GİRESUN PROVOKASYONU VE İÇİMİZDEKİ İNSAN MÜSVEDDELERİ

Tamer Çilingir

GİRESUN’UN ADINI LEKELEYEN İÇİMİZDEKİ İNSAN MÜSVEDDELERİ

Bahar Y. Adlı bir kadının facebook profilinde yazdığı birkaç satırlık yazıya takıldı gözüm. DHKP-C’li Şafak Yayla’nın mezarını ziyaret etmek isteyenlerin gözaltına alınmasını ve linç girişimini övüne övüne anlatıyordu. Yazıyı okuyabilmek de cesaret işiydi çünkü ağza alınmayacak küfürleri o kadar rahat sıralamıştı ki içinizden bile okuyabilmek bir ahlak işiydi… Önce facebook’taki birçok hesap gibi ‘sahte’dir diye düşündüm. Öyle ya bırakın bir erkekten aşağılık küfürler duymayı, bir kadının vicdanı daha farklı bir noktada olmalıydı.

Ama yanılmışım. Profilinde çocuğunun doğum günü fotoğraflarını paylaşan bir anneydi Bahar Y. Bahar Y. gibi birçok kişi dün geceyi Giresun’da devrimcilerin nasıl linç edilmesi gerektiğini iştahla anlata anlata geçirdi…

Dövüle dövüle gözaltına alınarak hastanelik edilen devrimcilerin sağlık kontrolüne götürüldüğü hastaneyi kuşattılar, gözaltında tutuldukları karakolun etrafını sardılar.  Ve bu esnada yaptıkları şeyleri, facebook’dan, twitter’dan paylaşarak, ‘‘it avında‘‘ olduklarını ifade ettiler.

Birçoğunun hiçbir şeyden, kimi hedef aldıklarından bile haberlerinin olmadığı attıkları “Kahrolsun HDP” sloganlarından belliydi.

Rehin alınan savcı Mehmet Selim Kiraz’ı öldüren kurşunların polisten çıktığının belgelendiği otopsi raporu da umurlarında değildi.

Tek dertleri vardı: Şafak Yayla’ya sahip çıkılmasını engellemek…

Giresun’un adını kirlettiler, tertemiz, vicdanlı insanların yaşadığı toprakları, Karadeniz’i kirlettiler.

KARADENİZ’İ, Karadeniz’de yaşayan halkların geleneklerini, GELENEKLERİMİZİ KİRLETTİLER.

Bahar Y. ve onun gibi vicdan yoksunu insan müsveddeleri evlatları katilse ona bile sahip çıkmayacak anne babaların yaşadığı topraklar diye anlatıyor Karadeniz topraklarını.

Oysa ki Karadeniz’in çok eski geleneklerinden biridir evladı ne yapmış olursa olsun annesine babasına laf edilmez, hele de evladına canı pahasına sahip çıkan aile tehdit edilmez. Bunlar bizim geleneklerimizi de kirlettiler. Dahası düşmanının savaş meydanında canını alanlar, artık ölen kişinin cenazesine dokunmaz, dokunamaz.

Şafak Yayla’nın önce cenazesini taşladılar, köyün mezarlığına gömdürmediler. Ailesinin bahçeye gömdüğü cenazeye saldırdılar. Ölmüş bir çocuğun cenazesine aşağılıkça ‘leş’ dediler, mezarından çıkarıp dereye atmakla tehdit ettiler. Ailesini evlatlarının mezarını beton atarak korumak zorunda bıraktılar. Yetmedi, evi kurşunladılar…

Hangi kitapta yazar cenaze taşlamak, cenaze evi kurşunlamak, ailesini tehdit etmek, cenazeyi mezardan kaçırıp derelere atmak..

Ne için? Şafak Yayla’nın bedeni ortadan kalktığında; ailesini o köyden gönderdiğinizde her şey bitecek ve içiniz mi rahatlayacak… Oysa ki bilmez misiniz, bedenler değildir insanları etkileyen düşünceleridir, yürekleridir…

Siz ne yaparsanız yapın Şafak Yayla’nın Giresun’un evladı olduğu gerçeğini yok edebilir misiniz, silebilir misiniz?

