HAFIZASINI YİTİRMEYEN ‘DERSİM’E AĞIT’

Devrimci Karadeniz 01/06/2015 HAFIZASINI YİTİRMEYEN ‘DERSİM’E AĞIT’ için yorumlar kapalı
HAFIZASINI YİTİRMEYEN ‘DERSİM’E AĞIT’

Sibel Özbudun

 

“Gerçek şair şiirsel olmaya çalışmaz,

bir bahçıvanın güllerini koklaması gibi.”[1]

 

“Ortaokul yıllarında tanıştığı politik faaliyete, yedi yıllık Dersim Dağları tutkusunu da ekledi. Hâlen dokuzuncu yılında F tipi bir şatoda yazarak yaşamaya devam ediyor.

Hatır sorana, merakı olana kendiliğindendir ‘merhaba’sı,” diyen Ozan Veli, yoldaşımızdır.

Hani Charles Bukowski’nin, “Ya düşlerinin peşine düşmeyi seçeceksin… Ya da olanları kabullenmeyi! İyi ki’lerinle güçlenir… Keşke’lerinle tükenirsin! Karar senin,” betimlemesindeki “İyi ki” deyip, “Düşlerinin peşine düşenler”den ve bunun da bedelini ikircimsizce ödeyenlerdendir!

Şair, yazar, devrimcidir… Birçoğunu zevkle okuduğumuz dizeleriyle; Edip Cansever’in ‘Şiir Üstüne Söyleşi Notları’ndaki, “Şiirle düşünmek! Yalnızca buna inanırım”; Cemal Süreya’nın, ‘Şiir Anayasaya Aykırıdır’daki, “… ‘Şiir alışkanlıklara karşı bir yaylım ateştir.’ Bu yaylım ateş şiirin konusunda olduğu kadar diyalektiğindedir. Hatta daha çok diyalektiğindedir,” saptamaları arasında ciddi paralellikler kurarım.

Onun şiiri bir dil, duygu ve düşünce işidir; tarihe ve emekçilere sonuna kadar bağlıdır…

O, tarihe ve emekçilere sonuna kadar bağlanmış bir partizanlıkla dil, duygu ve düşüncenin öğelerini hüzün, coşku ve isyanının örsünde döverek biçimlendirir şiirini…

Ve en önemlisi tarih(in)den, gerçek(in)den, toplumdan kopmaz; “Şiir, ne kadar kendi üstüne kapanırsa kapansın, ne kadar karamsar bir dili seçerse seçsin, mayasındaki yeni olma (algı-dil-tasavvur olarak) zorunluluğu nedeniyle hiçbir zaman toplumla bağını koparamaz,” notundaki üzere Şükrü Erbaş’ın.

Çünkü şiir hayatın, mücadelenin, isyanın, acı ve sevincin olduğu yerde vardır. Şair bunlarla yaratır yeni hayat tasavvurunu. Varlık nedeni de, iddiası da budur.

“Licentia poetica/ Şairane serâzâdlık” ile Ozan Veli’de bunu yapar.

Onun için de şiir, açık bir düşüncenin, net/ ikircimsiz bir duruşun ürünüdür; ayna gibidir.

Ki onda kendimizi görür, gerçek(lerimiz)le yüzleşiriz.

Sanırım bu yüzden yaşama bir şeyler katmak isteyen herkes gibi şiire yaşamında yer ayırmıştır Ozan Veli ve şiire su gibi ekmek gibi değer vermiştir.

Tıpkı Luis Aragon’un, “Şiir sanatı, eksiklikleri güzelliklere çeviren bir simya gibidir”; Charles Baudelaire’in, “Şiirin ilkesi, insanın üstün bir güzelliği özlemesidir. Bu ilke bir coşkunlukla, bir ruh taşkınlığında kendini gösterir. Bu coşkunluk, aklın yoğurduğu gerçeğin dışındadır,” betimlemelerindeki üzere…

* * * * *

Bunların böyle olduğunu, Ozan Veli’nin, Mart 2010 Kırıkkale Zindanı’nında kaleme alınıp, “Dersim’den Roboskî’ye katledilenlerin anısına…” ithaf edilmiş, ‘Xecê’ye Ninniler Dersim’e Ağıt’[2] başlıklı yapıtını okuduğunuzda görebilirsiniz.

