızların uçurumdan atılmadan saklayabildikleri bir avuç altın bulmuş; avuçlarında sımsıkı tutuyordu. Uzaklarda görünen Hoşin köyüne doğru umutsuz, korkarak, çaresizce yürümeye başladı. Evlere yaklaştığında bir kaç kadının yufka ekmeği pişirmiş olduğunu gördü. Daha önce hiç yufka ekmeği görmemişti. Kadınların yanına yaklaştı.
Kadınlardan biri Kürtçe”Were were”diye seslendi.
Anlamıyordu konuşulan dili. Bildiği iki dil vardı. Ermenice ve Türkçe. Kadınların yanına ürkekçe sokuldu. Beden diliyle aç olduğunu söyledi ve avucunda sımsıkı tutmuş olduğu bir avuç altını uzattı kadınlara. Kadınlar saçta yeni pişirmiş oldukları buğday ekmeğinden bir ve gılgıl(*) unundan yapılmış iki de bayat ekmek verdiler.
Ekmeği alıp hızlı adımlarla uzaklaşmaya başladı. Kalbi hızlı hızlı çarpıyor; nefes almakta güçlük çekiyordu. Korku iliklerine işlemişti. Kime nasıl güveneceğini bilmemenin çaresizliği. Korkuyordu insanlardan. Haksız mıydı yaşamış olduğu korkudan?
Uçurumun dibine gelmişti yeniden. Şişen, kokmaya başlayan yüzlerce ceset. Son nefeslerini vermek üzere olan yaralılar. Elindeki ekmeği yaralılarla bölüştü. Açtı. Yediği ekmek karnını doyurmamıştı. Güneş batıp gece karanlığı bastırmaya başlayınca kuytu bir köşeye çekildi. En çok da kurtların ulumasından ürküyordu.Uyudu mu? Ne kadar uyuduğunu bilmiyordu. Güneşin ışıkları yüzüne vurmaya başladığında uyandı.
Yaraları inanılmaz acı veriyordu. Ancak açlığı bunu daha çok bastırıyordu. Yeniden köye gitmeye karar verdi. Korkuyor, çekiniyor ve tedirgindi. Başka da yapabileceği bir şeyin olmamasının getirmiş olduğu çaresizlikle cesetlerin arasında dolaşmaya başladı. Üst üste binmiş cesetleri çocuk bedeniyle kaldırıyor, altın bulmaya çalışıyordu. Yakıcı güneş altında, saatlerce süren bir aramanın ardından ve kokan insan bedeni arasında ulaşabilmişti bir avuç altına.
Bir önceki gün gittiği yolu takip ederek köye doğru yürüdü. Ürkek bir ceylan gibi. Biliyordu artık, öğrenmişti, ceylanlar vuruluyordu bu ülkede. Uzakta tarlada çalışan bir kaç insan gördü. Onlara görünmemeliydi. Görünmek zulmün kendisiydi. Dere ağızlarından, dikenliklerden, eğilerek, sürünerek, ağaçların arkasına gizlenerek ulaştı köye.
Dumanın yükselmiş olduğu bir eve yöneldi. Elinde bir avuç altın vardı. Küçücük elleri titreyerek uzattı kadınlara. Beden diliyle ekmek istedi. Bir önceki gün gibi kadınlar saçtan almış oldukları bir ekmeği uzattılar kendisine. Gözlerini pişen ekmekten alamıyordu. Aldığı ekmek kendisine ve yaralı birkaç insana yetmeyecekti. Masmavi gözleri yaşlarla doldu. Sarı uzun saçları kirden görünmüyordu. Annesi ölüm yolculuğuna çıkmadan önce sevip, okşayarak, taramıştı saçlarını. Örgü yapmış, her atmış olduğu düğümde daha çok sarılmış, ağlamıştı sesizce. Sormuştu annesine. ”Neden ağlıyorsun?”
Annesi” yok bir şey kuzum. Sana olan sevgimin yüreğime bırakmış olduğu sevdadır; gözyaşlarıma neden.”
