KALBİM(İZ) CİZRE’DEDİR!

Devrimci Karadeniz 23/12/2015 KALBİM(İZ) CİZRE’DEDİR! için yorumlar kapalı
KALBİM(İZ) CİZRE’DEDİR!

Sibel Özbudun – Temel Demirer

“Li vir aştî dinivîsîne!”[1]

Sivas’ta yakılan Behçet Aysan’ın, “Yok başka cehennem/ yaşıyorsunuz işte,” diye betimlediği coğrafya(mız)da gerçeklerden söz etmek, insana ister istemez F. Nietzsche’nin, “Ben bu kulaklara göre bir ağız değilim,” sözünü anımsatır.

O hâlde turnusollerle dolu tarih(imiz)in güncel yarası Cizre meselesini irdelerken; Nietzsche’nin uyarısını bir an dahi “es” geçmeden; Oruç Aruoba’nın, “İnsanca özlemler dünyaya uymuyorsa, bozuk olan dünyadır; insanca özlemler, değil”;[2] Yaşar Kemal’in, “İnsan, evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar”; Can Yücel’in, “O çocuklar, o yapraklar,/ o şarabi eşkiyalar/ onlar da olmasalar/ benim gayrı kimim var?” saptamalarını da aktarmamazlık etmeyelim…

Kuşku yok: İnsanların ekmek almak için dahi sokağa çıkamadığı, elinde beyaz bayrakla evden dışarı çıkan kadınlara ateş açıldığı, küçücük çocukların keskin nişancılar tarafından babasının kucağında vurulduğu Cizre bir turnusol oldu.

Buna ihtiyaç da yoktu gerçi! Ama bir kez daha milliyetçi, İslâmcı tayfanın nasıl da ortalığa kan ve irin bulaştırdığını bir kez daha görmüş olduk. Cizre yanıp yıkılırken -kıvırta kıvırta- bir şeyler geveliyorlardı.

“Ama”sız bir tek cümle kuramamaları, ne olduklarını yeterince net sergiliyordu! Kolay mı, onlar yakmaktan yıkmaktan, kan dökmekten başka bir şey bilmeyen yaratıklar, medyada ve heryerdeki tetikçilerdi…

“Cizre için söylenmedik bir şey; haykırılmadık gerçek kalmasın!” içtenliğiyle kaleme alacaklarımızı bu konuda “Ama”sız tek cümle kuramayanlardan “Oh olsun” diyenlere uzanan yelpazedeki “insan(cık)”lar beğenmeyecek beğenmesine de; bu umurumuzda değil; hiç de olmadı!

Ve nihayet egemenlerin yine ve yeniden kaybettiği, kaybedeceği bir savaş olarak Cizre bizim, yani bu satırları kaleme alan -komünist geleneğin takipçilerinden- iki sıradan insan için, Naziler karşısında direnen Varşova Yahudi gettosu, Stalingrad veya Frankistler karşısında Madrid’i savunanlar ya da Filistin’in Gazze’siyle aynıdır; bu hâliyle de hepimize, tüm insanlığa insan olmak ve kalmak gerçeğini bir kez daha hatırlatmaktadır!

CİZRE NERESİDİR, NEDİR?

Bugün Mağduristan’ın başkentidir -bir zamanlar alimler ocağı olan- Cizre…

Doğusunda Nusaybin, batısında Silopi, kuzeyinde Şırnak’la çevrili Cizre çok sıcak bir yeridir. Şırnak’ın en büyük ve bir o kadar gelişmiş ilçesi olup, nüfusu Şırnak’tan büyüktür. Dicle Nehri bu ilçeyi ikiye ayırır.

Vakti zamanında saldırılara karşı, Dicle Nehri’nin suyu şehrin çevresindeki hendeklere akıtılarak savunma yapıldığından, kent bir ada hâline gelirdi. Bu nedenledir ki kente, “ada” anlamına gelen “cezire” denmiş; Cizre adı, cezire sözcüğünün bugün aldığı biçimdir…

Tarih boyunca herkesin ele geçirmek için uğraştığı, Babil, Arap, Asur, Med, Pers, Selevkos, Sasani, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular gibi çeşitli emir ve şeyhlikler ve Osmanlı İmparatorluğu tarafından yönetilmiş Cizre, bir yanda Gabar, öte yanda Cudi’ye bakar.

İnanışa göre tufanın ardından, Nuh Peygamber’in sular çekildikten sonra karaya ayağını basıp, ikinci evini yaptığı yerdir. Mezopotamya’nın en eski yerleşim birimlerinden olan Cizre Ehmede Xane’nin, İsmail Ebulis’in, Bedirxanlıların kentidir.

Tor Kapısı mevkisinde yer alan “kesikbaş hazretleri türbesi” ve şifa hikâyesiyle de anılan Cizre’de Mem-u Zin türbesinin yanında, Nuh Peygamber’e mal edilen bir sandukanın olduğu türbe bulunmaktadır; ilk robotu yaptığı kabul edilen El Cezerî’nin türbesi de buradadır. Bunun hemen yanında, Cizre beyliği döneminden kalan kırmızı medrese bulunmaktadır. 

Çok eskilere dayanan tarihiyle, dünyanın en eski kalelerinden birine sahiptir. Her yeri tarihtir. Guti imparatorluğunun eski başkentidir.

Tarihte ‘Bazibda’, ‘Bakarda’, ‘Bakarda Karday’, ‘Cezire’, ‘Ceziret-ül İbni Ömer’ ve yöre halkı tarafından ‘Cizir’ olarak anılagelmiştir; Doğu Roma döneminde ‘Dazebda’ adını taşıyan Cizre, burayı fetheden Hz. Ömer tarafından “Ceziretül İbni Ömer” olarak adlandırılmıştır; bugünkü adı bundan türemiştir.

Bütün tarihî ve kültürel zenginliğiyle, yani dünyada robotun ilk icat edildiği, aşk destanlarıyla ünlü, tasavvuf ve medeniyetin merkezi ve simgesiyken Cizre XXI. yüzyılın başında Kenan Evren’e rahmet okutturacak uygulamalarla hukukun rafa kaldırıldığı; insanların salt kentte yaşayan bir vatandaş oldukları için devletin saldırısına uğradıkları ve bunun meşru görüldüğü; “düzeni sağlamak” adına yasaların çiğnendiği; Penguen medyasının görmezden gelip, “terörist” ilan edilen bebeklerin ölüme terk edildiği bir kent olup çıkmıştır!

