KARADENİZ’DE 353 BİN PONTOS RUMU SOYKIRIMI SONUCU HAYATINI KAYBETTİ

14997145_10154594259106702_1131652974_n-jpg

Yılmaz Aydın – ZÜRİH

Araştırmacı yazar Tamer Çilingir, Zürih”te düzenlenen Pontos Rum Soykırımı panelinde “Karadeniz Pontos Rumları 100 yıl önce önce Osmanlı sonra da Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından soykırımına uğramıştır. Osmanlı’da Abdülhamid döneminden başlayan, İttihat ve Terakki yönetiminin devam ettirdiği ve Mustafa Kemal’in son etabını tamamladığı ‘Hristiyan soykırımı’ sürecinde 353 bin Karadeniz Pontos Rumu soykırımı sonucu hayatını kaybetti” diye konuştu.

İsviçre’de Zürih Eğitim ve Kültür Merkezi’nde düzenlenen Pontos Rum Soykırımı panelinde araştırmacı yazar Tamer Çilingir, gazeteci Türkan Balaban ve Erhan Çalparmak konuştu. Panele Zürih Pontos Derneği’nden ve Almanya Stuttgart’tan gelen 100 yıl önce ataları Pontos’tan sürgün edilmiş Rumlar katıldı.

Panelde hem 100 yıl önce Karadeniz özelinde yaşananlara dikkat çekildi ve bugün ‘‘Karadeniz milliyetçilerin kalesidir‘‘ diye açıklamalar yapan ırkçı, şoven örgütlenmeler,  Karadeniz’in ‘‘Türk Yurdu‘‘ olduğu vurgusuna neden ihtiyaç duyuyorlardı ve Müslümanlığa yapılan vurgu,  neden milliyetçilik ayarında Karadeniz’de sorularının yanıtları verildi.

Türkan Balaban konuşmasına başlarken bugün Türkiye”de yaşanan insan hakları ihlallerine değinerek “Bugün sistem karşıtı diye gazeteci, yazar ve aydınları hatta seçilmiş milletvekillerini gözaltına alıp tutuklayan devlet dün de aynısını Ermeni, Rum, Süryani ve Alevileri yapıyordu. İktidarlar değişse de bu topraklarda değişmeyen şey kanlı devlet geleneğidir” dedi.

Karadeniz kentlerinde bugün yaşanan aşırı milliyetçiliği, öteki olana karşı devletin yanında olabilmeyi  anlayabilmek için 100 yıl önce yaşanan katliamlara ve bugüne değin süren kimsizlikleştirme politikalarını bilmek gerektiğini söyleyen Balaban şöyle konuştu:

“Eline silah verilip, Hrant Dink’i katleden kişi, kendisinin Türk olduğunu ve Türklüğe zarar veren her şeyin düşmanı olduğunu söylüyordu. Peki, bu devletin sınırları içinde neden ‘en Türk’ o idi?
Ya da aynı gerekçeyle Trabzon’daki Santa Maria Aziz Meryem Katolik Kilisesi’nin papazı Andrea Santoro’yu  2006’da öldüren 16 yaşındaki çocuk nasıl bir ruh hali içindeydi? Neden onca Türk milliyetçisi olmasına rağmen ‘Türklük’ adına ‘vatan’ için Trabzonlu bu çocuk cinayet işliyordu?
2005 yılında hapishanelerle ilgili bir basın açıklaması yapan TAYAD (Tutuklu Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği) üyelerini Trabzon’da linç etme girişiminde bulunanlar da, yaptıklarını ‘vatanseverlik’ adına savunuyorlardı.
Devletin Kürtlere yönelik baskı ve imha politikalarına, sokaklarda, Trabzonspor tribünlerinde en ateşli destek neden Trabzon’dan, Samsun’dan, Giresun’dan geliyordu?
2013 yılında HDK heyetine  Sinop’ta ‘Karadeniz’e giremezsiniz’ sloganlarıyla toplanan bir grup, neden linç girişiminde bulunuyordu?
‘‘Karadeniz milliyetçilerin kalesidir‘‘ diye açıklamalar yapan ırkçı, şoven örgütlenmeler,  Karadeniz’in ‘Türk Yurdu’ olduğu vurgusuna neden ihtiyaç duyuyorlardı acaba? Müslümanlığa yapılan vurgu da neden milliyetçilik ayarındaydı Karadeniz’de?

