BU ÜLKENİN DEVRİMCİLERİ SANA BÜYÜK BİR HAKSIZLIK YAPTILAR KENAN EVREN

Murat Kahraman

Eşeğin ismi Osman olursa?

Normal bir insan gibi geçip gitti Netekim Kenan bu dünyadan… Hem de eceliyle… Sen ecelinle gitmeyi kesinlikle hak etmemiştin. Bu ülkenin devrimcileri sana büyük bir “haksızlık” yaptılar Kenan. Onca yük ve günahla seni baş başa bıraktılar. Ve ölüm de seni “yalnız” gönderdiler!..
Ah Kenan, sen neydin ki öyle izinsiz hayatımıza girdin ve bir daha çıkmasını bilmedin.  Ama istediğin zaman da hiç kimseyle “vedalaşma”dan ve kimseden af dilemeden çıkıp gittin.
Ölümün bile bizi sevindirmedi. Yaşarken de ölürken de kimseyi güldürmeyi beceremedin be adam! Sende ne keramet varmış ki insana bu kadar şey hatırlatıyorsun!
Herkesin yanında bir “anı”n var senin. Mutlaka herkes kendi cephesinde yaşadıklarını hatırlar ve anlatır.
İzninle ben de bir şey karalayayım.
Ben seni en çok zorunlu din derslerinde hatırlıyorum. Söndürdüğün ocakları, yetim bıraktığın çocukları ve geride bıraktığın gözyaşlı anne ve kardeşlerin durumunu bir kenara bırakalım. Zorla, mecburiyetle ve aşağılamayla öğrettiğiniz Türkçe’yi de bir tarafa koyalım şimdilik.
Uzatmadan zorunlu din dersleriyle bir iki şey söyleyelim:
Dersimlilerin hepsi Netekim’in adaşı olan dönemin Dersim Valisi Kenan Güven’i iyi hatırlar. Zaten onu unutmaları mümkün de değil. İsteseler de unutamazlar. Çünkü bolca mazisi vardır. En çok da bölgede uyguladığı “inanç şefkati”yle hatırlarlar!..
Bu Kenan, Dersim’e zorla cami inşa etmeye bayılıyordu. Adeta bir saplantıya dönüşmüştü. Pilot köylere seçtiği yerlere zorla cami yaptırırdı. Daha sonra da ibadet yapılıp yapılmadığını öğrenmek için de yerinde kontrole gitmeyi de “ihmal” etmiyordu. Yapılan caminin ahıra dönüştürüldüğünü görünce de çılgına dönüyordu.
Bu Kenan’ın inanç şefkati fiyaskoyla sonuçlandı. Ne kadar sopa kullandıysa da halkı zorla müslümanlaştırmayı bir türlü beceremedi.
Zaten Dersim hep onların ilgisine mazhar oldu. Devletin “şefkatli” kollarının ilgisi hep katmerli oldu.
Ne onlar bu kendi heveslerinden vazgeçtiler ne de bölge insanı bu ilgiyi üstüne çekmekten kurtulabildi.
Yine o dönemde okullara zorunlu din dersleri uygulaması getirilmişti.
Bunu ortaokula ve liseye gidenlerden duymuştuk. Zorunlu din dersi uygulaması devam ederken bizim de yolumuz ilçeye düştü. Zaten devlete ait olan ne varsa bizi korkutuyordu. Buna okulları da dahildi. Devletin “şefkatli kolları” nedense bizde ters etki yaratmıştı. Bir türlü o şefkat bizim korku ve çekincelerimizi silemiyordu.
Okulun ilk haftasındaki ilk din dersine gerile gerile girdik. Neyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk.
Koca sınıfta namaz kılmasını bilmeyen ve kuran sürelerini bilmeyen sekiz tane alevi öğrenci vardık.
Bu sekiz öğrencinin içinde iki tane Hüseyin vardı. Din öğretmeni iki Hüseyin’le ilgileniyordu. İki Hüseyin ne namaz kılmasını biliyorlardı ne de din öğretmenin ismini söylediği kuran sürelerini biliyorlardı.
Din öğretmeni iki Hüseyin’e acele etmeden zevkle güzel bir dayak çekti. Sonra ikisini tek ayak üstünde bekletti. Sıra bize gelmesin diye dua ediyorduk. Dua ediyorduk dedim de, sahiden biz dua biliyor muyduk?.. Orasını hatırlamıyorum.
Tam o anda ezan okundu. Benle Şahin yana yana oturuyorduk. Şahin’in söylediği söz üzerine elimizde olmadan kikirdemeye başladık.
Zaten biz ezan sesini hayatımız boyunca duymamıştık. İlçeye gelince duyduk. Çoğu zaman bize ezan komik gelirdi.  Buna sesi çirkin olan imamlarda eklenince daha da komik oluyordu.
Bunun üzerine din öğretmeni yanımıza geldi. Zaten çok gergin ve stresliydi. İlçeye yeni gelmişti ve ezan bilmeyen insanların varlığında ilk kez haberdar olduğu için şaşkındı da…
“Oğlum, neye gülüyorsunuz?”
Şahin, neyi düşündü bilmiyorum ama kendi söylediği sözü üzerime attı.
“Ne dedi oğlum? Bir daha tekrarla!”dedi.
“Öğretmenim dedi ki, ‘bu aynen bizim Osman eşek gibi anırıyor’ dedi!”
Din öğretmenin o halini anlatamam. Gözleri idam edilmiş mahkum gibi yuvalarında fırlamıştı. Şaşırmıştı. bizi nasıl deveceğine karar vermemiş gibiydi. İkimizi sürükler gibi tahtaya kaldırdı.
