FİKRET BAŞKAYA: BU REJİMİN REFORME EDİLME OLANAĞI YOK

Röportaj: Nalan Temeltaş

Ana akım medyanın kurmak istediği tüm ilişkileri reddeden, ‘biz’e dair en ufak talebi görmezden gelmeyen, muhaliflerin akıl ve kalplerinde haklı yer edinmiş bir düşünür, akademisyen… Sokakta yanyana yürüdüğümüz bir eylemci aynı zamanda. On dokuz yayınlanmış kitabı, seksene yakın editörlüğünü yaptığı eser var.
Kim nerede arz-ı endam eyliyorsa eylesin, Fikret Başkaya bizimledir. Bilimsel eleştiriyle haşır neşirdir.
Yeryüzünün lanetlileri O’nu çok iyi tanır, hürmet eder ve sever. Ben de…
Biz bu söyleşiyi yaparken, Diyarbakır’da seçim öncesi patlayan bomba Lisa’nın ve çok kişinin bedenlerini yarım bırakmıştı. Biz bu söyleşiyi yaparken Urfa sınırına üç bine yakın mülteci IŞİD belasından kaçarak yığılmıştı. Biz bu söyleşiyi yaparken; kuşlar herşeye rağmen uçuyor, Haziran yağmuru yağıyor, Cemal Süreya’nın Ortadoğu IV şiirindeki “Biz kırıldık daha da kırılırız/Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza’’ dizeleri yaklaşık elli yıl öncesinden güne akıyordu. Vira…

Paris’te doktorasını yapmış bir akademisyen olarak, istediğiniz üniversitede daha rahat yaşamak varken; bölücülük propagandası yapmak ve devletin manevi şahsiyetine hakaret ettiğiniz iddiasıyla cezaevinde kaldınız. Askerde iken de sakıncalıydınız. Bu motivasyon nasıl gerçekleşti?
Entelektüel kaygıları olan biri dünyaya ‘ortalama’ bir insan gibi bakamaz. Yaşamı bir perspektife endeksli biridir o. Gerçeğin peşine düşmek, dünyayı değiştirme perspektifine sahip olmak demektir. İster istemez sürüden ayrılmayı, hatta sadece sürüden değil sıradan ayrılmayı da gerektirir bu. Kendini verili düzenin değerlerine göre tanımlamazsın, tanımlamaman gerekiyor. Bu, ömür boyu muhalif olma tercihidir. Bir takım titrler edinmek, para sahibi olmak, meşhur olmak, görünür olmak gibi kaygıların olmaz. Özetle, etik bir duruş gerektirir. Yalpalamamayı, söylediklerinin arkasında sonuna kadar durmayı gerektirir. Bu aynı zamanda bir özgürlük mücadelesidir. Kaybetmek diye bir şey yok burda. Çünkü her özgürlük adımı seni başka bir noktaya taşır. Benim tercihim de böyle oldu. Kendimi hiçbir zaman düzenin değerleri bakımından tanımlamak istemedim. Baştan itibaren dünya malının, maddi şeylerin mutluluk getirmediğine kani oldum. Açıkça dile getirmekten çok, hissediyordum. Neticede yiyeceğin iki dilim ekmek, iki dilim biftek, biraz salata… Dünyanın hepsi senin olsa yiyeceğin şey bu kadar. Bir süre sonra da ‘’gönüllü yetingenlik’’ tercihi yaptım. Tüketimi olabildiğince kısarak, daha az harcamak ve daha az kazanarak daha iyi bir refah düzeyinin, yaşam tarzının mümkün olabileceğine karar verdim.