Devlet katliamının olağanlaştığı ve halkın devlet teröründen bıktığı kentte, akrepler, TOMA’lar, sivil polisler -eylem olsun olmasın!- her gün çarşıda, mahallelerde tur atar. Akrepler çocukların attığı çakıl taşlarını bahane ederek bütün mahalleyi gaza boğar. Polis evlere gaz bombası atıp Mehmet Uytun’ları öldürür. Çoğunluğun, neredeyse her ailenin bir yakını ya faili meçhul kurbanıdır; ya dağda ölmüştür ya da zindandadır. Ancak, baskılarla boyun eğecek bir halk değildir Cizreliler…

Murathan Mungan’ın, “Çoğunuz bildiği gibi bu topraklarda her inkârın ardında yakın ya da uzak tarihli toplu mezarlar yatar,” sözüyle betimlenmesi mümkün olan Cizre, delik deşiktir; yakılmış yıkılmıştır. (Polis araçlarının plakasız dolaştığı kentteki emniyet müdürü Hrant Dink cinayeti soruşturmasında “şüpheli” olarak ifade veren Ercan Demir’di…)

Hemen herkese Dersim (“Tunceli”) miydi? dedirten Cizre; bir yanıyla Gazze, bir yanıyla Kerbela, bir yanıyla Srebrenitsa’dır (kim bilir Kosova mı desek oraya?); ve de Belfast’tır…

Bizim neslin Dersim’i olarak anılması mümkün olan Cizre devlet güçlerince koca bir hapishaneye dönüştürülmüştür; erzaksız, susuz, hastalarını hastaneye götüremeyen, ölülerini evde saklamak zorunda kalan!

Bu özellikleriyle bir vicdan turnusolüdür; vicdan(lar)ın sınavıdır Cizre…

Ya da günümüz dünyasında insanlığın öldüğü sayısız yerden birisidir! Kolay mı? Zulüm altındaydı Cizre: Ambargo, abluka, keskin nişancılar, havan saldırıları, kan ve ateş…

Veya üzerinde devletin kent savaşı tatbikatı yaptığı direniş mekânıdır; özsavunmadır; siyasal ve sosyolojik gerçekler içeren “ulusal” bir çığlıktır!

Yapılanların, söylenenlerin, yazılanların asla unutulmayacağı; öldürülen çocukların, katillerin kâbusu olacağı hakikâtin ta kendisidir!

OLANLARLA CİZRE’NİN HÂLİ

Cizre, egemen şiddettin, linç saldırılarının cinnet boyutuna vardığı; sokağa çıkma yasağı, saldırganlığı ve ablukasıyla bir yangın yeriydi; kelimenin tam anlamıyla bir insanlık dramı yaşanmıştı; Cizre’ye düşen mermiler, top obüslerinin hedefinde en çok, siviller vardı; ve de çocuklar…

Cizre’deki uygulama askeri mantık olarak İsrail’in Gazze’de yaptıklarına benziyor; itirazı olan var mı? Ama öyle görünüyor ki Cizre son değil; Michel Foucault’nun, “İktidar, öncelikle boyun eğdirilmiş bedenler yaratmayı amaçlar,” diye tanımladığı devletin, Cizre sonrasında önünde engel gördükleri başkaları var. Toplumsal muhalefet var. Alevîler, solcular liberaller, ateistler, sosyalistler var.

Coğrafyamızın içine girdiği savaş sarmalını halka karşı devlet terörünü artırarak ve faşist çeteleri devreye sokarak çözmeye çalışmak, AKP’nin gücünün değil, çaresizliğinin ilanıdır. İktidarın bu çabaları yalnızca halka karşı işlediği suçların çoğalmasına, dolayısıyla verecekleri hesabın kabarmasına neden olur. Cizre’de AKP bir bataklığa saplanmıştır ve bu bataklığı kanla kurutmak yalnızca miadını doldurmuş diktatörlerin projesi olabilir.

Kolay mı? Cizre’ye saldıran zihniyet, yoga merkezlerinde misyonerlik yapılmasın diye, Buda heykeli ve müziğini bile yasakladı!

Birbirlerine ve ölülerine sarılarak hayata tutunan Cizre’de, savaş hâlinde bile başvurulmaması gereken ağır hak ihlâlleri yaşanmıştır. Su, ekmek ve elektrik yoktu Cizre’de…

Çocukların katlinin meşrulaştırıldığı coğrafya; AKP devletinin yok etmeye çalıştığı ilçeydi. 

Olağanüstü hâl veya sıkıyönetim hâlinde uygulanan sokağa çıkma yasağı sıradan bir uygulamaymış gibi sergilendi!

Siyasal iktidar olağanüstü hâl rejimini olağan bir rejimmiş gibi sunup, kendi hukukunu ihlâl etti; gözlerimizin içine baka baka!

Ve nihayet verili durum Türkiye’deki siyasal iktidarın totaliterleşmenin hangi boyuta ulaştığını göstermektedir!

Ahmet Ümit’in ifadesiyle, “Irkçı, dinci, cinsiyetçi olması fark etmez, faşizm, nefretin örgütlenmiş hâlidir”; ve “Kürt halkı, Cizre’de yaşananları unutmaz,”[3] notuyla eklemektedir Ergun Babahan, “6-7 Eylül olaylarının Kürt versiyonu devrede… 6-7 Eylül olayları hakkında yıllar sonra gazeteci Fatih Güllapoğlu’na konuşan emekli general Sabri Yirmibeşoğlu, ‘6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı’ demişti. Bugün benzer saldırıların Kürt yurttaşlara karşı gerçekleştiğini görüyoruz”![4]

Bu kadarla sınırlı değil; Cizre ilçesi, 100 yıl önce de, 1915’in benzer büyük acılarına sahne olmuştu. Raymond Kevorkian’ın ‘Ermeni Soykırımı’ yapıtında[5] işaret ettiği gibi, 1915 Ermeni Soykırımı süreci başladığında en ağır darbeyi alan yerlerden biri Diyarbakır Vilayeti’ne bağlı, Mardin Sancağı içinde yer alan Cizre’ydi. Patrikhane’nin yaptığı nüfus sayımına göre 12 yerleşimde 4 bin 281 Ermeni yaşadığı Cizre, Mardin sancağının en yoğun Ermeni nüfusuna sahipti. 2.716 Ermeni’nin yanı sıra Hıristiyan olmakla birlikte Kürtleşmiş 1565 göçebe Ermeni de bölgede bulunuyordu.

İttihat ve Terakki mebusu olan Pirinççizade Feyzi’nin Kürt aşiretlerine “dini vecibe”lerini hatırlatarak köylüleri kışkırttığı görgü tanıkları tarafından ifade edilirken, bölgede yükselen bir slogan da anımsanıyordu: “Ey Allah’ım çocukları yetim kalsın, karıları dul kalsın ve malları Müslümanlara kalsın!”[6]

Acıları çok eski olan Cizre’nin bugününde, 12 Eylül mevcut sistem ile sürüyor ve yakılan/ yıkılan evler, anadilini konuştuğu için öldürülenler, Mustafa Kemal büstü öptürülenlerle somutlanıyordu…

Kim ne derse desin: Cizre’de olup da bitmeyeni kötülüğün sıradanlığı ile açıklayabiliriz! (“Delilik, aynı şeyi defalarca yapıp farklı sonuç beklemektir,” diye boşuna dememişler…)

Burada bir parantez açalım: Teorik olarak “devlet vatandaşına zulmetmez”(miş), “devlet sivilleri öldürmez”(miş), “devlet suç işlemez”(miş), “devlet bireyin işlediği suçları suçluların ailelerine, çoluk çocuklarına mal etmez”(miş), “devlet şahısların malına mülküne göz dikmez”(miş), “devlet savaşta bile hukuksuzluk yapmaz”(mış) yalanlarının yerle yeksan olduğu ve Levent Gök’ün dahi, “Cizre’de neler olup bittiğini bilemiyoruz. Öğrenmek istiyoruz, öğrenemiyoruz. Çünkü Cizre’de elektrik yok, internet bağlantısı yok, haberleşme yok,”[7] dediği Cizre’de uygulanan, kitlesel ev hapsidir. Sokağa çıkma yasağı dediğin, darbe döneminde dahi günün belirli saatlerinde uygulanırdı. Ama bunun beteri görüldü/ yaşandı Cizre’de…

Bu kadar da değil; artısı da var: Coğrafyamız nice darbeler, OHAL koşulları gördü ama bir şehrin devlet tarafından günlerce ablukaya alınışına, doğu/ güneydoğudaki (yani Kürt illerindeki) bir şehrin otobüs firmalarının ülkenin batısına bir gün boyunca seyahat edememesine tanık olmadı.

