XAPSİPHOBİA / HAMSİFOBİ

İsmail Güney Yılmaz

Başlıktaki “hamsi fobisi” kelimesini ben uydurdum. Henüz tanıtlanmış olan böyle bir nefret ya da korku türü yok. Bu tip nefret tanılarına Yunanca isim koymanın da âdet olması üzerine, ben de Yunanca hamsi anlamına gelen “xapsi” (χαψί) (*) kelimesiyle “phobia”yi kombine edip, bu dile yeni bir kavram kazandırmayı vazife bildim.

Zaten mevzumuzun Yunanlık ve Yunanca ile de güçlü bağları var, bu yüzden çok da güzel iyi oldu.

Meselemiz; Karadenizliler ya da “Lazlar” (**) üzerinden geliştirilen nefret söylemi ve Doğu Karadeniz’de yaşayan ya da o bölge kökenli olan halklara karşı kullanılan ayıplı dil olacak.

Türkiye’de Kürtler, tüm yeryüzünün mazlumu Çingeneler, Aleviler ve gayr-ı Müslimlerle birlikte en rahat aşağılanabilen, tahkir edilmesi hususunda en ufak bir sakınca görülmeyen ve muhatap olduğu nefret “şaka” ile “fıkra” ile örtülen bir topluluk “Lazlar”.

“Lazlar” diye tırnak içine alıyoruz; çünkü Karadeniz/Doğu Karadeniz Lazlardan ibaret değil. Söylemekten dilimizde tüy bitse de Laz diye ayrı bir halkın, Lazca diye ayrı bir dilin varlığı, bu halkın ve dilin “kim” ve “ne” olduğu ülkedeki büyük bir nüfus tarafından hâlâ bilinmiyor.

Normal. Türkiye’deki kültür, merak etme, araştırma, okuma seviyelerinin nerelerde süründüğü mâlum. Bırakın “sıradan yurttaşlar”ı, okumuş, yüksek lisanslar, doktoralar kasmış insanlarımız bile “Laz”ın neliğinden bîhaber. “Laz”, bunların çoğu için de, tıpkı geriye kalan ekseriyetin çoğu için olduğu gibi, “Karadeniz’de yaşayan kıt akıllı, aşırı milliyetçi, dindâr, kan dökmeyi seven, aslında Rum’dan dönme olan, çok konuşan ve kötü espri yapan” gereksiz insanlar topluluğudur.

Ya Rabbi medet!

 

Uy da! Haçan Karadenüzlüyük! Da!

Yukarıdaki şeyin Karadeniz şivesi sanıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Sözüm ona Karadenizli taklidi yapan insanlar, bu şekilde konuşmaya çalışıyorlar. Gel gör ki Doğu Karadeniz’de böyle konuşan tek bir insan bile yok.

Doğu Karadeniz’de konuşulan şiveler konusuna derinlemesine girersek hem bağlamdan koparız, hem yazıyı çok uzatırız. Sadece Şalpazarı’ndan doğuya, Şavşat’ın ortalarına dek Doğu Karadeniz şivesiyle konuşulduğunu, bu şivenin de kendi içinde onlarca ağıza ayrıldığını belirtelim. Karadeniz’in diğer bölgelerinin konuşmasının bu şiveyle bir ilgisi yok. Şalpazarı’ndan itibaren tüm batıda Batı Anadolu şivesi, Bayburt, Gümüşhane (kısmen kuzeybatısı hâriç) ve Artvin’in ortaları ve güneyinde Doğu Anadolu şivesi ağızlarıyla konuşulur (“şive” ve “ağız” kavramlarını rastgele kullandık).

Gelelim Doğu Karadeniz’in dillerine. Yine çok ayrıntıya inmeyeceğiz. Bu bölge diller açısından da zengindir. Kadim bir Güney Kafkasya dili olan Lazca Pazar ile Batum arasındaki hatta konuşulur. Artvin, Giresun ve Ordu’da Gürcü halkı tarafından Gürcüce konuşuluyor, Gürcüce Lazca ile akraba bir dil. Trabzon’un 50-60 köyünde lenguistik açıdan sayısız hazine barındıran Pontos Rumcası (Romeyika) hâlâ yaşatılıyor. Hopa ve Borçka Hemşinlilerinin anadili ise, Batı Ermenicenin bir lehçesi olan Hemşince.

