GARO AMCA VE AHT-I VEFA

Murat Kahraman

Garo Amca ve aht-ı vefa

Orhan Bakır’ın (Armenak Bakırciyan) Dersim Nazmiye’de, mezarı başında 24 Nisan Soykırım anması yapıldı. Partizan’ın düzenlemiş olduğu anma anlamlı oldu. Mezar taşının sağ tarafında Orhan yoldaş için yazdığım bir şiirin dörtlüğüne yer verilmiş. Mutlu oldum. Hepsi yazılsaydı daha iyi olurdu.
Ama esas Orhan’la ilgili bilgilere ulaşmama ve dolayısıyla şiirin yazılmasına da sebep olan Garo Amca’yı anlatmadan geçmek haksızlık olur. Çünkü hepsi onun emeği ve çabası sonucu oldu. Aksi taktirde Orhan’la ilgili bilgilerimiz sözlü anlatımların kısırlığıyla sınırlı kalırdı.
Müsadenizle bu lanet dünya da göçüp giden Garo Amca’yı biraz anlatmak istiyorum.
Garo Amca, Malatyalı bir ermeniydi. Arapkirliydi. Soykırımda ailesinde geriye kalan tek kişiydi.
Garo Amca’yı nasıl anlatsam tam olarak halini tarif edebilirim, bilemiyorum.
Hikaye içinde hikayesi olan yorgun biriydi. Kendisini sevmeyi bilmiyordu. Kurtulduğu için kendisini bir nevi suçlu ve günahkar görüyordu.
Kendisini anlatmak istemiyordu. Çünkü anlattıkça kendi deyimiyle anıları, ruhunu “köpek gibi ısırıyordu.” Acı çekiyordu. Geçmişi hatırlamanın uğraşı ve çabası ona acı verdiği için o anılarından kurtulmak için bir ömür mücadele etmişti.q3
Bizi Garo Amca’ya Hüseyin Amca’nın oğlu tanıştırdı. Harputlu Hüseyin Amca(Garabet Amca) Harputlu’ydu. Onu alışılmışın dışında bir Kürt ya da Alevi kurtarmamış. Yaşlı bir türk kadın kendisini yaralı kurtardığında 2.5 yaşındaymış. Boynunda aldığı kılıç yarasını normal iple dikmiş ve onu samanlık da gizlemiş. Fakat vücudu ipi yiyemediği için, boynunu dikmek için kullanılan kalın ip, onun on iki yaşına kadar kendi deyimiyle “oyuncağı” olmuş. Eliyle boynunda sarkan ipe dokunmak ve oyunla zaman geçirmenin bir “oyun” olduğunu anlatmış. Bunu da ölmeden önceki kısa zaman diliminde çocuklarına anlatmış. Ve ölümünden sonra kiminle bağ kuramaları gerektiğini nasihat etmiş.
Garo Amca’nın aksine Garabet Amca oğlu dışa dönük ve konuşmayı seviyordu.
Babasının yaşadığı acıları tüm hücrelerine ve ruhuna yedirmişti. Zamanından önce yaşlanmıştı. İnsan gerçek yaşını tam olarak kestiremiyordu.
Garo Amca’ya gelince de susmayı tercih ederdi. Arada bir boşluğa kaçardı bakışları. Aniden hüzünlenirdi. Ruhunda derin fırtınlar esiyordu. Kendisiyle kaldığımız kısa bir zaman diliminde mırıldandığı zaman gözlerinde yaşlar gelirdi. Ne biz kendisine bir şey sorduk, ne de o bir şeyler anlatma gereği duydu.
Garo Amca’ya bir şey sorulduğunda önce insanın yüzüne bakardı. Yüz hatlarındaki tüm hücreleri inceliyormuş gibi yapardı. Sanki bir keşife çıkmış gibi… Sonra az ve öz kelimeler kurardı. Kelime israfını sevmiyordu. Sohbete hürmeti çok fazla vardı.
Bu belki yaşadığı o kadar tehlikeli şeylere karşı da bir tedbirdi.
Zira, soykırımda kurtulan tüm kurbanların ortak özelliği, yaşama tutunma ve hayatta kalma mücadelesi ve çabası vardır.
Evine önce beni ve sonra da birlikte gitmek zorunda kaldığımız üç yoldaşı konuk etti. Daha sonra evinin gizli bir bölmesinde de kaldık.
Evindeki gizli sığınağı tedbir ve güvenlik için almıştı. Soykırımın tekrar geri geleceğine inanırdı. Bu topraklara lanetin çöktüğünü ve asla barış ve huzurun gelmeyeceğine inanıyordu.