Köylü kadınlardan biri ayağa kalkıp içeriye doğru yürümeye başladı. Arsaluys elindeki tek ekmek ile tam çıkarken; kadın arkasından seslendi. Döndüğünde kadının elinde iki bayat ekmek vardı. Uzattı kadın kendisine. Almış olduğu sıcak ekmeği yolda yedi. Aç kalmış olduğunu unutmamıştı bir önceki gün. Diğer iki ekmeği alıp henüz ölmeyen, ölmek üzere olan yaralılara yedirdi. Güneşin kavurucu sıcağında ağzı kurumuş olan bir kaç yaralıya küçücük avuçlarında Fırat’dan almış olduğu suyu içirmeye çalışıyordu. Avucuna almış olduğu su yaralıya ulaşana kadar dökülüyordu.Yeniden deniyordu. Birkaç damlada olsa, ölmek üzere olan insanlara bir damla su vermeyi beceriyordu.
Fırat’ın karşı köyünde bugün Adıyaman’ın ilçesi olan Akıncılar ilçesinin Dardoğan köyünde yaşamakta olan Kürt Hasan Ağa, gece görmüş olduğu rüyanın etkisinden kurtulamamış derin derin düşüncelere dalmıştı. Uzun yıllardır evli olup çocuk sahibi olamayan Hasan Ağa yapmış olduğu bir kaç evlilikten sonuç alamamıştı. Rüyasında beyazlar içinde sakallı biri ölümden kurtarıp sahip çıkacağı bir Ermeni karşılığında erkek evlat sahibi olacağını bildiriyordu. Rüyasının peşine düşmek isteyen Hasan Ağa, yanına almış olduğu iki uşağı ile Fırat’ın karşısına geçmeye karar verdi. Keleğe binip karşıya geçtiler.
Arsaluys karşıdan üç kişinin geldiğini görünce; saklanacak yer aramaya başladı. Hasan Ağa ve yanındaki iki uşağı da karşıda bir kız çocuğunun olduğunu görüp ve ona doğru yürümeye başladılar.
Önünde deli gibi akan Fırat, arkasında sarp kayalıklardan uluşan uçurum. Saklanacak gizlenecek yer yok. Bir serçe kuşu gibi hızlı hızlı yüreği atıyor ve Fırat boyunca koşmaya başladı. Çok uzaklaşamadan uşakların biri bileğinden yakaladı. Çırpınıyordu küçücük bedeni. Karşı koyacak gücü yoktu. Kocaman elleriyle bırakmıyordu uşak. Kürtçe bir şeyler anlatıyordu ama ne dediğini anlamıyordu. Yaşamış olduğu korkunun etkisiyle altına kaçırdı. Utanıyordu aynı zamanda.
İki uşak, Hasan Ağa ve Arsaluys keleğe binip Fırat’ın karşısına geçerken; Bir boşluktan yararlanıp Fırat’ın derin sularına bıraktı kendini. Hemen arkasından, suya atlayan uşak boğulmaktan son anda kurtardı kendini. Kendisini neyin beklemiş olduğundan habersizdi. Kim bilir nasıl bir kötülük yapacaklar kendisine. O gözler nelere tanık olmadı ki.Tecavüze uğrayan kadınlar, gelinler, genç kızlar…
Köye varıp ağanın konağına geçtiler. Etrafını saran bir kaç kadın sevgi ile karşıladı. Hemen banyo hazırlandı, yeni ve temiz kıyafetler giydirildi. Temiz yün döşek hazırlanıp yatağa yatırıldı. Banyo sonrası açık yaraları daha çok acı vermeye başladı. Gördüğü rüya mıydı; kabusa dönüşecek olan? O anda dünyasını aydınlatan, mucize gibi bir şey yaşadı. Ana dili olan Ermeniceyi konuşan bir kadın yaralarını sarıyordu.Yarasını saran Sivas’dan ölüm yolculuğuna çıkarılan kafileden, köyün çobanın kafileden alıp evlenmiş olduğu bir doktordu. Açık yaralarına dikiş atmış güzelce sarmıştı her yerini.
Arsaluys’un ismi Zeynep olarak değiştirildi. Kelime-i şehadet getirtilip Müslüman olmaya zorlandı. Başka da şansı yoktu zaten.Yaşamanın diyetiydi dini uğruna bunca insanı barbarca katletmiş olanların inancını kabul etmesi. Her sabah diğer kadınlarla beraber namaza kalkıyor, diğer namaz vakitlerini beraber ifa ediyorlardı.Yalnız başına hiçbir yere ayrılmasına asla göz yumulmuyor, sürekli başında gardiyan gibi bekleyen birileri oluyordu.