Geçtiğimiz günlerde Hacettepe Üniversitesi rektörlüğünün talimatıyla, öğrencilerin düzenlediği ‘Yeni Türkiye ve Eğitim’ paneline alınmadınız ve öğrencilerle bahçede toplantı yapmak durumunda kaldınız. Genel olarak akademiyi değerlendirebilir misiniz?
Üniversitelere dair yaygın bir tevatür var. Her türlü düşüncenin serbestçe tartışıldığı, özgür düşüncenin serpilip geliştiği, toplumun geneline göre her zaman birkaç adım önde bilim yuvaları olduğu gibi… Külliyen yalandır, reel bir karşılığı yoktur.
Üniversiteler 11.yüzyıldan başlayarak, o dönemin tarım toplumuna dayanan egemenlik ilişkisini meşrulaştırıyorlar önce. İşlevleri bu. Kapitalizmin sahneye çıkmasıyla bu ideolojik meşrulaştırma işlevine, bir yenisi ekleniyor. Üniversiteler bu kez kapitalizmin ihtiyacı olan “yetişkin emeği”, emek gücünü de üretir duruma geliyorlar. Her zaman egemenliğin hizmetinde olan kurumlar bunlar. Son dönemde ideolojik ve ekonomik işleve üçüncü bir şık daha eklendi. Mantar gibi özel üniversite kuruluyor. Bunlar bildiğin ticarethane aslında. Bakkal dükkanı açsan iflas edebilirsin ama üniversite açmak şimdilik oldukça kârlı. Diploma ticareti, bilgi ticareti yapıyorlar. Bu yüzden de üniversite hocası, genel bir çerçevede bilgi satış memuruna indirgenmiş durumda.
Aslında teorik olarak elbette zihinsel üretime uygun yerler. Çünkü fikirle, düşünceyle birebir ilişkisi var. Ama netice itibarıyla böyle değil, çünkü aykırı düşünceleri barındırmıyor, cezalandırıyor. Unutmadan ekleyeyim; üniversiteye girenlerin, dışarıdakilerden, ötekilerden bir farkı olmalı teorik olarak. Yani bilimsel-estetik-entelektüel kaygıları, beklentileri olması gerekir… Oysa bir üniversitede doçent-profesör olan bir bankada müdür, bir bakanlıkta daire başkanı, genel müdür de olabilir. Öyle olur mu? Bilimsel kaygıları nerede?

Toplumsal kaygı üzerinden ‘kamusal akıl’ üretimini de etkiliyor sanırım bu durum…
Son dönemde üniversiteler tamamen birer gericilik yuvası haline gelmiş durumdalar. Mesela 2011’de Ortadoğu’da “Arap Baharı” diye bilinen bir süreç başladı. Tunus ve Mısır’daki hakikaten halk hareketleriydi, devrim tanımına uygun kalkışmalardı. “İyi de ne değişti?” diye soru soruyorlardı bunlar. Kahire’de bir duvar afişi, “devrim rejimi değiştirmedi ama insanı değiştirdi” diyordu özetle. Devrim bir perdelik oyun değil, bir süreç. Sabah başlayıp akşam tamamlanan bir şey değil. İnişli-çıkışlı bir süreç… Zaferler, yenilgiler, moral bozuklukları, umudun tekrar büyüdüğü anlar silsilesi yani…
Suriye’ye emperyalist bir saldırı söz konusuydu. Olup-bitenlerin devrim kavramıyla, özgürlük-eşitlik gibi kavramlarla ilgisi yoktu. Türkiye’de akademiden Suriye ile ilgili bir tek kurumsal tepki gelmedi. Oysa emperyalist komplonun önce üniversite tarafından teşhir edilmesi, kamuoyunun olup bitenlerin mahiyeti hakkında bilgilendirilmesi gerekirdi…
Oysa, olup-biteni meşrulaştırmak dışında hiç bir toplumsal, etik, entelektüel kaygı taşımıyorlar. Elbette her şeye rağmen istisnalar mevcuttur ama zaten “istisnalar kuralı doğrulamak içindir” denmiştir ya!