Günlerce ateş altındaki Cizre’de silah sesleri hiç kesilmedi, ana caddeler zırhlı araçlarca işgal edildi. Yaralıların tedavisine, ölülerin de gömülmesine izin verilmedi. Sokağa çıkma yasağına hazırlıksız yakalanan vatandaşın evindeki erzak bitmesine rağmen, ekmek dahi alamadı. Yurttaşlar kendi evinde dahi güvende değildi; zira her hayat belirtisine kurşun sıkılarak karşılık veriliyordu. Hastaneler abluka altındaydı, erişim yoktu, hastalar ölüme terk edilmişti. GSM şirketleri daha önce Kürt illerindeki operasyonlarda olduğu üzere yine hizmet kısıtlamasına gitti.

Çok sayıda tank, panzer, top ve zırhlı araçla binlerce polis, asker ve özel harekât timlerinin sevk edilip, konuşlandıkları ve kelimenin tam anlamıyla düşman hukuku uygulanan Cizre’de feci olaylar yaşandı.

İsrail’in Filistin’lilere uyguladığı ambargoya benzer baskı, tehdit ve saldırılar söz konusuydu. Oysa savaşın bile kuralları vardı/ olmalıydı; ölüler gömülür, kadınlara, çocuklara saldırılmazdı.

Cizre, kaç-AK saray ve AKP’nin özel olarak görevlendirdiği kolluk güçlerince abluka altına alınarak, hakikâtin taammüden katledildiği icraatıyla “düşman hukuku” uygulamasının ucube bir örneğini teşkil etti.

Evet, Başbakan Davutoğlu “Cizre’de ölen sivil yoktur” dese de çocukların serçe gibi avlandığı ilçede günler süren bir vahşet yaşandı; ancak Kürt halkı AKP despotizmi, faşist uygulamaları karşısında diz çökmedi. Direniş yeni evresiyle karşımıza dikildi.

Ve kimsenin inkâr edemeyeceği üzere, Dante’nin tasvirindeki, “Cehennemin en dibi”ni andıran Cizre’deki ölümlerden devlet sorumluydu, asli suç devlete ve ona hâkim olan iktidara ve ona güdümlü pasif iktidara (muhalefete) aitti.

Boyun eğmemek, teslim olmamaktı Cizre ve bu hâliyle de Malcolm X’in, “Zulüm kısmak istediği sesi nâra yapar. Ve bazı ölüler, yaşayanlardan daha yüksek sesle konuşur,” saptamasını doğruluyordu.

ONLARIN MEDYASI VE DÖRT CİZRE HABERİ

Cizre yolunda polisin, devletin bakanına geçit vermediği ve “olağanüstü savaş hâli”nin yaşandığı kentte olanlar ana akım medyada sansürlenirken; Gezi/ Haziran’da “hiçbir şey televizyonda anlatıldığı gibi değil” diye haykıran(lar); iş Cizre olunca, “İsyan edersen devletin sopasını yersin,” diyorlar; bu iki yüzlülük karşısında ağzımız açık kalıyor gerçekten!

Bu zulüm de, onların medyasının ikiyüzlülüğü de tarihe geçecek; insanlıktan çıkanların tarihine bir utanç notu daha düşülecek; aşağıdaki asla unutulmayacak haberlerle!

Birinci haber!

“Cudi mahallesi aşkın sokakta yaşayan 8 çocuk annesi Maşallah Edin, resmi nikahı olmayan gelini Zeynep Taşkın ve 11 aylık torunu Berxwedan ile beraber, Habur sınır kapısında bekletilen eşi ile konuşabilmek için sabit telefonun bulunduğu komşularının evine gitti. Gece saat 22.00 sıralarında telefonla konuştuktan sonra evlerine dönmek üzere sokağa çıkan aile keskin nişancıların hedefi oldu.

Vücuduna isabet eden kurşunla yaşamını yitiren Zeynep Taşkın, kucağındaki bebeği ile yere yığıldı. Katledilen gelinini ve seken kurşun şarapnellerinin ayağına isabet ettiği torununu komşusunun bahçesine çekmeye çalışan kayınvalidesi Maşallah Edin de keskin nişancılarca vurularak katledildi.

Can veren kayınvalide ve gelini ile yaralanan bebeği sokaktan kurtarmaya çalışan Ayşe Edin ile Ekrem Dayan isimli yakınları da keskin nişancılarca vurularak yaralandı.

Sait Nayıcı isimli 16 yaşındaki çocuk ise, kasaphane civarında yine keskin nişancıların hedefi olarak, can verdi.

Yine Nur mahallesinde, İdil caddesi’ne yakın bir sokakta bulunan Eşref Edin, zırhlı araçtan sıkılan kurşunla yaşamını yitirdi.”[8]

İkinci haber!

“Şırnak’ın Cizre ilçesinde 8. gününe giren sokağa çıkma yasağında 12 Eylül 2015 gecesi keskin nişancılar tarafından vurulan 14 yaşındaki Bünyamin İzci hastahaneye götürülemediği için hayatını kaybetti.

12 Eylül 2015 gecesi Selman Ağar adındaki 10 yaşında bir çocuk keskin nişancılar tarafından vurulmuş ve güçlükle hastaneye götürülen Ağar’ın hastanede hayatını kaybettiği belirtilmişti.”[9]

Üçüncü haber!

Cizreli olan Şırnak Tabip Odası Başkanı Azad Karagöz, 9 Eylül 2015 gecesi 2 çocuğu ve hamile eşiyle birlikte Cizre’den gizlice kaçtıklarını söyledi. Olaylardan önce buğday hasadı yapıldığını ve insanların buğdayları kaynatıp yediğini söyleyen Karagöz, “İçecek ve su yok. Olan az miktardaki su da bebeklere içiriliyor. İnsanlar susuzluktan kırılmak üzere. Evler arasında dayanışma da sağlanamıyor. Çünkü kimse kimsenin yanına gidip gelemiyor,” dedi. 

