DÖNÜP SANA KAVUŞANA KADAR HOŞÇAKAL PONTOS, HOŞÇAKAL TRABZON

Devrimci Karadeniz 17/12/2014 DÖNÜP SANA KAVUŞANA KADAR HOŞÇAKAL PONTOS, HOŞÇAKAL TRABZON için yorumlar kapalı
DÖNÜP SANA KAVUŞANA KADAR HOŞÇAKAL PONTOS, HOŞÇAKAL TRABZON

İsmail Taylan Kaya

Yağmur çiseliyordu. Kuzineye baktı Anysia, yanan meşe odunları kızgın bir kor olmuş, kızıllığıyla yüreğini yakıyordu. Duvardaki saate ilişti gözleri. İstanbul’dan getirmişti Yannis. Tik tak, tik tak… Saatin uzun tokmaklı kolu bir sağa bir sola devinirken, zaman bir avuç su olmuş sızıp azalıyordu avuçlarından… Liman yakındı. Kanita’nın arkasındaki tuzlu çeşmeye bakardı evleri. İki katlı cıvıl cıvıl bir ev hayal etmişti Yannis. Mermerleri, döşemeleri hep dışardan gelmişti, oldukça pahalıya patlamış ama tam anlamıyla içine sinmişti. Ama bu ev şanslı gelmemişti onlara. Savaş yılları çok komşuyu akrabayı alıp götürmüştü bir daha getirmemek üzere… Şansları yaver gitmiş, hayatta kalabilmişler ama korku ve ölümün gri kokusu tenlerinin en derinine sinmişti yıllardır.

Cumhuriyet kurulunca her şeyin geride kalacağını düşünmüşler fakat 1924 yılının 3 Şubat günü geldiğinde bütün umutlar bir saman alevi gibi sönüp gidiyordu işte. Kış hazırlıkları yeni bitmişti. Turşular kurulmuş, kiler doldurulmuştu. Kimler yiyecekti bunları şimdi? Yannis tedbirli adamdı. Ocak ayında mübadele anlaşmasının imzalandığını duyunca, elini çabuk tutmuş neyi var neyi yoksa elinden çıkarmıştı. Savaş yıllarında komşularının yaşadıklarını yaşamamak için bütün parasını İstanbul’da yabancı bir bankaya yatırmış, aylık yapacağı ödemeleri karşılayacak kadar bırakmıştı kasasında. Bir tek evi satmamıştı, kıyamamıştı, eli varmamıştı. Hem belki de kimse ilişmezdi onlara… Bu kadar tedbirli olmasaydı demek diğerleri gibi beş parasız düşeceklerdi yabana. Ya bu dağlar, Karadeniz’in tuzlu ve hüzünlü kokusu, tuzlu çeşmenin suyu, Kanita? Onları da götüremeyeceklerdi ya? Bu topraklarda korkusuz barış içinde yaşlanabilmek için yüz yıl Müslüman gibi yaşayıp gitmişlerdi. Islahat fermanından sonra kendilerini açığa çıkarmışlar, Ortodoks olduklarını ilan etmişlerdi. Artık tekrar Müslüman olduk deseler kim inanacaktı buna? Çaresizlik damardan enjekte edilen bir zehir gibi bütün vücutlarını sarıyordu. Dalga dalga büyürken sancı, insan ölmek istiyor, kapana kısılmışlığın, çepeçevre sarılmışlığın bir sonu olmuyordu.

Çocuklarına baktı Anysia… İki kız bir oğlan. En büyüğü dokuz yaşındaydı. Yannis söz vermişti çocuklara bir gün İstanbul’a götürecekti onları. Şimdi babalarının söz verdiği yolculuğa hazırlandıklarını sanıyorlar, yataklarını düzeltip, annelerine yardım etmeye çalışıyorlardı. Ağlıyordu Anysia. Olana bitene, başına gelene ve en çok geleceğe ağlıyordu. Yannis kimseyle konuşmuyor, götürebilecekleri ne varsa hazırlamaya çalışıyor, evin içinde dört dönüyordu. İki saat, yalnızca iki saat… Nasıl yeterdi bir evdeki hayatları bir kayboluşa sürükleyecek olan yolculuğa hazırlamaya. Vedalaşmaya taşıyla toprağıyla memleketinin.

“Efrisa!” (*) diye bağırdı Yannis… Yılmıştı, bıkmıştı artık olan bitenden. Yeni bir başlangıç yapmak istemiyordu. Her şey burada, Karadeniz’in hırçın lacivertine bakan bu odada bitsin istiyordu. Ceviz ağacından yapılmış karyolasına uzanıp, son nefesini burada vermek istiyordu. Ne çabuk akıyordu zaman… Yarım saat kalmıştı verilen süreye ve işte kapı çalınıyordu şimdi. Kimdi gelen? Herkes kendi derdindedir şimdi, ağlayacak dövünecek zaman değil ki… Yannis gelenlerin kim olduğunu bilmesine rağmen, itiraf edemiyordu işte. Kapıda omuzlarındaki tüfeklerle iki eri görünce hiç şaşırmadan “Daha zamanımız var” diyebilmişti. Demek böyle olacaktı, asker nezaretinde ineceklerdi limana.