Gümüşhane ve Bayburt’ta Kürtçe ve Zazaca konuşan köyler de mevcut. Buralar dışında da bir Kürt nüfusu var bu bölgede.

Ayrıca, bir zamanlar Artvin topraklarında Poşalar, Lomavren (Çingene Ermenicesi) konuşurlardı fakat bildiğim kadarıyla bu dil artık varlığını sürdürmüyor. Bayburt’un “Halt” adı verilen yerlilerinin ise 19. yüzyıla dek kendilerine özgü bir dili kısmen de olsa bildikleri söylenirdi, bu ölü dilin Urartucayla ilişkili olduğu düşünülüyor.

Ha bir de, Trabzon’da bir Süryani lehçesi olan Mlahsô’yü konuşan 6 kişi tespit edilmişti, şimdi ne oldu bilmiyorum.

Yani Doğu Karadeniz Türkler dışında; Lazlar, Gürcüler, Hemşinliler, Rumca anadilliler (“Rum’uz” demezler),  Çingeneler, Kürtler ve az sayıda bazı göçmen toplumlar gibi çeşitli halklara ev sâhipliği yapan, tek bir kalıbın içine sokulamayacak bir “halklar denizi”dir.

Fakat, diller ve halkların tersine bölge mezhebî açıdan homojendir: Hanefî-Sünnî. Alevîler sadece, Gümüşhane’de 44, Ordu’da 37, Giresun’da 11, Bayburt’ta 9 ve Trabzon’da 1 köyde yaşarlar (sadece “Doğu Karadeniz”i değerlendiriyoruz). Gümüşhane ve Bayburt’taki Alevî köylerinin önemli bir bölümü ise Kürt ya da Zaza’dır.

 

Karadeniz ve faşizmin uğultusu

Karadeniz epey zamandır faşist saldırganlıkla gündeme geliyor. Genellemeyi ve indirgemeciliği seven kesif bir yekûn ise, sorunun ancak Karadeniz’in ortadan kaldırılmasıyla çözülebileceğini, Karadenizlilerin alayının faşist, gerici olduğunu söyleyerek olağanüstü analizlerle işin içinden ustalıkla sıyrılıyor.

Sosyal medyanın gelişiminin böyle tiplerin hem görünürlüğünü, hem sayısını, hem de etkisini artırdığı açık. Çünkü düşkün fenomen (ve fenomen adayı) rt, fav ve nâm; geniş kitlelerse küfür, hakaret, aşağılama, geyik ve “özet” istiyor.

Memlekette “solculuk”un bir yüzü de biteviye başarısız bir karikatüre evriliyor.

Ama neyse ki hâlâ devrimciler var.

DHKC’nin Çağlayan eyleminden sonra devrimci Şafak Yayla’nın cenazesinin memleketi Giresun’da faşist güruhça taşlanması ve bu ahlâksızlık yetmezmiş gibi bir de ailenin evinin kurşunlanması, üstüne, cenazenin çıkarılıp dereye atılacağı tehdidiyle ailenin mezara beton döktürmek zorunda kalması… Karadeniz’deki kitlevî mankurt faşizminin nerelere geldiğini bize acı bir şekilde gösteren bir örnek.

TAYAD’lılara linç girişimleri, Hrant Dink, Rahip Santoro cinayetleri de Karadeniz’deki yobaz saldırganlığın akılda güçlü bir biçimde kalmış diğer örnekleri. Bunların üstüne bir de Fenerbahçe (FB) otobüsüne Trabzon’da yapılan saldırı eklenince, tüm bir bölge halkı hakkında toplu nefret söylemi iğrenç ve yaygın bir hâl aldı. Bu öfke ve aşağılama kampanyalarındaki kitleselleşmenin Şafak Yayla’nın cenazesine yapılanlardan sonra değil de, FB otobüsüne saldırıdan sonra gerçekleşmesiyse küfür ittifakının neliği üzerine önemli bir delalet.

Önce FB kafilesini havaalanında bekleyen ve “şike şike şampiyon” olmaktan dolayı büyük onur duyan Fener taraftarının “Pontos’un piçleri, yıldıramaz bizleri!” tezahüratlarını dinledik. Sonra her fırsatta Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım amigoluğu yapmaktan çekinmeyen LeMan dergisinin kapağı geldi.