“Bir çatışma değil, toplar atılıyor, hiçbir şey televizyonlarda anlatıldığı gibi değil, sesimizi duyurun” diye isyan eden Karagöz, 20’nin üzerinde sivil ölümün olduğunu kaydetti. Sokağa değil, balkon ve pencereye çıkmanın yasak olduğunu söyleyen Karagöz, “Ben Cizre’de 90’ları yaşadım. Böyle bir eziyet görmedim. Böyle devam ederse onarılamaz şeyler olacak” diye konuştu.[10]

Dördüncü haber!

Cizre’de ekmek almaya giderken vurulan ve sokağı çıkma yasağı nedeniyle cesedi sabaha kadar sokakta kalan 74 yaşındaki Mehmet Erdoğan’ın geçimin sağlamak için çöpten hurda toplayıp 10 liraya sattığı ortaya çıktı. Mehmet Erdoğan, Cizre’de yasak sürerken “Ben yaşlıyım, bana kimse bir şey yapmaz” diyerek evden çıkmıştı.[11]

Bu kadarı bile Cizre’deki terörist devlet gerçeğinin deşifresine yetip artsa bile, devam edelim…

CİZRE’DE TERÖRİST DEVLET GERÇEĞİ

Karl Marx’ın, “Siyasal iktidar denen şey, bir sınıfın bir başka sınıfı ezmek amacıyla örgütlenmiş gücünden başka bir şey değildir”; Max Stirner’in, “Devlet, kendi şiddetine hukuk; bireyinki ne ise suç adını verir”; Selçuk Kozağaçlı’nın, “Hukukun adaletle ilgisi yoktur; hukuk bir yönetme aracıdır,” sözleriyle betimlenen kapitalist devlet; Başbakan Davutoğlu’nun, “Cizre’de tek bir sivil kayıp yok,”[12] dediği zorba manipülasyondur; Beyaz bayraklarla Cizre’ye yürümeye çalışanlara, polis tarafından gaz bombası atılmasıdır!

Evet egemenler kabul etmese de tarih boyunca en büyük terörist(ler) devlet(ler)dir. Ve T.C. bir istisna değildir!

“Nasıl” mı? Sadece bir haber bile yeter de artar!

“4 Eylül 2015’de sokağa çıkma yasağı ilan ederek Cizre’ye saldırı başlatan Şırnak Valisi Ali İhsan Su’nun İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği 2 sayfalık yazıda, ‘kent genelinde artan terör ve toplumsal olaylara daha etkili müdahale ve olaylarla daha etkin mücadele edebilmek için emniyetin personel ve araç bakımından takviye edilmesine ihtiyaç duyulduğunu belirtti’. Valinin istekleri, ‘42 Kobra, 20 silahlı Ejder, 170 Shortlan, 50 TOMA, 20 silahlı/zırhlı kepçe, 1 helikopter, 3 İHA, 60 zırhlı Ford Ranger, 2 bin polis daha gönderin,’ oldu”![13] Bunların hepsi, 140 bin nüfuslu bir ilçe için!

Vali ve “demokratik” denilen devletinin, bunlarla Cizre’de ne yaptığı sağır sultanın bile bilgisi dahilinde!

Bu noktada V. İ. Lenin’in, ‘Devlet ve Devrim’de “Demokrasi yalnızca biçimsel eşitlik demektir,”[14] saptamasını asla “es” geçmeden; iki şeyin daha altını çizmeliyiz:

Birincisi Slavoj Zizek’den: “Kapitalizm, artık kendi demokratik kurallarıyla dahi işleyebilecek durumda değildir.”[15]

İkincisi de Samir Amin’den: “Kapitalizm dünyamızı artık savaş konjonktürü olmadan yönetemez durumdadır.”

Sürdürülmez kapitalizmle malûl coğrafyamızda herkes her an terörist ilan edilebilir; bu gerçeği gözümüzle gördük. Vatandaş Ali İsmail’in tekmelenerek öldürülmesini de, vatandaş Ethem Sarısülük’ün gündüz vakti vurulmasını da sahiplendi bu devlet. Hrant Dink’in katilleri de nasıl korunuyor hep beraber tanık olduk.

Ve onların medyası, İstanbul Kabataş’ta güpegündüz başörtülü bir kadın ile bebeğinin tartaklanıp üzerlerine işendiği yalanını aylarca enjekte etti ve hâlâ bu medyanın haberlerine inanmamız bekleniyor!

İnsanlıktan çıkmış özel harekâtçıların faşist fantezilerine kurban edilen Cizre, bir Eylül öncesi için laboratuvar seçilmişti; “yeni” Kenan Evren’imiz devreye girip, başkanlığıyla her yeri Cizre’ye çevirme provası yapıyordu; Cizre’nin başına Tansu Çiller’li günlerde gelenler tarihin kayıtlayken…

Nihayet ‘CNN Türk’de Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin, “Darbesinde, OHAL döneminde bile böyle bir sokağa çıkma yasağı olmadı,” dediği Cizre’de bir kez daha gördüğümüz şey, 6-7 Eylül’lerin, Madımak’ların, 1992 Cizre Newroz’unda yaşananların tarih değil, güncel olmaya devam ettiğiydi…

Cizre’de yaşananlar, devletin halkla ilişkilerinde her şeyin eski tas eski hamam olduğunu gösterdi bir yanıyla da…

Geçen onlarca yılda hiçbir yapısal ilerlemenin yaşanmadığını…

Hatta yüzlerce yılda: Devletin Yavuz Sultan Selim’in zihniyetiyle yönetilmeye devam ettiğini ve kendi dayatmalarına boyun eğmeyenleri süründürmekte tereddüt etmediği…

Adeta küçük bir Saraybosna, bir Gazze örneğiydi Cizre’de yaşananlar…

O hâlde kesif devlet terörüne maruz bırakılan coğrafyada Belediye Başkanı Leyla İmret’in, “Biz buradan Türkiye’ye karşı bir iç savaş sürdürüyoruz,” saptaması neden bu kadar abartılıyordu ki?

Hem devlet terörü, “Qui non est nobiscum, adversus nos est/ Bizimle olmayan, aleyhimizde demektir,” biçiminde tanımlama, Cizre’de uygulan da bu değil miydi?

AKP milletvekili ve kalemşörü Orhan Miroğlu’nun bile, “Meselenin insani boyutunu, olmuşsa eğer hak ihlâllerini elbette konuşabilir ve sorgulayabiliriz,”[16] itirafını dillendirmek zorunda kaldığı; Ergun Babahan’ın, “En korkunç terör devlet terörüdür… Cizre’de sadece devletin gücü gösterilmiyor, nankörlük yaptığı düşünülen bir halka bedel ödetiliyor”;[17] Levent Köker’in, “Devletin temel görevinin suçların fâillerini yakalayıp yargı önüne çıkarmak olduğunu, bunu yaparken de hukuka bağlı kalması gerektiğini şiddetli bir vurgu ile, üstüne basa basa hatırlatma ihtiyâcı duyuyorum,”[18] notlarını düştüğü Cizre için tek cümle yetiyor: Ortada devlet terör var! On yaşında kız çocuğunun öldürülmesinin bir açıklaması olamaz/ olamaz! İster hendek kazılsın, ister başka bir şey yapılsın, on yaşında bir kızın öldürülmesi kabul edilemez!