Felaketin tekrar bir gün kapısını çalacağını söylerdi, ama tarihini bilmiyordu. Çocuklarını korumak için yaptığı sığınağı, torunları ve çocuklarını tümü bilmiyordu. Sadece büyük oğlu ve en büyük kızı biliyordu.
Gizli sığınağı yerin altında bir ev gibi inşa etmişti. Gizli evinde sadece iki kişini fotografları vardı. Biri Orhan’ın diğeri ise Manuel DEMİR’in resmiydi. Manuel, Dersim’e gelip gittiğinde ve Mazgirt’te çektirdiği fotografın orijinali de vardı. Manuel elini beline bağlamış, uzak bir mesafeye bakan güzel pozuydu. İkisinin de fotograflarını çerçeveleştirmişti ve o yörede yetişen en güzel çiceklerle süslemişti.
Manuel’le nasıl tanıştığını ve ne kadar sıklıkla görüştüğünü sormadım. Fakat en son misafirliğine geldiği zaman bir zehir tüpü Manuel’e verdiğini ve Manuel’in de bunu kabul etmediğini öğrendik. bunu da Garo’nun büyük kızı anlattı. Hatta bir seferinde Garo Amca, bize de teklif etti.
Tabii kabul etmeyi mantıklı görmedik.
Garo Amca’ya göre, devlete kafa tutan ve meydan okuyan hiç bir firari sağ ele geçmemeli. Yakalanacağını anladığı an üstünde taşıdığı zehiri içip kendisini öldürmelidir. Bu konuda verdiği iki örnek de Manuel ve Orhan’dı.
Orhan’ın Karakoçan’da işkenceci komiseri cezalandırmaya giderken pusuya düşmesini kabullenmiyordu ama sağ ele geçmektense ölmesinin en iyi yol olduğunu düşünüyordu.Çünkü ele geçmesi durumunda işkenceye maruz kalacağını, işkenceyi yapanların kendi deyimiyle “dini imanı”olmadığını savunuyordu.
Manuel’e gelince de uyarılarını dikkate alınmadığını söylerdi. Devrimciliği yapmamalıydı.Çünkü Ermeni olması ölümle eşdeğer anlamına geliyordu.
1988 yılında, Baba ERDOĞAN ve Maneul DEMİR komutasındaki TİKKO gerilla birliği, İzmit Kandıra Piyade Alayı’nı basmış, içindeki askerleri rehin alınmış ve silahlarına el koymuştu.
Silahların sevkiyatı esnasında yol kontrolünü yapan polislerle meydana gelen çatışmada iki polis ölmüştü. Bu gelişmeleri takiben daha sonraki aylarda İstanbul’da düzelenen operasyonlarda gözaltına alınan devrimciler tutuklanmış fakat bulunduğu Sefaköy’deki evde sağ gözaltına alınan Manuel yoldaş, işkence edildikten sonra yargısız infaz edilmişti.
Daha sonraki mahkeme duruşmalarında aynı operasyonda tutsak düşen Baba ERDOĞAN, suç duyurusunda bulunmuş ve Manuel’in Ermeni olduğu için infaz edildiğini belirtmişti. Bu tespit doğru ve yerinde bir tespit. Çünkü devlet, Ermeniler söz konusu olduğu zaman onlara layık gördüğü tek şey ÖLÜMDÜR.
Bu gerçeği Garo Amca, defalarca yaşayarak öğrenmişti.
Ama bizim bunu bilince çıkarmamız çok yıllar aldı. Dardık, ufuksuz ve çapsızdık. O toprağın altında gelen iniltileri duyacak kulak yoktu bizde.
Kaypakkaya, o derinliğe dokunur gibi yaptı.Ama ömrü yetmediği gibi o fırsatı da vermediler. Biz, onu takip edenler, yüzeysellikten kurtulamadık. Perspektifimiz dar, tahlil yeteneğimiz güçsüzdü. Kemalizm denen azgın urun zehiri en az bize bulaşmasına rağmen, biz bile uyurken ağzımızı kapatmayı beceremedik; uyuduğumuz zaman Kemalizmin zehiri içimize aktı.
Sonuç olarak biz de suçluyuz. Kaçımız bir Pontus’un,Suryani’nin, Keldani ve Ermeni’nin evine misafir olduk ve acılarını anladık.
Misafir olanlarımız dahi onların acısını anlayamadı, çünkü devletin resmi solculuğu bizleri şu yada bu şekilde etkilemişti.
