KİMSE DEDESİNİN KATİL OLACAĞINA İNANMAK İSTEMESE DE BU ÜLKEDE 1.5 MİLYON ERMENİ ÖLDÜRÜLDÜ

Hitler imparatorlugu 22/04/2014 KİMSE DEDESİNİN KATİL OLACAĞINA İNANMAK İSTEMESE DE BU ÜLKEDE 1.5 MİLYON ERMENİ ÖLDÜRÜLDÜ için yorumlar kapalı
KİMSE DEDESİNİN KATİL OLACAĞINA İNANMAK İSTEMESE DE BU ÜLKEDE 1.5 MİLYON ERMENİ ÖLDÜRÜLDÜ

Özgür Diren Kutlu

Tarihsel süreç içerisinde gelişen birtakım olaylar kendinden yıllar sonra gelişen bir takım olayları doğrudan veya dolaylı bir şekilde etkiler bir nevi bu tarihsel olaylar kendi gelişim evrelerinde birer reaksiyondur, bu reaksiyon o olay içerisinde doğar büyür içinden çıkılmaz bir hal alır, burada anlatmak istediğim 19.yüzyıldan sonra gelişen Ermeni sorunu ve bu sorunun gelişerek toplu bir imhaya dönüşmesi yani soykırıma evirilmesi ve binlerce yıldır yaşadıkları toprakların otokton halklarından olan Ermeniler 1915 yılındaki kitlesel imhaları ile yok olup gitmişlerdir. Bugün bile yani 2014 yılında ki gelecek yıl tamı tamına 100 yıl olacak yani bir asır’ı devirecek, aradan bunca yılın geçmesi, Türkiye kamuoyunda bu olayın unutulmasına yol açmıştır. Öyle ki bazı olayların unutulmasını isteyen insanlar bu tür olayların üzeri kaşınıldığında ortaya çirkin şeyler çıkacağını bunun için üstüne gidilmemesini geçmişte kalmasını istemektedirler, aslında tam böyle oldu Cumhuriyetin kurulmasından sonra bu olay hatırlatılmak istenmedi, zaten bunu hatırlatacak kimse de çıkmadı ortaya, Kürt sorun unun bile görmezden gelindiği bir dönemde, Ermeni Soykırımının tartışılması olacak bir şey değildi yöneticilere göre. Bahsettiğim olayın en bariz somut örneği ise, Abdullah Muradoğlu tarafından Yeni Şafak Gazetesinde yayımlanan ‘’Osmanlı SEKA Çöplüğünde 1’’ başlıklı makalesinde Osmanlı imparatorluğunun kuruluşunun 700. yıldönümünde Osmanlı Arşivi’ne ait değerli belgelerin SEKA çöplüğünden çıktığını haber yapmaktaydı.’’Buna benzer yok etme olayını Taner Akçam ise kitabında bu olaylardan şu şekilde söz eder; ‘’Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Rus işgali sırasında el konulmasın diye Samsun’a gönderilen ve işgal sonrası Trabzon’a iade edilen 500 yıllık Trabzon Vilayet Arşivi, 1982’de yanlışlıkla deniz’e dökülür. Bkz.Taner Akçam, Ermeni Meselesi Hallolunmuştur, sayfa;31.) Ve şuna da inanıyorum ki Osmanlı Arşiv belgelerinin Resmi Türk Tezi diye bilinen tezle taban tabana zıt bilgileri ihtiva ettiğine inanıyorum.

OSMANLI İMPARATORLUĞUNDAKİ ERMENİLERİN DURUMU

İkinci sınıf statüleri bir kenara bırakılırsa Osmanlı İmparatorluğundaki Ermenilerin büyük bir bölümü kısmi olarak huzur içinde yaşıyordu. Osmanlı İmparatorluk yönetiminin Teokratik bir yönetim yapısına sahip olması ve imparatorluk içinde yaşayan halkların Padişah’ın ‘’kulları’’ olarak görülmesi ve bugün ki gibi Milliyetçi bir yönetim anlayışının olmayışı bu topluluklara kısmı rahatlık sağlıyordu. Ama Osmanlı İmparatorluk sınırları içinde yaşayanların bu kadarda kısmı rahatlıkları yoktu. Özellikle vergi toplama adı altında İmparatorlukta yaşayan halklardan kanunsuz bir biçimde ve acımasızca yöneticilerin vergi toplama, baskı ve tahakkümlerine maruz kalıyorlardı. Kanunlar üzerinden bakıldığında Gayrimüslim topluluklar kâğıt üstündeki statülerini ancak 1839 Tanzimat Fermanında alabildiler böylece Tanzimat Fermanı ile Gayrimüslimler ve Müslümanlar Kanunlar önünde eşit haklara sahip oldular. Ama bu kâğıt üzerinde kaldı bu Ferman’ın baştan savmak amacıyla yazıldığı ve sadece yapancıların gözünü boyamak amacıyla yayımlandığı iddia edilmiştir. Ama bunun birde Müslüman tarafına bakmak gerekir Müslümanlar için işin en zor tarafı ‘’gâvura karşı’’ üstünlük duygusunu kaybetmekti. O güne kadar Hıristiyanları aşağılamış bir halk tabakası ve yönetici sınıf bulunuyordu. Çünkü asırlardır Müslüman topluluk Hıristiyanlar üzerine baskı kurmuşlardı bu Ferman ile baskıları artık kanun önünde bitecekti. Ama Tanzimat Fermanı Hıristiyanlara eşitlik getirdiği kadar birtakım istenmeyen zorluklarda getirmişti bunlardan biride Askerlik yapma zorunluluğu ve Osmanlı mahkemelerinde yargılanma sorunu. Fermandan önce Gayrimüslimlerin Askerlik yapma zorunluluğu yoktu, vergisini veren Gayrimüslim Askerlikten yapmaktan kurtuluyordu. Türk köylüsüne gelince Türk köylüsünün durumuda Gayrimüslimlerden iyi değildi, en azında Gayrimüslimlerin sorunları olduğunda başvuracağı yabancı konsolosluklar vardı, ama Türklerin böyle bir şansı yoktu, üstelik çoğunun Avrupa’dan haberi bile yoktu Osmanlı yöneticilerinin baskısı altında eziliyorlardı. Hıristiyanların Ekonomik olarak Müslümanlardan daha iyi konuma gelmeleri Müslümanları rahatsız ediyordu.