Cizre’de bir gün sokağa çıkma yasağı uygulanıp, hastane devlet tarafından kapatılıyorsa, “kamu düzenini koruyoruz” denilemez!

Düşünün ki hafta boyunca evden adımınızı atamıyorsunuz, balkona çıkanlara bile keskin nişancılar ateş ediyor. Ekmek yok, şu yok. Hayat yok. Nerede kamu düzeni?

Bunun açıklanabilir hiçbir tarafı yok! (İstanbul’da bunu yapabilir misiniz?)

Bu bir cinnet hâlidir. Bu cinnet hâlini savunan herkes tedaviliktir.

Bir halkı böyle dışla, işyerlerine saldır, ölen çocuklarına “iyi olmuş” diye kostaklan…  IMC’ye canlı bağlanan Sibel Yiğitalp’in aktardığı üzere, polislerin sürekli “Bu gece sizin son geceniz” anonsunu geçtiği Cizre’de; devlet, kendi yasalarını da çiğneyip, aleni olarak -fütursuzca- suç işlemiştir…

“Naptı lan size bu devlet?” mi dediniz?!

Cizre! deriz… Ardında da Dersim, Çorum, Maraş, Sivas, Roboskî, Reyhanlı vd’leri diye ekleriz!

CİZRE’YE DAİR TEPKİ(SİZLİK)LER VE TAVIR(IMIZ)

Jorge Luis Borges’in, “Diktatörlük rejimleri, baskı, biat ve gaddarlık doğurur. Ama en kötüsü, aptallığı yaygınlaştırmasıdır,” saptamasına; Wilhelm Reich’ın, “Kitleler aldatılmadı, faşizmi arzuladılar,” sözünü eklediğinizde Cizre (ile ulusal mesele) konusundaki tepki(sizlik)leri yerli yerine oturtabilirsiniz.

Kolay mı? “… ‘Hepiniz Ermenisiniz’ çığlıklarıyla Cizre halkına karşı saldırıya geçen polisler ırkçı zihniyetlerini ortalığa saçtılar. Kuşkusuz, memleketin cumhurbaşkanının ‘Afedersiniz Ermeni’ ifadesini sarfettiği bir yerde aşağıdakilerin bu ifadeyi tercüme ederek, durumdan vazife çıkarmaları da doğal oluyor. Aslında sarfedilen bu sözler, Cizre’de neler olup bittiğinin de özünü su yüzüne çıkarıyor.

Türk ırkçı şovenistinin ve onun etrafında dolaşabilenlerin zihnindeki düşman Ermeni’dir, muktedire karşı direnen kim varsa o da Ermeni’dir. Bir ırkçının ilk işi direnişçinin sünnetli olup olmadığına bakmak olur. Çok meraklıdır bu konuda. Ermeni halkını 1915 soykırımıyla Anadolu’dan yok edip, malını mülkünü gaspetmek yeterince tatmin etmemiş olacak ki düşmanı Ermenilikle özdeşleştirir.”[19]

Ayrıca, “Kürtler kardeşimizdir. PKK Ermeni’dir, bu Ermeni döllerinin peşinden gitmeyin. Artık uyanın,” diyorlar. Kürt’ün insan olduğunu kabul etmeye başlayanların(?), Ermeni’nin de insan olduğunu öğrenmesi uzun sürecek gibi görünüyor. Tabii daha bunun Yahudi’si, Rum’u falan da varken!

Bu sefer de “pek vatansever”(!) ama askerden kaçmak için elinden geleni ardına koymayan tiplerin alkışları eşliğinde katliam yapılan Cizrelilerin evi, mahallesi, kenti yıkıldı. Çocukluğu, başını yastığa koyup uyuduğu, karnını doyurduğu mekândı orası!

İstanbul, Ankara, İzmir’deki… Karadeniz, Ege, İçanadolu veya Akdeniz’dekiler; gün boyunca aç, susuz, evladının cesediyle camdan bile dışarı bakamadan yaşadın mı hiç?

Trafik sıkıştığında saniyede korna çalan; elektrik kesildiğinde buzluktakiler ya bozulursa diyen; kredi aldık bizim oğlan bedelli yapacak diye sevinen; Almanya’daki teyzeme gideceğim vize alamıyorum diye ağlayan; Cizre yapılanlar için ne diyorsunuz?

Bu katliamları alkışlayanlar her zaman ezilmeye mahkûm yaşayacak; “Devletim çok yaşa” diye çığıracak; başkasının kendisiyle eşit haklar istemesine karşı çıkacak; kölelikleri sürecek…

Nihayet unutmayın: Devletin sınırsız ve denetlenemeyen gücüne güzellemeler yapanlar; Cizre sizin eserinizdir…

Cizre yanarken suskun kalan yarın konuşsa da hiçbir bir kıymeti olmayacaktır; susmak cinayete ortaklıktır; kimileri Cizre için küfretmeden konuşmakta (yazışmakta) zorlanıyorlar ki, bunlar da faşistlerdir. Malum, onlar gerçekle yüzleşince hep küfrederler…

Çoğunluğun nefret ettiğini “iddia” ettiği İsrail’in ağzı ve pratiğiyle konuştuğu coğrafyamızda, Cizre, toptan havaya uçurulsa alkışlayacaklar varken; aynı olaylar Filistin’de olsa ağlayacak olan Rabiacı sizler, ölülere kimlik sormayı ne zaman bırakacaksınız da tekrar insan olduğumuz günlere döneceğiz? Bugün olmasa ne zaman bu kadarı da artık fazla diyebileceksiniz?

Evet, her zaman bir bahane bulunur, bahane bulmak dünyanın en kolay şeyidir. Ama çözüm değildir!

Her şeyden vazgeçtik. Ya katledilen bebeler? “Ailesi dikkat etseydi… Sokağa çıkmasalardı… Polise taş atmasalardı… Elinde silah vardı” diyerek bu ayıbı ortadan kaldırabileceğinizi mi zannediyorsunuz?

İrlandalılar karşısında tuzu kuru İngiliz, Filistinli karşısında tuzu kuru İsrailli, siyahlara karşı güney Afrikalı apartheid yanlısı bir beyaz ne söylüyorsa ve yazıyorsa; hangi “terör edebiyatı”na sarılıyorsa aynısı yapanlar! Bu kadar mı körsünüz? Benzerini Gezi’de, Haziran günlerinde yaşamadık mı? Polis olmadığında gayet barışçıl geçen eylemler, polisin müdahalesiyle savaşa dönmedi mi? 

Sen orayı ablukaya alır, operasyon düzenler, müdahalede bulunursan karşındaki de karşılık verir. İnsanlar evlerinde ölümü bekleyemezler, nasıl ki Gezi’dekiler de polise karşı tepkisiz kalıp gaz fişeklerinin kendilerini vurmasını beklemedilerse. Tabi Gezi’de tankla, topla, tüfekle saldırılmadığı için sonuçları böyle olmadı. 

