KARADENİZ’İN DİNMEYEN ÇIĞLIĞI: ÇERNOBİL KATLİAMI

Devrimci Karadeniz 16/10/2016 KARADENİZ’İN DİNMEYEN ÇIĞLIĞI: ÇERNOBİL KATLİAMI için yorumlar kapalı
KARADENİZ’İN DİNMEYEN ÇIĞLIĞI: ÇERNOBİL KATLİAMI

JINHA (Jin Haber Merkezi) Evrim Kepenek imzasıyla bir Çernobil Katliamı dosyası hazırlayıp 4 bölümde yayınlamış.
”Yüzleşilmeyen felaket: Çernobil’de ne oldu?”
”Medya, Çernobil’de ‘iktidar gazeteciliği’ yaptı”
”Çernobil tanıkları: Gerçeğin üstü örtülmesin”
”Kansere karşı mücadele eden Aysun: Karadeniz de kazanacak, ben de”
başlıklarıyla JINHA web sitesinde yayınlanan dosyayı paylaşıyoruz.

Yüzleşilmeyen felaket: Çernobil’de ne oldu?
Şair Nazım Hikmet, 2. Dünya Savaşı sırasında Japonya’ya atılan atom bombasının sonuçlarından etkilenerek yazdığı “Japon Balıkçısı” isimli şiirinde anlattıklarının neredeyse bir benzerinin, Doğu Karadeniz başta olmak üzere kendisinin de bir süre kaldığı Hopa’da da yaşanacağını elbette bilmiyordu. O günlerde “Korkmadan çay içebilirsiniz” denilerek Çernobil katliamının içine sürüklenen Doğu Karadeniz halkları, yıllardır bir felaketin dinmeyen çığlığını yükseltmeye devam ediyor.
Tarihe 20. yüz yılın en büyük nükleer faciası olarak geçen 26 Nisan 1986’daki Çernobil faciası hava hareketleri ve coğrafi konum itibarı ile kuşkusuz en çok da Doğu Karadeniz halklarını etkiledi. Ancak Çernobil’in Doğu Karadeniz’e olan etkilerine dair yapılmış bir araştırma ve geniş çaplı bir dökümantasyon merkezi de yok. Bu nedenle, Doğu Karadeniz’in herhangi bir kentindeki insan adeta bir “japon balıkçısına” dönüşmüş durumda.

Çernobil’de ne oldu?
Rusya Federasyonu’nda bulunan Çernobil Nükleer Santrali 26 Nisan 1986 tarihinde patladı. Kaza sonrası radyoaktif saçılım başta Ukrayna, Belarus ve Rusya Federasyonu olmak üzere tüm Kuzey Yarı Küre’yi etkiledi. Facia sonrası ortaya çıkan radyasyon sonucu Rusya’da 60 bin, Ukrayna ve Belerus’ta 140 bin kişi hayatını kaybetti. İlk aşamada 3 bin 600 köy ve kasaba ile 2 milyon 650 bin insan etkilendi. 350 binden fazla insan bölgeden uzaklaştırıldı.
Uzmanlara göre, zehirli bölgelerin temizlenmesi için 100 bin yıla yakın bir sürenin geçmesi gerekiyor.

Rusya kazayı bir süre gizledi
Çernobil katliamı önce bir süre gizli tutuldu. İlk önemli nükleer kaza anonsu 28 Nisan’da İsveç’ten geldi. İsveç’teki Forsmark Nükleer Güç Fabrikası’nda ek olarak yapılan her yer altı nükleer testinde tespit edilmiş havadaki partiküllerin rotası Çernobil’i gösterdi. En düşük rütbeden en yükseğine dek “sessiz kal-beladan uzak dur” taktiği ile bir açıklama yapmayan Sovyet otoriteleri, uzun süre kazanın genişliği ve yapısıyla ilgili olarak yabancı radyo yayınlarının saldırısına, yanlış bilgilendirilmiş olan medya ve halk bombardımanıyla karşı
karşıya kaldı. Uluslararası Doktorlar Örgütü ve Radyasyondan Korunma Birliği’ne göre, Çernobil’in çevreye verdiği zarardan bugüne kadar 600 milyondan fazla insan etkilendi. En çok etkilenenler elbette “likidatörler” denilen zorunlu gönüllüler oldu. Bunlardan 112 bininin hayatını kaybettiği belirtilirken, geri kalanının yüzde 90’ı ise kanser, yüksek tansiyon, mide ve bağırsak hastalıkları ile savaşmaya devam ediyor.