Kapak ciddi bir karşı tepkiyle birlikte önemli bir sahiplenme de gördü. Bu sahiplenme de LeMan’ı daha çok cesaretlendirdi.

Kapak malumunuz. FB otobüsü devrilmiş, otobüsün içindekiler ölmüş, çirkin bir adam da elinde kupayla “şampiyon!” diye bağırarak kaçıyor. Kapak bundan ibaret olsa, hiçbir şampiyonluğun insan hayatından değerli olamayacağını anlatan güzel bir kapakla karşı karşıya olduğumuzu düşünebilirdik ama durum öyle değil.

Kupanın üzerindeki sarı lacivert kurdeleler, karikatürün üzerindeki “İnadınla, Aşkınla, Coşkunla Sen Çok Yaşa!” yazısı, logonun FB renklerine boyanması sanki mevzunun kökeninde yatan “çalınmış şampiyonluk” hikâyesinde de LeMan’ın Fenerbahçe tarafında mevzilendiğini anlatan simgelerdi.

Bunu bir niyet okuma olarak da görebilirsiniz. Fakat LeMan bu konuda sabıkalı. Bu derginin daha önce yaptığı Aziz Başkan ve Fenerbahçe kapaklarına bir göz atıldığı vakit, derginin durduğu yeri, bir NATO müteahhidine duyduğu tapınmacı aşkı çözmek hiç de zor olmayacaktır.

Üstelik, LeMan’ın twitter sayfasının sitede TT olan “Leman Okumuyoruz”a karşı cevap olarak verilen twitlere yaptığı rt’lerde ise daha büyük skandallar var. Karadenizlilere yönelik ırkçı “burnu beyninden büyük olanlar” gibi söylemleri ve diğer aşağılayıcı twitleri rt’lemekte hiçbir beis görmeyen LeMan’ın derdinin saldırıyı lânetlemek değil de, bir kulübü ve bir bölgenin insanlarını tahkir etmek olduğu açıktır.

Karşı karşıya olduğumuz şey, Trabzon’da beyaz bere takan faşizme karşı, “sol” (!) maskeli bir ulusalcı “Beyaz Türk” faşizminden başka bir şey değil ne yazık ki. Ve bu Aziz Başkan peşinde koşan, ona Che bayraklarıyla destek atan, “Son Kale Fenerbahçe” filan diyen pek çok FB’li “solcu” için de geçerli.

Futbol fanatizmini sola yedirmeye çalışınca ortaya böyle garabet sonuçların çıkması kaçınılmaz.

Bu fanatizmin insanları nasıl bir akıl tutulmasına sürüklediğinin bir örneği de yine aynı derginin zamanında yaptığı Trabzonspor formalı Ogün Samast karikatürüydü. Hâlbuki  Samast Fenerbahçeli’ydi, ne gâm!

Dergilerindeki mizahî güç durmadan düşen (***) bu insanların bu tip işler yapmaktaki tek kaygıları belki de sırf satış kaygısıdır, bilemiyoruz. Bu son sayı iyi de satmış hani.

LeMan için bu kadar konuşmak kafi. Gelelim “Pontos’un piçleri” mevzuuna. Trabzon ve genel olarak Doğu Karadenizlilerle ilgili nefret söyleminin en önemli enstrümanlarından ikisi bu “Pontos” (****) ve “Rum” sıfatlarıdır. Aşırı Türk milliyetçisi bir ekseriyete karşı, yine aşırı Türk milliyetçisi argümanlarla saldırmak bizim memleketin harika özelliklerinden biridir. Mesela 2007’de de bir Süper Lig maçında Elazığlılar Malatyalılara “Ermeni”, Malatyalılar da Elazığlılara “PKK’li” diyorlardı, hiç unutmam!

Aynı şekilde Trabzonsporluların çoğu da Fenerbahçe ve diğer İstanbul kulüplerine “Bizans” derler. Gerçi azınlıkta kalan solcu Trabzonspor taraftarları bu ifadeyi Bizans Devleti’nin zâlimliği üzerinden okuyarak yaparlar ama çoğunlukta olan milliyetçi taraftarlar için kast edilen bu değildir. Onların kast ettiği “biz Fâtih’in, Yavuz’un, Kanunî’nin torunlarıyız, FB, GS, BJK Bizans’ın”.