Tüm bu soruların tek bir yanıtı vardır: Kimliğini yitirmiştir Karadeniz’in Sinop’undan başlayıp Rize’ye kadar uzanan, Amasya’yı, Gümüşhane’yi içine alan, güneyde Tokat ve Sivas’ın bir bölümünde yaşayanların büyük bir çoğunluğu. Daha doğrusu kimlikleri ellerinden zorla alınmıştır geçen yüzyılın başlarında.

Onlar, 3 bin yıllık topraklarında büyük bir soykırımına uğrayan, ardından 1923 yılında ‘mübadele’ adı altında sürgün edilen Pontoslu Rumların soydaşlarıdır. Ama sağ kalmanın bedeli ağırdır: Egemenlere biat etmeleri de yetmez, onlara güvenilmemektedir, bu yüzden kendilerini ispat etmek zorundadırlar. Bu, adeta bir toplumsal reflekse dönüşmüştür.
Bu yüzdendir Pontos ülkesindekilerin ‘en milliyetçi Türk’, ‘en dindar Müslüman’ olduklarını ispat etme telaşı. Bu yüzdendir gizli servislerin, Karadeniz kentlerinde ellerine silah verip çocuklardan katiller yaratma becerileri.”

Ardından konuşan Erhan Çalparmak, bugün Karadeniz’de Pontos Rumlarının yanı sıra, Laz, Gürcü, Çerkes ve Türklerin yaşadığını anlattı. Helenlerin Milattan Önce 800 yılında ilk olarak Sinop bölgesine yerleştiğini ifade eden Çalparmak, “Ticaretle bölgeyi geliştirdiler. Sonrasında kurulan devletlerle de geniş bir bölgede yaşadılar. Bugün Sinop’tan Rize’nin yarısına kadar bölgede, Pontoslu Rumlar varlıklarını yaklaşık 3 bin yıl boyunca sürdürdüler. Bugün de Karadeniz’de çeşitli halklar yaşar. Ancak mübadele sonrasında tüm Rumların gittiğini söylemek doğru değildir. Hristiyan olanlar gitmiştir, ancak Müslüman Rumlar kalmıştır” diye konuştu.

Araştırmacı yazar Tamer Çilingir, Pontos Rum soykırımının sebeplerine ve sürece ilişkin bilgi verdi. Abdülhamid döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nda ‘azınlık’ olarak ifade edilen Rum, Ermeni, Süryani gibi Müslüman olmayan ulusların yok edilmesi planlarının başladığını söyleyen Çilingir, İttihat Terakki ardından da Mustafa Kemal”in bu projeyi yürüttüğünü ve tamamladığını dile getirdi. Çilingir şöyle konuştu:

“1.Paylaşım Savaşı, tarih sayfalarında 1914’te başlayıp 1918′de bitmiştir diye yazılır. Ancak Türkiye açısından bu süreç 1923 yılında tamamlanır. 1918 Mondros Mütarekesi, ardından Sevr ile İtilaf devletleri Anadolu’ya girer ve Lozan’a kadar yaşanan küçük çaplı çatışmaların ardından asl olarak yaşanan diplomatik bir tartışma süreciyle 1. Paylaşım Savaşı, Osmanlı ve yeni adıyla Türkiye için de son bulur. Tarih Anadolu’ya egemen olanlarca baştan aşağıya yanlış yazılır, Kurtuluş Savaşı diye adlandırdıkları süreç de 1923 devrimi de kocaman bir yalandır. Hareketi yürüten kadrolar, birkaç eksiğiyle İttihatçı kadrolardı. Bunların hepsi Osmanlı bürokratlarıydı ve İstanbul’dan tayin edilmişlerdi. Damat Ferit hükümeti dışındaki tüm hükümetlerce de desteklenmişlerdi. Öte yandan bu ‘kurtuluş savaşı’ adı verilen süreçte Osmanlı zihniyetinin zayıflaması değil, güçlenmesi sö zkonusu idi. Özetle resmi tarihte ‘kurtuluş savaşı’ olarak adlandırılan bu süreç aslında 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın diplomatik düzeyde devam ettirilmesi, Yunan ordusuyla yaşanan sıcak savaş ve Osmanlı bürokrasisi içindeki hesaplaşmaydı. Üstelik, başlangıçta hilafet ve saltanatı kurtarmayı amaçlayan hareketin hilafet ve saltanatın kurtarılması için de önünde bir engel vardı: Rumluk.

Karadeniz’de, Ermeni Soykırımı’nın ardından sıranın kendilerine geleceğini bilen Rumlar, daha 1916 yılından itibaren kendilerine yönelen katliam ve saldırı girişimlerini engellemek için örgütlenmeye başlamış ve bağımsızlık talep etmişlerdi. Ancak kendi içlerinde merkezi bir örgütlenme sağlayamayan ve kendine güvensiz bu hareket, emperyalist politikalar gereği yalnız kalacak ve Ermenilerden sonra ikinci bir soykırıma uğrayacaktır

Bu noktada da Kemalistler Karadeniz’deki çeteler aracılığıyla Pontos/Pontus Rumlarına yönelecek ve bu ikinci önemli engeli de ortadan kaldıracaktır.

19 Mayıs 1919 tarihi Karadeniz halkları açısından yeni bir tarihin başlangıcıdır. Bu tarihe kadar İttihat ve Terakki’nin 1915’te Ermeni Soykırımı ile başlayan ”Anadolu’yu müslüman olmayanlardan temizleme operasyonu”nun Pontos Rumlarına karşı da bu kez daha ”deneyimli” olarak devam edeceğinin yani ‘ikinci etap’ın başladığı tarihtir. Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919 yılında Samsun’a çıktığında ilk olarak çetelerle görüşmüştür. O dönem Ermeni soykırımında yaptıklarından dolayı Osmanlı mahkemelerince mahkum edilen ve aranan Giresunlu Topal Osman ise ilk görüştüğü kişidir. Konuşmalarında tek bir talep vardır. Karadenizi Rumlardan temizlemek.

Savunmasız Rumların köylerine yapılan saldırılarda yağma, yakıp yıkmanın yanı sıra, kadın ve çocuklara yaptıkları zalimliklerle Rumları yıldırmayı hedeflerler. Ancak bu saldırılar Pontoslu Rumları zayıflatmaktan öte güçlendirir, dağlarda direnişi büyütmelerine yol açar. Partizanların 1920 yılının Aralık ayındaki sayısı resmi tarih kaynaklarına göre 25 bin civarındadır. Ve tüm köy, kasaba ve ilçelerde Rum halkı partizanlara destek vermektedir.

İşte Merkez Ordusu tamamen bu özgürlük hareketini yok etmek amacıyla kurulur. Osmanlı’nın 1.Emperyalist Paylaşım Savaşı sonucu yenilenlerin cephesinde yer almasından dolayı imzalanan Mondros Mütarekesi kararları doğrultusunda orduları dağıtılmıştır. Bunun üzerine silahlarını teslim etmeyen 3.Kolordu ve çetelerden oluşacak yeni bir askeri örgütlenmeye gidilir. Ne ilginçtir ki, savaşın galip tarafları silahlarını teslim etmeyen ne 3. Kolorduya ne de oluşturulan yeni orduya itiraz ederler.
Tarih sahnesinde oynanacak oyunun senaryosu ve ilk etabı İttihatçılarca 1915 Ermeni Soykırımı ile oynanmış, sıra ikinci etaba gelmiştir. İkinci etabın adı ise; Pontos Rum Soykırımı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilan edilmesidir. Birinci etabın yönetmeni Almanlar iken, ikinci etapta yönetmenlik İngilizlerce üstlenmiş, sahneye ise Talat, Cemal ve Enver Paşa’nın yerine Mustafa Kemal çıkmıştır.