Hasan Ağa’nın eşi kısa bir zaman sonra hamile kaldı. 9 ay 10 gün sonrasında çok sağlıklı, nur topu gibi bir erkek sahibi oldu. Doğumunu kadın doktor çobanın karısı Sivas’lı doktor yaptırdı.
Arsaluys çok huzurlu ve rahat bir yaşam sürüyor, evin ahalisi tarafından el üstünde tutuluyordu. Dünün acılarını unutmak mümkün değildi. Çekilen acılar yavaş yavaş kabuk bağlıyordu.
İkinci yılın sonunda sık sık konağa gelip giden sakallı bir adam dikkatini çekti. Her konağa geldiğinde Arsaluys’u baştan aşağı süzüyor, Arsaluys bu durumdan çok rahatsız oluyor ama yapabileceği çok fazla bir şeyin olmamasından dolayı sesiz kalıyordu.
Sıvas’lı doktor: “Arsaluys! Hasan Ağa seni buraya gelen o sakallı adamla evlendirmeyi düşünüyor. Bu konuda bilgin var mı?”
Arsaluys: “Ölürüm de bu adamla evlenmem asla. Asarım kendimi…”
Doktor: “Buraya çok uzak olmayan Mırdes aşiretinin ağası aynı zamanda Narince Nahiyesi’nin müdürü var. Şükrü Ağa isminde. O Ermenilere sahip çıkıp, koruyormuş. Onun köyüne ulaşabilirsen kurtulma şansın olur bu adamla evlenmekten.”
Kararını verir. Geceden hazırlanır. Sabah namazını beraber kıldığı kadınlara ağıla ineceğini aktarır. Kadınlar, o sırada evin diğer işleri ve sabah ekmeğini pişirmekle meşgul olduklarından kimse dikilemez başına. Bu arada Kürtçe dilini öğrenip iyice hakim olmaya başlar. Köyde kendisi ve doktur dışında okuma yazma bilen kimse de yoktur. Bundan dolayıdır ki biraz da saygı duyulmasına nedendi bu. Koyunlar ağıldan meraya salınmaya başlandığında koyunların arasında gizlenerek konaktan çıkmayı başarır.
Doktorun sözlü olarak kendine aktarmış olduğu yol krokisini beynine kazır. Durmadan, yürür. Güneşin kavurucu sıcaklığı, susuzluk bitkin düşürmekle beraber, büyük bir umutla yürüyüşünü sürdürür. Bir çeşme çıkar karşısına. Kana kana suyu içtikten sonra, hızlı adımlarla, insanlara görünmemeye çalışarak, saklanarak, eğilerek, çalılıklardan geçerek, ağaçların arkasına gizlenerek yürüyüşüne devam eder. Karanlık bastırıp gece olunca, bir çalılığın içine girip sabah olmasını bekler. Köye iyice yaklaşmıştır. Uzaktan köyün ışıkları görünür.
Şafak atmaya başlar, etraf aydınlanır. Saklanmış olduğu çalılıktan dışarı çıkıp yürümeye devam eder. Köye tam yaklaştığı sırada, tarlada ot toplayan kadın ve erkekleri görüp yakındaki dikenli fundalıkların içine gizlenir. Kadın ve erkekler toplamış oldukları otu çevirip dururlar. Bunların ne yaptığını anlamaz. Ancak onlara da görünemez. (Bölgede yazın biçilen otlar burma haline getirilip kurutulur. Kışın hayvanların beslenmesinde kullanılır.) Gün batımına yakın köylüler evlerine dönmeye başlayınca köye girer. Narince Caminin yanında yaşlıca bir adama yaklaşıp Şükrü Ağa‘nın konağının yerini öğrenip konağın yolunu tutar.
Konağın mutfak bölümünde Ermeni kadın ve kızlar çalışmakta; erkekler evin diğer işlerini yapmaktadır. Daha önce bu bölgenin yöneticisi olan Bersam Ağa‘nın kızı Siranüş, Şükrü Ağa‘nın kardeşi M. Nuri Ağa‘nın eşi, konakta sözü geçen biridir. O da ölüm yolculuğunda kendi ailesinden dokuz çocuğun kurtarılması karşılığında, M. Nuri Ağa ile evlenmiştir. Siranüş sahip çıkar kendine.
