YASALARI YAPANLARDAN DAHA BÜYÜKTÜR HALKLARIN MÜZİĞİNİ YAPANLAR… HALK SANATÇISI BEŞKÖYLÜ ADEM EKİZ

Leyla Poyraz

Gerçek bir halk sanatçısı; Beşköylü Adem Ekiz’le, 3 saati bulan dolu dolu bir söyleşi yaptık. Neler yoktu ki konuştuklarımızın arasında? O anlatırken kah güldük, kah hüzünlendik. Yüz yıl önce bu topraklarda yaşanmış acıların izlerini gördük onun gencecik gözlerinde. Ve bir kez daha anladık ki, yasaları yapanlardan daha büyüktür halkların müziğini yapanlar.

 

Siz binlerce yıldır Karadeniz’de var olan bir halkın, kültürün şarkılarını söylüyorsunuz, Rumca söylüyorsunuz? Neler hissediyorsunuz?

Ben de o kültürün içinden gelen birisi olarak ben bir şekilde de kendimi ifade etmiş oluyorum.  Kendi dilimde, kendi kültürümde, kendi bağrımdan çıkan duygularla türkü söylüyorum. Benim söylediğim şarkılar, ifade ettiklerim duygu olarak beni tatmin ediyor. Kendi ailemi, bölgemi, yakın komşularımı, köylülerimi anlatıyorum.

Siz hep Rumca konuşulan bir ailede mi büyüdünüz?

Evet, Rumca konuşulan bir ailede, köyde büyüdüm. Sadece bizim köyümüz değil, Sürmene’de komşu köylerimizde de Rumca konuşulur. 5-6 köy var. Orada doğdum büyüdüm. Hayata ilk adımlarımı Rumca ile attım. Türkçe’yi sistematik bir şekilde, yani gramatik yapısını, dilbilgisini okulda öğrendim. 1990’lı yıllara kadar bu durum böyleydi, sonraki jenerasyon tabii Türkçe’ye daha hakim.

Doğdunuz ana diliniz Rumca, Türkçe’yi sonradan öğrendiniz, bunu sorguladınız mı?

Sorgulamamak mümkün değil. Doğduğum topraklarda, ailede konuşulan bir dil var. Zaman içerisinde bu dilin, sadece o bölgede konuşuluyor olduğunu öğreniyorsun ve sonrasında ait ülke sınırları içerisinde farklı bir dilin varlığından haberdar oluyorsun. Köyde olduğumuz dönemde bizim dilimizden başka bir dilin varlığını bilmiyorduk, konuşulan dil Türkçe ise Türkçe buydu.

Bu sorgulama bende, 14-15’li yaşlarda başladı. O döneme kadar köydeydim. Köyden İstanbul’a 16 yaşımda taşındık. Bu sefer de tanıştığım bir kişiyle Yunanistan’da benim dilimin konuşulduğunu anladım.

İstanbul’da lisenin son yılını bitirirken, babam da aileye de katkım olsun diye bana ekstra bir işe koydu. Evimizin yakınındaki bir tamirhanede çalışmaya başladım. Babam kemençeye karşı da tepkiliydi, belki bir meslek öğrenir diye düşünüyordu.