Giresun’da yüzyıl önce soykırım sırasında katledilen 21 bin 448 Pontoslu Rum’un da mezarı yoktur. Onları bu topraklardan sildiklerini zannedenler yanılıyorsunuz. Siz kabul etseniz de etmeseniz de onbinlerce Pontoslu Rum, Giresun’da yaşıyor hala…

MEZARLIK ZİYARETİ NE ZAMAN SUÇ OLDU
Şafak Yayla’nın cenazesinden sonra bölgedeki faşistlerin; devletin polisi, jandarmasıyla birlikte sürdürdüğü tehditler, yıldırma politikaları 18 Nisan gecesi başka bir boyuta sıçradı.

Bu kez hedef Şafak Yayla’nın mezarını ziyaret etmek isteyen devrimcilerdi. Önce polis, Giresun Görele’de ziyaretçilerin otobüslerini durdurdu. “Giresun halkına güvenmiyoruz, size bir şey yaparlar” ifadeleriyle tehditler savurup Giresun’a sokmadı. Sonra da kimsenin yerinden geri gitmeyeceğini anlayınca da üç otobüsle ziyarete gelen 53 devrimciyi döve döve gözaltına aldı.

Planlı bir ‘linç etme’ süreci de anında işlemeye başladı. Faşist güruh önce hastaneyi sonra da karakolu kuşattı. Nasıl bir kin, öfke ve cesaretti ki polise ‘meydan okudular’, ‘verin onları bize’ diye.

Mezarlık ziyaretini suç sayan polisin yaptığı yasadışı gözaltı bir yandan; faşist bir güruhun attığı ‘linç’ naraları bir yandan…

Giresun yüz yıl önceki gibi bir karanlığa gömüldü bir anda…

O karakolun etrafında toplanan 100 kişi ya da facebook’ta, twitter’da ağza alınmayacak küfürleri ağızlarından salyalar gibi akıtarak paylaşanlar Giresun’u ifade eder mi, etmez tabii? İşte bu noktada şunu sormak gerekiyor… Neden? Nasıl bu kadar karanlık olabildiniz, insanlıktan uzaklaşabildiniz, vicdandan, ahlaki değerlerden yoksun kalacak kadar küçülmeyi başardınız? İnsan müsveddesi bile denmeyecek kadar alçalabildiniz?

Başından sona devletin organize ettiği bu provokasyon, dün gece harfiyen yerine getirilirken, amaçlanan mezar ziyaretini engellemekti. Giresun Görele’de durdurulan otobüstekilerle konuşan polis müdürü, halkın ne tepki vereceğinden emin olmadığını(!) olayların büyüyebileceği türde açıklamalar yaparak, gelenleri tehdit ediyordu zaten. Sonuçta, bir gün sonra gözaltına alınan 53 kişi şehir dışına çıkarılıp serbest bırakılırken, mezar ziyaretini engellediklerini düşünüyorlardı.

İZ KALSIN İSTEMİYORLARDI GERİDE
Dün gece yaşananlar 100 yıl öncesini andırıyordu. Özür dilesin diye, soykırımı tanısın diye tüm dünyanın çağrılar yaptığı devlet, kim olduğunu göstermek için sahnedeydi. Mustafa Kemal, Topal Osman, Nurettin Paşa sahnedeydi dün gece. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal’in Topal Osman’a emrettiği tüm Rumların imhası talimatı, başka boyutta hayata geçiriliyordu dün akşam. Ne demişti “Kemalistlerin Sağlık Bakanı ve Lozan’daki temsilcisi olan Rıza Nur,Topal Osman‘a,

“Ağa, Pontusu iyi temizle !”
«Temizliyorum»
“Rum köylerinde taş taş üstünde bırakma”.
«Öyle yapıyorum ama, kiliseleri ve iyi binaları lâzım olur diye saklıyorum»
“Onları da yık, hattâ taşlarını uzaklara yolla, dağıt. Ne olur ne olmaz, bir daha burada kilise vardı diyemesinler”
«Sahi öyle yapalım. Bu kadar akıl edemedim»
İz kalsın istemiyorlardı geride…

Dün geceden geriye ne mi kaldı?

Geriye kalan bir avuç faşistin devlet eliyle kirletmeye çalıştığı Giresun ve herşeye rağmen oğullarına sahip çıkan anne, baba ve arkadaşlarının dokunaklı öyküsü.

 

Benzer Yazılar