E yersen!.. Ama Trabzon tarafındaki bu milliyetçiliğin, Fenerbahçe tarafındaki “Pontos” söyleminden daha çok faşizan olduğunu kim söyleyebilir?

Karadeniz’in üzerine çöken faşizmin kara bulutlarının panzehirinin karşı elitist faşizm değil, devrimci mücadele olduğu açık. Ve o topraklar da bu mücadelenin önemli bir odağıdır.

 

Karadeniz, sol, devrimciler

Giresun’da Şafak Yayla’nın cenazesine yapılan saldırı üzerinden Karadenizlilere saldıranların unuttuğu bir şey var: Şafak Yayla da Karadenizli! Sadece o değil tabii, Doğu Karadeniz toprakları bağrından daha nice devrimciyi çıkardı, çıkarıyor.

Hangi birinin adını yazalım ki? Canan ve Zehra Kulaksız’ın mı? Sinan Kukul’un mu? Kimleri yazalım? Selami Kurnaz, Cihan Alptekin, Melek Birsen Hoşver, Faruk Kadıoğlu, Osman Osmanağaoğlu, Ayşe Gülen, Şevki Kobal, Fikri Sönmez, Erkan Eskiçırak… PKK’nin bile iki önder kadrosu Karadenizli: Kemal Pir (Laz Kemal) ve Haki Karer.

Sadece Devrimci Yol’cu ve Devrimci Sol’cu Karadenizli devrimcileri saymaya çalışsak epey bir bölüm tutacaktır.

Ya Kazım Koyuncu? Hani şu kimilerinin sömürüsünü bile yaptığı Kazım. Laz kimliği neredeyse görünmezleştirilerek, salt muhalifliğiyle kimilerince “pazarlanan” Kazimi çkini (Lazca: Kazım’ımız)! Onu da unutmuş olamazsınız herhâlde?

Karadeniz’i sadece faşizmle ananların ve onların yanı sıra Karadeniz’deki faşistlerin unuttukları önemli bir şey var. Karadeniz’in köklü bir devrimci ruhu/geleneği vardır. ’80 öncesi o topraklarda devrimciler son derece kitlesel bir tabana ve güçlü bir eylemliliğe sahipti. ’80 sonrası da Karadeniz’in dağları nice devrimciye yurtluk etti.

Bu devrimci ve solcu ruh özellikle ’90’a doğru ve ’90’dan sonra giderek sünmeye ve gerilemeye başladı. Gericilik devletin de ciddi katkılarıyla hızla yükseldi, devrimciler Doğu Karadeniz’in doğusunda Lazlar ve Hemşinlilerin yaşadığı birkaç ilçeye sıkıştı kaldı ve üstelik orada da sürekli kan kaybetti (ama yine de en azından varlığını sürdürmeyi başardı).

Pazar, Ardeşen, Fındıklı ve Hopa’nın devrimci, solcu geleneği, en azından sol içinde bulunan insanlar tarafından biliniyor. Doğu Karadeniz’de eski görkemli günlerden geriye neredeyse sadece bu ilçeler devrimcilerin varlık gösterebildiği ilçeler olarak kaldı. Ve Hopa dışında hiçbiri devrimci mücadelenin yoğun hissedilebildiği yerler değil artık, üstelik saydığımız ilçelerden Ardeşen son yirmi yılda ’80 öncesi hâlinden neredeyse hiç iz kalmayacak şekilde sağcı bir dönüşüm yaşadı, son 10 yıllık hâliyle Pazar da onun peşinden gidiyor.

Yine de her şeye rağmen, bu ilçeler devrimcilerin halkla ilişkiler bazında hâlâ çok rahat çalışabileceği alanlar.

