BİZ KİMİZ? RUM MUYUZ?

Tamer Çilingir / Devrimci Karadeniz

Resmi tarihin yalanlarını tek tek ortaya çıkaran, araştırmalar, incelemeler, kitaplar, makalaler umudumuzu büyütüyor bir yandan… Artık Kürtlere dair inkarcılık, çok net sol saflarda olunmadığının göstergesi olarak değerlendirilebiliyor. Ermeni Soykırımı’na dair ikircikli yaklaşımlar da yine nerede durulduğunu anlamamıza hizmet ediyor… Aslında bilgiye ulaştıkça, öğrendikçe kafalar netleşiyor ve artık ırkçı şoven yaklaşımlar prim yapamıyor, kitlelerin kolayca kandırılmasını sağlayamıyor. Ama hala biz Karadeniz‘de Pontos/Pontus‘da yaşayanlar açısından ise genel olarak bilgi eksikliğinden kaynaklı, birçok şey söylenemiyor, görmezden geliniyor. İttihat ve Terakki’nin Ermenilere yönelik katliam, tehcir politikalarından söz edilirken, Rumlar görmezlikten geliniyor.

“Biz Rum muyuz”… Onbinlerce anne ve baba yaklaşık yüzyıldır, çocuklarının bu sorularıyla karşı karşıyadır. Hala adını, kimliğini arayan Karadeniz insanı bu soruyu, benzerleriyle birlikte soruyor: Laz mıyız, Ermeni miyiz, Türk müyüz diye…

Aslında soru “Biz Kimiz”dir… Anne, baba ve doğulan aile seçilemediğine göre, kimse kendi etnik, ulusal kimliğini de seçme şansına sahip değildir elbet. İki yüzyılı bulan sosyalist düşüncenin ortaya çıkışına rağmen ulus kavramı önemini yitirmediğine göre, 500 yılı bulan kapitalizmin tarihiyle birlikte kendimizi ifade ettiğimiz aidiyet kavramlarından biri olan ulus kavramı, tüm dünya bir gün sömürüsüz, sınıfsız toplumlara ulaşana dek kullanılmaya devam edecek.

 

RUM OLMA İHTİMALİ

Başa dönersek, bizler açısından, Karadeniz’de Sinop’tan, Rize’ye, Tokat’ın, Sivas’ın bir bölümünü, Gümüşhane’yi, Amasya’yı da içine alan tarihsel adıyla PONTOS/PONTUS’da bugün yaşayanlar açısından ”Biz Rum muyuz?” sorusunun anlamı pek önemlidir.

Bu soru farklı bakış açılarına sahip kesimlerce, farklı kaygılar taşımaktadır. Ama bu her farklı kesim açısından ortak olan bir nokta ise bu bölgede (Pontos/Pontus) yaşayanların Rum olma ihtimalleridir.

 

TÜRK OLMAYI ÜSTÜNLÜK SAYANLAR AÇISINDAN RUM OLMA İHTİMALİ

Türk olmayı, üstünlük olarak sayanlar açısından Rum olma ihtimali katlanılamayacak bir şeydir. Irkçı, miliyetçi, şoven propagandalarla beslenen bu kesimlere göre Rumlar “aşağılanacak” insanlardır; bütün kötü özellikler Rumlar’da, bütün güzel özellikler ise Türkler’de toplanmıştır; tanrı böyle istemiş ve böyle yaratmıştır bu ulusları. Bu iki ulusun iyi ve kötü yanlarını ayırdedemeyenler için ise devreye tarihsel düşmanlıklarımız girer. Rumlar, Türklerin en büyük düşmanlarıdırlar; Osmanlı’nın ekmeğini yemiş ama her fırsat bulduğunda isyan etmiş, dış düşmanlarla işbirliği yapmışlardır, emperyalistlerle kolkoladır Rumlar vs… Üstelik Rumlar bir de Hristiyandırlar ki, bu zaten başlı başına önemli bir utanç kaynağıdır, Türk olmayı üstünlük sayan Müslümanlar için…

 

VİCDANLI İNSANLAR AÇISINDAN RUM OLMA İHTİMALİ

Kendini Türk olarak hisseden ama bunu bir üstünlük saymayanlar açısından ise durum çok daha farklıdır. Bir kere her şeyden önce büyük bir yalanla kandırılmışlardır. Ama bunu kabullenmek sanıldığı gibi hiç de kolay bir şey değildir. Öyleyse bunun çok önemli olmadığını, geçmişi irdelemenin gereksizliğini ve hangi etnik kimliğe ait olduğumuzun önemsizliğini, sadece insan olmanın önemli olduğunu kendine telkin etmek en doğru yoldur. Ama bir şeyler kemirmeye devam eder beynini insanın ve o soru sorulmaya devam eder.