Cizre, Türk(iye’nin) akıl tutulmasının zirvesiyken; insanların ne kadar ikiyüzlü ve duyarsız olduklarını bize gösterdi; canımız yandı. Biliriz sömürgeci için sömürge insanının -canının- bir kıymeti yoktur. Öldürülen her sömürge insanı mutlaka suçlu ve bunun aksini iddia etmek de “vatan hainliği”dir; “Bir çıplağı bin zırhlı soyamaz,” diyen Bulgar atasözünü doğrulayan 140 bin nüfuslu Cizre’nin onbinlerce çocuğu ya da hepsi yarınlarda nasıl olabilir?

2015 Eylül’ünde bir halka bunları reva görebilmek, 1527’lerde, 1915’lerde, 1938’lerde, 1990’larda yapılanları benimsemek ve sürdürmektir.

Kolay mı?

Elektriği suyu kesilse de; ekmeksiz de kalsa; kafasını kapıdan çıkaran vurulsa da; yaralılar düştükleri yerde kalsa da; sokaklarında “güvenlik” güçlerinin “Sizleri öldüreceğiz” anonsları yankılansa da; günlük hayatın donakalsa da; XXI. yüzyılda Kerbela hissi uyandıran; insanların susuzluktan kavrulduğu; hamile, hasta, çoluk çocuk demeden topyekûn devletin tasallutuna maruz kalan; mütedeyyinlerin  “hoşgörü dini” olduğu iddia edilen İslâm kardeşliğine metelik vermediği, suyun Batı tarafında yaşayanların büyük bölümünün şom bir “Oh olsun” sevinciyle ellerini ovuşturduğu Cizre, direnmeye devam edecek; bu uğurda yok olması gerekse dahi, direnecek…

Çünkü tarihe not düşüyor Türkiye’nin Filistin’i, ölümle yaşamı ayıran çizgiyle…

“Yakın, yıkın, bitirin, öldürün, gebertin! Ne mutlu Türk’üm diyene kadar vurun! vs…

Sallamak kolay! Vatan-millet-Sakarya muhabbeti de! Siz askere gitmemek için bedelli yolunu gözleyenler…

Gezi/ Haziran günlerinde polis vahşetini görüp/ yaşadıktan sonra ‘Polis ölürse üzülmem,’ deyip, ardından da şimdi ‘Askerimiz polisimiz’ diye yırtınan ikiyüzlüler!

Zulme uğrayan, katledilen Kürtler olduğunda başını öte tarafa çevirenler, kafalarını kuma gömenler… Araçlarını, pencerelerini bayraklarla donatanlar…

Hiç bir şeyin artık eskisi gibi ol(a)mayacağını gösteren Cizre bu günleri de atlatır. Ama sizin bu barbarlığınız, ikiyüzlülüğünüz baki kalır, unutulmaz.

Sırf  Cizre’ye bakarak bile, sırtını yasladığı çoğunluktan farklı olanlara, yani Ermenilere, Alevîlere, ve kendisine muhalefet edenlere ne yaptığı görülebilir bu devletin.

Bu bir milattır; dayanmanın/ direnmenin doruğudur; ipleri koparacak noktadır ve zalim devlete karşı direnen halkın yaşadığı “Cizre önce Cizrelilerindir”.

Kobanê’nin kardeşi Cizre halkı susmaz, Kürt halkı da direnmeye devam ederken; Cizre’ye, reva görülenleri, hiçbir vicdan sahibinin kabullenmesi mümkün değil.

Ancak bugün güçlü silahları ellerinde tutanlar, iktidar sarhoşluğuyla istediği kadar hakikâti gizlemeye çalışsın, gerçek er ya da geç ortaya çıkacaktır.

Biz “Türk” olarak Cizre’deki devlet terörünü alkışlayan “Türkleri” anlamıyoruz; anlamak da istemiyoruz. Bu kin ve öfkeye “akıl sır” erdiremiyoruz.

Başka insanların geleceğini tayin etme, ona ilişkin tasarruflarda bulunma hakkını kimden alıyorlar?

Hümanist geçinenlerin, “Ama Kürtler/ama terör…” diye başlayan cümlelerini duymak istemiyoruz.

Cizre’de de alnımıza çalınan bu kara lekeyi kabullenemiyoruz.

12 Eylül’ün lanetinden kurtulmak için çabalarken, Cizre’yi “kahramanlık destanı” olarak sunanları affedemiyoruz.

Hiçbir hafıza Cizre kâbusunu unutturamayacak; bu zulmü meşrulaştıramayacak!

İnsan(lığım)ızı çürüten nefretten; kalb(imiz)i kurutan öfkeden; habis ırkçılık ayıbından (ki bu söz çok hafif kalır) nasıl kurtulacağız?

Cizre utancı hepimizin ruhuna işledi.

Bunun hesabı verilmeli.

Birileri/ veya bir şeyler coğrafyamıza utanmayı öğretmeli. Utanç/ utanmak zorunlu ders hâline getirilmeli. Bu utancı kimse unutamaz. Kan hepimizin eline bulaştı.

Bu koordinatlarda; “Clausewitz demişti yanlış anımsamıyorsam: ‘Savaş politikanın başka araçlarla devamından başka bir şey değildir.’ Bu soğuk analiz çıldırtıyor beni, hem zamanın ötesinden Clausewitz’e, hem başımıza bu belayı saranlara, hem de televizyonlarda savaş çığırtkanlığı yapanlara haykırmak istiyorum: ‘Savaş örgütlü cinayettir. Nokta.’ Savaştan önce çocuklar ölmez, savaşla birlikte çocuklar ölmeye başlar. Nokta. Politika yapacaksanız yapın, bunu başka araçlarla devam ettirmeyin, yeter artık!”[20] türünden soyut hümanizm(ler)e; “Şunu kafanıza sokun: Şiddet daha dün başlamış bir şey olsaydı, baskı ve sömürü yeryüzünde hiç var olmamış olsaydı, belki de sergilediğiniz şiddetsizlik çatışmayı yatıştırabilirdi. Ama tüm rejim, hatta sizin şiddet karşıtı görüşleriniz bile bin yıllık bir ezme ilişkisi ile yönetiliyorsa, pasifliğiniz, sizi ezenlerin safına katılmaktan başka bir amaca hizmet etmez,” yanıtını veren Jean-Paul Sartre’ın tutumunu unutmadan vurgulayalım: Cizre’de yaşanan/yaşatılanlarla Kürtlerin hafızası tazelenmiştir!

Cizre’deki insanların yaşadıkları travmayı düşünebiliyor musunuz?

Bu travmayı ömür boyu unutmayacak onlar; “merak etme, “onlar alışık” denilse de böyle bu!

Gönüllü işitme/ görme/ engelliler ve düşünme özürlüler haricinde herkes bunu farkında…

Tam da bu noktada siz aldırmayın, “gizli istihbarat”lar, “gizli gündem”ler, “emperyalist güçler” yaygaralarına sarılan komplo teorisyenlerine!

Cizre’deki çocuğun bomba sesiyle titremesini anlamaya çalışın!

Bu bağlamda Ethem’i, Berkin’ vuran; Ali İsmail’i linç edenlerle Cizre’de olanlar arasında bir bağıntı kurmamak mümkün mü?