Alternatif olarak neler yapılabilir ?
Aslında elimizin armut toplamadığını pekâlâ gösterebiliriz. Sonuç itibariyle atla deve değil. Devletten ve sermayeden tam bağımsız, düşünce odakları, eleştirel odaklar oluşturmak gerekiyor. Özerk değil, tam bağımsız kurumlar. Çünkü hiçbir dönemde eleştirel düşünceye bu kadar ihtiyaç olmadı. Eleştirel düşünce son derecede önemli, zira insanlık ve uygarlık tehlikeli bir eşiğe gelip dayanmış bulunuyor. Mesela adı “halk üniversitesi” olan düşünce odakları oluşturmamak için hiç bir neden yok. Velhasıl var olanın alternatiflerini yaratmak gerekiyor ve bu mümkün. Her mahallede veya her kentte eleştirel düşüncenin filizlendiği yapılar oluşturulabilir. Fakat bağımsızlık esastır aksi halde eleştirel düşünce yaşayıp, gelişemez. Mesela Özgür Üniversite kendi olanaklarıyla 22 yıldır faaliyetini sürdürüyor. Fransızcada bir deyim, “finanse eden yönetir” der. Ya da “seni kimin finanse ettiğini söyle kim olduğunu söyleyeyim”denir. Eğer bağımsız olamazsan hiç bir şey yapamazsın veya yaptıklarının bir kıymet-i harbiyesi olmaz. Alışılmışın dışına çıkarak, birikimi ve potansiyeli harekete geçirmek mümkün ve gereklidir. Aslında bu toplumun böyle bir şeyi başaracak potansiyele sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bütün mesele o potansyeli harekete geçirebilmekle ilgili…

Aydın mı entelektüel mi tartışmasını epey önce tüketmiştik. Ancak yeniden ihtiyaç hasıl oldu. Nasıl hatırlasak ve hatırlatsak?
Şahsen “aydın” deme taraftarı değilim, “entelektüel” kelimesini tercih ederim. Zira Türkiye’de bu kavram tamamen dejenere edilmiş durumda. Belirli bir eğitimden geçmiş, diploma sahibi olan herkese aydın deniyor. Bu son derecede saçma. Geçerli eğitim sisteminden geçmiş birinin aydın değil ama aydının inkârı sayılması gerçeğe daha uygun düşüyor. Zira aydın olmak ile uzman olmak aynı şeyler değildir. Okul öğrenciye bir uzmanlık kazandırır. Daha ötesi için, “farklı olmak” için ilave bir çaba, özel bir çaba gerekir. Nitekim bu bakımdan birinin üniversiteye gidip doktor, mühendis, avukat, vs. olmasıyla, başka birinin fırıncı veya kasap çırağı olması ve o mesleği öğrenmesi arasında bir fark yoktur. Sadece üniversiteye gidenin diğerlerine göre entelektüel olmak bakımından bir avantajı vardır. Bilgiye ulaşma imkânları daha çoktur.
Üniversiteler egemen ideolojinin, bizde resmi ideolojinin, en çok içselleştirildiği kurumlardır. Orada gençlere bağnaz bir resmi ideoloji enjekte ediliyor ve özgür düşünme yetenekleri duruma uğratılıyor. Entelektüel, etik bir duruşu içselleştirendir. Hiç bir tabuya itibar etmez, hiç bir kilisenin mensubu değildir. Her zaman gerçeğin safındadır. Her türlü haksızlığı, adaletsizliği, baskıyı ve sömürüyü lânetler. Ve söylediklerinin arkasında durma basiretini ortaya koyar. Dünya malına değer vermez. Ünlü Çek şair Rainer Maria Rilke, “Şair, saymasını bilmez” derken, sanatçının mal-mülk karşısında tavrının nasıl olması gerektiğini ima ediyordu. Entelektüel, zenginliğin büyük bir haksızlık durumu olduğundan asla şüphe etmez. Zira ne kadar yetenekli, akıllı, çalışkan olursa olsun, hiç bir insan sadece kendi çalışması, kendi çabası ve emeğiyle zengin olamaz.
Son olarak; ideali, insani ve toplumsal ütopyayı formüle eden entelektüellerdir. Bu yüzden de gerçek entelektüelden yoksun hiç bir hareketin, hiç bir toplumsal mücadelenin başarı şansı yoktur.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) ilk kurulduğunda saflarında yer aldınız. Denizli’de köyünüzde, ‘65 seçimlerinde TİP’e çıkan yüksek oy oranının sizinle bağlantılandırılıyor hatta. Bir de o zamanki çalışmaların bugün mesela HDP’yle benzerlikleri var mıydı?
Evet, TİP kurulur kurulmaz üye oldum. Aktif bir üyesiydim. İşte üniversite yılları… Hakkımda ilk “komünizm propagandası” davası (1965), Ankara Polatlı civarındaki, köylerde yaptığım konuşmalardan açılmıştı. Ama bizim Denizli’deki köyümüzde TİP’e yüksek oy çıkmasının benimle ilgisi yok. Daha öncesi var. 1962 Anayasa referandumunda bizim köy ezici çoğunlukla yeni anayasaya evet oyu verdiği için cezalandırılmış, Kösten olan köyün adıKömürcüler olarak değiştirilmişti. 1965’te de TİP’e en çok oy çıkınca da devlet tarafından üzerine bir çarpı işareti konuyor. O gün bu gündür de cezalı!
Evet, o zamanki TİP ile şimdiki HDP arasında bir bağ kurmak mümkün, benzerlikler var. ‘50’lerin sonuna doğru Demokrat Parti baskının dozunu artırmıştı ve halk nezdinde özellikle de politize olmuş kesimlerin muhalefeti kabarmıştı. Ve 27 Mayıs 1960’ta askeri darbeyle düşürüldü. Aslında darbeler her zaman mevcut olanı takviye için yapılır. Fakat bir taraftan ekonominin performansının kötüleşmesi, diğer yandan baskının artması, muhalefeti büyütmüştü. Yeni anayasa bir dizi anti demokratik maddeler içerse de kimi “ileri” hükümler de içeriyordu. Bu ikisinin diyalektiği solun ilk defa Türkiye’nin tarihinde bir kitle hareketi olarak sahneye çıkmasını sağladı. Nitekim 1965 genel seçimlerinde TİP, 15 milletvekili çıkarmayı başardı. Milletvekillerine Anıtkabir’de eşlik edenler arasında ben de vardım. O dönemin havasına benzer bir durum şimdi de oluşmuş görünüyor. Düzen partileri dışında muhalif bir partinin 80 milletvekili çıkarması önemli. Evet, benzerlik var, çünkü rejimde sıkışma var ve düzen partileri aldatma yeteneklerini hızla kaybediyorlar. Velhasıl konjonktür farklı, zaman farklı ama TİP deneyini hatırlatan bir durum var.