‘Çernobil hastalığı’ ortaya çıktı
Uzmanlar, Çernobil katliamı sonrasında “Çernobil Hastalığı” ortaya çıktığını belirtti. Uzmanların görüşüne göre, insanların büyük çoğunluğu için Çernobil Hastalığı ‘çok korkulan, ancak ne olduğu bilinmeyen’ bir olgu oldu.

Türkiye’ye etkisi nasıl oldu? Akademisyenlere baskı
Çernobil katliamında ortaya çıkan radyoaktif yayılım, kazadan bir hafta sonra 3 Mayıs 1986’da sağanak yağmur ile Trakya Bölgesini ve 7-9 Mayıs 1986’da ise Doğu Karadeniz Bölgesini etkiledi. Türkiye de Çernobil’den en fazla etkilenen ülkeler arasında olmasına rağmen bu konuda kapsamlı bir araştırma yok denecek kadar az. Sadece, Türk Tabipler Birliği’nin (TTB) o dönemki çalışanlarının hazırladığı “Çernobil Nükleer Kazası Sonrası
Türkiye’de Kanser” başlıklı raporu mevcut. Bu raporda da, Türkiye’de bazı akademisyenlerin bu dönem içinde radyasyon konusunda çalışma yapmamaları, yaparlarsa da yayınlamamaları şeklinde baskı gördüklerini belirtilirken, bu baskının Radyasyon Güvenliği Komitesi adı altında kurulan kurul tarafından ve yazılı olarak yapıldığı ifade edildi.
Aynı raporda, Türkiye’de kanser hastalarına dair güvenilir bir kayıt sistemi tutulmadığı, bu nedenle de kanser ve Çernobil ı arasındaki bağı ortaya çıkaran bir analiz yapılamadığına da dikkat çekiliyor.
Japon balıkçılarına…
“Balık tuttuk yiyen ölür
Elimize değen ölür
Bu gemi bir kara tabut,
Lumbarından giren ölür.

Balık tuttuk yiyen ölür,
Birden değil, ağır ağır,
Etleri çürür, dağılır,
Balık tuttuk, yiyen ölür

Elimize değen ölür.
Tuzla, güneşle yıkanan
bu vefalı, bu çalışkan
elimize değen ölür.
Birden değil, ağır ağır,
etleri çürür, dağılır.
Elimize değen ölür…”

Medya, Çernobil’de ‘iktidar gazeteciliği’ yaptı
Çernobil 26 Nisan 1986’da gerçekleştiğinde, katliamdan günler sonra Rusya’nın patlamayı dünya kamuoyundan sakladığı oraya çıktı. Türkiye medyasında yer alan haberler ise, bilimsel gerçekliklerden uzak devlet söylemlerine göre servis edildi.
20. yüzyılın en büyük felaketi olarak tanımlanan Çernobil katliamı, 26 Nisan 1986’da gerçekleştiğinde faciaya ilişkin kamuoyunu ilgilendiren bilgiler halka ulaştırılmadı. Patlamanın gerçekleştiği bilgisi dahi Avrupalı devletlerin yaptığı araştırmalarda radyasyon oranının kendi topraklarında fazla çıkması üzerine ortaya çıkarken, bu durum Rusya’nın patlamaya dair bilgileri dünya kamuoyundan sakladığını da gösterdi. Türkiye’nin durumu ise diğer Rusya “devlet aklın”dan pek de farksız değildi.

