ERMENİDEN DÖNME VASFİYE HALA, OF’TAN SÜRMENE’YE 80 YILLIK BİR ÖMRÜ KEDERLE YAŞADI

 

İhsan Hacıbektaşoğlu

1915’in soğuk bir kış günü. İki kız, iki erkek çocuğu ile Of ilçesi jandarma karakolunda titrek, korkak ve şaşkınlık içerisinde bekliyor. Anne babalarından neden koparıldıklarının anlamazlığı içerisinde etraflarında olup biteni gözlemeye çalışıyorlar. Sıcacık, sevgi dolu evlerinde oynayarak, hayaller kurup mutlu dünyalar yaratarak geçirmeleri gereken günü, askerlerin yanında üşüyerek geçiriyorlardı.
Askerler, anne ve babalarını, aynı dili konuştukları diğer komşularını neden evlerinden kopararak almışlardı. Büyükleri feryat figan ağlayarak ve çocuklarına bir daha kavuşamayacaklarmış gibi ellerini neden uzatıyordu. Neydi bu ağıtlar, asker dipçikleri? Ne yapmışlardı? Suçları neydi?
Nihayet gecenin ayazında, ürkütücü köpek ulumalarının eşliğinde dört çocuk arkada, askerler önde yola koyuldular. Of’un ileri gelen bir ailesinin kapısını çaldı askerler. Dört çocuk bu ailenin yanına bırakıldı. Yanlarında hiçbir kıyafet olmadan, üşümüş ve korkak halleri, koruyucu aile bireylerinin yüreklerini sızlattı. Duyguları üşüdü, gözyaşları dondu.
1915. Fakirliğin, bilinmezliğin, korkunun, hilenin, nefretin toplumu esir aldığı yılların zirvesi. Her gün yaşanan kahpe cinayetler, sönen ocaklar, göğe yükselen feryatlar sıradanlaşmış. Bunun üzerine binen yoksulluk ve açlık duyguları öldürmüş. Karanlık, bir şal gibi inmiş yeryüzüne. Bu şartlarda dört çocuğun bakımını üstlenmek zor. İstemeyerek de olsa erkek çocuklar Rize İyidere’de tanıdık başka bir ailenin yanına gönderiliyor. Minicik yürekler birbirine dayanarak ayakta kalmanın yarattığı manevi gücü de kaybediyor. Acı kaderleri olmuş. Sevgi gösterisinin en abartılısı dahi minik yüreklerdeki donmuş duyguları çözemiyor.
Kısa bir süre sonra Rize’ye gönderilen iki erkek çocuğun askerler tarafından tekrar alınarak bir gemiye bindirildikleri haberi geliyor. Ayrıca geminin içerisinde sayamadıkları kadar fazla erkek çocuklarının olduğu bilgisi ile dağlanıyor yürekler. Ermeni ailelerden koparılan bu çocukların nereye götürüldükleri hâlâ gizemini koruyor.
Erkek çocukların hazin ve esrarlı sonu toplumu sarmalıyor. Korkunun kurduğu saltanat halkın haberleşme yetilerini engelleyemiyor. Gizlice sürdürülen Ermeni tehciri halkın hafızasında dilden dile büyüyerek tarihleşiyor.
Of’ta kalan kız çocukları erkek kardeşlerinin dramını öğrenmekte gecikmiyor. İsimleri bile henüz belli olmayan körpe yürekler üçüncü bir acıya dayanmak için kendilerinden kat be kat büyük bir direnç sergilemek zorunda kalıyor. İsimsiz yüreklerden bir tanesi bu acıya dayanamayıp ölüyor.
Yıllar sonra kurulan yeni cumhuriyetle geçmişe dair tüm izler siliniyor. Ya da bilinçaltına gömülüyor. Of’ta kalan kız çocuğu yeni bir isim, yeni bir din, yeni bir etnik kimlik kazanıyor. O artık evin Vasfiye’sidir. Hiç gülmeyen, donuk bir ifadenin yüzüne maske gibi yerleştiği Vasfiye. Aynı evde kardeş gibi büyüdüğü erkeklerin çocuklarının deyimi ile onları bakıp besleyen, büyüten Vasfiye Hala. Hiç gülmeyen, otoriter, buz gibi Vasfiye Hala.
