ERMENİLERE SIĞINAK OLAN MUSA DAĞI’NIN VE BİR DİRENİŞİN HİKAYESİ

Lora Sarı

lorasari@agos.com.tr

Anadolu’daki halkların bu topraklardaki varlıklarını yansıtan, onların ekonomik, sosyal ve kültürel hayatlarını anlatmaya yönelik yayımlar yapan Birzamanlar Yayıncılık’tan geçen hafta ‘Antakya, İskenderun ve Musa Dağı Ermenileri’ adlı bir kitap çıktı. Osman Köker’in editörlüğünde yayımlanan kitapta, bölgenin siyasi tarihinin yanı sıra, 1915’te Musa Dağı’ndan Port Said’e kaçmayı başarabilen dört bin Ermeni’nin hikâyesini aktaran bir broşürden derlenen pasajlara da rastlıyoruz. Kitapta yer alan ve tamamı koleksiyoner Orlando Carlo Calumeno’ya ait olan kartpostallar ve görsel dökümanlar, bölgenin tarihine dair eşsiz bir görsel tanıklık sunuyor. Calumeno’nun yıllar boyu büyük emek, zaman ve maddi kaynak harcayarak bir araya getirdiği bu görsel malzeme arasında yer alan kartpostallarda, İskenderun’da, Antakya’da ve Asi Nehri kenarında sıralanmış, sırtlarını Musa Dağı’na vermiş insanların hayatlarını görüyoruz. Akıllara ‘bir varmış, bir yokmuş’la başlayan cümleler gelirken, bir kez daha üzülmemek için daha fazla düşünmemeyi tercih ediyor ve kitabın sayfaları arasında gezintimi sürdürüyorum.

Musa Dağlıları iki günlük bir yoculuğun ardından Port Said’e götüren Fransız kruvazörlerden biri ve kıyıdan gemiye ulaşmak için kullanılan sal. (OCC Koleksiyonu)

1915’te, Der Zor’a tehcir kararına uymayarak, Musa Dağı’na çıkan ve orada Osmanlı Ordusu’nun kuşatması altında haftalarca direndikten sonra bir Fransız savaş gemisinin onları Mısır’daki Port Said Limanı’na götürmesiyle kurtulan 4 bin Ermeni’nin hikâyesini bilenler çoktur. Öyle ki, Avusturyalı yazar Franz Werfel, 1929’da Suriye’ye yaptığı gezi esnasında gördüğü bedbaht haldeki Ermeni yetimlerden çok etkilemiş ve ‘Musa Dağı’nda 40 Gün’ isimli kitabı yazmaya sevk etmiştir. ‘Antakya, İskenderun ve Musa Dağı Ermenileri’ kitabında, Musa Dağı direnişçilerinden din adamı Dikran Andreasyan’ın Port Said’e ulaştıktan sonra broşüre ve bazı fotokartların arkasına kaleme aldığı bir takım pasajları okuyoruz.

Zorlu yolun başlangıcı

Maraş, Zeytun’da pastörlük yapan ve misyon yetimhanesinden de sorumlu olan Dikran Andreasyan, bir sabah Birlik Komutanı’ndan aldığı bir emirle karısını ve yetimhanedeki çocukları da yanına alarak derhal yola çıkar: “Telaşla hazırlıklarımızı yaptık; çünkü yanımıza çok az eşya almamıza izin verildi. Ayrılırken sızlayan bir kalple dönüp geriye baktım, içi boş ve yalnız aziz kilisemizi gördüm. On bin kişilik son kafile vadiden aşağı akıp sürgüne gidiyordu! […] Birinci günün yürüyüşü hepimizi bitkin düşürdü. Karanlıkta, açık alanda yerlere uzanmış yatarken, Türk katırcılar gelip eşeklerimizi ve katırlarımızı alıp götürdü. Ertesi gün perişan durumda, çocukların ayakları şişmiş ve kabarmış vaziyette Maraş’a ulaştık. Amerikalı misyonerlerin ısrarlı isteği üzerine, benim ve karımın, Antakya’nın 20 kilometre batısında, denize yakın, memleketim Yoğunoluk’a dönmemiz için validen bir emir alındı. Vali bu izni, ben ve karım Zeytun’un yerlisi olmadığımız için verdi. Kalbim, cemaatin bir parçasıyla sürgünü paylaşma arzusu ile karımı, babamın evinde nispeten güvenli bir yere götürme arzusu arasında kaldı. Ama emir bir kere verilmişti, uymaktan başka çarem yoktu.”