‘Radyasyonlu çay lezzetlidir’
Türkiye’de dönemin medyasına Başbakan Turgut Özal’ın, “Biraz radyasyonlu çay lezzetlidir” cümlesi ve dönemin bakanlarından Cahit Aral’ın, “Çayı harmanlarsanız radyasyon daha da aza iner” diyerek bardak bardak çay içmesi damga vurmuştu. Turgut’un kalp krizinden öldüğü iddia edilirken, Cahit 2 Kasım 2011’de kanser hastalığı nedeni ile yaşamını kaybetti.
Patlama sonrası radyasyonun, atmosferdeki hava hareketleri ile Türkiye’nin pek çok noktasına yayıldığı iddiası üzerine toplumunda gerginlik yaşanırken, ana akım medya tam aksi bilgiler ile gerçeği ya manipüle etti, ya da halka ulaşmasına engel oldu. Ana akım medyanın o dönemki gazetelerinden Milliyet arşivlerinde yer alan haberler iktidar  ve medya arasındaki  ilişkinin Çernobil katliamının yansımasını açığa çıkartıyor.

Panik yok: Medya kendi kendini yalanlıyor
Dönemin 20 Nisan 1986 ile 20 Nisan 1987 arasındaki Milliyet gazetesi arşivleri tarandığında, ilk haberlerin 30 Nisan’dan itibaren Dış Haberler sayfasında, “Dünyada radyasyon paniği”, “Radyasyon paniği Japonya’ya sıçradı”, “Radyasyon paniği azaldı” gibi başlıklar ile Türkiye’nin faciadan hiç etkilenmemiş gibi sunulduğu ortaya çıkıyor.
Etkilerinin 20 yıl süreceği bilimsel olarak kanıtlanan radyasyona ilişkin gazete, 13 Mayıs 1986’da yer alan haberinde “Tehlike geçti sıra sorumlularda” başlığını atarken, ertesi günkü haberlerinde ise, “Reaktörde halen sızıntı var” başlığı ile kendisini yalanladı. İlk belirlemelere göre, kaza anında reaktördeki 31 kişinin yaşamını yitirdiği çok sonraları açıklanırken,
gazete 15 Mayıs 1986’lı sayısında; Rus yöneticilerinin ifadelerini dayanak göstererek 9 kişinin yaşamını yitirdiğini açıklıyor.
‘Halkımız endişelenmesin’
Aynı gazetenin 4 Mayıs tarihli sayısında radyasyonlu bulutların Türkiye’ye ulaştığı Atom Enerjisi Başkanlığı’nın bilgileri ile kamuoyuna sunulurken, haberde “Radyasyonlu bulutlar geldi ama tehlikeli boyutta değil” vurgusu dikkat çekiyor.
Gazetenin 19 Mayıs 1986’daki  devlet yetkililerinin ifadelerine göre verdiği “Halkımız endişelenmesin” ile 23 Haziran’da 1986’da attığı “Her gün 4 bin ölçüm yapılıyor”  başlıkları da dikkatlerden kaçmıyor.
Halk panik olmasın diye açıklama yapılmamış!
Gazetede yer alan 17 Haziran’da ATOM Enerji Kurumu Başkanı Ahmet Özemre’nin, “Açıklama yapmadık halk panik olmadı” yönündeki açıklaması da gerçeklerin halktan gizlendiğinin başka bir kanıtı.
‘Azıcık radyasyon çok faydalıdır’
Çernobil’in Türkiye’ye olan yansımasının yer aldığı haberler de genellikle, “Çayı yıkayın radyasyon geçer” ve “Çayda radyasyon yok” başlıkları ile servis edildi. 7 Aralık 1986’da gazetede yer alan başka bir haber ise bilimsel gerçeklikten oldukça uzak. Dönemin bakanları ile bir araya gelen Kenan Evren ve Turgut Özal’ın açıklamaları haberde de aynen şu şekilde aktarılıyor:
 
“* Kenan Evren: Çayı demleyerek içerseniz bir şey olmaz.
 * Cahit Aral: İnsan sağlığına zarar verecek oranda radyasyon yok çayda. Çayı harmanlarsanız radyasyon daha da aza iner.
 * Turgut Özal: Çayda radyasyon var ama zararlı değil. Bak ben içtim. Korkmadan içtim. Azıcık radyasyon çok faydalıdır. Radyasyonlu çay daha lezzetli.” 