Seçimden bu yana özellikle ekonomide çokça “istikrarsızlık” başlığı atılmaya başlandı. Neyin istikrarını kaybedeceğimiz söyleniyor?
Soruna gelmeden, geriye doğru bir hatırlatma yapayım. AKP’nin ekonomik başarısı boş bir efsane aslında. Şöyle ki, Türkiye ekonomisi 2001’de şiddetle bir krize girmişti. Tarihin en önemli krizlerinden biriydi. Her krizin faturası o ülkenin yoksullarına çıkar. Orada bir takım tedbirler alınarak, araç tamir edilip rayına oturtuldu. Direksiyona da bunları geçirdiler. Dibe vurmadan sonra çıkış kaçınılmazdır ve eşyanın tabiatı gereğidir. Kim iktidar olsa çıkacaktı. Birincisi, bunu dikkate almıyorlar. İkincisi ise bunların iktidar olduğu dönem dünyada müthiş para bolluğu vardı. Çok kolay koşullarla borçlanmak mümkündü… AKP hükümeti büyük oranda borçlandı, çok para girdi ama verimli yatırımlara kanalize etmediler. Bir de devlette kamuya, topluma ait ne var ne yoksa özelleştirme adı altında yağmalayıp yağmalattılar. Yüksek faizli kredileri lüks otel, lüks araba, AVM, konut, rezidans, yol, köprüye, vs, yatırdılar. Kaynakları hovardaca talan ettiler. İşte başarı olarak sundukları bu idi. Ve artık yönetemiyorlar. Her şey kötüye gidiyor…
Burjuva ikiyüzlülüğünü teşhir etmek gerekiyor. Bir yandan seçimler, demokrasi, halkın iradesi deniyor, “milli irade” diye tutturuyorlar. Öte yandan, tek parti iktidarı olmazsa, koalisyon olursa ülke batar, sonu kötü olur diyorlar, insanları korkutmak istiyorlar. Tek parti hükümeti istiyorlar zira yağma ve talan daha kolay oluyor. Eğer sonuç koalisyonu gerektiriyorsa neden karşı çıkılıyor ki?Aslında ortada demokrasi diye bir şey yok. Temsil, tam bir yanılsamadan ibaret. Temsili demokrasi gerçek demokrasiyi engellemek için peydahlanmıştır. Düzen partileri bu aracın yürümesini sağlıyor. Hükümet kuran partilerin seçimlerle değişmesi şeylerin değiştiği anlamına gelmiyor. Başka türlü söylersek, yönetenler değişiyor ama yönetimler asla… Bugün dünyadaki tüm rejimler o ülkelerin halk çoğunluğuna yabancılaşmış farklı dozlardaki baskı rejimleridir… Birileri yönetilemez duruma getirince nöbeti başkaları alıyor ve bu bir başarı olarak sunuluyor. Artık bu teraziler bu sikleti tartamaz durumda… Söz konusu olan, bir uygarlık krizidir. Artık son bir kaç yüzyılda geçerli olan burjuva paradigması iflas etmiş bulunuyor. Her kriz diğerini azdırıyor ve bir krizler sarmalı söz konusu. İşte Rojava deneyimi ile başka bir şeyin yapılabilirliği ima ediliyor. Geçerli paradigma dışında bir şeylerin mümkün olduğunu gösteriyor. Rojava türü örnekler yeni paradigma yolunu aralama potansiyeli taşıyor…