Neyi söylediğimi tekrar etmemi istedi. Şahin’e baktım. Şahin’in çok komik bir hali vardı. Kafasını korkudan iki omuzunun içine saklamış gibi yapmıştı. Kafası neredeyse görünmüyor gibiydi. Burnunda sümük akıyordu. Ben o an ne haldeydim onu bilmiyorum.
(Bu arada yıllar önce Şahin’e misafir oldum. Şahin’in Karadenizli doktor eşi olan olan Nazlı’ya Şahin’in taklidini yaptım. Böylelikle Şahin’in “intikamını” aldım!)
Doğruyu söylemekten vazgeçtim. Halbuki sözü söyleyen de Şahin’di, Osman isminde eşek de Şahin onlara aitti. O dönemde Dersim’de meşhur bir moda vardı. Eşeklere Osman, köpeklere de Türkeş ismi takılırdı.
Din öğretmeni kendisini sakinleştirecek şekilde iyi bir dayak faslına başladı. İyice yumuşattı bizi.
“Şimdi namaz kıl oğlum!”dedi.
Tahtaya kaldırılan ve yana yana dizilen diğer arkadaşlarıma baktım. Namazı da namazın ne olduğunu da bilmiyordum. Toplam şekiz çocuk kurbanlık koyunlar gibi komik bir halimiz vardı.
Diğerlerine sordu. Kimse bilmiyordu. Yine Şahin kurnazlık yapmaya kalktı ama kendisini ele verdi. Namaz taklidi yaptı. Kıçını kazlar gibi kaldırıp indirdi.
Öğretmen, “dua biliyor musun ulan?”deyince, Şahin’in uyanıklığı erken patladı.
Öğretmen tekrar öfkelenmeye başladı. Kalın bir cetvelle parmak uçlarımıza vurdu. Bu süre ne kadar sürdü bilmiyorum ama bize çok uzun geldi.
Cami imamını Osman eşeğe benzetmişim iddasıyla en çok da bana vurdu. Namaz kılmaktan vazgeçti. Kaç tane süre bildiğimi sordu.
“Süre nedir öğretmenim?”diye sordum. Çünkü bilmiyordum ne demek olduğunu. Sormaz olsaydım. Adam çıldıracak gibi oldu.  Etrafında döndü. Saçını başının yolar gibi yaptı. Üstüme eğildi. Kötü kokuyordu. Ter ve sigara kokusu iç içe geçmişti. Kelam gibi çirkin, ince ve boz bıyığına tükürük bulaşmıştı.
“Oğlum her şeyden vazgeçtim. Bana sadece Fatiha süresini oku!”
Fatiha süresini de bilmiyordum.
Zavallı öğretmen şok üzerine şok yaşıyordu. İlçeye tayini yeni çıkmıştı. Şu şansa bak ki, dini “bakireliği”ni bizimle tatmıştı.
Sınıftaki diğer öğrencilerle “bu aziz ülkede halen gavur varmış” diye bağırdı. Nutuk çeker gibi bir iki şey daha söyledi.
Biz de bu kısa fırsatı değerlendirmeye çalıştık. Kim Fatiha süresini biliyor diye Kürtçe ve Zazaca konuşarak “kopya” çekmeye çalıştık. Altısı Zazaca iki tanemiz de Kürtçe biliyordu. Fısıldaşmalarımız işe yaramadı. Sonuç hüsran!.. Kimse Fatiha süresini bilmiyordu!..
Öğretmen baktı ki iş olacak gibi değil. Ceketini çıkardı. Kravatını gevşetti. Yeryüzünde “barışı” temsil eden dinini kısa yolda öğretmeye koyuldu.
“Halen bu ülkede gavur mu var ulan?”diye bağırdı.  Anlaşılmaz bir biçimde kesik, çirkin ve nobran bir kahkaha patlattı. Kendisine gelmek için başını duvara vurdu.
Sonra bize yöneldi… Ne mi oldu?
Bize ezan yerine, Yandık Felek türküsünü söyletti.
Ezan sesini ilk kez Çemişgezek’e okula gittiğim zaman duydum. O gündür bu gündür o ilçeyi sevmiyorum. Neden sevdiğimi de bilmiyorum. Dersim içinde ama Dersim’e benzemez. Sanki Dersim’i cezalandırmak için oraya bağlamışlar.
O ilçeye gidince içime ağır bir kasvet çöker. Hep okula geldiğim ilk zamanlarda duyduğum ezan seslerini hatırlarım. Yanılmıyorsam beş tane cami vardı. Hepsi birlikte okuyunca ses,  karşı taraftaki kayadan yankılanırdı. Sonra ses tekrar ilçenin içine yayılır gibi olurdu.
İşte iki Kenan’ın “şefkatli” kolları, bizim çocuk ruhumuzu böyle yağmaladı.
Sonraki zamanda da kurtulamadık Kenan’dan. Kenan’a misafir olmak isteyen birçok devrimci girişim oldu. Bunlardan biri de bizim yoldaşlardı. Ziyarete giden arabalardan biri talihsiz bir biçimde kontrole takılınca yakalandı. Kenan’ın şansı yine yaver gitti. Diğer araba yakalanmamıştı. Bize üst üste operasyonlar yapıldı. O yıl yüzün üzerinde aktivist tutsak düştü. Yakalanmayan ikinci arabının içinde kimin olduğunu öğrenmek istiyorlardı.
Bu kez parmak uçlarımıza cetvel inmiyordu. Filistin askısından en hassas yerlerimize elektrik veriliyordu.
Kısacası Netekim Kenan, çok sade bir yolculuğa çıktın be! Sen bu sade yolculuğu asla ama asla haketmiyordun!
Ya gördün mü Kenan, bak bize ne kadar şey hatırlatıyorsun?
Daha neler var neler.
Bu ne ki!..

Benzer Yazılar