O dönemde Kuzey Irak’tan Yunanistan’a petrol taşıyan kamyonlar İstanbul’dan geçiyordu. Çalıştığım Bulgaristan Kırcaali’den Türkiye’ye göç etmişti. Bir araç yıkılmış, patronumu çağırdılar. Beni de aldı, gittik. Arızalanan aracın şoförü Yunanmış. Bir ara çok sinirlendi, Rumca kötü bir söz söyledi. Ben anladım tabii, müdahale ettim Rumca. Bana baktı, sen nereden biliyorsun Rumca diye sordu. Ben de ona, ‘sen nereden biliyorsun benim dilimi’ diye sordum. ‘Nerelisin sen’ diye sordu. Trabzonlu’yum dedim, o da Ordu Vona’dan mübadale ile Yunanistan’a giden Pontos Rumları’danmış. Yorgos Pekenidiz imiş adı. 1997’de tanıdım. Sonrasında Yunanistan’a gittiğimde de tekrar görüşmeye başladık, hala da görüşüyoruz. Adam şaşkınlıkla benimle konuşmaya başladı. Siz hala Rumca konuşuyor musunuz, diye sordu. ‘Evet dedim, biz konuşuyoruz’. Ağlamaya başladı, sarıldı bana… Sonra konuştuk uzun uzun. Geleneklerimiz, kültürümüz her şey… Sonra arkadaşlarını aradı, bizden birini buldum diye. Onun heyecanı beni de çok etkiledi. O zaman sorgulamaya başladım. Ardından Almanya’da Pontoslu birisinin tavernasında kemençe çaldım.

Bugün Karadeniz’de ölenlerin ve gidenlerin ardından 100 yıl geçmesine rağmen hala Rumca konuşulması, ezgilerin bu denli yoğun söylenmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Maalesef halkanın kopuş noktasına ilişkin sağlıklı bir kaynağa ulaşılamıyor. Yaşadığımız ülkenin durumunu biliyorsunuz. Ulaşabileceğimiz bir arşiv yok. Dolayısıyla bizim bölgeler, insanlarla ne kadar dönem aynı şekilde birlikte, kim kimden koptu, bunu belirlemek biraz zor. Net olarak ifade edemiyorum. Bağımız kültürel mi, genetik mi? Zaman içerisinde Pontos’tan giden herkesle bir şekilde görüştüm, haşır neşir oldum. Dünya üzerinde nerede varlarsa hepsiyle temasım oldu, programlar yaptık. Gördüğüm şu ki bu insanlarla biz netice itibariyle aynı noktadan hareket ediyoruz. Onlarla kurmuş olduğum bir empati var. Ve çok ortak noktamız var. O kadar çok ki… Sadece horon ve kemençe değil, hal ve hareketlerimiz de aynı.

Sizi nasıl karşılıyorlar, memleketten gelmiş bir torun, kardeş, kuzen gibi misiniz onlar için?

Onlar için memleketten gelen kaybolmuş kuzen gibiyim. Onu görüyorum. Ben de onları kendi köyümün insanı gibi kabul ediyorum. O rahatlığı hissediyorum. Diğer Avrupa ülkelerine, Almanya, İsviçre gibi birçok ülkeye gittiğimde hissettiklerimle Yunanistan’a gittiğimde hissettiğim aynı değil. Aynı dili konuşuyor olmanın getirdiği bir rahatlık mıdır, onu bilmiyorum. Köyde bir komşumun, akrabamın evinde gibiyim. Yunanistan’ın köylerine de çok gidiyorum. Yaşlılarla sohbet ediyorum, evlerine gidiyorum, misafir oluyorum. Açıkcası tam aksini iddia etsem de, kabul etmezler, beni öyle bağırlarına basmışlar ki…

O geliş gidişler sırasında mı, sürgün edilen Pontos Rumlarının ezgilerini bir albüme dönüştürmek, “Köprü” olmak fikri doğdu?

Köprü albümünü birlikte yaptığımız Nikos Mihalidis ile Yunanistan’a gittiğim dönemde tanıştık. Bana dediler ki, “Atina’da bir üniversite okuyan bir kişi var, sonra da Boğaziçi’nde okuyacak, tanıştıracağız”… Sonra Nikos Mihalidis çıkageldi İstanbul’dan tanıştık. Birçok çalışma yürüttük. Köprü’den önce Yunanistan’da 2003’te piyasaya çıkan Rumca türküler başlığı altında bir albüm çıkardık, ardından bu albümün biraz daha genişletilmiş halini yine oradaki sanatçılarla birlikte oluşturduk.

Sanatçıların görevi kendi halklarının kültürünü yaşatma adına, halklar arasında bir “köprü” olmak mıdır? Siz kendi misyonunuzu da öyle mi görüyorsunuz?