Kendini (dolayısıyla da dizelerini) “kuşatmayı yarıp geldim”, (s.7.) “eşkıyayım” (s.11.) diye tanımlayan Ozan Veli bir Dersim’lidir (Tunçeli’li falan değil asla!)

Onun dizeleri bir tarihin tarafı, tanığı olarak haykırışıdır!

O tarih ki, yine bir Dersimli olan Yavuz Semerci’nin satırlarında şöyle anlatılır:

“Mustafa Ağa Koç, (1861-1938) 77 yaşındaydı… Veli Selman Koç, (1897-1938) 41 yaşındaydı… Nuri Selman Koç, (1899-1938) 39 yaşındaydı… Hasan Koç, (1927-1938) 11 yaşındaydı… Haydar Koç, (1930-1938) 8 yaşındaydı… Fatma Koç, (1932-1938) 6 yaşındaydı… Hatun Koç, (1927-1938) 11 yaşındaydı… Yıldız Koç, (1930-1938) 8 yaşındaydı… Veli Koç, (1927-1938) 11 yaşındaydı… Halil Koç, (1925-1938) 13 yaşındaydı… Rukiye Koç, (1900-1938) 38 yaşındaydı… Mahmut Koç, (1928-1938) 10 yaşındaydı… Zeynep Koç, (1930-1938) 8 yaşındaydı… Bezar Koç, (1900-1938) 38 yaşındaydı… Mikail Koç, (1906-1938) 32 yaşındaydı… Hıdır Niyazi Koç, (1903-1838) 35 yaşındaydı… Ördek Koç, (1910- 1938) 28 yaşındaydı… Şirin Koç, (1933-1938) 5 yaşındaydı… Zekiye Koç, (1935-1938) 3 yaşındaydı!

Bu isimlerin hepsi aynı tarihte, aynı günde öldü… Sadece bazılarının ismini yazdım. Bunların kimi amcamdı, kimisi halamdı. Kimi ninem, kimi dedemdi… Kimi konakta, kimi ise dağ başında öldürüldü… Nüfus kayıtları yıllar sonra Tunceli Hozat Türktaner Köyü olarak düzenlendi. Ölüm tarihleri sadece 1938 olarak yazıldı.”[3]

Gerçekten de “Dersim 1937-1938”e ne isim koyacağız?

Dersim’de 1937-38’de olan-biteni belgeleriyle, kanıtlarıyla, tanıklarıyla dinlediğiniz vakit, “soykırım”dan başka hiçbir tanım içine girmiyor yaşanmış olanlar.

“Dersim Katliamı” desek? Yapılan zaten “katliam”, ama “soykırım” niteliğinde bir katliam. En doğrusunu “kurbanlar”ın kendisi bilir, söyler. Dersim’liler “Tertele Dersim” diyorlar, 1937-1938’de olanlara. Bir Dersim’li anlatıyor:

“Eski (yaşlı) insanlarımız hep iki Tertele’den bahsederlerdi. Biri 1915’te Ermeni Tertelesi’dir. Yani Tertele Hermeniu. Diğeri ise, Tertelo péén veya Tertele Kırmancu dedikleri Dersim Tertelesi’dir.”[4]

Yani, isim belli: Tertele Dersim!…

Dersim’in başına gelecek felaket, 1925’ten beri adım adım planlanıyor. 28 Haziran 1930’da 1850 sayılı yasa ile Doğu bölgesinde suç işleyenler her türlü cezai işlemden muaf tutuluyor. Bu yasa ile orduya, bölgede atış serbest, öldürmek mübah denmiş oluyor.