44 gün boyunca, Musa Dağı’nda sınırlı yiyecekle hayatta kalmayı başaranlar arasında, dört yaşın altında 427 bebek ve çocuk, 4-14 yaşlarında 508 kız ve 628 erkek bulunuyordu.(OCC Koleksiyonu)

‘Bu emrin neden olduğu şaşkınlığı ve kızgınlığı hayal edemezsiniz’

Kaçınılmaz sonun en nihayetinde değişmeyeceğinin farkında olan validen gelen izinle memleketi Yoğunoluk’a dönen Andreasyan, tehcire karşı gelerek kendisiyle birlikte binlerce Ermeni’nin kaderini tayin eden olayları şöyle anlatır:  “Eve ulaştıktan on sekiz gün sonra Antakya’daki Türk hükümetinden, Musa Dağı’nın altı köyünün yedi gün içinde sürgüne hazırlanması emri geldi. Bu emrin neden olduğu şaşkınlığı ve kızgınlığı hayal edemezsiniz. Gece boyunca oturup ne yapacağımızı tartıştık. Türk hükümetinin kuvvetlerine direnmek neredeyse umutsuz bir çaba gibi görünüyordu; ama fanatik ve kanun tanımayan Arap aşiretlerin cirit attığı uzak yerlere ailelerin dağıtılması da o kadar ürkütücü bir ihtimal gibi göründü ki, hem erkeklerin hem kadınların eğilimi çağrıya uymamak ve hükümetin öfkesine dayanmak oldu. Ne var ki, herkes bu fikirde değildi. Örneğin, Bityas’taki Protestan Kilisesi’nin vaizi Muhterem Harutyun Nohudyan, direnmenin ahmaklık olacağına ve sürgünün zorluğunun bir şekilde hafifletilebileceğine inanıyordu. Boyun eğmekten yanaydı. Onun köyünden altmış aile ve onunla aynı fikirde olan başka bir köyden hatırı sayılır miktarda aile bizden ayrıldı ve Türk muhafızların eşliğinde Antakya’ya gitti. Kısa sürede aşağı Fırat’a doğru sürüldüler (İzlerini kaybettik ve onlardan bir daha haber alamayabiliriz).”

Musa Dağı’nın eteklerinde hayat süren, sert ağaçlardan ve kemikten taraklar yapan; ağaç oymacılığıyla uğraşan, ipek böcekçiliği yaparak ham ipek üreten; mendil ve eşarp dokuyan, Andreasyan’ın deyimiyle  ‘sade ve çalışkan’ bu halkın en büyük şansı Musa Dağı’nı avuçlarının içi gibi bilmeleridir. Andreasyan hatıratında “Cebel Ahmer’e bitişik Musa Dağı’nın geniş, engebeli sırtı doğu tarafımızda yükselir. Sevgili dağımızın her boğazı ve uçurumu, çocuklarımız ve insanlarımız tarafından bilinir” der. Dağın eteklerindeki köylerin savunmasının zor olduğunu bilerek, taşıyabildikleri kadar çok yiyecek ve malzemeyle Musa Dağı’nın tepesine çıkan bu halk, üç gün süren bir yolculuğun ardından dağın üst kayalıklarına ulaşır: “Ertesi sabah, şafak vakti eli tutan herkes dağa çıkışın en stratejik noktalarında siper kazmaya gitti. Siper kazacak toprak bulunmayan yerlerde, kayalar yuvarlanarak yan yana getirilip güçlü barikatlar yapıldı; keskin nişancılarımız bu barikatların arkasına yerleşti. Güneş doğdu ve geleceğinden emin olduğumuz saldırıya karşı mevzilerimizi güçlendirmek için gün boyunca çalıştık” yazar.