Yaşıtları olan kızlardan daha geçkin bir yaşta Vasfiye Hala evlendirilir. Sürmene’ye gelin gider. Geçmişine dair hiç bir iz kalmamıştır. Öyküsü sadece dar aile çevresinde ve Vasfiye Hala’nın yüzüne işleyen çizgilerde kalmıştır. O çizgiler ki 1915 ‘in soğuk kış günü ailesinden, kardeşlerinden, köklerinden koparılıp alınmayı anlatır. Yüz hatlarında nakşolunup donan acı Vasfiye Hala’nın kendisidir.
Vasfiye Hala yaşadığı sürece köklerine bağlı kaldı mı bilinmez. Ona yaşatılan acıya neden olanlara derin bir nefret duyduğu umulabilir ancak. Ya da Müslüman Türk, Hristiyan Ermeni ve Rum, Laz komşuları ile kurdukları sade ama anlamlı ilişkilerinin kime ne zarar verdiğini ne kadar kavrayabildi. Farklı etnik ve inanç gruplarının bir arada yaşama dair oluşturdukları o ileri kültürel birikimin parçalanması neden sevgiyi öldürüp nefreti büyütmüştü. Bu soruların Vasfiye Hala’da ne ölçüde karşılık bulduğu elbette tartışmalıdır.
Gerçek olan şu ki nefret tohumları ekilerek kirletilen coğrafyamızın bir daha kendine gelemediğidir. Hrant’ın öldürülmesi sevginin bir kez daha nefrete yenik düşmesinin izdüşümüdür. Ve şüphesiz bu nefret gücünü geçmişteki köklerinden almaktadır.
2011’in soğuk bir kış gününde Of’ta oturduğum dairemde kahvaltı yaparken kapım çalındı. Kapıyı açtım, karşıma esmer, zayıf, kömür karasına bulanmış elleri ve kıyafetleri ile birisi çıktı. Apartmanın yeni kapıcısı olduğunu, ayrıca beni tanıdığını, akraba olduğumuzu söyledi. Şaşırmıştım. İçeri davet ettim. Karşılıklı çay içerken hikâyesini anlattı. Vasfiye Hala’nın torunu olduğunu, şiirler yazdığını, şiirlerinin değerlendirilmesini istediğini söyledi. Vasfiye Hala’nın ismini duyunca şok olmuştum. Karşımdakini dinleyemiyor, kendime gelmek için çabalıyordum. Nihayet biraz olsun toparlanınca şiirleri aldım, yardım edeceğimi söyledim. Şiirlere baktım, birkaçının dışında Türk’le başlayıp Türk’le biten, içinde nefretin derin izlerini taşıyan sözcüklerin kavgasından yaratıldıklarını üzülerek gördüm.
Vasfiye Hala’nın torunu egemen ideolojinin çeperinde sarsıcı bir yabancılaşma yaşıyordu. Belli ki ninesi kendi gerçeğini paylaşmamış, acıları, öfkeleri, özlemleri ve yalnızlığı içinde sırlarını mezara götürmüştü. Belki de kendisinin 80 yıl boyunca yaşadığı duygusal travmaları nesline de yaşatmak istememişti.
Nazım Hikmet’in Ermeni soykırımına dair yazdığı bir dörtlüğü buraya almak istiyorum. Diyorki Nazım ” Bakkal Karabetin ışıkları yanmış/ Affetmedi bu vatandaş/ Kürt dağlarında kesilmesini/ Fakat seviyor seni çünkü sende affetmedin/ Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına.”
Vasfiye Hala’nın soykırım karasını Türk halkının alnına sürenlere dair düşüncelerini bilemeyiz. Türk halkını sevdiği ise bilinmez. Bilinen şu ki; bu topraklarda binlerce Vasfiye halalar yitik, yabancı kederli yaşadı ve öldü.

Sevgisizliği, nefreti halkların bilincine kazıyanlar bugün ardıllarına ağır bir miras bıraktı. Mirası devralanlar ise geçmişi haklı göstermek için delice bir çabanın içine girdiler. Ancak kendileri de çok iyi biliyor ki bu boşuna bir çabadır. Çünkü güneş balçıkla sıvanmaz.
Soykırım değil, tehcir mi dediniz. Hadi oradan. Katledilenlerin feryatları 100 yıl sonra dahi kulaklarımızda yankılanıp yüreklerimizi dağlarken bu yalanlarınıza kimse inanmaz.

Not: Ermeni Katliamı’nın 100. yılında 10 Nisan 2015’te Toplum Gazetesinde yayımlanmıştır.

KAYNAK

Benzer Yazılar