Siyasi olayların dışında, iyi duygularla hareket ediyorum. Benim yaptığımın kendisi bir siyaset, mesajı olan bir şey yapıyorum. Bu dile, bu kültüre sahip olan insanlara gereken mesajımı veriyorum. Eserlerimi takip edenler, sözlerin ne ifade ettiğini bilenler bunu anlıyor zaten. Çok eski halk ezgilerini de söylüyorum, kendi güfte ve bestelerim de var. 100 yıl öncesinin konuşma diliyle ne kadar özdeşleşiyor bilemiyorum ama Pontos Rumcası’nın da kendi içinde birçok varyasyonu var. Bu onun güzelliğini de gösteriyor. Sadece Trabzon’da bile çok değişik lehçeler konuşuluyor. Rize Pazar’dan Giresun Görele’ye kadar Torul’u da içine alan bölgede Rumca konuşuluyor ama birçok kelime farklı söylenebiliyor. Fonotik olarak da farklı güzellikleri var. Ben bunları da çok araştırdığım için kullandığım sadece benim yöremin lehçesi olmasın, herkesin anladığı lehçeyi söyleyebileyim. Örneğin Trabzon’un Sürmenesinde, Tonyasında, Maçkasında, Çaykarasında konuşulan o farklı diyalektiği inceliyorum, ortak kullanılan sözlerden oluşan şarkılar yapmaya çalışıyorum. Onların birbirini anlamasının çok zor olmadığını insanlar anlasın istiyorum. Aslında hepsi Yunanca’nın içinden çıkıyor ama zaman içerisinde lokal, kapalı biraz da kopuk yaşadığı için insanlar her vadide ayrı bir güzellik var. Sözler ayrı ayrı yerleşmiş ama çok uzak değil birbirine. Benim doğduğum köy ve çevre köyler bugünün modern Yunanca’sına daha yakın bir lehçe konuşuyoruz. Ç harfinin söylenişi dışında sözün netliği ve kalıpsal olarak değerlendirildiğinde böyle bir sonuç çıkıyor. Tonya, Çaykara tarafına gittiğinizde ise biraz daha farklı güzellikler var.

Bizim orada kaybolmuş, Yunanistan’da yaşıyor olan ezgileri bizim topraklarımıza kazandırmaya çalışıyorum.

Karadenizli sanatçılara baktığımızda hepiniz çok gençsiniz, önünüzde çok yol var. Sanatçıların misyonunun nasıl olması gerektiğini değerlendirmenizi istemem, nasıl bir duruşunuzun olmasını öneriyorsunuz?

Gönlümden geçeni şöyle anlatmak isterim: Rize Pazar’dan Gümüşhane Torul, Giresun Görele’ye kadar kemençe kültürü var. Onun dışında yerleşmiş bir kemençe kültürü göze çarpmıyor. Bu havza içerisinde birçok farklılıkla birlikte zengin bir kültür var. İşte bu kültürü, geçmişini de araştırıp günümüze taşıyıp bugünün gençlerine aktarmam gerekiyor. Bu benim vadimle alakalı, diğer vadi benim alanım değil. Şu anda Karadeniz müziği genel bir terim ama doğru değil. Karadeniz müzikal sesleri diyebiliriz belki. Karadeniz komple bir bütün halinde tek bir etnik yapıya, aynı sesleri içinde barındıran bir yapı değil. Farklı farklı güzellikler var. Sürmene’den bir saat uzaklıkta Rize’de tulum var. Ama Karadeniz müziği diye bir tabela taktılar. Her yörenin motifini o yörenin çocukları korumalı ve söyleyerek halka aktarmalı. Misyon bu olmalı. Son dönemde popüler çalışmalar hem büyük bir deformasyona götürüyor kültürümüzü. Yaşam tarzımıza yönelik çok hızlı bir erozyon var. Aslında şarkılar insanların yaşam biçimini anlatıyor. Örneğin kemençe kültürüne baktığınızda 60’lı, 70’li yıllardaki kemençe sanatçılarının eserlerine bakın, ticari kaygılarının olmadığını görürsünüz. Şu an ise Karadeniz müziği denilen bir sektör oluşmuş durumda. Ben bir şey yapayım da Rizeli de, Artvinli de, Trabzonlu da dinlesin düşüncesiyle yapılan çalışmaları tasvip etmiyorum. Rize’nin müziğini Rizeli yapsın. Ben topraklarımda ne buldum, köyümden, kültürümden ne aldım onu söyleyeyim, çalayım. Rumca mı buldum, ağıt mı buldum, uzun hava mı buldum, onları icra etmem lazım. Örneğin çocukluğumdan beri yoğrulduğum kültürde tulum yok, yabancı değilim ama içinde de değilim. O zaman onu ustasına bırakmam lazım.