Karadeniz’in solculukla anılmış diğer ilçelerinde ve il merkezlerinde durum daha fena (Fatsa vs.). Bu coğrafya Devrimci Yol, Halkın Kurtuluşu, Kurtuluş, Halkın Yolu (Hopa), HDÖ (Ardeşen)  ve biraz gecikmeyle Devrimci Sol’a önemli kadrolar, geniş bir taban ve ciddi oranda sempatizan kazandırdı. Fakat ’80 sonrası bölgenin hâkim ağırlığı siyasî yönden tanınmaz hâle geldi. Fatsa, Pazar, Hopa, Maçka gibi yerleri birçoğu belki bilir ama 12 Eylül öncesinin en büyük beş sol örgütünden biri olan Kurtuluş’un tabanının önemli bir kesiminin Rize merkez (!), Trabzon, Giresun ve Samsun’da olduğunu öğrenmek insanları küçük çaplı bir şoka ve peşi sıra bir hüzne sürükleyebilir.

Lâkin burada, çoğu insanın bakış açısında ciddi bir sorun var. Tamam Karadeniz’in devrimci, sol damarları çekildi hatta yetmedi çoğu bölgesinde cahilane ve azgın bir faşizm bir salgın hastalık gibi hızla yayıldı. Fakat… Evet, kocaman bir fakat. Türkiye’nin benzer durumdaki diğer bölgelerinde çok daha farklı şeyler mi oldu?

Birkaç örneği inceleyelim mi? Örneğin bugünkü TKEP/L, ÖSP ve kısmen SYKP’nin bağrından çıkmış olduğu THKO-MB/TKEP örgütünün Antep, Maraş ve Adıyaman çevresinde çok ciddi bir gücü vardı. Bu örgüt, buralardaki işçi ve köylü örgütlenmesiyle büyük bir alan ve ivme kazanmıştı. Hareketin kendi düzenini yürüttüğü köyler bile vardı.

Peki şimdi? Saydığımız illerde devrimci mücadelenin d’si kalmış mı? Ne oldu buradaki birikime? Yoksa Adıyaman’da, Antep’te binlerin savaşıp, yüz binlerin sahiplendiği Marksist bir gerilla hareketi var da bizim mi haberimiz yok?

Bu eskiden solu beslemiş pek çok bölge için de geçerlidir. Alın size İzmir. Koskoca ilin “kurtarılmış bölge” olarak anıldığı günleri gördü bu ülke. Ya şimdi? İzmir deyince akla gelen ilk üç şey nedir? Gevrek, çiğdem, ulusalcılık!

Yani mevzuumuz ve müşkülatımız Karadeniz’le sınırlandırılamayacak kadar kapsamlı ve can yakıcı. Devrimcilerin, solun hâkimiyet alanları, düzenden en çok çekenler olan Alevîlerin yaşadığı az sayıdaki semte ve bir ile kadar geriledi (PKK’yi bir ulusal kurtuluş hareketi olması hasebiyle burada değerlendirmiyoruz). Hanımlar, beyler; “solsuzluk” sadece Karadeniz’in değil tüm ülkenin problemi. Türkiye toplumu büyük çoğunluğu itibariyle gerici ve milliyetçi bir toplam hâlini almıştır. Buna karşılık Türkiye solu da bir “kale” ve birkaç küçük yapı dışında hızlı bir pasifikasyon ve liberalizayon yolunda emin adımlarla ilerlemektedir.

Bu sorunların “hamsi nefreti”yle ve indirgemeciliğiyle aşılamayacağı çok net, ayrıca “milli hayvanımız” hamsiden ne istenildiğini de hiç anlayabilmiş değiliz. Karadeniz’in ve Karadenizlilerin kurtuluşu için çabalamaktansa, orayı ve onları gömmek kolay geliyor olabilir fakat bu tavrı “sol” bir ambalajla sunmanın inanın hiçbir anlamı yok.

Denizi çalınmış, dereleri kelepçelenmiş, beyni faşist tasallutun saldırıları altında iğdiş edilmeye çalışılan Karadenizlilerin birlik, mücadele ve dayanışmaya ihtiyaçları var.

Anti-faşist bir yeniden doğuş imkânsız değil. Çünkü düzen, aklın ve yaşamın düşmanı; akıl ve yaşamsa sosyalizmle dosttur.

