İNSANOĞLU KUŞ MİSALİ…

Devrimci Karadeniz 04/11/2015 İNSANOĞLU KUŞ MİSALİ… için yorumlar kapalı
İNSANOĞLU KUŞ MİSALİ…

İsmail Taylan Kaya

İnsan nasıl çeşit çeşitse kuşlar da öyledir hakeza. Enseyi karartmayın diyen arlanmaz umuda inat beyaz neyimiz kaldı diye sormanın dayanılmaz hafifliği içerisinde kıvranıp duruyorum. Bir an Camus’un Meursault’unu görüyorum aynada. Hiç Cezayir’e gitmediğimi bilmek huzur veriyor. Oblomov olmaktan korkmama engel olmuyor ama… “Bastığımız yeri yoklayarak yürümeliyiz; bazı şeylerden gözlerimizi çevirmeliyiz, mutluluk hülyalarına kapılmamalıyız, mutluluk elimizden kaçarsa isyan etmemeliyiz; hayat budur işte…“ Olamaz! Hayat bu olamaz!

İçimdeki boşluğu dolduran o kapkara hüzün; her türlü tasadan, ilenmeden azade, bitmek tükenmek bilmeyen kışların ardından gelecek o efsunlu ilkbaharı muştulayan bir tohum, bir filiz arıyor ama nafile…  Öyle derin bir uykuda ki aradıklarım, öldüler mi yoksa yaşıyorlar mı, fark edemiyorum. Öldüklerini düşünmek beni de öldürüyor diye uyuyorlar diyorum, hiç değilse huzurla uyusunlar… Hiç beceremesem de bir masal anlatıyorum onlara bu yüzden. Kuşlarla dolu bir masal…

Kuş cennetiymiş eskiden buralar. Çeşit çeşit, renk renk, avaz avaz… Alacakargalar, pepuglar, keklikler, güvercinler daha niceleri… Konargöçer kuşlar da gelirmiş ama onlar göçmeye tutkulu, hep seferi… Huzur varmış bolluk olmasa da… Umut varmış bütün kuşlar için.

Bir gün alacakargalardan biri diğer kuşları kıskanmış, renklerini, ötüşlerini… “Niye?” demiş. “Niye, biz bu kadar kalabalık ve güçlüyken yemimizi, suyumuzu bunlarla paylaşalım? Hiç çıkaramayacağımızı bile bile onların seslerine imrenelim? “ Fazla yüz vermemişler diğerleri o kargaya. Çünkü yuvalarını onlara yaptırıyorlarmış, ceviz kırmasını onlardan öğrenmişler ama zamanla kıskançlık galip gelmiş o alacakarganın etrafına toplanmaya başlamış kalabalıklar. İlkin birkaç sakanın yuvasını gagalayıp huzurlarını kaçırmışlar. Kimseden ses çıkmayınca fütursuzlaşıp beyaz güvercinlerin boyunlarına geçirmişler gagalarını… Öyle ki bir tane bile beyaz güvercin kalmamış… Anlayamamışlar sebebini güvercinler. “Şahin değil ki etimize muhtaç olsun, kartal değil ki kanımıza susasın, ne yaptık biz kargalara?” deyip kaderlerine boyun bükmüşler. Yuvalarına kargalar yerleşmiş, yumurtalarının bile üzerlerine oturup aslında güvercin olduğunu hiç bilemeyecek kargalar büyütmüşler. Güvercinlerden boşalan damlara, çatılara, bahçelere, bağlara hoyratça dağılmışlar. Bahçeler solmuş, bağlarda üzüm yetişmez olmuş zamanla… Sakaları avcılara yakalatıp kafeslemişler, kalanlar bir daha ötmemeyi, kargaya dönüşmeyi kabul etmiş…

Sonra kekliklere gelmiş sıra… Kanatlarını gagalayıp kışın ayazında, karların üzerinde, avcılara yem etmişler onları. Ardından pepuglara… Dillerini, gırtlaklarını gagalayıp lal etmişler onları da, konuşamasınlar, olan her şeyi zamanla unutsunlar diye. Karga olmayan ne kadar “öteki” kuş varsa saklanmış can telaşından.  Dağ koyukları, ırmak kenarları ürkek kanat sesleriyle yankılanır olmuş belli belirsiz.

Kargalardan bazıları pişman olmuş sonra. Fakat zaman tersine dönemezmiş. Ne güvercinler gelir yuvalarına tekrar, ne pepuglar ötebilirmiş. Kargalar olanla idare etmesini öğrenmişler zamanla. Ne eksiği, ne fazlasına aldırış etmişler. Yaşayıp gitmişler işte kuş cennetinden geriye kalanlarla…

Geride kalan öteki kuşlar zaman zaman çıkmışlar saklandıkları yerden, göze batmadan yaşamaya çalışırlarmış kargaların arasında.  Hep hüsranla bitmiş ama rüyaları. Gün gelmiş, rüya görmeyi de bırakmışlar mecburen. Yaşamışlar sadece, öylesine… Yaşamanın ne büyük bir nimet olduğunu anlamışlar sonra… Kargalara inat yaşamışlar, sadece, öylesine…

Yoruma Kapalı.