Verilen süre dolarken Anysia sırtına vurduğu bohçaya kocaman evini sığdırmaya çalışmıştı. Yannis ise kıyafetlerini, evraklarını, fotoğrafları, değerli ne varsa iki tahta valize yerleştirmiş, hazırlanmıştı. Anysia çocukların yüzüne bakamıyordu. Soracakları sorulardan korkuyordu en çok. Evin en küçüğü Andon en sevdiği oyuncaklarını yatağının altına saklamıştı. “Onları da alın!” dedi Anysia dolup taşan gözlerini silerek. Kapı bir daha çalındı. Zaman gelmişti artık. Yannis önde başı dik, arkada ailesi, valizleri yüklendiği gibi attı kendisini avluya. Çocuklar babalarına yetişmeye çalışıyorlardı.

En son Anysia çıktı evden. Kapıyı sıkı sıkıya kapadı. Kapının solundaki işlemeli mermeri okşayıp öptü. Kapının pirinç parlak tokmağını alıp, anahtarlarla birlikte paltosunun cebine soktu. Gidiyorlardı işte. Daha önce gidenlerin evleri gibi burası da yağmalanacaktı daha akşam olmadan, kuzinedeki köz sönmeden bu ocağı söndüreceklerdi işte. Limana doğru akan kalabalığın arasına karıştılar. Kalabalığın iki yanında askerler birer canlı zincir oluşturmuşlar, bekleyen geminin yolcularını muhafaza etmeye çalışıyorlardı. Limana iki yüz metre kalmıştı ki yirmi kadar atlı göç yolunu ağlaya sızlaya yürüyen mübadillere saldırdı. Bir dalga gibi kumsala vurup alabildiklerini alıp çekildiler. Her şey bir dakika içinde olmuştu. Kiminin bohçasını kiminin valizini çarpıp hızla uzaklaştılar.

Derken feryatlar sardı kafileyi. İki kızı da kaçırmışlardı. Babaları arkalarından bakakalmıştı, bir sevdalık vardı belki de bu işte. Gemiye üçer üçer bindirilmeye başladılar. Çapulcuların soygununa kayıtsız kalan askerler bir kişiyi bile ismini almadan bindirmediler gemiye.

Gemide Yannis’in annesi torunlarına seslendi: “Anepsiyom! Andon!’’ (**) Akrabalar, komşular, bütün cemaat gemideydi. Anysia oturduğu yerden kalkıp güverteye çıktı. Gemi hareket etmeden son bir an olsun istiyordu aklında. Karadeniz’in kokusu burnuna gelince ansızın, gözlerinin önündeki son fotoğraf, memleketinin son resmi… Hareket etmeye başlamıştı gemi. Yannis gelip karısına sarılmıştı.

“-Hoşça kal memleketim! Geri dönüp sana kavuşana kadar hoşça kal!

-Nereye gönderiyorlar bizi Yannis?

-Selanik’e gidiyoruz.

-Ne kadar sürer yolculuk?

-Üç gün sürmez…

-Evimiz, yuvamız…

Geri geleceğiz. Düşünme bunları artık. Bak uzaklarda kaldı. Her gidişin bir dönüşü olur muhakkak. Üzülme, dert etme kendine. Hayatta kaldık, bu kan deryasından çocuklarımızla sağ salim çıktık. Yıllar sonra bu günler geçince geri döneceğiz, evimizin daha güzelini yaptıracağım, göreceksin… ‘’

Selanik’te iskeleye yakın bir eve yerleştirildiler. Anysia özenle taktı yeni kapısına eski tokmağını… Hava daha sıcak, yağmur daha azdı, hamsi yerine sardalya vardı. Ne Zigana’nın sisi, ne fındığın, çayın kokusu vardı. Yerliler dışlıyordu onları, komşuluk yapmıyorlardı ama canlarına mallarına kimse ilişmiyordu. Zaman hızla akıp gidiyordu. Çocuklar büyüyor, yeni bir hayat bütün devinimiyle devam ederken Karadeniz geçmişin ardında kendilerini bekleyen eski sevgili, ölümsüz aşk gibi, sislerin ardında bir geçmiş zaman misali bekliyordu onları. Dönüp hiç değilse ziyaret etmeye bile imkân yoktu. Anysia yaşlandıkça özlemin daha da büyüdüğünü hissediyordu. Selanik’te mübadeleyle gönderilenlerin yerlerine hep Pontos ’un yetim evlatları yerleştirilmişti. Bu insanlar birbirine sımsıkı bağlı bir cemaat haline geldiler zamanla. Giresun’dan, Tirebolu’dan, Ordu’dan Ünye’den, Maçka’dan, Tonya’dan… Neresi olduğu fark etmezdi Karadeniz’e baktıktan sonra. 1935’te krallık geldi, savaş yıllarında Almanlar… 1944’te iç savaş başladı, kimisi terk etti Yunanistan’ı. Ama onlar hiçbir yere gitmediler. Memleketine dönmedikten sonra her yer aynı değil miydi?