Bizim kendi içimizde bile ustalıklar var. Örneğin ben bir Maçkalı gibi uzun hava okuyamam. Yunanistan’da gidin iyi uzun hava okuyan sanatçıların hepsi Maçka’dan mübadil olanlardır. O genetik bir özellik gibi. Ben ise Sürmeneli olarak Rumca ile kemençe ile yetişmiş biri olarak onu icra edeyim.

Kazım Koyuncu’dan sonra Karadeniz’de birçok yetenekli genç “bu işi iyi yaparsak, para kazanabiliriz”in farkına vardı. Ama sonra para bir araç mı, yoksa amaç haline mi geldi? Bu durum biraz karışık görünüyor. Ekonomik getiri biraz daha arka planda olmalı değil mi?

Ticari kaygılarım önde olsa daha popüler işler yapabilirim. Ama bu sefer yaptığım işler o zaman farklı bir yöne savrulur. Oysa yaptığım işlerle sıyrılıyorum toplumda. Çünkü yaşadığım kültürü anlatıyorum. Her şeyi bir kenara koyalım. Benim anneme babama, atalarıma saygı mahiyetinde bu dili yaşatma, vefa borcum var. Babamın bana Rumca to pedi mu (oğlum) demesi ayrı bir duygu. Ben bu var olan değerleri korumak zorundayım. Bunlara saygısı olan insan benim için değerlidir. Benim de karşımdaki insanın değerlerine saygım var.

Son dönemde yapılan işleri değerlendirdiğimde ise yapılan işler çok boş geliyor bana. Çoğu boş çalışmalar. Popüler kaynaklarla çıkan eserlere baktığımda, beslendikleri bir kaynak olmadığını görüyorum. Çünkü toplumu erozyona uğratıyor.

Sanıyorum sizin bu kaygılarınızla hareket etmeniz yüzünden dinleyicilerinizle ilgili çok derin bir bağ var. Bu konuyla ilgili bir anınızı paylaşabilir misiniz?

Beni samimi buldukları için de böyle bir bağ kurabilmiş olabiliriz. Bugünün şartlarında yaşadığım topraklarda bulduklarımı sahipleniyorum, bu benim için en önemli kaynak. İlginç şeylerle karşılaşabiliyorum. Örneğin mübadil sonucu Trabzon’dan Yunanistan’a giden bir kişinin ölmeden önce son arzusu ya Trabzon’u görmek ve beni dinlemekmiş. Maalesef ömrü yetmemiş. Beni aradılar, konuyu tam anlatmadan beni dinleti için davet ettiler. Havalimanına indiğimde de ne olduğunu tam olarak bilmiyordum. Dediler ki, son arzusu sizi dinlemekti, rica etsek mezarının başında kemençe çalıp bizim oralardan halk şarkıları söyleyebilir misiniz? Çok duygusal bir andı. Kırmadım onları, gittim o kişinin mezarı başında sevdiği şarkıları çalıp söyledim.

Tepki gördüğünüz oldu mu?