”Ben Rum muyum?”

Rum olma ihtimalinin yerini olmama ihtimalinin de olduğu düşüncesiyle değiştirmeye çabalar durur. Öyle ya, buralarda bu süreç boyunca yaşamış Türkler de vardır.

Resmi tarihçilere göre, bu topraklarda yaşayan insanların büyük çoğunluğu ya ”kıpçak” ya da ” çepni” gibi Türk boylarından gelmektedir. Ama bir gerçek vardır ki; Rumlar bu topraklarda yaşamış ve 1919 ile 1923 yılları arasında büyük bir kıyıma uğramış, sağ kalanlar mübadele ile sürgün edilmişlerdir. En önemli kafa karışıklığı yaşanan durumlardan biri de budur.

Resmi tarih, böyle bir şey olduğunu inkar edememekle beraber, birkaç ”eşkiya”nın isyanının bastırılması olarak açıklar bu tarihlerde yaşananları. Bu ”eşkiya”ya destek olan Rumlar da, Yunanistan’la yapılan bir anlaşma ile sürgün edilmişlerdir.

Vicdanlı insanın kafasını karıştıran durumlardan biri de budur. Oturulan evler, bağlar, bahçeler kendilerinin değildir, dedelerden ninelerden duyulan hikayelerde Rumların evlerine yerleştirildikleri anlatılır, onların malları ve mülkleri kendilerine verilmiştir. Yaşanılan her yerde Rumlar’dan izler vardır; yıkık dökük kiliseler, evler, ”define” avcılarının onyıllarca gizli olarak yaptıkları kazılarda ortaya çıkan değerli eşyalar vs… Bazı köylerde kendilerini Türk olarak görmelerine rağmen insanlar Rumca (Romeyka) konuşmaktadırlar.

Hatta bu hikayeleri anlatırken nineler, dedeler gözleri yaşararak anlatmışlar, gidenlere üzüldüklerini söylemişlerdir. Bir yanı vicdanları sızlatan bir durum olmakla beraber, Rum olunmadığını pekiştirdiği sanılan bu durumla berbaber, Rumca konuşulan köyler kastedilerek, kendilerinin Rumca bilmiyor olmaları da, ”Ben Rum muyum?” sorusuna, ”değilim” yanıtını güçlendirir; öyle sanılır.

Ama bu sorunun yanıtını ararken kendimizce istediğimiz yanıtı pekiştirdiğini sandığımız bu anlatımlar, bize başka sorular sordurur. ‘ ”Biz buraya nerden, nasıl geldik?”, ”Neden bu insanlar topraklarından kovulmuştur?” vb.

 

HER AİLENİN YAKIN GEÇMİŞİNDE “BİR YERDEN BİR YERE GÖÇ” VARDIR

Karadeniz’de, özellikle Pontos/Pontus bölgesinde yaşayan büyük çoğunluğun hikayelerinde, 1915-1930 yılları arasında yaşanmış yer değiştirmelerden sözedilir. Ya bir sel sonrası aile bir yerden, bu son yerleşim birine göç etmek zorunda kalmış, ya bir deprem, ya bir doğal afet sonrası ”yer değiştirilmiştir”. Ve gelinen yerde Rumların yaşadığı evlere, köylere yerleştirilmişlerdir.

İlginç olan ise bu yer değiştirmelerin kısa mesafeli yerler arasında olmasıdır. (Trabzon’un bir ilçesinden diğer bir ilçesine, Ordu’nun bir ilçesinden, Giresun’un bir ilçesine vb.) Ama geldiklere yerlere, köylere de başkaları göç etmiş (sel, deprem, doğal afet olduğu iddia edilmesine rağmen), hatta bu köylerde, göç edenlerin akrabaları yaşamaya devam etmiştir.

Bu noktada, tarihçilere, sosyologlara düşen en önemli görev, bu konuda bilimsel araştırmaların yolunu açacak girişimlerde bulunmaktır. Bilimin ışığında kafalardaki soru işaretlerinin yanıtlanabileceği çok açıktır. Resmi tarih ve Cumhuriyet hükümetleri, bu soruların yanıtlarının öğrenilmesini istemediklerinden, böylesi araştırmalara izin vermemişler, bu konudaki girişimleri de emperyalist güçlerin oyunları, planları olarak addedip, provoke etmiş, engellemişlerdir.