Bersam Ağa’nın tüm yetişkin erkekleri Roma İmparatorluğu tarafından inşa edilen Cendere köprüsünün karşısı, Eski Kahta’nın düzlük alanında koyun boğazlanır gibi boğazlanır; Bersam Ağa, kadınlar ve çocuklar ölüm yolculuğuna çıkarıldığında, Şükrü Ağa kadim dostu Bersam Ağa‘yı ölüm yolculuğundan çekip konağına misafir eder.
Bersam Ağa; iki teneke altını Şükrü Ağa‘ya, borç alacak verecek defterini Sabri Ağa‘ya teslim ederek teşekkürlerini bildirmiş olmaktadır.
Şükrü Ağa, dokuz çocuğu farklı köylere dağıtır; teslim etmiş oldukları ailelere çok net bir talimatı da beraberinde verir.
”Size teslim etmiş olduğum bu çocukların başına her hangi bir musibet gelirse bunun sorumlusu olarak sizi bileceğim; herhangi bir olay sonucu veya Allah’ın emriyle ölümleri sonucu da olsa, cenazelerini gelip kendi ellerimle gömeceğim.”
Bu buyruk, o kadar kesin ve nettir ki hiç kimsenin bu buyruğun dışında hareket edebilmesi mümkün değildir.
İki haftanın sonunda Şükrü Ağa’nın diğer kardeşleri Sabri Ağa farklı tavır, davranışlarıyla Arsaluys’u fark edip konağa yanına çağırtır. Arsaluys, Amasya Gümüşhacıköy’ünden geldiğini,Uzunoğlu ailesinin kızı olduğunu aktarıp; anne, baba ve tüm ailesinin öldürülmüş olduğunu aktarırken, Sabri Ağa‘nın gözyaşları sel olup akmaktadır. Sabri Ağa, Uzunoğlu ailesini çok yakından tanımış olduğunu; babasıyla yakın dostlukları olduğunu aktarır: Annesine seslenip: ”Bu kızı mutfaktan konağa alın. Göz kulak olup sahiplenin” der.
Konağa geçen Arsaluys çok daha mutludur. Bersam ailesinden bir erkek çocuğuyla yuva kurarlar. Kurmuş oldukları yuvanın sonucunda çocukları doğar yeniden büyümeye başlar, kökünden kesilen çınarlar gibi yeniden filiz verip dal, budak salmaya başlar.
Kötü günler bitti dedikleri bir noktada; kabus yeniden başa sarmaya başlar. Şükrü Ağa ve M. Nuri Ağa 1925 yılında tutuklanır. Diyarbakır İstiklal Mahkemesi‘nde ölüm cezasına çarptırılıp aynı yıl Diyarbakır meydanında asılırlar. Şükrü Ağa ve M. Nuri Ağayı ölüme götüren süreç ta 1915 yılında İttihat ve Terakki‘nin yayınlamış olduğu genelgenin sonucudur. Her ne kadar bunların asılmasına farklı gerekçeler yaratılmış olsa da.

Jandarmalar M.Nüri Ağayı tutuklamaya geldiğinde;İttihat ve Terakkinin yayınlamış olduğu bildiriyi anımsayıp Siranuş’a dönüp:

Gidişimiz var,dönümüşümüz olmayacak.Bunu iyi biliyorum.Seninle kısa da olsa mutlu bir yaşamım oldu.Çocuklara göz kulak ol.
İttihat ve Terakki, 24 Nisan 1915 yılında yayınlamış olduğu genelgede: ”Her kim ki Ermeni’ye sahip çıkıp, koruyup, saklayıp, yardım ederse kapısının önünde dar ağacında asılacaktır.”
Osmanlı dağılmış yerine adı cumhuriyet olan bir devlet kurulmuş olmakla beraber; İttihat ve Terakki‘nin tüm kadroları iktidarda belli köşeleri tutmuşlardı. Cumhuriyet sonrası Ermeni soykırımında yer alıp Malta’ya sürgün edilenler, birer birer getirtilip taltif edilmiş, yönetici yapılmış; Ermeni, Rum, Süryani’lerden kalan menkul ve gayrimenkullerden kendilerine hediye edilmişti.