İlk zamanlar tepki gördüğüm oldu. Bizim gibi Rumca konuşan bölgelerde dini bağlar çok daha güçlü oluyor. Sanki söylediğim, dile getirdiğim şeyler ütopik, yokmuş da ben bunları söylüyormuşum gibi davrandıkları oldu. Sanki bir potansiyel tehlike gibiydim onlar için. Ama zaman içinde öyle olmadığını anladılar ve kabullendiler. Çünkü ben gizli saklı bir insan değilim. Özellikle de Yunanistan’a gittiğimde, o albümü yaptığımızda medyadan birçok kişi benimle röportaj yaptı. Bildiğim şeyleri ifade ettim verdiğim demeçlerde, bilmediğim şeylerle ilgili konuşmadım. Orada da birçok insan memnun oldu. Tabii ki orada da memnun olmayan kesimler var. Daha kiliseye bağlı, radikal ortodoks bir çevre de var. Belki de gizli Hristiyandır diye yaklaşanlar oldu. Ama değilim, bunu da anlattım. Ben kültürümü nasıl gizli yaşamadıysam, dinimi de gizli yaşamam. Neysem oyum. Böyle bir ihtiyaç duymadım. Sonra beni tanıdıkça, samimiyetimi algıladılar. Oradaki dindar kesim beni kabul etti. Buradaki dindar kesim de kabul etti. O bağlamda sorunları aştık. Yine de endişeli olduğum durum şu. Kültürümüz kaybolmaya yüz tutmuş, gittikçe gözlerimizin önünde yok olduğunu görüyor olduğumuz halde erimeye mahkum bırakıyor olmak… Beni bu çok üzüyor. Sahiplenen ve bu işi gerçekten samimiyetle seven, o dilin yaşamasını isteyen bir elin parmakları kadar azız, günümüz Trabzon çocukları olarak. O yüzden Yunanistan’daki arkadaşlarımızla albümü çıkarırken, bu hassasiyeti taşıyorduk. Albüme emek verenlerin dışında, Yunanistan’da benimle aynı kaygıları taşıyan kişilerin ortak fikriydi böyle bir çalışmayı yapmak.

Bundan sonra nasıl bir projeniz var?

Bizim Almanya Münster Üniversitesi’nde öğretim görevlisi Hakan Özkan adlı bir hocamız var. Normal Arap diyalektleri ve dili uzmanı. 10 dilin uzmanı. 2011’de başlattığımız bir çalışma vardı. Karadeniz’de konuşulan Rumca’nın lugatını oluşturup sağlıklı bir çalışmayla bir sözlük çıkarmayı planlamıştık. Akademik bir çalışmaydı, benim uzmanlığım değildi ama bölgelere gittiğimde yürüttüğüm araştırmaları da dahil ettik. UNESCO ile ortak yürütüldü. Şu anda çalışmamızın sunumunu İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nde yapıldı. Ama olayın ana mimarı Hakan Özkan’dır. Dilin yapısını sağlıklı bir şekilde ortaya çıkarabilmek için köylerde kayıtlar yaptık. Yaşlıların anlattığı hikayeleri kayıt altına aldık. Şu anda çalışma bitti gibi, yıl sonunu bulmadan kitap halini alır diye düşünüyorum.

Günümüz Trabzon’unda konuşulan, Pontos Rumcası diye tabir edilen dilin sözlüğü yayınlanmış olacak. Gramatik olarak dilbilgisine de yer verilecek.

İnanıyorum ki özellikle bizim Rumca bilen genç kesim tarafından ilgiyle karşılanacaktır. Özellikle son dönemde internetin varlığı, Yunanistan’dakilerle kurmuş oldukları kontak sonucunda biraz sanki dili öğrenmeye meyletti. Gençler şu anda son dönemde çok meraklı. Annem babam çok iyi konuşuyor, ben niye öğrenemiyorum, ne yapmam lazım diye bana soran çok genç var. Bu çok olumlu, güzel bir bilimsel çalışma bu eksikliğe destek olabilirse inanıyorum ki gençler tarafından da çok sahiplenilecek.