Ellerinde iki haftalık yiyecek stoğu kalan ve dağları kuşatma altında olan ‘Musa’lılar, tek kaçışın deniz yoluyla olabileceğini biliyordu. “Günler geçti ve bir yelkenli bile görülmedi. Savaş, kabotajı asgari düzeye indirmişti. Bu arada benim önerim üzerine kadınlarımız iki büyük bayrak yapıyordu; birinin üzerine büyük harflerle İngilizce “HIRİSTİYANLAR DARDA: İMDAT” yazdım. Beyaz bir bayraktı; renkli harfleri, kadınlar aceleyle işledi. Kız kardeşim İskuhi’nin yaptığı diğer bayrak da beyazdı ve ortasında büyük bir kızıl haç vardı. Bu bayrakları uzun sopalara bağladık ve sabahtan akşama kadar ufku taramak için nöbet tuttuk. Bazı günler yağmur yedik, bazı günler, bizim sahillerimizde yaygın olduğu üzere, yoğun sis ve dumanla geçti.”Andreasyan’ın anlatılarını okuduğumuzda Musa Dağı’nda hayatta kalabilmenin ve sivil olan bu halkın Osmanlı Ordusu’nun saldırılarına karşı koyabilmesinin ardında, şanstan çok zekice yürütülen bir stratejinin olduğunu görüyoruz. Dağdaki siper ve barikat alanlarının yanı sıra, dağdaki altı cemaatten sorumlu ve yetkili olacak bir Savunma Komitesi kuruluyor. Kapalı oy sistemiyle, demokratik bir şekilde seçilen konsey üyeleri dağdaki her geçit ve kampa çıkan her yol için savunma planları yapıyor ve beklenen saldırı 5 Ağustos günü başlıyor: “Hükümet celpleri 30 Temmuz’da gelmişti. Yedi günlük süre bitmek üzereydi. […] 5 Ağuston günü saldırı başladı. Öncü birlik iki yüz muvazzaf askerdi ve yüzbaşıları küstahça böbürlenerek, bir günde dağı temizleyeceğini söylüyordu. Ama çok kayıp verdiler ve püskürtüldüler.”

Kurtarıcı gemi ufukta

Bazı kaynaklara göre 40, bazısına göre 53, Andreasyan’a göre Musa Dağı’nda geçen 44 endişeli ve uzun günün ardından bir pazar sabahı, savunmanın otuz altıncı gününde müjdeli haber ulaşır. Bu arada, Andreasyan’ın eşi dağda bir oğlan çocuğu doğurmuştur. Kızıl Haç bayrağını gören bir Fransız savaş gemisi kıyıya yaklaşır: “ […] bazı gençler kıyıya koştu ve Tanrı’dan bize gönderilmiş gibi görünen heybetli gemiye doğru yüzdü. Heyecan içinde aceleyle kıyıya indik ve çok geçmeden, Kaptan bir heyeti gemiye çıkıp durumu anlatmaya davet etti. Filo Amirali’ne telsizle haber verdi ve çok geçmeden bayrak gemisi “Ste. Jeanne d’Arc” ufukta belirdi ve onu, diğer Fransız savaş gemileri izledi. Amiral bizi teskin etti ve hepimizin gemilere alınmasını emretti. […] Kükreyen dalgaların arasından gemilerin filikalarına gitmek için eğreti sallara binmek zorunda kaldık. Dört Fransız ve bir İngiliz kruvaözürne bindirildik ve bize çok kibar davranıldı. İki günde Mısır’da Port Said’e vardık ve şimdi İngiliz yetkililerin bizim için temin ettiği kalıcı bir kampa yerleşiyoruz. […]

14 Eylül 1915’te, 4.058 Ermeni iki günlük yolculuğun ardından Port Said’e ulaşır. Geçici olarak bu kampta kalmalarına izin verilen Musa Dağı Ermenileri, uzun süre sığınabilecekleri bir ülke bulamazlar. İskenderun, Antakya ve Musa Dağı Ermenilerinden sağ kalanlar, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda memleketlerine geri döner. 1921’de Fransız mandasındaki ‘İskenderun Sancağı’ sadece onlar için değil, Adanalı, Dörtyollu, Maraşlı, Antepli, Harputlu birçok Ermeni için de yaşama şansı bulabilecekleri bir yer olur. Bölgede tekrar yerleşik hayata dönen, köyler ve okullar kuran, zanaatlarını yapmaya devam eden Ermenilerin nüfusu giderek artar ve 3.000’e ulaşır. Hatay’ın 1939’da Türkiye’ye katılmasıyla Ermeniler bölgeyi terk eder. Geriye az sayıda Ermeni’nin yaşadığı, Türkiye’nin tek Ermeni köyü olarak övünülen Musa’nın eteklerindeki Vakıflı kalır…