Hatta Müslümanların kızgınlıkları günlük basında bile yer alıyordu, bunlardan örnek verirsek ‘’500 yıl efendiliğini ettiğimiz, sütçü Bulgarlar, domuz çobanı Sırplar ve meyhaneci Yunanlılar karşısında iktidarımızı kaybetmek onurumuza öyle bir dokunuyor ki. Aktaran Yusuf Akçura, Türk Yurdu Dergisi.’’Gayrimüslimlere olan öfkenin dışa vurumu olan bu alıntı ileride olanların bir nevi habercisi olabilir. Bu arada da İmparatorluğun çeşitli bölgelerinde Hıristiyanlara karşı saldırılar yapılıyordu. Bunlardan 1844 Lübnan, 1855 Mekke, 1858 Cidde ayaklanmaları bunlardan bazılarıdır. Bu dönemi analiz eden İngiliz tarihçi Bernard Lewis bu çatışmalı dönemi genel olarak şöyle tasvir eder. ‘’18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyıl boyunca, sürgünler, sokaklara taşmış şiddet ve katliamlar giderek sıklaşıyordu.’’  

Özellikle Balkanlarda çıkan Sırp, Yunan, Bulgar isyanlarını misilleme olarak Osmanlının çeşitli bölgelerinde yukarıda da sözünü ettiğim Gayrimüslimlere karşı saldırılar meydana gelmiştir.     

ERMENİ SORUNU’NUN BAŞLANGICI

Uzun bir zaman dilimini kapsayan Ermeni sorunu ilk olarak 1878 Berlin konferansında ele alınır. Rusya karşısında Balkanlar’da alınan ağır mağlubiyet ve Müslüman muhacir akını sultan 2.Abdülhamit’e ağır darbeler indirir. Öyle ki bu muhacir akınları gergin olan Osmanlı Müslüman toplumunu daha da gerer. Tekrar dönersek Rusya karşısında alınan ağır yenilgiler sultan 2.Abdülhamit’i Anayasayı lağvetmesine ve meclisi dağıtmasına neden olur. Rus-Türk savaşları, Kürt-Ermeni yerleşim bölgelerinin geniş kesimlerinde bir ara rejime yol açar. Bölgenin yeniden düzenlenmesi ‘’Ermeni Sorunu’’başlığı altında yukarıda da bahsettiğim gibi 1878 Berlin konferansında, Osmanlıyı idari reformlar yapmakla ve Kürtlerle Çerkezlerin olası şiddet eylemlerine karşı önleyici tedbirler almakla yükümlü kılar. Özellikle Berlin konferansında bu yükümlerden en önemlisi ve Ermenileri ilgilendiren madde 61.maddedir bu maddede Kafkaslardan bölgeye göç eden Çerkezlerin ve Kürt aşiretlerinin baskısına karşı Ermenilerin güvenliğinden Babıâli sorumludur ve Babıâli’ye bölgenin asayişini sağlamaktan sorumlu olduğu hatırlatılır.

Abdülhamit bu reform taleplerine kendi iktidarı adına korkuya kapılır, Abdülhamit’e göre bu reform talepleri ileride bir Ermeni özerkliğine yol açacak bir müdahale olarak algılar. Öte yandan Abdülhamit bunlara karşı önlemler almaya çalışır, Ermeni milliyetçileri sıkı bir gözetim altına alır ve etkileri halen devam eden ünlü Hamidiye aşiret alaylarını kurar. Balkanlardaki bastırılamayan isyanlar Abdülhamit’e Balkanlar’ı kaybetmeyi engellemenin mümkün olmadığını hatırlatmıştı. Bu nedenle de Doğu Vilayetleri’ni ve bütün Anadolu’yu elinde daha sıkı tutmak ve buraları Müslümanlığın son kalesi haline getirmeyi amaçlıyordu, yukarıda sözünü ettiğim Hamidiye alaylarının kuruluş amacı aynen bu şekildedir yani bu alaylar Müslümanlığın son kalesinin koruyucuları rolünde kendilerine rol biçmişlerdir.