Tabii bahsi geçen tarihsel süreç 100 yıla yaklaşmaktadır ve bugüne kadar ki devletin yaklaşımı sayesinde canlı tanıklıkların hemen hiç ihtimali kalmamıştır. Ancak buna rağmen nesiller arası aktarımlar, birçok ailenin elinde olabilecek belgeler, dökümanlar resmi tarihi yalanlayabilecek olduğundan, Cumhuriyet’ten bu yana sürdürülen bu politikadan hala vazgeçilmemiştir.

 

YA DİNİNİZİ YA DİLİNİZİ DEĞİŞTİRECEKSİNİZ

Osmanlı’nın Pontos/Pontus Rumlarına “Ya dininizi ya dilinizi değiştireceksiniz” dayatması sonucunda Batı Pontos (Sinop’tan Trabzon’a kadar) dilini değiştirip (Türkçe konuşup) dinini (Ortodoks Hristiyanlığı) yaşamaya devam eder.

Mübadele sonrasında özellikle Batı Pontos’dan Yunanistan’a giden Rumların Türkçe konuşuyor olmalarının sebebi de budur (ikinci nesil yaşlılar hala sadece Türkçe konuşuyorlar).

Hatta soykırımı sürecinin ardından sağ kalıp da Yunanistan’a sürgüne gidebilenler, orada bu defa da Rumca bilmiyor olmanın sıkıntısını yaşamışlardır…

Ancak Doğu Pontos (Trabzon, Rize, Gümüşhane) dinini değiştirip (Müslüman olarak yaşayıp) dilini (Romeika) konuşmaya devam eder.

Bu durum 20. Yüzyıl’ın başlarına kadar bu şekilde sürerken, Doğu Pontos’ta ”Gizli Hristiyanlık”ın ortaya çıktığını görüyoruz. “18 Şubat 1856 tarihinde Abdülmecit’in Paris anlaşmasını imzalaması ve 30 Mart’ta arkasından gelen Hatt-ı Hümayun ülkedeki Hristiyanların kendilerini güvenden hissetmelerine sebep olur.

Zorla veya Müslüman olmanın avantajlarından yararlanmak amacıyla bir şekilde Hristiyan oldukları halde, İslam görünen Stavriotlar bu güven sonucu, Batılı ülkelere durumlarının incelenmesi için başvurmuş, İngiliz Büyükelçiliği, Tranzon’daki Vice-Konsül’den detaylı rapor istemiş.

Hazırlanan raporda sadece Krom’da bile 17.260 gizli Hristiyan (Koromlis) yaşadığı belirtilince olay gerek Osmanlısarayı, gerekse Batı enteliyansiyasında bomba gibi patlamıştı.

Trabzonlu Müslümanlar bu inanılmaz olayı bir atma türküyle dile getirmişlerdi:

‘Uzun Sokak çamur oldi, Kromilar gavur oldi.’ (R. Janin, Musulumans malgre eux: les Stavrotes, Achos d’Orient, 15, 1912, 501) (Karadeniz Ansiklopedik Sözlük, 1.Cilt, Sayfa 434, 435)”

Tabii gizli Hristiyanlar’ın da kendilerini Müslüman olarak ifade ederken, Türkçe konuşmak zorunda olduklarını da ifade etmek gerek… i

 

RUMCAYI NASIL ÖĞRENDİK?

Bu soruya yanıt vermeden önce, ortaya çıkan bir durumdan bahsetmek gerekli. Soykırımı ve sürgüne rağmen Pontos’un izlerini taşıyan bölge Doğu Pontos’tur. Soykırımı esnasında geride iz bırakmamak için elinden geleni yapan Kemalistler, bütün Pontos’ta adeta taş üstünde taş bırakmamış, Rum okullarını, kiliselerini yakıp yıkmıştır.

Ancak Doğu Pontos’ta hala Romeika dilini konuşan insanlar vardır. Yani Osmanlı’nın “ya dininizi ya dilinizi değiştireceksiniz” dayatmasına karşı dillerini değil dinlerini değiştiren (ki bunun da gizli Hristiyanlık olarak yer yer devam ettiğini görüyoruz) Doğu Pontos bölgesinde Rumların izleri yokedilememiştir. Tabii Cumhuriyet döneminde süreç daha hızlı işlemiştir.

