GOOD BYE SAMARAS! YUNANİSTAN: TARİHİ BİR DÖNEMEÇ

Foti Benlisoy

Haberi hemen herkes duymuştur herhalde. Yunanistan’da meclisteki üçüncü tur oylamada da cumhurbaşkanı seçilemeyince 25 Ocak’ta erken seçime gidilmesi kesinleşti. Hemen belirtmekte yarar var: Parlamenter rejimlerde adetten sayılan hükümet krizlerinden biri değil bu. Samaras’ın koalisyon hükümeti, Yunanistan’ı bir sosyal haklar mezbahasına çevirip ülkeyi işsizlikte AB sonuncusu ve dünya beşincisi yapan IMF ve AB politikalarının yürütücüsü olduğu için “erken emekli” olmak durumunda kalan ilk hükümet değil. Krizin patlak verdiği şu dört küsür yıl boyunca önce Papandreu’nun, sonra da teknokrat Papadimos’ın önderliğindeki hükümetler “doğal” ömürlerini tamamlayamadan eriyip gittiler.

İki buçuk sene evvel gerçekleşen seçimlerle işbaşına geçen (artık “sabık” sıfatlı) Başbakan Samaras, 6 Temmuz 2012’de meclis kürsüsünde hükümet programını açıklarken şöyle diyordu: “Her şeyden önce, farklı ideolojik referanslara sahip üç parti tarafından desteklenen yeni hükümetin oluşumunu selamlamak istiyorum. Yeni hükümetin programının belirttiği, benim de buradan özellikle vurgulamak istediğim gibi, güçlü ve dört yıllık bir ufku olan bir hükümet.” Samaras, Papandreu ve Papadimos’ın kaderini paylaşmayacağı imasında bulunuyordu o zaman. Koalisyon hükümetinin mecliste 179 milletvekilinden oluşan bir çoğunluğa sahip olması, belki de Samaras’ın bu özgüvenini haklı çıkartıyordu. Ancak koalisyon hükümetinin ömrünün çok da uzun sürmeyebileceği kısa zamanda anlaşılır olunca bu özgüven de dağıldı gitti.  Koalisyonun “mini” ortağı merkez sol DİMAR, kamu televizyonunun özelleştirilmesinin yarattığı basınç karşısında 2013 yazında koalisyondan çekildi. Hükümet, meclisteki sandalye sayısının iki sene içerisinde 155’e gerilediğini gördü. Geçmişin anlı şanlı PASOK’u %5-6’larda sürünüyor, hükümetin ana ortağı Yeni Demokrasi içindeyse krizlerin ardı arkası kesilmiyordu. Toplumsal tabanı ve meclisteki gücü berhava olan hükümetin cumhurbaşkanı seçme girişimi, onun sonu oldu.

Aslında ülkedeki mevcut politik durum, Antonio Gramsci’in “organik kriz” kavramsallaştırmasıyla tarif edilebilir: Hakim sınıf, “aşağıdan” gelen bir meydan okumayla karşı karşıya ve siyasal temsile ilişkin geleneksel biçimler (mesela partiler ve hükümet dahil temsili kurumlar) daha önce temsil eder oldukları sınıf ya da sınıf fraksiyonlarınca yeterli ve ikna edici bulunmuyor. Kriz, Yunan siyasal alanı ve devlet yapısında ciddi sarsıntılara yol açıyor. Toplumsal meşruiyetini büyük oranda yitirmiş olan ve “geleneksel” yöntemlerle rıza üretmekte giderek zorlanan siyasal sistem, cunta sonrası oluşan parlamenter sistemin gelenek ve kurallarından giderek uzaklaşıyor. Yunanistan’ın sosyal anlamda Latin Amerikalaştırılması anlamına gelen ve alt sınıfların son otuz yılda elde etmiş bulunduğu bütün kazanımları berhava eden sermaye taarruzunun Yunanistan’ı “yönetilemez” hale getirdiği ortada.

Ancak bir aydan kısa zaman içerisinde gerçekleşecek seçimler sadece  bu krizin semptomlarından biri değil. Ülke tarihinde ilk defa, “merkez solun solunda” konumlanan bir siyasal partinin seçimlerden galip çıkması bekleniyor. Radikal Sol Koalisyon (SYRIZA), daha dün gerçekleşen kamuoyu yoklamalarında Yeni Demokrasi’nin 6 puan önünde görünüyordu. Bu ihtimal, daha şimdiden (medyasıyla, sermaye çevreleriyle) Yunan müesses nizamını, hatta AB ve IMF bürokrasilerini telaşa düşürmüş görünüyor. Avrupa’da krizin “güney” ülkelerinin bir meselesi olmaktan çıkıp derinleşerek Berlin’de bile alarm zillerinin çalmasına neden olduğu (ve üstelik İspanya’da da meydan hareketinden doğan Podemos’un birinci parti göründüğü) koşullarda SYRIZA’nın yükselişi, neoliberal itikada iman etmiş AB merkezlerinde ciddi bir tedirginliğe neden oluyor. Yunan medyasında “bu kış gelecek komünizme” dair felaket senaryoları almış başını gidiyor. Muhtemel bir SYRIZA zaferinin “piyasaları” paniğe sevkedeceği, ülkeden büyük ölçekli sermaye kaçışlarının yaşanacağı, Yunan finans sektörünün çökeceği senaryoları, Soğuk Savaş antikomünizmini aratmayan yorum ve atıflar eşliğinde tedavüle sokuluyor. Yeni Demokrasi’nin kısa seçim sürecinde bol miktarda felaket tellallığıyla bir korku iklimi yaratarak SYRIZA’nın yükselişinin önüne geçmeye çalışacağı açık.