Din değiştirmiş, Müslüman olmuşlardı. Müslüman inanç ve değerleri doğrultusunda yaşıyor olmaları,Türk ve Kürt Müslüman halkların gazabından kurtulmalarına yetmiyordu. Adları dönmedir. Devletin kırmızı kalemle üstünü çizdiği, her fırsatta aşağılanır hor görülürler. Artık kendilerini koruyacak kimseleri kalmamıştır. Göçe karar verilir. Kimsenin kendilerine dönme diyemeyeceği, kimsenin tanımadığı bilmediği diyarlara göçerler.Yüzyıldır devam edip durur göçleri, göçmen kuşları gibi. Göçmen kuşlarıyla aralarında ki tek fark; göçmen kuşlar yeniden dönerken yuvalarına, onlar dönemezler.Vatan hasretiyle yanıp tutuşur, son nefesini verirken yaban ellerde, son arzuları olan vatan toprağına gömülmektir. Bu istemleri bile devletin bekası adına tehlikedir. Buna verilebilecek çok örnek vardır. Çok bilinen Ermeni ses sanatçısı Aram Tigran’dır. Aram Tigran’ın son arzusu Diyarbakır’a gömülmek olmasına rağmen bu hâlâ yerine getirilememiştir.
24 Nisan tebliğine uymayıp Amasya’da kalan Ermeniler ve Rumlar, İttihat ve Terakki‘nin görevlendirmiş olduğu eli baltalı Gabaş Ali isimli eşkıyanın başında olduğu bir çete tarafından soykırıma tabi tutulur.
Masa üstünde yazılmış yalan tarihiyle ve bu yalan tarihi savunmakla görevli unvanları profesör olan insanlar; Amasya’nın işgal güçleri tarafından işgal edildiğini, işgale karşı kurtuluş savaşı veren eli baltalı Gabaş Ali’yi halk kahramanı olarak anlatabilecek kadar ahlaktan yoksundur. Bu absürt tezi savunurken de; ”kurtuluş savaşında cephede baltalarla savaşa katılan bölüklerin olduğunu; modern silahlara karşı baltayla savaşa katılıp büyük bir mücadele ile yedi düvele karşı zaferler kazanmış olduklarını” aktarırlar. Aynı absürt tarihi okullarda küçücük beyinlere birer nakış gibi işlerler.
Tek Ermeni, Rum, Süryani’nin kalmadığı hepsinin katledildiği günlere de o ilin kurtuluş günü ilan edilip hâlâ kutlanır bu coğrafyada. Gerçekte Amasya hiçbir tarihinde işgal edilmemiş, burada verilen bir kurtuluş savaşı da olmamıştır. Buna rağmen Gabaş Ali’nin heykelini dikmekte bir sakınca görmezler.
1906 Osmanlı nüfus sayımına gore; Amasya’da 26.120 Ermeni, 23.633 Rum yaşıyordu. Aradan geçen yüz on yılın sonunda, bugün Amasya’da kaç Rum, kaç Ermeni yaşamaktadır? 1927 Türkiye Cumhuriyeti ilk nüfus sayımını baz alırsak, bugün Amasya’da toplamda 400 binin üstünde Ermeni ve Rum nüfusun olması gerekirdi. Ne oldu bu insanlara buharlaşıp uçtular mı?
Gabaş Ali’nin elinde baltayla tasvir edildiği heykeli Amasya meydanında ki yerini bugünde korumaktadır. Katillerin heykellerinin dikilip, isimlerinin cadde, bulvar ve kışlalara verilmesi bir gelenektir. Örnek olarak Talat Paşa veya 33 masum Kürt insanın celladı Mustafa Muğlalı. Mustafa Muğlalı isminin kışladan kaldırılmış olması çok yakın bir tarihtir.Türkiye bunu yaparak büyük bir ayıptan kurtarmış olmakla beraber; ayıplarına günümüzde her gün daha çok ayplar eklemeye devam etmektedir.
Katillerin kahraman olduğu bir ülkede yaşıyor, katillere katil diyemeyip; yaşanan her müsibette karşılık gidip heykellerin önünde eğilip, ayin düzenler gibi ”gel bizi kurtar bu gözyaşı ve zulümden” yakarışı içinde toplumun ezici çoğunluğu. Gerçekte, özgürleşmek, insan onuruna yakışır bir yaşamı kurmak ve kurtuluşun anahtarı; katillere amasız katil diyebileceğimiz gündür…
(*)Gılgıl: Buğdaygillerden, kuraklığa dayanıklı, ekiminde bire bin veren bir bitki olup; buğday yerine besin olarak kullanılır.

Benzer Yazılar