KARADENİZ’İN HAİNLERİ…

Devrimci Karadeniz

31 Temmuz 2013

İnsanlık tarihi, halkına ve sınıfına ihanet eden satılık, kişiliksiz insanların her dönem var olduğunu ve egemenlerce halkların ve sınıfların mücadelelerine karşı kullanıldıklarını gösteren örneklerle doludur. Ama hiç bir zaman kendi halkına ve sınıfına ihanet edenler, ispiyoncular, ajanlık yapanlar meşru görülmemiş, hep deşifre edilmiş ve cezalandırılmıştır…

Faşizm, egemenlerin,  halklara ve emekçi sınıflara yönelik insanlık tarihi boyunca yaptığı en büyük saldırı biçimi olarak 20.yüzyılda mahkum edilmiş olsa da, Hitler ve Mussolini faşizmine rahmet okutan daha değişik biçimlerde yaşamaya devam etmektedir.

Egemen sınıfların sömürü ve zulüm düzenlerini ayakta tutabilmek için uyguladıkları, bir yönetim biçimi olarak faşizmin ayakta kalabilmesi için, ezilen sınıfların ve halkların saflarından ihanetçilere ihtiyacı vardır. İşte bunun için, halkların değerlerini, alışkanlıklarını yozlaştırır, onları kirletmeye çalışır, satın aldıkları hainler aracılığıyla, kendi yoz, halk ve insanlık düşmanı fikirlerini ve yaşam biçimini meşrulaştırmaya çalışır. Bu esnada kullandığı yöntem, yalan ve demogojidir. Bu yalan ve demogojiyi oluşturan en önemli argüman milliyetçiliktir, ”vatan”dır.

Karadeniz’de, ”Türküm” demedikleri için, Müslüman olmadıkları için Osmanlı’nın zulmünden yüzyıllar boyunca çekmiş bir halktır Pontos halkı. Osmanlı’nın gayrimüslimlere yönelik vergi zulmüne karşı direnecek gücü kalmayan aileler teker teker ”Müslümanlığı” seçtiler. Ancak dinlerini gizli yaşalar, kendi aralarında evlilik yapmayı sürdürürler, dillerini devam ettirirler. Osmanlı, vergi zulmünün yanı sıra sık sık uyguladığı ”yer değiştirmelerle” geçmişle bağlarını koparmaya çalışır. Ama onlar nereye gitseler, dinlerini değiştirseler, Türkçe konuşmayı öğrenseler de her yerde belli ederler kendilerini. Onlara her yer Pontos’tur çünkü.

BOYUN EĞMEYENLER KATLEDİLDİ

İçlerinde boyun eğmeyenler de çoğunluktadır. Osmanlı’nın başta kendi kardeşlerinin olmak üzere Anadolu halklarının katil padişahı Fatih’ten, 1919’a kadar dinlerini değiştirmeyen ve Pontos kimliğini açık yaşayanların maruz kaldığı zalimliğin en büyüğü İttihat ve Terakki’nin ve ardılları Kemalistlerin iktidar olduğu dönemdir.

Öyle ki kimilerinin Sevr meselesi gündeme geldiğinde hop oturup hop kalkarak ”emperyalizmin uşaklığı” ile suçladığı Kürt ve Ermeni halklarının Sevr’de leyhlerine maddeler olmasına rağmen (Ki bu onların hakları olanın kabul ettirilmesidir, yoksa emperyalizme uşaklık da Türkiye Cumhuriyeti’nin eline kimse su dökemez) Pontoslularla ilgili tek bir madde yoktur.

Pontus halkı değil galip emperyalist devletler, Yunanistan’dan bile destek görmedikleri gibi, Sovyetler Birliği tarafından yer yer sınırlarına girenleri Türkiye’ye iade edecek denli ”karşı safta” görülmektedir. Pontos halkı birinci emperyalist paylaşım savaşının sonucunda yapayalnızdır. Ne itilaf devletleri, ne ittifak devletleri ne de Sovyetler’in desteğini almıştır. Üstelik bir ”kurtuluş savaşı” yalanının gölgesinde Kemalistlerce katledilmiş, soykırıma uğramıştır.

Bu öyle bir soykırımdır ki, bu konuda dünyada herkes lal olmuştur. Çünkü bu soykırımı izleyen, Kemalistlere verdikleri destekle soykırıma ortak olan, sessiz kalan herkes, her devlet, her kurum, kendi sorumlulukları gündeme gelmesin diye, böyle bir soykırım olmamış gibi hatta sanki Karadeniz’de hiç böyle bir halk yaşamamış gibi davranmış ve davranmaya devam etmektedir. Oysa her şey herkesin gözünün önünde olmuştur; Katil Topal Osmanlar, Yahya Kaptanlar, İpsiz Recepler ve adamları işledikleri cinayetleri yaptıkları zulümleri, ”kahramanlık hikayeleri” olarak yaşadıkları dönemde övüne övüne her yerde anlatmışlardır. Ama her nedense kendilerine kahramanlık madalyaları verilen bu zevatın faaliyetleri, o ”yedi düvel”e karşı verildiği iddia edilen ”kurtuluş savaşı” hikayelerinde anlatılmaz.

Oysa onların ”yedi düvele karşı kurtuluş savaşı” dedikleri Karadeniz’deki Pontosluların soykırıma uğratılmasından başka bir şey değildir.

