BİR ZAMANLAR EDİRNE’DE YAHUDİLER YAŞARDI

Zaten bugün yaşı 50 ve üzeri olan her Edirnelinin büyürken en azından okul arkadaşlığı ettiği Edirne Yahudiler hakkında, yaşları 30 ve altında olanların bilgisi “burada bir zamanlar Yahudiler yaşarmış”dan öteye gitmiyor.

Zeynep Kaşlı

2010 yılından beri Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restorasyonu süren ve eli kulağında açılması beklenen Edirne’nin tarihi Büyük Sinagog’u ile ilgili olarak Edirne Valisi Dursun Ali Şahin’in sözlerine çeşitli kesimlerden çok haklı tepkiler geldi.

İstanbul Yahudi Cemaati valinin sözlerinden hicap duyduklarını dile getirirken, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Bursa milletvekili Aykan Erdemir Edirne valisini bu nefret söyleminden dolayı kınayıp kendisini makamının itibarını korumak için istifaya çağırdı. Erdemir ayrıca geçen ay, Türkiye’de antisemitizmin yükselişiyle ile ilgili mecliste bir araştırma komisyonu kurulmasını teklif etmişti.

Zira Cumhuriyet tarihi boyunca pek çok kez yaşanan Yahudi karşıtı söylem ve eylemlere yenileri eklenmeye devam ediyor. Bu bağlamda geçtiğimiz günlerde Alperen Ocakları üyesi bir grubun Mescid-i Aksa baskınını protesto etmek için İsrail Konsolosluğu yerine Neve Şalom Sinagogu’na yürümelerinin de sayıca git gide küçülen İstanbul Yahudi cemaatini ötekileştirme, dışlama ve “onlar”a yerlerini hatırlatma amacı taşıdığı aşikar.

Edirne Yahudileri

Edirne’nin, her ne kadar bugün artık yerleşik bir cemaati kalmamış olsa da, bir Osmanlı kenti olmasından da öncesine dayanan bir Yahudi tarihi var. Kentin geçmişi Bizans dönemine dayanan en eski mahallelerinden olan Kaleiçi’nde yer alan ve Avrupa’nın en büyük sinagoglarından biri olduğu söyleyen bu büyüklükte bir ibadethanenin varlığından da anlaşılacağı üzere, burada nesiller boyu yaşamını sürdürmüş geniş bir cemaatten söz ediyoruz.

Fakat ne yazık ki bugün artık iki yaşlı kardeş ve bir de ailesi İstanbul’da ikamet eden bir esnaf dışında bu cemaatten geriye sadece 2010’da çatısı tamamen çökmüş haldeyken nihayet restorasyonuna başlanan bu sinagog ve taşlarının bir çoğu sökülerek başka amaçlarla kullanılmış ve çevresinde yükselen yapıların yanında öylece kendi haline bırakılmış mezarlığın ancak yüzde onu ve bir de Kaleiçi’nde çok azı apartman veya otoparklık arsaya dönüşmeden korunabilmiş ahşap evlerden başka bir şey kalmamış durumda.

Bir de bugün bir çok Edirnelinin dahi kimlerden miras olduğunu bilmediği meşhur badem ezmesi. Şehirde bilinmeyen, bilinse de konuşulmayanlar elbette badem ezmesinin tarihinden fazla.

Örneğin 1934’de Edirne’de Trakya’nın diğer vilayetlerine göre daha az dramatik boyutlarda yaşandığı söylenen 1934 Pogromu olarak da anılan Yahudilere yönelik şiddet, 4 binin üzerindeki Yahudi nüfusun neredeyse yarısının şehri geri dönmemek üzere terketmesine sebep olacak kadar korkutucu olmasına rağmen, bugün kentin ileri gelen yaşlılarının dahi üzerinde hiç konuşulduğunu hatırlamadığı bir hadise.

Ancak yakın zamanda yapılan birkaç tarihsel araştırma gösterdi ki yaklaşık bir haftalık bir sürece yayılan ve Kırklareli’nde tecavüzlere kadar varan bu yağma ve saldırılarda, merkezi yönetimin güvenilir adamı Trakya Umumi Müfettişi İbrahim Tali’nin adeta geliyorum diyen saldırılara karşı zamanında gerekli önlemleri almamasının önemli bir payı vardı.

Ne yazık ki Edirne Yahudileri için 1934 senesinde yaşananlar münferit bir olay değildi. Yıllar içerisinde 1930’ların Türkleştirme politikalarına bir de azınlıkların dış politika malzemesi haline getirilmesi eklenmişti.

1955’deki 6-7 Eylül olayları sırasında bir Yahudi esnafın dükkanındaki TC bayrağını yaktığı yönünde asılsız bir haber çıkmış, bu esnaf  ülkesine ve milletine bağlılığını aynı gazeteye yazdığı bir mektupla savunmak ve böylece Edirneli hemşerilerinin nazarındaki itibarını korumaya çabalamak durumunda bırakılmıştı.

1967’de başlayan Arap-Israil çatışmalarıyla birlikte, Siyonizmle Mücadele Derneği adıyla bir araya gelen küçük bir gruptan, sadece Yahudilerle (ki artık o dönemde sayıları 400’den azdı) ahbaplık ettiği için, açık ve kapalı tehditler aldığını söyleyen ve kendini Atatürkçü bir Türk ve Müslüman olarak tanıtan bir Kaleiçi sakininin tanıklığı, o günlerde kente hakim olan nefret söyleminin boyutlarıyla ilgili çok şey söylüyor. Edirne’nin ileri gelenlerinde biri olan bu kişinin, evine gönderilen isimsiz mektuplarla ilgili şüpheli gördüğü birkaç isim hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunmasına rağmen, çok kısa bir sürede delil yetersizliğinden dosya kapatılıyor.