Çaycı bakan kanserden öldü 
Dönemin bakanlarından Cahit Aral’ın çayda radyasyon olmadığını ispat etmek için bardak bardak çay içtiği fotoğraflı haber 9 Aralık 1986’da Milliyet gazetesinde yer alırken, Cahit’in 2 Kasım 2011’de kanser hastalığı nedeni ile yaşamını kaybetmesi de nükleer karşıtları tarafından bir hayli manidar bulunmuştu.
Gazeteler radyasyonun cinsel gücü bile arttırdığını ifade ederek bu bilimsel olmayan bilginin de aracısı oldu. Milliyet’te 31 Ekim 1986’da yer alan haberde, Cahit’in radyasyonlu çayın cinsel gücü arttırdığını ifadelerine yer verilmişti. 30 Şubat 1987 tarihli gazetenin bir sayfasında da radyasyondan korunmak için çayın yıkanması önerisi göze çarpıyor. Öte yandan gazetenin 20 şubat 1987’deki sayısında da ODTÜ’lü bilim insanlarının çaydaki radyasyon oranının düşük gösterildiği yönündeki açıklamalarına karşılık, ATOM Enerjisi Başkanı Ahmet’in bu iddiaların gerçek olmadığını söylemesine de yer verilmişti. Sonrasında ise ODTÜ’lü bilim insanları ile röportaj yapılmamış veya yapılamamış.
Dönemin Cumhuriyet gazetesi de incelendiğinde benzer konu ve tarihli haberlerin yine iktidarın anlatımı üzerinden verildiği görülüyor.

Çernobil tanıkları: Gerçeğin üstü örtülmesin
Çernobil katliamı yaşandığında Doğu Karadeniz’de olan kadınlar, “Ne vakit ki kanser Karadeniz’in kaderi oldu o zaman gerçeği anlatanların sesleri duyulmaya başladı” diyor. Çernobil’in yasaklı bir konu gibi tabuya dönüştürüldüğünü söyleyen kadınlar, gerçeğin üstünün örtülmemesi için çağrı yapıyor.
Çernobil katliamı Doğu Karadenizli kadınların hayatında adeta bir dönüm noktası. Olaylar anlatılırken veya geçmişten bir örnek verilecekken “Çernobil’den önce ve sonra” diye anlatılıyor. Hopa’da Sosyalist Kadın Meclisleri’nde çalışma yürüten Nurcan Vayiç, Çernobil’den sonra toprağın verimsizleştìğini, meyve ve sebzelerin olmadığını söylüyor. O dönem çocuk olduğu için patlamaya dair hatırladıklarının sınırlı olduğunu söyleyen Nurcan, bilinçli bir şekilde konunun kapatıldığını, ailelerin de korku yaratmasın diye konuyu dillendirmediğini belirtiyor.
“Hastanede çalışan bir doktor radyasyonun etkilerinin yirmi yıl sonra ortaya çıkacağını söylemişti” diyen Nurcan, Çernobil gerçeği ile ancak ölümler gerçekleşmeye başlayınca yüzleştiklerini söylüyor. Hastalıkların tek nedeni olarak Çernobil’in gösterilemeyeceğine dikkat çeken Nurcan, bu konuda bir araştırma yapılmamış olmasının büyük bir eksiklik olduğunu vurguluyor. Devletin geçmişte olduğu gibi bugün de konunun üzerini kapatmak istediğini belirten Nurcan, “Toprağa gömülen çaylar yıllar sonra ortaya çıktı, bu bilimsel gerçeklerin de ortaya çıkmasını bekliyoruz” diyor.