1915’E GİDEN YOL

Abdülhamit dönemindeki, dağlık Sason bölgesinde gerçekleşen Sason ayaklanması kendinden sonra gelen Ermeni kırımlarına giden yolu açmıştır, o yüzdendir ki bilinmesi gereken bir Tarihsel olaydır.

1894 yılını Ağustos ve Ekim aylarında, Erzurum ve Diyarbakır’daki İngiliz ve Fransız konsolosları, Osmanlı hükümetine vergi vermeyi reddettiler. Ayaklanmayı merkezi hükümete bildirilerek, başkentten bölgeye askeri birlikler gönderildi. Sason dağlarına çekilmiş Ermenileri çember altına alarak Hamidiye alaylarının da desteği ile bir ayı aşan bir direniş’ten sonra Ermeniler katledilecektir. Sason’daki öldürme talan haberleri Avrupa’ya ulaşınca tepki ile karşılandı. Avrupalı devletler konsoloslarının’da desteği ile olay’ın soruşturulması gerektiğini bildirdi, ama olayın üstüne gidilmedi ve olay kapatıldı.

Görüldüğü gibi Osmanlı imparatorluğundaki Ermeni katliamları uzun bir dönemi kapsar. Sason katliamında olsun diğer Ermeni yerleşim bölgelerinde görülen katliamların ortak noktaları Avrupalı devletlerin Osmanlı hükümetine dayattığı reform talepleri ve hükümetin bunu bir özerklik mesajı olarak algılaması, diğer bir nokta ise Balkanlardan ve Kafkaslardan gelen Müslüman muhacirler ve bu muhacirlerin beraberlerinde getirdiği Milliyetçi öfkeleri.

Ermeni soykırımında önemli bir yeri olan 1894 katliamları 1915’de olanların bir nevi habercisidir. Birinci dönem olarak adlandırılan 1894-1896 yıllarını kapsayan katliamlar Silsilesi’nde ölen Ermeni sayısında değişik rakamlar verilmektedir. İngiliz ve Fransız konsolosluk raporlarında bu sayı 50.000’dir. Alman misyoneri Lepsius ise 80.000-100.000 arasında ölüden bahsetmektedir. Bu ölen Ermeni sayısının çoğunluğu Doğu Vilayetleri dediğimiz kadim Ermenistan ve Kürdistan’da öldürülen Ermeni sayısıdır. Bunun dışında İstanbul’da da katliamlar yaşanmıştır, Örneğin ‘’Taşnaksutyun’’ olarak adlandırılan Ermeni Devrimci Federasyonunun gerçekleştirdiği Osmanlı Bankası baskınıdır. Bundan sonra dönemin tanıklarına göre Haliç suları binlerce cesedi Boğaza taşımaktadır ve yine 750 Ermeni Galatasaray hapishanesinde katledilir.

İTTİHAT TERAKKİ VE 1915 ERMENİ SOYKIRIMI

1915 Ermeni Soykırımını anlamak için İttihat Terakki iktidara geldiği dönemi bilmek gerekir, bunu için İTC’nin iktidara tırmandığı döneme bir göz atalım.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin tarihi, Mekteb-i Tıbbıye-i Şahane’de okuyan bir grup öğrencinin, Abdülhamit rejimine karşı, 1889 yılında,İttihad-ı Osmanî Cemiyeti adlı gizli bir teşkilat kurmalarına kadar götürülebilir. İmparatorluğun tek tıp okulunda pozitif bilimlerin öğretilmesi bu Cemiyetin doğmasında önemli bir rol oynamıştır. Cemiyetin siyasi alanda sivrilmesi Rusya ve İngiltere’nin Reval’da bir araya gelmesini (10 Haziran 1908) protesto ettikleri bildiridir. Makedonya’nın da kaybedileceği korku ile Enver Paşa liderliğindeki Askeri isyancılar Makedonya’da dağlara çıkarak Abdülhamit yönetimine karşı isyan bayrağını açar. Osmanlının Balkanlardaki son kentlerinde Saraya karşı İTC liderliğinde Ayaklanma başladı. Abdülhamit yönetimi ayaklanmanın bastırılamayacağını anlayınca,24 Temmuz 1908’de Anayasa’yı yeniden yürürlüğe koydu ve İstanbul’a uzun bir sürgün hayatından sonra gelen İttihatçılar İstanbul’daki yenilik taraftarları tarafından coşku ile karşılandılar ve modern Türk tarih yazımı bu günü 1908 Devrimi olarak adlandıracaktır.