***

1976 yılının bir haziran günü yorgun otobüs bir ana oğlu taşıyordu geçmişlerine. Cam tarafında oturan anne gözlerini kırpmadan dışarısını izliyor, oğul ise anlatılanlarla büyümenin verdiği tedirginlikle başlarına neler geleceğini kestirmeye çalışıyordu. Bazen aşina olduğu kelimelerle konuşuyordu insanlar. Bir kibrit çakılıyor, sigaralar tüttürülüyor, zaten içini acıtan bu yolculuk eski yollardan bir geçmiş zamana yapılıyordu sanki. Bu yolculuğa karar vermek hiç kolay olmamıştı. Yannis ölünce, Anysia ‘’Oraları görmeden ölmek istemiyorum!’’ diye tutturmuş, oğlunu da peşinden sürükleyerek yolculuğa ikna etmişti. Andon dört yaşındaydı buralardan sürüldüklerinde. Hiç bir şey hatırlamıyordu memleketle ilgili. Ama korkuyordu, neler yapılmıştı halkına.

Otobüs terminalde durunca oğlunun kolundan destek alan 77 yaşındaki kadın yüreği titreyerek indi aşağı. “Tam elli iki yıl. Yarım asırdan fazla eder…” Kendi kendine söyleniyordu. Bir taksiye binip ‘’Kanita ’ya gidelum” dedi. Andon sadece Kanita’yı anlamıştı. “Kanita, yanında tuzlu çeşme, arkasında iki katlı evimiz, Karadeniz’e bakar…’’ Bunları kaç kere dinlemişti annesinden. Taksici, Anysia’ nın kırık Türkçesini fark etmiş, turist olduklarını düşünmüştü. Kanita ‘ya gelince ‘’Dur!’’ dedi Anysia. ‘’Neler olmuş, nerede çeşme, nerede evimiz?’’ Taksiciye hatırı sayılır miktarda bir para verince, taksici onlara gönüllü rehberlik yapmaya karar vermişti. Kadının ağlamalarından, ‘’buralardan gitme’’ olduğunu da anlamıştı. ‘’Yıktılar buraları” dedi.

“İki ortak çay bahçesi işletirmiş burada eskiden, galiba siz o günleri bilirsiniz. Sonra askeriye yerleşmiş, kapatmışlar orasını. Eski evlere mübadilleri yerleştirmişler. Onlar da oturmamış, satmışlar müteahitlere. Her şey para oldu artık…’’

Yoloz burnuna doğru ilerledi Anysia, ‘’Hey gidi Karadeniz… Döndüm işte, ne evim kalmış, ne tuzlu çeşme. Ama sen buradasın işte. Tam karşımdasın aradan elli iki koca yıl geçse de.’’ Evin olduğu yerde üç katlı betonarme bir apartman vardı. Bahçesine girip, çantasından iki boş kavanoz çıkardı. Yere çöküp hırsla doldurmaya başladı onları. Birini Yannis’in üzerine serpecekti, diğeri kendisi için. Bahçede bu hengâme sürüp giderken apartman sakinleri olanı biteni pencerelerden izliyorlardı. İçlerinden bir tanesi pencereyi açıp seslendi.

“’-Ne yapıyorsunuz orada?

-Hatıra olsun diye alıyor teyze. Dışarıdan geldiler…’’ diye cevap verdi taksici.

‘’- Turistler mi bunlar? ‘’ Anysia ikinci kavanozu da doldurmuştu, bahçede tanıdık bir ağaç arıyordu sanki. Cevap verdi taksici:

‘’- Hayır efendim! Turist değiller. Sizlerden önce burada bu insanlar yaşardı. Memleketlerini görmeye gelmişler.’’

Konuşulanları duyan Aralialı Emine teyze bir çırpıda bahçeye koştu.

‘’-Kalos irtes Azdelfim!’’(***) Anysia usulca kalktı yerinden. Gözleri yaşarıyordu. Evini, eski Kanita’yı, tuzlu çeşmeyi bulmuş gibi sevindi. Sarıldı Emine’ye. Birlikte apartmandan içeri girdiler. Birbirleriyle hiç tanışmayan ama anadilleri aynı olan iki kadının biri gitmiş, biri kalmıştı. Ne kadar da çok şey vardı paylaşılacak…

 

*Yoruldum

**Torunum

*** Hoş geldiniz kız kardeşim.

Yoruma Kapalı.