‘Kimse bize gerçeği anlatmıyordu’
Kadının doğa ile kurduğu bağ düşünüldüğünde Çernobil en çok kadınların hayatını etkilemiş. “Trabzon’da 3 kafalı çocuk doğdu” söylemleri ile büyüdüklerini, ancak hastanelerin bu konuda açıklama yapmadığını anlatan Asiye Atagün isimli kadın da, “Kötü bir şey olmuştu sanki, ama kimse bize gerçeği anlatmıyordu. Sankì çok uzakta olmuştu” diyor.
Çernobil’in ardından yağmurlardan korkmaya başladıklarını anlayan Asiye, ilk uç gün sokağa çıkmayarak kendilerini radyasyon etkisinden koruduklarını da gülümseyerek anlatıyor. Akkuyu ve Sinop’ta nükleer santral yapılmasını istemediğini belirten Asiye, Çernobil’in etkilerinin tam olarak anlatılması gerektiğine vurgu yapıyor.

Ücretsiz fındıklar, çay içen devlet yetkilileri
Çernobil’i kanser nedeni olarak gören ve anne babasını kanser hastalığından kaybeden sivil toplum uzmanı Dilek Dündar da Çernobil’e tanık olan kadınlardan. “Erken 12 Eylül’ü yaşayan ve nüfusun yarıdan fazlasının gözaltına alınıp işkence gördüğü, sürgünlerin ve mahpuslukların ardı sıra yeni nüfus istihdam edilen bir kentte, Fatsa’da doğdum ben. Çernobil yaşandığında Fatsa’nın üzerinden adeta bir dozer geçmişti” diyerek sözlerine başlayan Dilek, “Çernobil’e dair o gün bildiklerim, yerli malı haftasında dağıtılan ücretsiz fındıklar ve ekran karşısında çay içen bir devlet yetkilisinden ibaretti” diyor.

Dilek de Nurcan gibi konunun kapatılmaya çalışıldığına dikkat çekerek, şunları söylüyor: “İşin doğrusunu öğrenmem zaman aldı. Ne vakit ki kanser Karadeniz’in kaderi oldu o zaman gerçeği anlatanların sesleri duyulmaya başladı. O sesler bize Çernobil’in bir nükleer santral olduğunu, patlamayla birlikte üzerimize radyoaktif madde yağdığını, dönemin iktidarının tüm uyarılar rağmen bunu görmezden geldiğini ve kara günlerin gelip çattığını anlatıyordu. İşte o vakit öğrendik biz de Çernobil’i. Ama artık çok geçti. Çünkü çığ gibi büyüyordu kanser. Her aileden en az bir kişi. Adı kötü hastalık olmuştu ve ben de nasibimi aldım. Önce en yakın arkadaşım Kazım, ardından 6 ay arayla annem ve babam. Özetle nükleer enerji santrali Çernobil’in bendeki ifadesi kanser… ve ölüm.. Ne yazık ki yalnız da değilim bu konuda.
Elbette söz konusu kanser olunca ilaç endüstrisinden GDO’ya birçok neden var ortada. Ancak Çernobil bu listenin başına altın harflerle adını yazdırdı.”

Zehirli sular, zehirli topraklar, zehirli denizler
Ìstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinden Yrd. Doç. Dr. Çiğdem Şahin, aynı zamanda Fener Balat Kentsel Dönüşüme Karşı Mücadele Derneği Halk Sözcüsü ve Genel Sekreteri. Çiğdem, Çernobil ile ilgili şunları söylüyor.
“Çernobil, dünyanın en büyük facialarından belki de en kötüsüydü. Çevredeki insanlar ne olduğunu anlamıyorlardı. ‘Ne oldu çocuklar, dünyanın sonu mu geldi’ diyorlardı. Hayvanları dışarı çıkarıp vuruyorlardı. Bunu yapmakla görevlendirilen biri ‘Atlar, onları vurmak için dışarı çıkarttığımızda ağlamaya başlarlardı’ diye anlatıyor. Radyasyon alan insanlardaki ilk belirti, koku alma duyularını yitirmeleriydi. Bitkindiler, öğrenciler dersin ortasında sıra üzerine yığılır ve bilinçlerini kaybediyorlardı. Herkes mutsuz ve asık suratlıydı. Anneler günlük giydikleri giysileri her gün yıkamak zorundaydılar Bahçelerinde yetişen güzelim yiyecekleri, domatesleri, salatalıkları iki yıl boyunca yiyemeden imha etmek zorunda kalmışlardı. İnsanlar bazı şeylerini radyasyon ölçtürmek için getirirlerdi. Ama her şey limitlerin o kadar üstündeydi ki sonradan vazgeçtiler. Çaresizce aynı toprağı ekip biçmeye devam ettiler. Bu ürünlerle beslenen hayvanların etini ve sütünü kullanmayı sürdürdüler. Çocuklar zehirli toprakların üzerinde oyun oynuyor, insanlar zehirli sular içiyor, zehirli yiyecekler yiyor, zehirli denizlerde yüzüyordu. Sonuç kanser vakalarından ölen insanların sayısı yüzde iki yüz artmıştı.