Enver Paşa Devrim’den sonra İtalya’nın işgal ettiği Trablusgarp’a giderek yerel direnişi örgütlemeye çalıştı. Bölgede başarısız olan Osmanlı Subayları, Trablusgarp’tan İstanbul’a geldiğinden, savaş bitmiş ve Osmanlı büyük bir toprak kaybına uğramıştı. Çok geçmeden Enver, ileride Soykırım’ın bir numaralı adamı olan Talat paşa ve Cemal paşa’nın da bulunduğu bir grup İttihatçıyla 23 Ocak 1913’de Babıâli Darbesini gerçekleştirirler. Bu Darbeden sonra Yönetimi tam anlamıyla ellerine alan İttihatçılar Edirne’yi de Bulgarlardan geri alan Enver Paşa sayasında İttihatçılara çelişkili bakan,  Osmanlı toplumunun İTC’ ye olan sempatisi artırır. Bu olaylardan sonra sıkı bir Militarist bir modernleşmeyi esas alan İTC” Toplumsal ve Siyasi alanda Türkçülüğü topluma empoze eder Bu gelişmeler Gayrimüslim toplulukları tedirgin eder başta Ermeniler ve Rumlar bu.. Güvensizlik ortamında kaygılanırlar, çünkü bu topluluklar şoven ve militarist bir politikanın kendi sonlarını getireceğini biliyorlardı. Gayrimüslimleri tedirgin eden bu Militarist ilerleme sadece Enver ve Cemal Paşa kadroları ile sınırlı değildi, geri kalan diğer yetkili kadrolar da bir şekilde askeri eğitimlerden geçmişlerdi.’’

Dr. Rahmi Bey dışında İTC’nin önde gelen 7 yöneticisi askeri mekteplerde okumuşlardır. Talat Paşa, Ziya Gökalp, Dr. Nazım ve Dr. Bahaeddin Şakir. Çoğu genç Subaylar tarafından çıkarılan ittihatçı dergilerin ismi de militaristtir; Silah, Süngü, Top, Tüfek, Hançer vs. (Bakınız Fuat Dündar. Modern Türkiye’nin Şifresi, İletişim yayınları.)

1912 İTC parti kongresinde alınan kararla parti iç ve dış düşmanlardan bahseder. (bakınız Taner Akçam, Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu, Su yayınları.) Özetle sürekli toprak kaybeden Osmanlı imparatorluğu Anadolu topraklarına sıkışıp kalmıştı son kaleyide savunmak gerekti, bunun için bu kalenin iç düşmanlardan temizlenmesi gerekti, tamda bu sözümü Talat Paşa doğruluyor, Talat Paşa yıllar sonra bir İngiliz ajanına’da Anadolu’yu bir kale olarak tanımlamayı yeğlemiştir. Talat Paşa ‘’ Coğrafi durumumuz yönünden bir kaleyiz hemde çok güçlü bir kale bizi Asya’nın içlerine süremeyeceksiniz.’’ Der. Sadece burada Talat Paşa değil diğer İTC liderleride farklı düşünmüyorlardı. Tekrar Ermeni konusuna dönersek 1910 yılındaki ittihat ve terakki cemiyeti kongresinde ‘’Türkçülerin ‘’ Programının benimsemesiyle Ermeni Taşnaksutyun örgütüyle Abdülhamit yönetimine karşı yapılan ittifakta bozuldu. Taşnaksutyun 1911 yılındaki kongresinde İttihat ve Terakki ile yapılan ittifakı iptal ettiklerini açıkladılar. Bunun üzerine Abdülhamit yönetiminin kalıntısı olan Hamidiye Alayları İttihat ve terakki yönetimince Aşiret Alayları adı altında yeniden dizayn edilir. Doğu vilayetlerinde yaşayan Ermeniler bu Alayların vahşetine baskıcı Abdülhamit döneminde tanık olmuşlardı. İTC’yi bu alayları yeniden düzenlemesine iten olay Ermenilere olan güvensizliktir ve bir diğer neden ise Rus ilerlemesidir Çünkü imparatorluğun en güvensiz bölgesi Rus sınır bölgeleri idi. Bu arada Avrupalı devletlerin kendi aralarındaki güvensizlik ortamı iyiden iyiye artmaya başladı. Birinci Dünya savaşının ayak sesleri duyulmaya başlıyordu