 

Mavros (Mevrikliler, Mavrikanes), Fengos (Fengulat), İskantanat (İskenderoğulları), Bayramat

Şimdinin Dernekpazarı, eskiden Çaykara’ya bağlı Holo köyleri ile bizim Holo mezire dediğimiz köylerimizde ilginç bir gözlemim oldu. Yaşlılarla da konuştuğumuzda şöyle bir şey çıkıyor… Halen bize kadar gelmiş ve devam eden dört kökten geldiğimiz rivayet ediliyor. Bahsedilen dedelerimiz Mavros (Mevrikliler, Mavrikanes), Fengos (Fengulat), İskantanat (İskenderoğulları), Bayramat soylarından geliyor.

Bu dört şahıstan türemiş kabul ediliyor o bölge. Taradığımız sağlıklı bir kaynak yok ama bölgede rivayet olarak kabul ediliyor.

Benim ailem Mevriklilerden geliyor. Babam bizim köylerimizde hangi aileler kimden geliyor bilirdi. Kim Mevrik, kim İskantanat gibi…

Her ailenin temsil ettiği bir davranış biçimi de var. İnsanlar farkında olmadan aynı tarzda davranıyorlar. Örneğin siz bu röportajı gece 12.00’yi geçerken hala sürdürdüğümüzü hesaba katarsak bir Fengulat olamazsınız benim gözümde. Çünkü bütün Fengulatlar çok erken yatar. Genetik olarak hepsinin erken uykuları geliyor. Örneğin köy kahvesinde oturuyoruz, saat 9’a geldiğinde bir bakıyorsunuz, ne kadar Fengulat varsa hepsinin uykusu geliyor, yatmaya gidiyor. Ama güne de çok erken başlarlar. Horozların sesiyle uyanırlar. Fengulatlarda diğer bir özellik de dışarıya asla kız vermezler, sadece kuzenler birbiriyle evleniyor.

Mevriklilerde çalışkanlık, sorgulama var. Meraklılar. Kim kimdir bilmek isterler. Biraz cimrilik de var. Çalışıyorlar ama çok tutumlular. Örneğin ben de paranın israf edilmesinden pek hoşlanmam. Hızlı tüketici olunmasına karşıyım. İşim görülüyorsa herhangi bir şeyi çöpe atıp yenisini almaktan hoşlanmam. Mevriklilerde de idare edeyim mantığı var.

İskantanatlarda kavgacı bir ruh var. Kendilerini genelde bölgenin hakimi gibi görürler.  Anında parlayan bir yapıları var.

Bayramatlarda da aşırı bir yemek düşkünlüğü var. Özellikle ekmek, tereyağı ve peyniri çok severler. Biraz palavracı oluyorlar. Kıyafet konusunda acayip titiz ve özenliler. Bayramatlı bir kişiyi dış görünüşünden anlarsınız. Çok bakımlıdırlar.

Bize kadar gelen bu rivayetler kaybolmasın diye düşündüm. Ben de bu davranış biçimleri ve ailelerin özelliklerini toplayıp bir şarkı yaptım.

Bu genetik özellikleri de esprili, mizahi sözlerle anlatıp şarkı haline getirdim.

“Soylarımızın dört kişiden günümüze kadar geldiği rivayet ediliyor, ben size şimdi bir şeyler anlatayım” diye giriyorum şarkıya…

Bayramatlar biraz palavracıdır ama giyinmeyi çok seviyorlar, Mevrikler tutumludur, bir kaşık su için bir gün çalışabilirler gibi sözler içeriyor.

Bizim büyüklerimizden biri dinlemiş şarkıyı, diğerlerine hiçbir şey dememiş de Mevrikliler için söylenenlerden rahatsız olmuş. Aradı beni, “Oğlum bu Mevriklilere niye böyle şeyler yazmışsın, bizi perişan etmişsin” dedi. “Amca ben de Mevrik’im, herkese yazdım, bize yazmazsam olmazdı” deyince başladı gülmeye…

Yorumlar kapatıldı.