Kampta kıyafet dağıtımı (OCC Koleksiyonu)

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

 

İmparatorun şehri İskenderun

İlk insan izlerinin Orta Paleolitik döneme ait olduğu bilinen Antakya’da Kalkolitik Çağ’dan beri yerleşim bölgesi görülür. Mısır’dan Filistin’e, oradan Suriye sahilleri üzerinden Anadolu’ya ulaşan yol ile Mezapotamya’dan Akdeniz’e uzanan yolun kesiştiği yerde bulunan bölge, bugüne kadar Mısır, Hurriler, Hititler, Asurlar, Babiller ve Perslerin egemenliğine geçmiştir.

Pers Kralı Darius’u MÖ 333’te yendikten sonra, sonra kendi adıyla anılmaya başlayacak olan İskenderun şehrini kuran Büyük İskender’in, Samandağ ve Antakya şehirlerinin kurulmasında da etkisi vardır. Büyük İskender’in ölümüyle, onun komutanları arasında bölünen bölgede, MÖ 300’de Samandağ, liman kenti olan Samandağ’ın saldırılara açık olması sebebiyle de daha güvenli bir kent olarak Antakya kurulur.

Dikran Andreasyan broşürlerin arkalarına aldığı notlardan birinde; Musa Dağı’nın eteklerindeki köyler için; “Her evin etrafı dut ağaçlarıyla çevrilidir; güneye ve batıya doğru terasları yamaçları bahçeler kaplar. Güney İtalya’da bulunmuş seyyahlar, Napoli yakınındaki köylerin bizimkilere çok benzediğini söyler” yazar.(OCC Koleksiyonu)

Antakya Hıristiyanlığın ilk girdiği şehirlerden biri olmasının yanı sıra, bu yeni dinin taraftarlarına ‘Hıristiyan’ adının verildiği yerdir. İsa’nın ölümünden sonra Aziz Pavlus, Barnabas ve Aziz Petrus, Hıristiyanlığı yaymak üzere Antakya’ya gelmiştir. Aziz Petrus, Antakya Kilisesi’nin kurucusu ve ilk rahibi olarak kabul edilir. 7. yüzyılda Hıristiyan âleminin beş patriklik merkezi Roma, Kudüs, İstanbul İskenderiye ve Antakya’dır. Yine 7. yüzyılda Emevi, Abbasi ve Hamdani egemenliği altına giren Antakya, 969 yılında tekrar Bizans yönetimine girer. 1084 yılında 14 yıl süren Selçuklu yönetiminin ardından, 1098’de Haçlılar burada Antakya Prensliği’ni kurar. Bölgede yüzyıllar sürecek olan İslam egemenliği ise 1268’de Memlûklerin fethiyle başlar. Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında, 1516’da Osmanlı topraklarına kattığı bölgenin Hıristiyanlığın dini merkezlerinden biri olma özelliği de zamanla eski önemini yitirir.Hıristiyanlığın ilk girdiği şehirlerden