1915 ERMENİ JENOSİDİ

Ermeni kırımının resmi başlangıç tarihi olarak 24 Nisan 1915 tarihi verilir. Fakat bu tarih daha çok sembolik bir karakterdir. Sürgün ve öldürme olayları bu tarihten önce başlamıştır. Osmanlının savaşa girmesinden aylar önce İttihat ve Terakki yönetimi ile Taşnaksutyun arasında ilginç bir görüşme olur. Taşnak partisi, 2-14 Ağustos 1914 tarihleri arasında Erzurum’da kongre yapar. İttihat ve Terakki kongreye, Ermeni katliamı ile ilişkili olan Bahaeddin Şakır başkanlığında bir delege yollar ve Ermenilere Rusya ile olası bir savaş durumunda beraber çalışma teklifinde bulunur. Eğer Taşnak partisi Rus Ermenilerini ayaklanmaya teşvik edebilirse, işgal edilecek yeni Topraklarını da içine alan otonom bir Ermeni idaresine izin verilecektir. Ermeni önderleri bu öneriyi ret ederler ve tarafsızlık politikasını savunurlar. Eğer savaş çıkarsa, zaten Ermenilerin devlete sadık kalacaklarını söylerler. Benzeri teklif Rusya tarafından Rus sınırları içinde yaşayan Ermenilere yapılır ve bu öneri Ermenilerce kabul edilir ve dış ülkelerden gelen Ermenilerce gönüllü birlikler oluşturulur. Savaş boyunca Osmanlı hükümeti bu durumu sonuna kadar bir propaganda malzemesi olarak kullanacaktır.

Ermenilerin güvenilmez ve kuşkulu halk grubu olarak ilan edilmeleri savaştan önce başlar. Daha 6 Eylül 1914’de Osmanlı Hükümeti, ‘’ Ermenilerin kalabalık olduğu vilayetlere şifreli telgraf göndererek Ermeni siyasi parti başkanlarının ve elebaşlarının hareketlerini sıkı devamlı kontrol altında tutulması talimatı verilir.’’

Bu arada 28 Haziran 1914’de 1.Dünya savaşı patlak verir. Osmanlı imparatorluğu Almanya’nın müttefiki olarak 1 Kasım 1914’de Rusya’ya, 5 Kasım 1914’de ise Fransa ve İngiltere Osmanlı hükümetine savaş ilan etti.31 Aralıkta hükümet söz verilen Ermeni reformlarını denetleyecek olan genel müfettişlerinin işine son vermiş oldu.

Savaş ilanlarından sonra Osmanlı hükümeti seferberlik ilan eder. Böylece Ermenilerinde silah altına alınması kararlaştırılır, zaten Osmanlı ordusunun Asker kaçağı sorunu varken Ermenilerinde silah altına alınmasıyla bu Asker kaçaklarının sayısı artar. Bu olay ise günümüz Resmi Türk tezlerinde sürgünün önemli bir gerekçesi olarak sıkça öne sürülür. Oysa askerden kaçma 1.Dünya Savaşı’nda o denli yaygın bir pratiktir ki, Liman von Sanders anılarında, ‘’Anadolu dağlarında, köylerinde 300.000 asker kaçağı dolaşır. Bunlar, silah altındaki orduya eşittir…’’  der.(aktaran, Taner Akçam; Türk ulusal kimliği ve Ermeni sorunu, sayfa 141)

Ayrıca aralarında tanınmış bazı önderlerin bulunduğu Ermeniler, sınırı geçerek Rusya’da gönüllü Ermeni birliklerine katılırlar. Osmanlı hükümetine karşı silahlı direnişe katılan Ermeniler daha çok 1890’lardaki Ermeni kırımlarında aktif oynamış Kürt aşiretlerine karşı silahlı eylemlere girişirler.

Savaşın çıkması ile Ermenilere yönelik baskılar artar. Özellikle Doğu vilayetlerinde savaş vergisi toplamak, Asker kaçaklarını takip etmek bahanesiyle köyler basılır, yağma talan yapılır, savaştan dolayı artık Ermenilerin koruyucuları olan konsoloslarda yoktu, yani Ermenilerin kaderi Osmanlının elinde kalmış oldu.

Yukarıda sözünü ettiğimiz yağmalar öyle bir hal alır ki, bazı illerin valileri, İstanbul’a şikâyette bulunur ve bu tür faaliyetlerin durdurulmasını isterler. ‘’Bu tür şikâyetlerde bulunan Vilayet yöneticileri Merkezi yönetim tarafında derhal görevden alınıp başka bölgelere atanıyorlardı. Bakınız Yves Ternon Mardin 1915 Belge yayınları.’’

Ama Ermenilere dönük asıl saldırılar Aralık 1914’dekiRusya’ya karşı yapılan ve tam bir bozgun ile sonuçlanan Sarıkamış yenilgisinden hemen sonra başlar. Sarıkamış yenilgisi Emeni soykırımında tam bir dönüm noktası teşkil eder. Şubat 1915 yılında verilen bir emirle önce ordudaki tüm Ermeniler askerler silahsızlandırılır ve bu askerlerden işçi birlikleri oluşturulur. Yol yapımı ve eşya taşımada kullanılan bu birlikler ya açlık ve soğuğa terk edilerek ya da katledilerek imha edilecektir. Özellikle Erzurum merkezli faaliyet gösteren Osmanlı milli istihbarat örgütü olanTeşkilat-ı Mahsusa birlikleri ve Kürtlerden oluşan Aşiret alayları sürekli olarak Ermeni yerleşim bölgelerine baskınlar düzenleyerek aktif rol oynarlar.