Lazistan’ı, Karadeniz’i, Ege’si, Marmara’sı, Akdeniz’i, Orta Anadolu’su, Kürdistan’ıyla, hepimize kolay gelsin. (İGY/HK)

(*) Modern Yunancada “hamsi”ye Γαύρος (gavros) deniyor. Eski Yunancada ise bu güzel balığa εγκρασίχολος (enkrasixolos) denirdi. Kelimenin χαψί (xapsi/khapsi) formu asıl olarak Pontos Rumcasında kullanılır. Türkçedeki hamsi, Rusçadaki хамса (xamsa), камса (kamsa), Rumence hamsie, Bulgarca Хамсия (xamsiya) ortak kökenli kelimelerdir. A. Mican Zehiroğlu yaptığı incelemede bu formun kökünün Kolkhça (Zanca. Lazcanın öncülü) olduğunu söyler. Zehiroğlu’nun bu tezinin dayanağı Lazca “hamsi” anlamına gelen (diyalektlere göre) kapça/ k’apşa/ k’apça/ kapşi(y)a kelimesidir. Zehiroğlu’nun incelemesi için bkz. (Bu arada Gürcüler de hamsiye ქაფშია (kapşia) derler.)

(**) “Karadenizli” ve bazı durumlarda “Türk kimliği içinde bir bölgesel lakap” olarak “Laz” adının etnik çeşitliliği örtme ve asimilasyon amaçlı kullanılabildiğini de söyleyelim. “Karadenizli” adı Laz’a yeğken, Laz da Rum’a ve Ermeni’ye yeğdir (!).

(***) Geçtiğimiz Ocak, yurtdışından gelen bir arkadaşımla buluşma saatimi beklerken LeMan Kültür’de biraz vakit geçirmiştim. Sıkıntıdan LeMan’ın çeşitli sayılarının sayfalarını karıştırdım tabiî, bir tane bile karikatür, bırakın kahkaha attırmayı, tebessüm ettirmeyi bile başaramadı. İşin kötü yanı güldüren karikatür olmayan bu dergide en azından “düşündüren” bir karikatür de yoktu. Türkiye’de mizah dergilerinde mizahın kalitesi genel olarak düşmüş durumda, ama sanırım en kötü durumda olanlardan biri LeMan. L-Manyak’ı ise liseden beri okumuyorum, o yüzden iyi midir, kötü müdür bir yorum yapamayacağım.

(****) Pontos ile Rum bağlantısı aslında biraz karışık zira kurucu hanedan Helen değil Pers. Fakat kültür ve dil olarak Helenliği benimsemişler. Yunancanın ve Yunan kültürünün Karadeniz’de m.ö. 7. yüzyıldan beri çok güçlü bir etkisi var. Bugün özellikle Doğu Trabzon ve Batı Rize arasında konuşulan Türkçede önemli oranda Yunanca  sözcük vardır. Ayrıca Yunanca kelime bazında Lazcaya da sınırlı bir etki yapmıştır. Batı Rize ile Trabzon’da bugün de kullanılan yer adlarının çoğunluğu Yunancadır. Yunanca Lazistan’da yerini Lazcaya, Rize ili sınırları içinde yüksek kesimlerde Ermeniceye, Artvin’de Arhavi, Hopa ve kısmen Borçka hâriç Gürcüceye bırakır. Trabzon ile Rumluğun eşleştirilmesindeki önemli faktörlerden biri de Trabzon (Rum) İmparatorluğu’dur (Bizans’ın “Lazların Krallığı” deyip küçümsediği devlet). Özgün bir devlet geleneğinden gelen Trabzon Eyaleti’nin Osmanlı’ya entegre edilebilmesi epey güç olmuştur, bugün yaşanan sorunların da belki bu geçmiş dönem sorunlarıyla bir ilgisi vardır. Bu bölge, Yunanlığın mı yoksa Lazlığın mı daha baskın olduğu konusunda binlerce yıldan beri tartışmalı bir bölgedir. Bölge halkına genel olarak “Laz” adı verilmesi, yeni değil, tersine kadim bir vak’adır. Tzan ve Kolkh adı verilen topluluklardan bugüne Lazların bölgenin etnolojisine, lenguistiğine ve kültürüne ne kadar etki ettiği tartışılıyor. Tartışılmaya da devam edecek. Sadece yöredeki “Lazlık” değil “Rumluk” da, “Türklük” de -sınırlı bir çerçevede “Ermenilik” de- belli çevrelerde önemli bir tartışma başlığı olarak varlığını sürdürecek. Bu konu, üzerine birkaç uzun makale yazılabilecek kadar girift bir mesele.

Bianet

Benzer Yazılar