‘Ana akım medya’nın da bu tabloda payı olsa gerek…
Medya esas itibariyle egemen sistemin meşrulaştırılmasının bir aracı. Tarihsel olarak medya her zaman düzen safında yer almıştır. Neoliberal küreselleşmeyle birlikte herşey metalaşınca, her şey bir kâr aracına dönüşünce medyanın bunun dışında kalması düşünülemezdi. Artık bildik bir kapitalist işletme haline dönüştü. Eskiden iyi kötü, gazeteci sadece gazetecilik yapardı. Mesela Erol Simavi; beğen beğenme, adam gazetecilik yapıyordu, yirmi tarakta bezi yoktu. Şimdi öyle değil, artık medya kapitalist bir işletme ve düzenle, iktidarla ilişkisi değişime uğramış durumda. Gazeteler, televizyonlar artık sadece kâr için varlar. Bir büyük kapitalist neden bir gazete, televizyon sahibi olmak ister ki? Pazarlık gücünü arttırmak, mesela ihaleleri daha kolay almak için…

Hukuk devleti filan deniyor. Yeni anayasa, yeni Türkiye tartışmaları dolaşımdayken, Kemal Derviş, Baykal gibi figürler tekrar görünmeye başlıyor. Koalisyon tartışmalarının eşliğinde ‘restorasyondan’ söz ediliyor…
Bu rejimin reforme edilme yeteneği yok. Bunun imkânı da yok. Ya yıkılır yenisi kurulur ya da kimse demokrasi, refah beklentisi içine girmesin. Artık şeyleri adıyla çağırma zamanı geldi. Rejim dahilinde çözüm artık mümkün değil. Bundan sonra her şey daha kötüye gidebilir sadece. Kaldı ki mülk sahibi egemenlerin oyalama-aldatma yetenekleri de hızla aşınmakta. Yeni anayasa yapılırsa işlerin düzeleceği söyleniyor. Eğer öyle olsaydı işler ne kadar da kolay olurdu. İnsanların artık yeni anayasaya değil, yeni bir rejime, yeni bir sosyal düzene ihtiyacı var. Hukuk devleti diyorlar, kimin hukukundan söz ediliyor? Bugüne kadar Türkiye hukuk devleti değil miydi? Hukuku olmayan bir devlet olabilir mi? Tüm o yasaları kim, neden yaptı bugüne kadar? Velhasıl, artık bu düzen dahilinde sorunların çözülme şansı yok! Türkiye’deki oligarşi emperyalist oligarşinin bir parçası. Kemal Derviş küresel oligarşinin adamı. Yerel sorunlar çıktığında buraya davet edilmesi sürpriz değil. Baykal da bu düzenin sağlam demirbaşlarından. Oligarşi ihtiyaç duyduğunda arz-ı endam ediyor ve görevini yapıyor…

(Fotoğraf: Sema Kanat)

Kaynak