Yine Edirne’de, 1988 yılında İsrail askerlerinin bir Filistinli çocuğa saldırdığı haberinin ertesinde, sabah namazı çıkışı bir grup tarafından artık neredeyse cemaatsiz durumda olan tarihi Büyük Sinagog’a bir baskın ve talan tertip ediliyor, üstelik yine tanıklıklara göre, sinagoga çok yakın mesafedeki polis karakoluna bizzat haber verilerek.

Bugünden bakıldığında, yakın geçmişte yaşanan bu hadiseler, Yahudilere ve tüm azınlıklara yönelen nefret suçları ve bu suçların üstlerinin örtülme biçimleri açısından pek de eski-yeni  diye iki ayrı Türkiye olmadığının kanıtıdır diyebiliriz.

Suç ve cezasızlık

Fatma Müge Göçek’in  “Ermeni meselesi” ve Ermeniler’e yönelik Osmanlı ve Türkiye tarihi boyunca süregelen kollektif şiddetin temel toplumsal sebepleri üzerine yayınlanan son çalışmasında işaret ettiği gibi, aslında tüm gayrimüslimlere yönelik şiddet olaylarının farklı boyut ve biçimlerde tekrar etmesinin altında yatan, işlenen suçların cezalandırılmaması ve bu yolla işlenecek yeni suçlara meşruiyet kazandırılmasıdır.

Edirne Valisi’nin son zamanlarda İslam dünyasının kutsallarını hedef almaktan çekinmeyen ve bu sebeple eleştirilen İsrail devleti ve onun politikalarına yönelik “kin”i bendini aşmış ve yaptığı Mescidi Aksa – Büyük Sinagog karşılaştırmasıyla adeta İsrail devletiyle  Türkiye Yahudi cemaatini birbirine eşitlemiştir. Yok olmaktan son anda kurtarılmış Edirneli Yahudilerin kutsallarının korunması sürecinde cemaatin de bu konuda söz sahibi, içeriden bir aktör olduğunu görmezden gelmiş, tüm süreci devletlilerin iyi niyetine indirgemiştir.

Peki bunu sıradan vatandaş olarak bile değil, bir ilin en üst düzey mülki amiri olarak nasıl yapabilmiştir? Tıpkı önceki seferler de olduğu gibi, bir önceki suçun maktullerinin söyledikleri ya da yaptıklarının yanlarına kaldığını gören bir sonraki maktul gibi, benim söylediğim de nasıl olsa benim yanıma kalır diye düşünüldüğünden mi?

Neticede bu yazının yazıldığı sıralarda Vakıflar Genel Müdürlüğü Sinagog’un fonksiyonu ile ilgili tek karar merciinin kendileri olduğunu ve diğer kaynaklardan yapılan açıklamalara itibar edilmemesi gerektiğini söylemiş olsa dahi, yapılan istifa ya da görevden alma çağrılarına açık bir cevap gelmediği takdirde aslında hepimiz biliyoruz ki bu nefret suçu da diğerleri gibi yapanın yanına kalacak ve kendi gibi yenilerini doğuracak. Yıllardır süre giden bir yanda iyi niyetli devlet diğer yanda ise sürekli sadakati sorgulanan azınlıklar ikiliğini koruyarak.

Asıl korkmamız gereken devamlılık

Edirne’nin yakın tarihindeki yukarıda bahsi geçen elim olaylar elbette bugün sadece şehrin birkaç tarih meraklısı ileri geleni tarafından bilinen gerçekler. Büyük Sinagogun bugün hummalı bir biçimde süren restorasyon çalışması kente hem ekonomik hem de kültürel bir canlılık getirebileceği düşüncesiyle genel olarak kentin birçok kesiminden destek bulurken, nasıl olup da bu büyüklükteki bir sinagogun yakın zamana kadar neredeyse yıkılmaya yazdığının ardındaki yerel sebepler ise pek az kişiyi ilgilendiriyor gibi gözüküyor.

Zaten bugün yaşı 50 ve üzeri olan her Edirnelinin büyürken en azından okul arkadaşlığı ettiği Edirne Yahudiler hakkında, yaşları 30 ve altında olanların bilgisi “burada bir zamanlar Yahudiler yaşarmış”dan öteye gitmiyor.

Edirne valisinin Yahudi mirasına gösterilen özenle ilgili sözleri, aslında bu özenin tıpkı eski örneklerinden alışık olduğumuz gibi hep dış politika gölgesinde olduğunun ve diğer gayrimüslim vatandaşlar gibi bu toprakları evleri bilen Yahudilerin “biz”den değil “onlar”dan olduğu kabulüyle yani hep dışlamayla malül olduğunun bir göstergesi .

Görünen o ki, 2014 Türkiyesi’nde de nefret suçları cezasız kalmaya devam ettiği müddetçe, maalesef bu gibi açıklamalar duymaya da devam edeceğiz.

* Bu yazıda aktarılan veriler doktora çalışmamın bir parçası olarak Edirne’de yaptığım görüşme, gözlem ve gazete taramalarına dayanmaktadır.

** Zeynep Kaşlı: Seattle, Washington Universitesi Displinlerarası Ortadoğu Çalışmaları Programı’nda doktora öğrencisi.

Benzer Yazılar