Ben bu satırları yazarken dahi derin bir pişmanlık duyuyorum. Ömrünün onca yılını acı, keder ve katledilen ve kaybolan yakınlarının özlemiyle geçiren insanların iç dünyasına inemedik. Kayıt altın alamadık. Onların sahip olduğu iç dünyalarındaki hazinelerde faydalanamadık.q2
Sadece o insanların mezarlarıyla ilgilenenlerin hikayelerini dinledik.
Onların mezarlarını define bulma adıyla talan etmek ya da buna sehirci kalmak!..
Bu dahi başlı başlına bir suç ve suça ortak olmaktır.
Bu çapulcu, tecavüzcü, hırsız ve katil sürülerini yaptığı vahşet ve kötülük o kadar boyutlu ki, hangini anlatacağını insan şaşırıyor?
Dahası bu talan ve hırsızlık iştahını, devlet, bilerek körüklüyordu. Çünkü geçmişe ait bir izin kalmaması, devletin asimilasyonuna fazlasıyla etkisi vardı. O coğrafya da “iz” kalmamalıydı. Bu görevi devlet, define avcılarına verdi. Bilerek “hazine ve gömü”söylentisini çıkararak, yoksul insanların toprağı kazmasına ve mezarların talan etmesini sağladı. Hatta sadece mezarları değil, tarih ve tarih eserlerin de yok etti. Bu bir devlet projesi ve politikasıydı. Çünkü en kolay asimele ettiği insan, tarihini hatırlamayan insandır. Onlara göre bu topraklarda herkes Türk doğdu ve Türk olarak ölmek zorunda!…
Bu dahi kendi başına dahi çok korkunç bir toplumsal çürüme, ahlaki soysuzluk ve toplumsal vicdanın çöküş resmidir.
İşte halk ve halklar böyle suça bulaştırılarak, çürütülür ve kendi gerçeğinde uzaklaştırılır.
Anlattığım konuların uzmanı değilim, fakat soykırım halen çok değişik şekileriyle o toplumun içinde sürüyor. Soykırımı inkar bile başlı başına kurbanların sırtına ağır bir yük yüklüyor.
Halbuki bu insalar sadece acılarını tanınmasını ve saygı gösterilmesini istiyorlar.
Çok şey anlatarak, konuyu dağıttığımı farkındayım…
Tekrar Garo Amca’ya dönersek, ona çok şey borçluyuz. Bize Orhan’la cami imamı olan papazın hikayesini ve öyküsünü vermesini sağlayacak ilişkiler ve kanallar açtı. Onun varlığı ve verdiği güvenle korkan ve susan insanlar konuştu bizimle. Bunu Çığlık romanında kısman de olsa anlatmaya çalıştık.
Garo Amca olmasıydı, bu bilgileri bize verecek o bölgedeki bilge ve güzel insanları tanıyamazdık.
Onca zulüm ve insanlık dışı muameleye maruz kalmalarına rağmen, bir karıncayı dahi incitecek şiddet eğilimleri yoktu. Hepsini ortak noktalarından biri de buydu. İnsancıl, barışsever ve hoşgörülüydüler. Bizimle olan ilişkileri de bizi “kötü insanlar”dan korumaktan ibaretti. Fazlasına da karşıydılar.
Gizli Hristiyanlığı onlarla tanıdık. Yine Müslümanlaşmış Ermeniler’i de onlarla tanıdık. Ama geç bilince çıkardık. Bilince çıkardığımız an, çoğu bu dünyada göçüp gitti.
Garo Amca, Orhan’ın mezarı yapıldı. Senin sebebiyet verdiğin o güzel bilgilerin sağladığı şiir mezar taşının üzerine yazıldı.
Büyük kızın anlattı bana. Sözünü dinlemediğimiz için tutsak düştüğümüzü sitem etmişsin ve özellikle bana çok kızgınmışsın…
Çok uzun yaşadın. Bunu nasıl becerdin ki? Ölümün de senin gibi çok güzel olmuş. Ölemeden önce, “gözlerimi kapatmayın, bel ki tanıdık birine denk gelirim!”demişsin.q1
Daha fazlasını ben de dinleyemedim, zaten sana benzeyen iri gözlü güzel kızın da anlatamadı……
Yaralı ve insan güzeli Garo Amca, ne iyi ki seni tanıdık.
Senden ve sizden çok şey öğrendik.
Hikayen, sırların ve gizli evin biz de saklı kaldı…
Belki bir gün biri seni yazar.
Seni şahsında mezarsız ve kefensiz yatan tüm kurbanların anısı önünde saygıyla eğiliyoruz!..

 

Benzer Yazılar