Polisin Gezi/ Haziran günlerinde “destan” yazdığı şişirmesine kulak asmayanların, Cizre’de destan yazıldığına inanması ne kadar korkunç değil mi?

Bu kötülüğü, bu yoksul insanlara niçin yapıyorsunuz? Bu nasıl bir insanlıktır? Nedir Kürtlerden istediğiniz?

Hiç kusura bakmayacaksınız! “Potansiyel terörist” diyerek çocukların öldürülmesini normalleştirecek kadar alçalabiliyorsanız; ucundan kıyısından da olsa insan falan değilsiniz!

Ziyadesiyle yüreksizsiniz. Kalpsizsiniz.

Birçoğunuz da eminiz ki, mesela, Filistin’de yaşananlara falan çok üzülüyorsunuz! Ve hatta Gezi/ Haziran’a katılanlar, orada polis zulmüne uğrayanlar, yine orada içinde bulunduğu kalabalığın verdiği güven ve rahatlıkla polise “ülkeyi terkedin” diye haykıranlar var aranızda… Ya da daha neler neler?

Ama ikiyüzlüsünüz; tutarsızsınız! Mevzu Kürt illerine geldiği an hepiniz aniden en azılı devlet seviciler oluveriyorsunuz. Ve öyle olmayan herkese gözünüzü kırpmadan ölüm temenni ediyorsunuz.

Irkçısınız; şövenistsiniz; kafatasçısınız; dibine kadar faşistsiniz. Midemizi bulandırıyorsunuz.

Şu gerçek, sakın ola “es” geçilmesin: Aklının/ yüreğinin bir köşesi sürekli Cizre’de olmayan insan(lar) ya coğrafyamızda yaşamıyordur ya da ırkçıdır…

Cizre bize, hepimize, herkes “demokrasi/ demokratikleşme”, “uzlaşma/ diyalog”, “barış/ süreç” gibi laf-ı güzaf üzerine bir gelecek inşa edilemeyeğini gösterirken; Bertolt Brecht’in, “Bir doğa yasası değildir savaş./ Barışsa bir armağan olarak verilmez insana,/ savaşa karşı barış için katillerin önüne dikilmek gerek,/ ‘hayır, biz yaşayacağız!’ demek gerek”; Ahmet Telli’nin, “Yaşamak bir inat oldu artık/ Yaşamak bir direnme oldu zulme”; Ahmet Erhan’ın, “Ayağa kalk!/ Yurdumsun her rüzgârda/ eğilen bir yaprak değilsin,” dizelerindeki kararlılığı anımsatır…

Evet Cizre, sadece postmodern bir Kerbela değil; aynı zamanda bir Madrid, bir Stalingrad’dır. Ama bunların ötesinde bir kilometre taşıdır; yol gösteren çoban ateşi; işaret fişeğidir; “Acının bağrından/ mavi bir çelik gibi fışkıran öfke/ dünyayı değiştirecektir mutlaka/ yeni hayat kendini yeniden yaratacaktır/ ona sahip çıkan ellerde/ ve bu yüzden öfke/ sevda gibidir kimilerinde,” Ahmet Telli’nin, ‘Sevdalar Duman Olmayacak’ dizelerindeki üzere!

CİZRE “ULUSAL MESELE”DİR

Cizre’yi bu kadar önemli kılan onun sadece Cizre değil; bir Kürt ulusal meselesi olmasıdır…

Bu noktada Friedrich Engels’in, “Başka bir ulusu ezen bir ulus kendi tutsaklık zincirini kendi hazırlar”!

V. İ. Lenin’in, “Bir ülkede ezen ve ezilen ulus problemi varsa ezen ulusun işçileri sürekli kendi zincirleri için demir döver.” “Ulusların kendi kaderini tayin hakkını koşulsuz desteklemeyen sosyalistlere sosyal-şoven diyebiliriz.” “Her ulus kendi kaderini belirleme hakkına sahiptir”!

George Politzer’in, “Bir halkı özgürlüğünden alıkoyan bir halk kendisi de özgür olamaz”!

İbrahim Kaypakkaya’nın, “Önce tam hak eşitliği, ondan sonra halkların kardeşliği,” uyarıları eşliğinde Cizre için Orhan Kemal Cengiz’in, “Kürt sorunu nedir? Anlayamıyoruz diyorlar… Kürt sorunu işte tam da bugün Cizre’de olanlardır!”;[21] Ergun Babahan’ın, “Türk ile Kürt kardeş midir!”[22]; Tarık Ziya Ekinci’nin, “Kardeşlik söylemi köleleştirici; Kürtler kardeş olmak değil, eşit haklı vatandaşlık istiyor,”[23] saptamalarının altını çizelim…

Ne yazıktır ki hâlâ Kürt ve Türk’ün farklı olduğunu idrak edemeyenler var! Farklı olmak kötü bir şey değil. Farklıyız ve kardeş olmak zorunda değiliz; yeter ki eşit olalım.

Bu durumda Kürtler nasıl istiyorlarsa öyle yaşayabilmeliler. Bu insanlar, “Türk değiliz ve ‘Türk’üm doğruyum çalışkanım,’ demek zorunda olmamalıyız” diyorlarsa; buna ve daha da fazlasına hakları olmalı. Birisinin size zorla “İngilizim,” dedirttiğini düşünün. “Bütün dünya İngiliz çünkü dünyada en yaygın dil bizim dilimiz,” dedirttiğini düşünün. Ne kadar korkunç olurdu…

CİZRE DERS(LER)İ VE HATIRLATTIKLARI

Cizre bize, herkese; Karl Marx’ın, “Önemli olan eleştiri silahı değil, silahlı eleştiridir”!

Emma Goldman’ın, “En dipteki bireysel şiddeti yaratan, en tepedeki örgütlü şiddettir”!

Spartacus’ün, “Onlara nefes alan herkesin eşit olduğunu göstereceğiz”!

Pericles’in, “Özgürlük, onu savunma cesaretini taşıyanların hakkıdır”!

Hüseyin İnan’ın, “Bizler yarınlara ümitle bakıyoruz. Çünkü tarih çok büyük saltanatları yerle bir etmiştir. Buna inancım tamdır”!

Cihan Alptekin’in, “Biz ne çılgınız ne de maceraperestiz. Baskı ve zulüm altındaki bir kurtuluş davasının öncüleriyiz”!

Sinan Cemgil’in, “Bir kısmımız ölebiliriz ama öyle bir ateş yakacağız ki bu ateş bir daha hiç sönmeyecek, söndürülemeyecek”!

Nasuh Mitap’ın, “Devrimci olmak, gerektiğinde arkana bile bakmadan tüm dünyaya meydan okuyabilmektir tek başına”!

Cafer Cangöz’ün, “Zafere mahkûm olanlar, bedel ödemekten çekinmezler. O bedeli niçin ödediklerinin bilincindedirler”!

Sibel Yalçın’ın, “Biz Şeyh Bedrettinlerin, Kaygusuz Abdalların soyundan geliyoruz, Onlar gibi olmalıyız”!

Hrant Dink’in, “Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık”!

Hüseyin Cevahir’in, “Teslim olmak yok başlar dik, namlular kızgın olsun yoldaşlar”!