Büyük Dikran’dan 20. yüzyıla

MÖ 83-64 yılları arasında bölgeyi elinde tutan Ermenistan Kralı Büyük Dikran (II. Dikran) zamanında, Dikran’la birlikte Antakya’ya gelen Ermeniler şehirdeki önemli ekonomik aktörlerden olurlar. Musa Dağı ve Akra Dağı’na yerleşerek burada köyler kuran Ermenilerin varlığı Bizans döneminde de devam etmiştir. Zaman zaman nükseden Arap egemenliği, Hıristiyanlık’ta da olduğu gibi Ermenilerin de büyük ölçüde varlığının silinmesine sebep olsa da, Bizans İmparatorluğu’nun bölgeyi tekrar ele geçirmesiyle diğer Hıristiyan gruplarla birlikte Ermeniler de bölgede var olmaya devam ettiler. 10. yüzyılda bölgenin dini lideri olan Antakya Patriği, Teotoros Gozonyatsi adında bir Ermeni olmuş, Selçuklu egemenliğinden önce Antakya Ermeni prensler tarafından yönetilmiştir. Aynı zamanda Haçlı Dükalığı başındaki kralların da bir kısmı Ermeni’dir. Memlûkler ve Osmanlı yönetiminde bölgedeki Ermeni nüfusu hatırı sayılır bir biçimde azalmışken, 19. yüzyıla gelindiğinde Antakya ve İskenderun’da sayılarının artması bölgenin bir ticaret merkezi haline gelmesiyle ilişkilendirilir. Bu dönemde çok sayıda kilise ve okullar kurulurken, İskenderun, Antakya ve çevresindeki köy ve kasabalarda 30.000’i aşkın Ermeni yaşamaktaydı. Antakya, İskenderun ve Musa Dağı Ermenilerine de, tüm Anadolu’da olduğu üzere tehcir zorunluluğu getirildi. Musa Dağı köylerindeki dört bin Ermeni dışındaki herkes bu ölüm yolculuğuna çıktı…


‘Vakıflı Köyü’ne sahip çıkmamız gerek’

Bu kitaba paralel olarak açılan ‘Bir Zamanlar Antakya, İskenderun ve Musa Dağı’ başlıklı bir de sergi var. Birzamanlar Yayıncılık’ın, Galeri Birzamanlar adıyla açtığı yeni mekânında yer bulan bu sergide kitapta yer alan kartpostalları, foto albümleri ve diğer objeleri görebilirsiniz. Kitabın ve serginin küratörlüğünü yapan Osman Köker, Galeri Birzamanlar’da hemen her ay yeni bir sergi açılacağını, ayda iki kez panel ve toplantıların düzenleneceğini anlattı. Sadece Birzamanlar Yayıncılık’ın değil, başka yayınevlerinin de kitaplarıyla okurları buluşturacak toplantıların yapılacağı galeri herkese açık bir sergi mekânı olarak da işlev görecek. Sergi mekânının düzenlenmesi ve bu serginin yapılmasında Heinrich Böll Stiftung Derneği de katkıda bulunmuş. Yayınevi ilk kurulduğunda, ‘100 Yıl Önce Türkiye’de Ermeniler’ adlı kitaba paralel olarak ‘Sireli Yeğpayrıs’ (Sevgili Kardeşim) sergisini açan Osman Köker için, kitaplar ve sergiler her zaman iç içe geçmiş. Kitaplarında Türkiye’nin geçmişindeki kültürel çeşitlilik ve bunun yok oluş sürecine dair malzemelere yer veren Köker, sergilerinin eksenini sanat değil kültürel çeşitlilik üzerine kuruyor. Bugüne kadar Ürgüp, Sinasos, Sivas, Kars, Arapgir, Diyarbakır, İzmir üzerine kitaplar yayımlayan Osman Köker, yaklaşık 10 yıldır devam eden yerel tarih yayıncılığı serüvenine nasıl başladığını şöyle anlatıyor: “‘100 Yıl Önce Türkiye’de Ermeniler’ kitabı, sadece bir foto-albüm olarak kalmamış, Türkiye’deki Ermenilerin hayatını anlatan bilgilere de yer vermiştik. Ermeniler hangi köylerde yaşamış, nüfusları ne kadarmış, ekonomik ve sosyal hayatları, kiliseleri, manastırları nasılmış, bütün bu bilgileri sunduğumuz bir kitap olmuştu. Görüyorum ki insanlar, kendi memleketlerinin geçmişine, oradaki hayata daha büyük bir ilgi duyuyor. Genelden çok yerelle ilgileniyorlar. Böylelikle ben de, bir bir yerleşim bölgeleri üzerine çalışmaya ağırlık verdim. Onlardan biri de bugün Hatay olarak adlandırılan bu bölge oldu. Bugün orada Vakıflı’dan başka yaşamaya devam eden bir Ermeni köyü daha yok. Hâlbuki geçmişte, tamamen Ermenilerin yaşadığı ve nüfusunun önemli bir kısmını Ermenilerin oluşturduğu 1.000 kadar köy vardı. Vakıflı Köyü’ne tek başına kaldı ve ona sahip çıkmamız gerek.”

KAYNAK