Altı çizilmesi gereken bir konu olan Teşkilat-ı Mahsusa genellikle, Balkanlar’dan ve Kafkasya’dan göç eden Fanatik Müslüman muhacir gönüllülerden oluşturuldu. Teşkilat-ı Mahsusa birliklerinin, kırım için özel olarak eğitildikleri de iddia edilmektedir.  Sarıkamış yenilgisinden sonra Ermeni tehcir’i konuşulmaya başlandı, sürgün için resmi karar 27 Mayıs 1915’de alınır ve 1 Haziran’da Resmi Gazete’de yayımlanır. Fakat sürgünler Mart ayında başlamıştır. Sürgünlerin toplanacağı bölge ise Suriye’deki bir çöl bölgesi olan Deyr er Zor bölgesidir. İlk olarak olası işgal bölgelerine yakın olan bölgelerde başlar sürgün bunlardan Çukurova, Maraş, Adana sancaklarından Ermeniler çeşitli bahanelerle Deyr er Zor bölgesine sürülür. 24 Nisan 1915’de İstanbul’daki Ermeni aydınlar(Bu kişiler arasında ünlü Modern Ermeni Müzikoloji’sinin kurucusu olan Gomıdas Vardapet’de bulunur) Ankara Ayaş ve Çankırı’daki topluma kamplarına gönderilir. 10 Mayıs 1915’deZeytun ve Dörtyol’da boşaltılır. Öte yandan Sürgünün yürümesi için bölge ordu komutanlıklarınca sert tedbirler alınır.     

Doğu’da bulunan 3. Ordu Komutanlığının yayınladığı bir emirle, bir Ermeni’yi dahi koruyacak olan bir Müslüman’ın hanesi önünde idam edileceği ve evinin yakılacağı duyuruldu. Bazı bölgelerde ise, Ermeniler din değiştirmeye zorlanmışlar, İslam dinini kabul edenler sürgüne gönderilmemişlerdir.

Ama hükümet çabuk uyandı bu konuda Talat Paşa tarafında bölgelere gönderilen 1 Temmuz 1915 tarihli telgraf’ta ‘’ Ermeniler din değiştirerek sürgünden kurtulma kurnazlığı yaptıkları ve din değiştirseler bile sürgüne gönderilmeleri emredilir. Bu konuda Ermeni tarihçi V. N. Dadrian’ın aktardığı bir olayı aktarmak istiyorum. ’’ Bir görgü tanığına göre Erzincan’da karşılaştığı bir konvoyda Kadınların kendilerine,’’kurtarın bizi, Müslüman olmak istiyoruz… Alman olmak istiyoruz, ne isterseniz oluruz, yeter ki kurtarın bizi! Bizi Kemah Boğazı’na boğazlamaya götürüyorlar.’’ Bu tür olaylara sürgün’ün uygulandığı birçok yerde rastlanmıştır. Katliam yaşandığı kadar bölge insanları tarafından Ermeni sürgünlerde korunmuştur, özellikle Dersim ve Mardin civarında Kürtlerin topluca veya kervanlara giderek kurtarabildiği kadar insanı kurtarmıştır. Kesin sayı bilinmemekle birlikte dönemin tanıklarından Dr. Nuri Dersimi’ye göre Mamüretülaziz (Elazığ) valisi Ali Galip’e olağan bir rüşvet ile 30.000 civarında Ermeni’yi Dersimliler kurtararak Rusya’ya güvenli bir şekilde geçmelerini sağlamıştır. ‘’ bkz. Nuri Dersimi, Kürdistan tarihinde Dersim, Doz yayınları.) Fakat Dersim bölgesinde’de katliamlar olmuştur. Erzurum valisi Tahsin’in verdiği ifade’de, konvoyların ‘’Dersim bölgesinde saldırıya uğradığını söyler.’’ Alıntı. Alemdar Gazetesi, 3 Ağustos 1919 ‘’ . Karadeniz bölgesinde ise kayıklara bindirilerek denize dökülmüşlerdir. Buna Trabzon Milletvekili Mehmet Emin Bey, Ermenilerin kayıklara doldurularak Denize döküldüğünü kendi gözleriyle gördüğünü aktarır.( Divan-ı Harp yargılamaları, 11 Kanuni evvel 1334 (1918.)

Deyr ez Zor çöllerine ulaşan bitkin haldeki Ermeni sürgünleri burada 45 derecelik bir sıcak bekleyecektir. Çölün ortasında bulunan bu bölge Ermeni sürgünlerin ana toplama kampı idi genellikle Bedevi aşiretlerin bulunduğu Osmanlının en geri kalmış bölgelerinden biridir. Sürgün komisyonu tarafından özel seçilmiş bir bölge olan Deyr ez Zor bölgesine sürgün kararını Talat paşa 24 Nisan 1915 tarihinde verir. Sürgünler başladığında Ermeniler için hazırlanmış bir toplama kampında Ermeni sürgünler gönderilmeye başlanır. Burada Ermeni sürgünler için baraka evler oluşturulur ve kampın etrafı tel örgülerle çevrilerek olası bir firar olayından kaçınılmak istenmiştir.