Mahir Çayan’ın, “Varsın bütün oklar üstümüze yağsın. Biz, doğru gördüğümüz bu yolda sonuna kadar yürüyeceğiz.” “Asıl siz teslim olun!” haykırışlarını anımsatırken; bu yaşananlardan sonra hâlâ “çözüm süreci” mi? Bunun barışla alâkâsı yok. “Çözüm süreci”, her daim kocaman bir hiçti. Kocaman bir hiçle halkı kandırdılar, ezdiler. 

“Barış umudu”yla kandırıldı insanlar; emin olabilirsiniz. 

Suruç’ta bombalar patlamasaydı hâlâ aynı şeyleri ısıta ısıta konuşuyor olacaktık.

“Çözüm süreci”, egemenlerin bir oyalama taktiğiydi; er ya da geç Cizre’de yaşa(tıl)anların, Suruç’un kanıtladığı gibi…

Soru(n) sadece Kürtlerin meselesi değil, devlet sorunudur; devletin resmi ideolojik yapısıdır. Çünkü bu yapı varlığını sürdürmek için kendine ve zulmüne meşruiyet kazandıracak bir kurban/ düşman bulur her zaman!

Berkin yerine Baran’ı öldürür her hâlukârda.

Unutmayın: Berkin Elvan’ın kaderi, Uğur Kaymaz Mardin Kızıltepe’de öldürüldüğünde belirlendi.

Özetin özeti Cizre’de olup bitenle eş zamanlı yükselen ve “toplumsal tepkiler” adı verilen şiddet olayları, iç savaş psikolojisine girildiğini gösteriyor. Hiçbir öfke kusan şiddet olayı, “toplumsal tepki” diye adlandırılamaz… Öldürülen hiçbir asker, hiçbir polis, silahsız sivillerin, hamile kadınların, ihtiyarların, çocukların katledilmesini, bir ilçenin günlerce aç-susuz bırakılmasını, evlerin kurşun yağmuruna tutulmasını haklı gösteremez çünkü… Cizre, Kürt halkının yüreğinde yeni ve derin bir yara açmıştır; böyle devam ederse acı meyvelerini yakın bir gelecekte tadacağımız bir yara… 

“Sri Lanka mı model mi alınmak isteniyor?” sorusu ortadayken; Cizre’de “De te fabula narratur/ Anlatılan senin hikâyendir”!

Cizre saldırısının manası, coğrafyamızda cehenneme gidiş biletiyken; parçalanmış bir toplum ile nefret kokan bir ortam karşımızdayken; çözüm uzun ve sancılı bir sürece gebe; kolay falan da değil! Dine, mezhebe, ırka dayalı siyaset gütmemek, sınıf eksenli arayışlara yönelmek kalıcı barış için tek yoldur hâlâ…

18 Eylül 2015 14:42:29, Çeşme Köyü.

[*] Kaldıraç, No:173, Aralık 2015…

N O T L A R

[1] “Burada barış yazıyor!”

[2] Oruç Aruoba, İle, Metis Yay., 10. Basım, 2014, s.70.

[3] Ergun Babahan, “Kürt halkı, Cizre’de Yaşananları Unutmaz”, 11 Eylül 2015… http://www.millet.com.tr/kurt-halki-cizrede-yasananlari-unutmaz-yazisi-1273845

[4] Ergun Babahan, “6-7 Eylül Olaylarının Kürt Versiyonu Devrede”, 10 Eylül 2015… http://www.millet.com.tr/6-7-eylul-olaylarinin-kurt-versiyonu-devrede-yazisi-1273805

[5] Raymond Kevorkian, Ermeni Soykırımı, çev: Ayşen Ekmekçi, İletişim Yay., 2015.

[6] Serdar Korucu, “100 Yıllık Hikâye: 1915’te Cizre’de Ne Yaşandı?”, Radikal, 13 Eylül 2015… http://www.radikal.com.tr/turkiye/100_yillik_Hikâye_1915te_cizrede_ne_yasandi-1433105

[7] http://www.milliyet.com.tr/chp-den-Cizre-konusunda-hdp-ye-destek-ankara-yerelhaber-965346/

[8] http://yarinhaber.net/news/22181

[9] “Kızıltepe’de Yaralanan Çocuk Yaşamını Yitirdi”, 13 Eylül 2015… http://hayattv.net/site/kiziltepede-yaralanan-cocuk-yasamini-yitirdi/

[10] “Cizre’den Kaçan Doktor İsyan Etti”, 11 Eylül 2015… http://ilerihaber.org/cizreden-kacan-doktor-isyan-etti/21751/

[11] İdris Emen, “Cizre’de Vurulan Mehmet Erdoğan, Günlük 10 Lira Kazanıyordu”, Hürriyet, 15 Eylül 2015… http:// www.hurriyet.com.tr/gundem/30075191

[12] http://www.diken.com.tr/

[13] “Şırnak Valisi’nin Cizre Ordusu”, 16 Eylül 2015… http://direnisteyiz.net/haber/sirnak-valisinin-Cizre-ordusu/

[14] V. İ. Lenin, Devlet ve Devrim, Çev: Ferit Budak Aydar, Agora Yay., 2009.

[15] Evrim Altuğ, “Slavoj Zizek: Bir Kapitalizm Ürünü: IŞİD”, Cumhuriyet, 27 Temmuz 2015, s.6.

[16] Orhan Miroğlu, “Cizre ve Özerklik”, Star, 14 Eylül 2015… http://haber.star.com.tr/yazar/cizre-ve-ozerklik/yazi-1056434

[17] Ergun Babahan, “En Korkunç Terör Devlet Terörüdür!”, 12 Eylül 2015… http://www.millet.com.tr/en-korkunc-teror-devlet-terorudur-yazisi-1273923

[18] Levent Köker, “Devlet Hukuka Bağlı Kalmak Zorundadır”, Zaman, 17 Eylül 2015… http://www.zaman.com.tr/yorum_devlet-hukuka-bagli-kalmak-zorundadir_2316839.html

[19] Ferhan Umruk, “Cizre Özsavunması”… https://yalansz.wordpress.com/2015/09/13/cizre-ozsavunmasi/

[20] Ayşe Emel Mesci, “İstisnalar Kaideyi Bozsun Artık!”, Cumhuriyet, 3 Ağustos 2015, s.17.

[21] Orhan Kemal Cengiz, “Kürt Sorunu Nedir?”, Bugün, 12 Eylül 2015… http://www.bugun.com.tr/kurt-sorunu-nedir-yazisi-1828831

[22] Ergun Babahan, “Türk ile Kürt Kardeş midir!”, 15 Eylül 2015… http://www.millet.com.tr/turk-ile-kurt-kardes-midir-yazisi-1274068

[23] Tarık Ziya Ekinci, “Kardeşlik Söylemi Köleleştirici; Kürtler Kardeş Olmak Değil, Eşit Haklı Vatandaşlık İstiyor!”, 17 Eylül 2015… http://kuyerel.org/yazarlarimizYaziGoster.aspx?id=2380&yazarId=45

Yoruma Kapalı.