Bunun için de Nurettin Paşa”nın başında bulunan Merkez Ordusu kuruldu. Mustafa Kemal 1927 yılında yazdığı Nutuk’ta başında katliamlarıyla meşhur sakallı Nurettin Paşa”nın olduğu Merkez Ordusu”nun kuruluşunu şu şekilde anlatıyor :

’…dahilî isyanları bastırmak, Yunan taarruzunu tevkif etmekten elbette daha mühimdir.’’

İşte bu Merkez Ordusu ile Topal Osman ve çeteleri, sözde Kurtuluş Savaşı döneminde tek bir hedef için uğraştılar, Karadeniz”i Pontoslu Rumlardan temizlemek. Toplam 353 bin Pontoslu Rum bu süreçte hayatını kaybetti.

Ancak partizanların direnişi ölümlerin fazlalığını bir nebze olsun azaltsa da yenilgi kaçınılmazdı. Mübadele süreci yaşandı. Mübadelede 190 bini Karadeniz”den olmak üzere toplam 1 milyon 250 bin Rum ülkelerinden, topraklarından Yunanistan”a sürüldüler. Ve onları Yunanistan”da da çok olumsuz bir hayat bekliyordu.

Öncelikle iki devletin yaptığı mübadele anlaşması gereği, “gidenlerin ev, mal, toprak, mülklerinin gelenlere verilmesi” kuralına her iki devlet de uymamıştır.  Ayrıca Venizelos Başbakanlığındaki Yunan Hükümeti,   Karadeniz’den gelenler için şehir dışlarında yolu, suyu, elektriği olmayan barakalardan oluşan köyler oluşturur… Onlara herhangi bir yardım edilmediği gibi, bir de Pontoslu Rumlar için yapılacak şehir projeleri için Avrupa’nın ve dünyanın birçok yardım kuruluşundan yollanan paralar iç edilmiş, yeni zenginler türemiştir.

Pontoslu Rumlar yaşadıkları travmadan kurtulamadan başka bir travmanın içine girmiştir. Binlerce Pontoslu Rum intihar etmiştir bu yıllarda. Bugüne dek Pontoslu Rumların Yunanistan’da nasıl bir yaşam sürdükleri, ekonomik, sosyal ve siyasal durumları bir başka yazının konusudur. Ama şunu da belirtmekte yarar vardır: Yunanistan Pontos Rum Soykırımını 1994 yılına kadar tanınmamıştır. 1994 yılında Yunan Parlamentosu Pontos Soykırımı’nı ancak tanımıştır.’

Partizanların direnişlerinin de ayrıntılı anlatıldığı panelde Anton Paşa, Koca Kafa Anastas ve Eleni Çavuş’un da hayatlarından kesitler sunuldu.

Ardından Erhan Çalparmak, TBMM gizli tutanaklarında Pontos Rumlarına yönelik tehcir katliamların nasıl ele alındığına ilişkin örnekleri şöyle verdi:

“21 Ağustos 1922

Hakkı Hami Bey (Sinop): Tehcirlerden dolayı yüzümüzdeki utanç lekesi ebediyen silinmeyecek.

Yahya Galip Bey (Kırşehir): Pontosluların techir edilmesi adı altında köylerdeki yaşamı, mal ve mülkü ortadan kaldırdılar

Selahattin Bey (Mersin): Acaba hangi ulusun tarihinde katliamlarla onur duyulur ve övünülür?

Osman Bey (Kayseri): Bu yağmaya ve yıkıma dönük bir politikadır.