Hükümet tarafından Ermenilere bu kamp’ta Hiçbir yiyecek, giyecek ve sağlık yardımı yapılmamıştır. İnsanları burada açlık ve susuzluğa terk ederek yavaş yavaş ölmeleri beklenmiştir, özellikle bu konuda (Kafkas kökenli Hasan Amca’nın anıları bu konuda önemli bilgiler verir.)Eklenmesi gereken son bir nokta ise sürgünlerin hemen arkasından Ermenilerden boş kalan bölgelere Balkanlardan ve özellikle Makedonya’dan getirilen muhacirler yerleştirilmiştir. Maraş, Zeytun bölgesine Makedonya’dan gelen Türk muhacirler yerleştirilmiştir. 27 Haziran’da Van ve Elazığ’dan gönderilen bir telgraf ile Ermenilerden boş kalan bölgelere muhacirlerin yerleştirilmesi kararlaştırılır.

BİR İTTİHATÇI KORKU: ERMENİ – KÜRT İTTİFAKI

Bu arada Ermeni tehciri sürerken İttihatçılar olası bir Kürt-Ermeni ittifakından korkmaktadır, çünkü Ermeni aydınlar kadar Kürt aydınlarda Osmanlının ittihatçı yönetiminden rahatsızlık duyuyorlardı ve bu yüzden İttihatçılar Kürt aydınlarını sıkı bir gözetim altına almıştı. Aslında İttihatçıları bu korkuya iten Balkan savaşları sırasındaki Arnavut isyanıdır. Bu isyandan dolayı Balkanlarda büyük toprak kayıpları oluşmuştu. Böylesi bir ittifak tüm Ermenistan’ın ve Kürdistan’ın kaybına yol açabilirdi. Bu konuda hükümeti uyaran ilk kişilerden biri de Van valisi Cevdet Bey’dir. Doğu Vilayetlerinde’de olduğu gibi Anadolu içlerinde’de özellikle Alevi Kürt bölgelerinde bazı Kürt ve Ermeni gruplar arasındaki ittifaklar Osmanlı istihbaratınca yakın takibe alınır. Mart ayının sonarlına doğru Malatya civarında, Muhammed Ali’nin liderliğindeki bir Kürt ‘’eşkıya’’ grubu ile Ermeni asker kaçaklarının oluşturduğu çetenin birlikte hareket ettiği haberi alınır. Bu konuda son olarak, Kürt milliyetçisi olan

Celadet Ali Bedirhan’nın aktardığı bir konuşmada, Rus işgalinin başladığı günlerde Enver Paşa, imparatorluğun geleceğini tehdit edenin ‘’Rusya değil Kürtler’’olduğunu ifade etmiştir, bkz. Hasan Hişyar Serdi, Görüş ve Anılarım,1907-1985.

HÜKÜMETİN ERMENİ ‘’TEHCİRİNİN’’ SONA ERMESİ

Sürgünlerin durduruluş tarihi 29 Ağustos 1915 olup, durdurma kararı ABD’nin protestosunun ardından alınmıştır. Talat Paşa’yı uyaran ABD hükümeti sevkiyatın hemen durdurulması gerektiğini söyler, Talat Paşa ise cevap vermekten çekinmez, cevabında Talat Paşa ‘’Ermenilerin merkezi hükümet tarafından uzaklaştırılmaları söz konusu değildir.’’ Diye yalan bir cevap verir. Çok küçük bir payda ise Müslüman-Türk olmak kaydıyla iskân koşulu ile kalmıştır. Anadolu’da devletin ihtiyaç duyduğu kadarıyla, güvenlik soruşturmasından geçmiş ve Müslüman köylerinde % 5 oranında kalmasına izin verilmiştir, bu kalanlar ise genelikle zanaatkâr Ermenilerdir. 1916 yılına gelindiğinde Anadolu, Ermenistan ve Kürdistan’da Ermeni nüfus kalmamıştır.

SOYKIRIM’DA NE KADAR ERMENİ ÖLDÜRÜLDÜ?

Türk resmi tarihçiliği tarafından sıkça üzerinde tahrifat uygulanan bir konu olan Ermeni Soykırımının İstatistiksel yönü hem resmi hem de bağımsız tarihçilerce tartışılan bir konudur. Tarihçilerin İstatistiksel olarak referans aldıkları kurumlar ya da kişiler genelikle yabancı konsolosluklar, Hıristiyan misyonerler ve dönemin hükümet görevlileri. Bunlardan Devlet yönünden en önemlisi olan Soykırımın bir numaralı adamı olan Talat Paşa’nın Defteri’dir. Murat Bardakçı tarafından Hürriyet Gazetesinde taksit taksit tefrika halinde yayımlanan bu yazı Soykırım sürecinde Talat Paşa’nın tutuğu notlardan yer alır.

Bu defterin en önemli özelliği, ittihatçılar tarafından Ermeni nüfusunun, 1.251.785 değil, 1,5 milyon olarak kabul edilmesidir. Bu defterin bir başka özelliği ise Ermenilerin iddia ettikleri 1,5 milyon rakamı doğrulamasıdır.