Dersim’in kaderini 1935 yılında Atatürk’ün talimatıyla bölgeye giden İsmet İnönü’nün ‘Şark Raporu’ belirliyor. İnönü’den sonra, Celal Bayar’ın, Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey ve Genelkurmay’ın Dersim raporları var. İkincisi “Dersim bir çıbanbaşıdır, behemehâl temizlenmelidir” derken, üçüncüsü “Dersim’li okşanmakla kazanılmaz. Silahlı kuvvet müdahalesi Dersim’e daha çok tesir eder. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır,” diyor.

Bu raporların “yol haritası” işlevi gördüğü askerî harekâtı, o dönemde bölgede görev yapmış olan, eski dışişleri bakanlarından İhsan Sabri Çağlayangil, Kemal Kılıçdaroğlu’na “Ordu, zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler…” diye anlatmıştı.

Ayça Örer ile Abdullah Kılıç’ın, “Oldukça kanlı olan bu harekâtta resmi rakamlara göre 13 bin kişi öldü. Tarihçilere göre ise üç yılda ölen Dersimlilerin sayısı 50 bine yakındı,”[5] dedikleri Dersim soykırımını anlayabilmek için, T.“C” devletinin ‘1915 soykırım suçlusu’, İttihat Terakki Cemiyeti zihniyetinin bir devamı olduğunu doğru değerlendirmek gerekiyor.

Evet, Dersim olayı, 1915 gibi soykırımdır! Aslında T.“C” devleti, Kürdistan’da uyguladığı tüm şiddet politikalarının yazılı hukukunu da oluşturmuştur. Kanunun içeriği ise; tüm genel hukuk prensiplerini alt-üst eder nitelikteydi.

Yasaya göre sanıklara iddianame verilmiyor ve tercüman imkânı sağlanmıyordu. İdam kararları temyiz hakkı tanınmadan müfettiş onayı ile infaz ediliyordu.

İşte Seyit Rıza bu yasaya göre acımasızca yargılandı. Kendi yaşı küçültülerek, oğlunun yaşı ise büyütülerek sorgusuz sualsiz vahşice idam edildiler.

Tunceli Kanunu’nu yazanlar profesörlerdi. Bu profesörlerin başında da Türk Hukukunun asıl yapıcısı olan Mahmut Esat Bozkurt vardı.

Mahmut Esat Bozkurt, bir konuşmasında aynen şunları söylüyordu; “Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekete tek hakları vardır. Türklere hizmetçi olma, köle olma hakkı…”

İşte Tunceli kanunu bu anlayışla yapıldı. Ve Seyit Rıza bu anlayışla katledildi. Ve Dersim soykırımı bu anlayışla gerçekleştirilirken; şimdi sormak gerekiyor: Seyit Rıza’nın “ayıptır, günahtır, zulümdür” haykırışından etkilenmemek vicdanlı bir insan için mümkün müdür?

Ve yine sormak gerekiyor, Dersim, Soykırım değil midir?

Ozan Veli, “Evet, binlerce kere evet, soykırımdır” diyenlerdendir!

* * * * *

Bu kararlılıkla O; “karanlığı yarıp gelen minnacık gülücüksün” (s.17.) diye betimlediği Xecê ile “susturulup, bastırılan” tarihi dillendirir:

“kıyıcılar geldi Xecê/ ellerinde satırları/ süngüleri/ tüfekleriyle/ kıydılar hepimize/ en çok da/ alev alev yanan başak tanesi/ ağladı/ onu bekleyen çocuklar çoktu/ ve kursakları bomboştu” (s.12.)

“Bese’nin bebişi ağlıyor/ bizi ele veriyor diye/ kollarını zorla açıp Bese’nin/ bebeğini suya attıklarında” “su ağladı Xecê/ günlerce/ gecelerce/ yıllarca” (s.23-24.)