24 Ağustos 1923

Ziya Hurşit (Lazistan): Pontus köylerinin yanmasına ve Pontosçuların dağa çıkmasına rağmen Pontus ocağını Hükümet söndürememiştir.

Mehmet Şükrü Bey (Karahisarısahip): Pontos meselesini ortadan kaldırmaya gidenler yağmayla keselerini dolduruyor.

Şeref Bey (Edirne Milletvekili): Dünyaya bu yaptıklarımızdan dolayı hesap vereceğiz.

Mustafa Sabri Bey  (Siirt): Öldüreceğiz ya. Tohumluk diye mi besleyeceğiz?”

Türkan Balaban, Pontos”un kayıp çocuklarını anlattığı konuşmasında 1918 yılında birbirini kaybeden  hayatları boyunca birbirini arayan iki kardeşin çocuklarının buluşmasından örnek verdi. Balaban, “Nikola Paltoğlu Samsun‘a bağlı Kadıköy‘de 1910 yılında dünyaya gelir, 1912 yılında ise kızkardeşi Pelagia doğar. Babası Eftimis dağa çıkar, annesi İsaia ise hayatını kaybeder. 1916 yılında can güvenlikleri tehdit altındadır. Pelagia’dır; Kıbrıslı Rum bir ailenin yanına yerleştirilir. Nikola’nın daha bebek olan kardeşi Dimitri’yi ise Kasapoğlu adlı bir aile yanına alır. Nikola ise dul bir kadının yanına verilir. Ancak 1918 yılında sürgün orada da onları bulur. Nikola kaçar, Pelagia‘yı ise askerler yanlarına alır. Ordu civarında çocukları olmayan bir Müslüman aile onu görüp askerlerden istediğinde askerin yanıtı, “Zaten ölecek sizde kalsın“ olur. O andan itibaren Pelagia Lütfiye olur, Müslüman birisiyle evlendirilir. Ve ölene kadar sakladığı Rum kimliğini hasta yatağında çocuklarına açıklar. Ben Rumum, kardeşlerim Nikola ve Dimitri‘yi bulun der.

Aile yıllarca Nikola ve Dimitri‘yi arar ancak bulamaz. Ta ki Tamer Çilingir‘e bir mektup yazana kadar. Çıkan haberler, Yunanca‘ya da çevrilir. 2015 11 Temmuz‘unda Yunanistan‘da yaşayan Paltoğlu ailesinden yanıt gelir. 8 Ağustos‘ta ise Nikola‘nın çocuğu ve torunları ile Pelagia‘nın çocukları ve torunları 100 yıllık hasreti dindirmek istercesine kucaklaşırlar” diye konuştu.

Türkan Balaban, paneli şu sözlerle bitirdi:

“2015 yılında yurduna hasret yaşamını yitiren Yorgo Andreadis Türkiye’de Tamama, Tolika gibi kitaplarıyla tanındı.  Almanya’da yaptığı bir konuşmada Karadeniz’e seslenen Yorgo Andreadis, şöyle diyordu:
’’Biz sizi ne dost ne de komşu sayıyoruz. Biz sizi kardeş sayıyoruz. Dünyada Müslüman inancına sahip ve Kuran’a inanan milyonlarca insan var. Yine dünyada Hristiyan inancına sahip ve İncil’e inanan milyonlarca insan var. Ama dünyada sadece biz kemençeyi seviyor, kemençe ile oynuyor ve kemençe ile mezara gidiyoruz…’’

Pontoslu Rumlar hangi ülkeye giderlerse gitsinler kemençeyi ve horonu da beraberlerinde götürdüler, 100 yıl geçmesine rağmen onu yaşattılar.

Zaten Pontosa son vedaları da kemençe ve horonla olmuştu.

Karadenizde her şeyin bittiği ve gidin denildiği zaman son bir horona durdular ve bunun adına da SERA HORONU dediler…

Yüzyıllardır horona duran ve kemençeyle mezara gidenlere saygıyla Sera Horonunu izleyerek panelimize son veriyoruz.”