Peki Rumca konuşan ya da ailelerinde bir ya da iki nesil öncesine kadar Rumca konuşanlar açısından şu sorunun yanıtı nedir: RUMCAYI NASIL ÖĞRENDİK?

 

RUM DEĞİLSEK RUMCA’YI NASIL TÜRKÇE’DEN İYİ KONUŞUYORUZ?

Öyle ya Rum olmadığımız halde neden Rumca konuştuk ya da konuşuyoruz. Bunun en basit ve sık karşılaştığımız yanıtı, “komşularımızdan öğrendik”tir. Yani egemen olan devletin Rumları zorunlu bıraktığı tercihi (din ya da dil konusunda) biz (Türk olduğunu düşünenler) de yapmışız gibi görünüyor. Yani komşularımız Rumca konuşuyor diye biz kendi dilimizden vazgeçip onlarla anlaşabilmek için Rumca öğreniyoruz!

Üstelik onlar gittikten yıllar sonra bile bu dili konuşmaya devam ediyoruz! Yunanistan’a giden Batı Pontoslular, Rumca konuşulan bir ülkede hala Türkçe konuşmaya devam ederken, bizim bunca baskı, asimilasyon politikalarına ve üstelik “Türk” olduğumuzu iddia etmemize rağmen Rumca konuşuyor olmamızın ikna edici bir yanıtı olmalıdır. Hatta bugün bile Romeika konuşulan birçok köyde çocukların Türkçe’yi okulda öğrendikleri, okula gitmedikleri için Türkçe’yi doğru dürüst konuşamayan ya da anlayamayan birçok kadının olduğu da bölgede herkesin bildiği bir gerçektir…

Rumca bilmeyenlerin dahi kendilerinin ”Türk” olup olmadığı konusunda net yanıtlarının olmadığı bir yığın veri olmasına karşın, Rumca konuşanların hala “biz Türküz” demelerinin de sosyolojik bir açıklaması vardır mutlaka…

 

ETNİK KİMLİK ARAYIŞINDA DEĞİLİZ AMA…

Biz kimiz? Sorusunun elbette illa ki bir etnik ya da ulusal yanıtının olması çok önemli değildir. Günümüz dünyasında egemen olan emperyalist-kapitalist sistemin çarkları arasında ezilen kitleler açısından, bu sömürü sisteminin ezilenler safında yeralmak asıl belirleyici “aidiyet” sıfatı olarak düşünülmeli ve tüm uluslardan ezilenlerin sınıfsız, sömürüsüz, adil koşullarda yaşayacağı bir dünya hayaline sahip olunmalıdır. Ancak bu bilince ulaşabilmek için egemenlerin dayattığı sömürü sisteminin yanı sıra onların tarihi, sosyolojik dayatmalarına karşı da doğru bir duruşa sahip olunmalıdır.

Irkçı, şoven bir perspektifle kitlelere bir ulusal aidiyeti dayatanlara karşı çıkmak, resmi tarih yalanlarını deşifre etmek, sınıfsal mücadelenin de en önemli ayaklarından biridir.

 

‘BİZ KİMİZ’ ARAYIŞI TARİHİ GERÇEKLERİ ORTAYA ÇIKARMA ÇABASIDIR

“Hangi etnik kimlikten olduğumuzun ne önemi var her durumda ezilen, sömürülen, baskı ve zulüm gören biz değil miyiz”’ yaklaşımı eksiktir, daha da ötesi, ırkçı şoven egemen anlayışın değirmenine su taşımakla eş değerdir.

”Biz kimiz?” sorusunu sorarken, aradığımız yanıt, hangi etnik kimlikten olduğumuzu öğrenmekle sınırlı değildir. Aradığımız yanıt, resmi tarihin, egemen sınıfların tarihi olduğu bilincinden yola çıkarak; önce bu tarihi gerçekleri ortaya koymak, bu süreçlerin hangi güçler tarafından nasıl şekillendirildiğini anlamaktır. İşte o zaman hangi etnik kimlikten olduğumuzun pek bir önemi kalmayacağı gibi, egemenler tarafından kışkırtılan ezilen uluslar arasındaki suni düşmanlıklar da ortadan kalkacaktır.

tamercilingir@hotmail.com

www.twitter.com/cilingirtamer

Benzer Yazılar

6 Comments

  1. Anton
  2. Pedro
  3. Nesrin pekcan
  4. Murat
  5. yunus güler
  6. asasa