“süngü ışıltısına/ gülücükler gönderdi bebeler/ en neşeli anlardan saydılar/ çevrelerini kuşatan ölüm oyununu/ öldürdüler Xecê/ hiç acımadan/ onu/ bunu/ şunu/ ne varsa kıpırdayan/ ne varsa hayattan yana/ her şeyi öldürdüler Xecê” (s.84.)

“içimi yar/ yarama tuz sar/ acısın Xecê/ unutursam ölürüm” (s.41.)

“hafızası yitik bir ölü/ neye yarar Xecê” (s.60.)

“kara kara trenlere yüklediler bizimkileri/ dilsiz/ tumansız/ sessizdi hepsi/ aç çocuklar bile tutmuştu soluğunu/gidiyorlardı sadece/ bilmeden ne olduğunu” (s.98.)

“sürgünden geliyorum Xecê/ tarih ötesi çağlardan/ bilmediğim diyarlardan/ toplayıp getiriyorum/ Dersim’den zamanı çalanlardan” (s.74.)

“kandili tut Xecê/ gece söküğünü dikecek/ kara günler tükenecek/ güneş Dersim’e geri gelecek” (s.104.) diye ve en önemlisi Roboskî’yi ‘Ağıt’ da (ss.133-158.) unutulmadan!

* * * * *

Halil Cibran’ın, “Şiir,… kanayan bir yaradan veya gülümseyen bir ağızdan yükselen bir şarkıdır,” betimlemesinde tarif ettiği gibi, şiiri Onun için hayatın özeti ve hafızasıdır: “içimi yar/ yarama tuz sar/ acısın Xecê/ unutursam ölürüm”; “hafızası yitik bir ölü/ neye yarar Xecê” dizelerinde insanın içini ürperten bir yalınlıkla ifade üzere…

Kolay mı? Tarih(imiz)le içinde yaşadığımız toplumun “susturulup, bastırılan” sırları herkes için bir buzdağıdır. Egemen(likler)in dayattığı gündelik yaşamın sınır ve kuralları içinde yaşarken, hep buzdağının bize “göründüğü”/ “gösterildiği” kadarıyla yetiniriz.

Bu tabloda Ozan Veli bize buzdağının sırlarını anlatır, açıklarken; hepimize öğretilmiş, ezberletilmiş, dayatılmış olan resmî tarih yalan(lar)ını sorgulatır.

Böylelikle de değişimin, dönüşümün, yenilenmenin, kendi hayatımızı yeniden kurmanın imkânlarını sunar; hem de yaygın nitelemeyle “postmodern” diye adlandırılan kesitte; devrimci olan her şey gibi şiir de ağır yaralar almışken!

Ve bu lanetli dönemin sonu hâlâ gelmese de; postmodern”in belirsizliği öne çıkarıp, tarihin aydınlık noktalarını karartan yıkımın aşılacağı kesite yaklaşırken; Horatius’un, “Mediocribus esse poetis non homines, non di, non concessere columnae/ Şairin sıradan olmasına ne insanlar, ne tanrılar, ne de kitap rafları izin verir,” saptamasını anımsatan ‘Xecê’ye Ninniler Dersim’e Ağıt’a, Charles Bukowski’nin bir sözüyle başlamıştık; yine onun bir sözüyle noktalayalım:

“Şiir, başka bir şey olamazken olandır.”

Ozan Veli’nin dizeleri de bunu kanıtlıyor bir kez daha…

 

18 Şubat 2015 11:32:03, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Kaldıraç, No:166, Nisan 2015…

[1] Jean Cocteau.

[2] Ozan Veli, Xecê’ye Ninniler Dersim’e Ağıt, Ses ve İz Yay., Eylül 2013, 160 sayfa.

[3] Yavuz Semerci, “Dersimli Ne İster?”, Haber Türk, 22 Kasım 2011, s.21.

[4] Munzur Dergisi, No:30, s.55.

[5] Ayça Örer-Abdullah Kılıç, “Dersim’de Gaz Kullanıldı”, Radikal, 21 Kasım 2011, s.10-11.

 

Yoruma Kapalı.