‘Çocuklar hala hastalıklı doğuyor’
Çernobil felaketinin üzerinden 30 yıl geçti ama günümüzde bile, binlerce çocuk hala sakat veya hastalıklı doğuyor ya da sonradan üzerlerinde biriken radyasyonun kurbanı oluyorlar. Hastanelerde tedavi gören onbinlerce çocuk, geçen her gün bir başka arkadaşlarının radyasyona yenik düştüklerini öğreniyorlar. Sizlerle paylaştığım bu bilgileri daha ayrıntılı olarak Svetlana Aleksiyeviç’in tarihe tanıklık eden ‘Çernobil’den Sesler’ adlı kitabında da bulabilirsiniz. Aktardığımız bu bilgilerin her biri Çernobil gerçeğini canlı yaşamış tanıkların ağzından alınmıştır.”

“Radyoaktif kirlilikten en çok etkilenen Bölgelerden biri şüphesiz Karadeniz bölgesiydi” diyen Çiğden, dönemin yetkililerinin gerçekleri tüm örtme çabalarına rağmen Karadeniz insanının gerçeği bildiğini söyleyerek, aktivistlere ve özellikle Kazım Koyuncu’ya dikkat çekiyor ve şöyle devam ediyor: “Sorunu sürekli gündemde tutmaya çalışmışlardır. Çünkü Karadeniz’de her geçen gün kanser vakaları artmış, başta Kazım Koyuncu olmak üzere birçok insan genç yaşta kanserden hayatlarını kaybetmişti. Her aileden en az birkaç kanserlinin bulunduğu Karadeniz’de halen bu sorun ölüm vakalarının baş nedeni olmaya devam etmektedir. Sevgili Kazım Koyuncu’yu bu konudaki mücadeledeki öncülüğü ve emeklerinden dolayı bir kez daha buradan sevgiyle anıyoruz.”
Çiğdem son olarak, Çernobil’le birlikte nükleer santrallere de dikkat çekiyor ve “Bugün hala bizi yönetenler tüm bu gerçekleri bildikleri halde dünyanın terk ettiği nükleer santralleri ülkemizde kurmaktan çekinmiyorlar” diyor.

Kansere karşı mücadele eden Aysun: Karadeniz de kazanacak, ben de
Meme kanserine karşı mücadele eden Aysun Paksoy, aynı zamanda bir yaşam savunucusu. Karadeniz’de yapılmak istenen nükleer santral ve hidroelektrik santral projelerine karşı düzenlenen eylemlerde de yer alan Aysun, “Hastalığımla, Karadeniz doğasının yıkım projelerine karşı direndiği gibi direneceğim. Karadeniz de kazanacak, ben de” diyor.
Doğu Karadeniz’in Trabzon, Rize, Artvin gibi illerinde hangi eve giderseniz gidin mutlaka bir kanserli hastaya veya hasta yakınına rastlıyorsunuz. “Çernobil’in ardından hastalıklar ama özellikle kanser hastalığı arttı” söylemi çokça dillendiriliyor olsa da bu konuda bilimsel olarak bir açıklama yapılmış değil. Konuya ilişkin TBMM Meclis Araştırma Komisyonu’nun raporları ve devlet kaynaklı sivil toplum örgütleri “Çernobil’in Karadeniz’e etkisi olmadı” yönünde raporlar hazırlasa da, bilimsel olarak sayılabilecek tek rapor en son 2006 yılında Türk Tabipler Birliği tarafından yapıldı. Raporda, “‘Artvin Hopa’da son 3 yılda meydana gelen ölümlerin yüzde 47.9’unun nedeninin kanser olduğu” ifade edildi.
“Türkiye’de kaç tane kanserli hasta var? “Kaç tanesi Çernobil’in etkisi ile bu hastalığa yakalandı?” bilinmese de, bölge halkının sıkça dillendirdiği “Grip olur gibi kanser oluyoruz” cümlesi neredeyse bir gerçek.