Bu sayısal verilere 1919-1920’lerde öldürülenler dâhil değildir. Sürgün sırasında kaçanlar ve saklananlar 281.000rakamı söylenebilir. Talat paşanın notlarına göre ise bu sayı yanı tehcir edilmeyen Ermeni sayısı 350-400 000 civarındadır. Bunların çoğunluğu İstanbul (100.000), Aydın (21.000), Edirne (25.000) ve Konya (10.000) illerindeki nüfustur. Bu sayılara birde yurtdışına kaçanları ekleyebiliriz bu sayı ise 255.000 civarındadır. İstatiksel sonuçlar iyi incelendiğinde Ermeni nüfusunun % 60‘dan fazlası yok edildiği söylenebilir. Yurtdışına kaçan Ermeniler ise Soykırım’dan geriye kalanlardır. Osmanlı içişleri bakanlığının verilerine göre ise Sürgün edilen sayı 800.000 ‘dır buna bir de 300.000’lik faili meçhul’de ekleniyor. Aktaran Al-Mokattam gazetesi 30 Mayıs 1916.

SONUÇ OLARAK SOYKIRIMA BAKMAK

Türkiye’de yaşan insanların çoğu Ermeni tabusuna dokunmak istemezler. Bu görüş genel olarak halkta ve devlet yöneticilerinde egemen olan resmi bir görüştür. Çünkü insanlar dedelerinin katliamı olmayacaklarını ve bu dedelerine atılan bir iftira olduğu düşüncesindedirler. Sadece Türkiye’de yaşayan insanlar değil devlet büyükler ininde inkâr ettikleri bir noktadır. Devlet bu görüşü için olağan harcamalar yapmış resmi görüşü desteklemiştir. Öyle ki bağımsız bilim kuruluşları olması gereken üniversitelerde bile Ermeni sorunu hakkında öğrencilere araştırma yasağı koymuşlardır. Hatta, 2003 yılında YÖK’ün üniversitelere gönderdiği bir yazı ile soykırım karşıtı araştırmalar yapılmasını ve üniversitelerin de buna destek vermesi gerektiğini dile getiren bir talimat göndermişlerdir.

Oysa Atatürk liderliğindeki ulusal hareket, Ermeni Soykırımını kabul eden görüşler dile getirmişlerdir. Atatürk’ün de Ermeni kırımına karşı olan demeçleri vardır örneğin bunlardan biri, ABD Radyo gazetesine verdiği bir demeçte ‘’Hiçbir yayılma planımız yoktur… Ermenilere karşı yeni bir Türk vahşetinin olmayacağının garantisini veririz.) Ve hatta 1919’da Mustafa Kemal hükümeti 800.000 ölü sayısını kabul etmiştir. Türk gazetelerine de benzer demeçler verilir; ‘’teşkilat-ı milleyenin anasır-ı gayrimüslime aleyinde hiçbir fikr-i müzmeri yoktur.’’ Bir başka görüşünde ise Atatürk ‘’İttihatçıların yaptığı bir hatayı bir daha tekrarlamama sözü veriyordu.’’ Oysa bugün bile birçok resmi tarihçi bu tarihsel trajediyi dolaysız bir şekilde inkâr ediyor.

Eğer, Türkiye isterse, böyle bir katliamın varlığını kabul edebilir ve bunun kendisiyle ilgisinin olmadığını da iddia edebilir. Bu konuda elinde yeterince belge ve malzemede vardır. Kendisinin bütünüyle yeni bir devlet olduğunu bu olayla bir ilgisinin olmadığını da iddia edebilir. Hatta milli mücadelenin Osmanlı yönetimine karşı verildiğini bahseden resmi görüş tezleride vardır. Ayrıca katliamı düzenleyen partinin hayatta kalan yöneticileri 1926 yılında yargılanmış ve aralarında soykırım’da önemli bir rol oynayanlarında bulunduğu bazıları idam edilmiştir. Ama genç Cumhuriyet bu kurnazlığı göstermedi yöneticileri sürekli bu olayı inkâr ettiler.

Ama ileriki dönemlerde yani 1970’lerde ortaya çıkan ASALA eylemlerinin yurtdışındaki Türk büyükelçilerini hedef alan eylemleri Türkiye’ye yıllar önce yapılan bir eylemin farkına vardı ama bu fark inkâr yolu ile oldu ve yine devlet kendini savunmak için bu olayın unutulması gerektiğini ve üstüne gidilmemesi gerektiğini söylendi. Ama soykırımın 99.yılında yapılan araştırmalar ve ortaya çıkan belgeler ve yazarların yayımladığı makale, araştırma kitapları ile unutmak yerine adeta yeniden bir hafıza fırtınası yaşandı. Son olarak Şili’li şair Pablo Neruda’nın bir kısa şiiri ile bu yazımı bitirmek istiyorum.

Ekilmiş Tohum

Yeşerecektir;

Tarihi ne cinayetler,

Ne de Zorbalar durdurabilir. 

Yoruma Kapalı.