Ancak meseleyi antikomünist paranoyaya atfedip işin içinden çıkmak da o kadar kolay değil. Samaras iki gün önce yaptığı ve aslında yenilgiyi kabul ettiği bir açıklamada, SYRIZA’yı “karabasanların beklediği” şeklinde bir uyarıda bulunuyordu. Muhtemel bir SYRIZA hükümeti gerçekten de (daha şimdiden belli olduğu üzere) yerli ve Avrupa sermayesinin çok büyük bir baskısıyla karşı karşıya kalacak. Ülkenin zaten oldukça kırılgan bankacılık sektörünü sarsabilecek sermaye kaçışları yaşanabilir. SYRIZA hükümetinin bir sermaye sabotajıyla karşı karşıya kalması hiç de küçümsenecek bir ihtimal değil. Zaten Yeni Demokrasi ya da genel olarak “düzen partisi” de aslında bu seçeneğe oynuyor. Medyada “sol parantez” adı verilen bu senaryoya göre olası bir SYRIZA hükümeti AB, IMF ve yerli sermayenin tepkisi karşısında öyle zor durumda kalacak ki ya ifadesi olduğu umutlara ihanet ederek ciddi geri adımlar atacak ya da öyle ciddi bir darboğazla karşılaşacak ki hızla hükümet edemez hale gelecek. Yani Samaras’ın Yeni Demokrasisi ve elbette PASOK, SYRIZA’nın hükümet deneyinin, hızla bir felaketle sonuçlanacağı ihtimaline güveniyorlar.

Borcun silinmesi, bankaların kamulaştırılması ve Euro’dan çıkış gibi kritik meselelerde giderek daha mutedil bir çizgiye gelmiş olan ve muktedirlere “yönetmeye ehil” olduğunu ispat etme gayretindeki Tsipras liderliğinin böyle bir meydan okuma karşısında ne yapacağı belirsiz. Alt sınıfların karşı karşıya olduğu sosyal felaketi bir nebze olsun yumuşatmaya dönük SYRIZA’nın alabileceği kimi popüler tedbirler dahi “piyasaların” sert bir reaksiyonuna neden olacaktır. Bu durumda SYRIZA ya AB-IMF ve yerli sermayeyle açıktan çatışmayı göze alacak (örneğin sermaye kaçışlarını önlemek için bankacılık sektörünü devletleştirmek zorunda kalacak) ya da  boyun eğecek, “yapısal uyum” politikalarının yeni uygulayıcısı olacak. Bu ikinci ihtimalin solun tamamını ve özellikle de toplumsal muhalefeti ciddi bir demoralizasyon ve dağılmaya götürebilir.

Bu koşullarda belirleyici olacak faktörse SYRIZA liderliğinin muhtemel ayak oyunlarından ziyade SYRIZA içindeki ve dışındaki radikal solun ve en önemlisi işçi hareketinin bu duruma nasıl yanıt vereceği. Bir “sol hükümet” girişimi, yaratacağı bütün yanılsamalara karşın, işçi hareketinin özgüvenini pekiştirip onun “iştahını” pekâlâ artırabilir. Bu durumda olası SYRIZA hükümetinin solundan ve en önemlisi “sokaktan” sürekli baskı altında tutulması, “düzen partisinin” umudu olan “sol parantez” senaryosunun boşa çıkması ve siyasal ve sosyal güç dengesinde işçi sınıfı lehine ciddi bir kaymanın yaşanmasının tek koşulu gibi görünüyor. Yeni Demokrasi-PASOK koalisyonuna iki seneyi dar eden toplumsal muhalefetin SYRIZA’ya da nefes aldırmaması, onu soldan sürekli sıkıştırması gerekiyor.

Bütün bunlar 26 gün sonra neler olacağına dair varsayımlar elbette. Kesin olan şu, kapitalist kriz Avrupa’daki siyasal dengeleri radikal bir dönüşüme tabi kılıyor, sola ve sağa doğru bir polarizasyonla karşı karşıyayız. Bu süreçte Yunanistan’da ya da İspanya’da yaşanacaklar kıta ölçeğinde devrimci-radikal solun ve sınıf hareketinin kaderini uzun bir vade için belirleyecek. “Tarihi” sıfatını gerçekten hakeden gelişmelerle karşı karşıyayız…

KAYNAK: http://baslangicdergi.org/yunanistan-tarihi-bir-donemec-foti-benlisoy/

Benzer Yazılar