Aysun kanser hikâyesini anlatıyor
Karadeniz’de kanser hastalığı ile mücadele edenlerden biri de Aysun Paksoy. Karadeniz Teknik Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu Aysun Paksoy, İstanbul’da özel bir şirkette çalışırken, bundan tam 8 ay önce ailesini ziyaret etmek için geldiği Hopa’da meme kanseri olduğunu öğrendi. Birçok hasta gibi ilk başta hastalığına da inanmadı. “Sol mememin altında bir kist fark ettim. Kızım Arte’yi emzirdiğim için süt bezesi sandım. Önemsemedim” diyen Aysun, bir iki hafta sonra memesinde ağrılar olunca Rize’de onkoloji hastanesine gitti. Gerekli tetkikleri yaptırdıktan sonra sonuçları da almaya tek başına gittiğini söyleyen Aysun, “Doktorumun yüzünden hemen anladım. Ancak yine de insan kendisine konduramıyor. Hemşireye, ‘Eğer durum kötüyse tedavi için İstanbul’dan Hopa’ya geleceğim’ dedim. Hemşire de, ‘Eşyalarınızı toplarsanız iyi olur’ deyince doktorun açıklamasını beklemeden sonucu anladım. Yine de doktorun açıklamasını bekledim. Esas doktor söyledikten sonra inanamadım. Ağlamaya başladım. Henüz bir buçuk yaşında olan kızımı düşündüm” diye anlatıyor.

Kemoterapi sürecini sosyal medyadan paylaştı
Hastalığını öğrendikten sonra hemen Hopa’da bulunan ailesinin yanına taşınan Aysun’un memeleri de tedavi için alındı. Sağlık durumu düzelmeyince doktorlarının isteği üzerine kemoterapi de alan Aysun, kemoterapi seanslarını sosyal medya üzerinden paylaştı. “Kemocanla buluşmam var” diyerek paylaştığı fotoğraflar ile kanserle mücadelesinin her adımını kamuoyuna duyuran Aysun, kemoterapilerinden çok güçlü çıkan kadınlar arasında yer aldı.

En büyük sorun doktor sayısının azlığı
Kemoterapi sonrasında şimdi Rize’deki Onkoloji Hastanesi’nde radyoterapi gören Aysun, bu süreç boyunca birçok kanser hastası ile arkadaş olmuş. Özellikle kadın kanserli hastaların birbirleri ile dayanışma içinde olduklarını belirten Aysun, Rize’deki Onkoloji Hastanesi’nde zaman zaman tek doktorun çalıştığını ve bölgede kansere karşı mücadele edenlerin en büyük sorununun doktor yetersizliği olduğunu söylüyor.

Kadınlara mesaj
Aynı zamanda yaşam savunucusu olan Aysun, Karadeniz’de yapılmak istenen nükleer santral ve hidroelektrik santrallerine karşı İstanbul’da düzenlenen tüm eylemlere katıldığını söylüyor. “Karadeniz’in doğası ekolojik yıkıma karşı nasıl direniyorsa ben de hastalığıma karşı direneceğim” diyen Aysun’un bir mesajı da kadınlara: “Vücudunuzun herhangi bir noktasında değişiklik gördüğünüz an hemen doktora gidin. Erken teşhis bu hastalıkta çok önemli.”

Yoruma Kapalı.