Pontos halkı direnmiştir, silahlanıp dağlara çıkmıştır, ancak ”mertçe” olmayan bir savaşın mağlupları olarak diyetlerini Karadeniz topraklarını kanlarıyla sulayarak ödemişlerdir. Bu soykırımdan sağ kurtulanların ise karşısında iki seçenek vardır, ya ”Türküm” diyecek ya da Yunanistan’a sürgüne gideceklerdi. Lozan anlaşması ile adı ”Mübadele” olan bir anlaşma ile memleketlerinden koparıldılar…

 

PEKİ YA GERİDE KALANLAR?

Onların bir kısmı daha önceden Müslümanlaştırılmış olanlardı ve bir kısmı da bu zulüm karşısında Müslüman ve ”Türk” olmayı kabul etti. Ama her şeye rağmen dillerini, kültürlerini yaşamaya devam ettiler. Aileler cumhuriyet döneminin baskılarından dolayı çocuklarına dillerini gizli konuşmalarını öğütlemek zorunda kaldı, adları en “Müslüman” en “Türk” adlarından seçildi.

Ve toplumsal travmalarla dolu geçmişin yarattığı, reflekslere sahip oldular, en milliyetçi (Türk), en Müslüman olduklarını ispat etmeye çalıştılar.

Gizlenen gerçek tarihe, yalanlara, zulümlere rağmen onlar Müslüman Pontoslular olarak Karadeniz’de yaşıyorlar.

Sürgünde olanlar sadece Yunanistan’da değiller, dünyanın dört bir yanında yaşıyorlar. Ve oldukları her yerde hala oralı değiller, yürekleri Pontos’da çünkü. Dillerini, kültürlerini nesilden nesile aktararak yaşamaya devam ettiler ve onlara da her yer Pontos!..

(Ve Karadeniz’de Pontoslular dışında, Lazlar, Gürcüler, Ermeniler (bugün kendilerine Hemşin demektedirler, Hemşince adını verdikleri dilleri de, Ermenicenin ta kendisidir)

 

KARADENİZ’DE YAŞAYAN PONTOSLULAR KİMLERDİR?

Ailesinde Romeika (Pontosluların dili- halk arasında Rumca olarak da anılır) dilini konuşanlardır…

Bu, nesilden nesile baskılardan kaynaklı giderek azalmaktadır, ayrıca göçlerle birlikte yeni nesiller bu dili öğrenememekte ve geliştirememektedir.

Kendisi ya da ailesinden kişilerin Romeika dilini konuşmalarının sebebi sorulduğunda, ”bizim Rum komşularımız vardı, o yüzden bu dili öğrendik” diyenlerdir…

“Sizde Rumluk var mı” sorusuna; “biz soyumuzu araştırdık, Osmanlı arşivlerine bile baktık, şurdan ya da burdan gelen Türkleriz” diyenlerdir…

 

KEMENÇE SESİNİ DUYUNCA YERİNDE DURAMAYANLAR

Kemençe sesini duyduğunda yerinde duramayanlardır…

Mizahı özeleştiriyle karıştıran, düşündüren ve bazen insanı sıkan uzun uzun hikayeler anlatanlardır…

Her konuda laf söylemeyi becerebilenlerdir…

Tabularla alay edebilmeyi bilenlerdir…

Fındığına çayına, tütününe haramilerin göz koyduğu yoksul köylülerdir…

Doğasına, derelerine, vadilerine, ormanlarına göz dikmiş çok uluslu şirketlerin ve devletin, canını, yaşamını hiçe saydığı HES’lerle memleketlerini kendilerine cehenneme çevirmeye çalışanlara karşı boyun eğmeyen, direnen HES karşıtlarıdır…

Onların da Hızır Paşaları vardır elbet; cellatlarına yaranmak için her türlü insani değeri çiğneyen, Topal Osman gibi, Yahya Kaptan gibi, İpsiz Recep gibileri de vardır. Devletin ırkçı, faşist politikalarına, HES’lere, sömürüye, zulme destek verenlerdir, ama onlar artık Pontoslular’dan değildirler…

İşte bizim konumuz da bu Hızır Paşalardır.

 

NASIL YAZILMIŞTIR ANADOLU TARİHİ

Fetihçi zalim padişahların işgal ettikleri ülkelerden, saraylardaki yaşamlarından söz edilir, üstelik de övüne övüne. Halk yoktur onların tarihlerinde, Karagöz ve Hacivat’ı nasıl ve neden öldürdükleri yoktur mesela, Şeyh Bedrettin, Pir sultan yoktur, açlıktan ve yoksulluktan kırılan Anadolu halklarının isyanları yoktur mesela, Mimar Sinan yoktur, halk ozanları yoktur…

Cumhuriyet tarihi de, yalanlarla dolu bir kurgunun üzerinde yazılmıştır. Hiçbir meşruiyeti olmayan bir devlet, bu topraklarda binlerce yıldır yaşayan halkların kanının üzerine inşa edilmiştir.

Bu tarihte Pontoslular yoktur mesela?

Aslında bütün mesele buraya odaklanmıştır. Egemenler bu tarihin öğrenilmesini istemezler ve bu nedenle bu yalan tarihin anlatıcılarına, savunucularına ihtiyaç duyar!.. İşte burada devreye girer bizim Hızır Paşalarımız, onlar kalemlerini, onurlarını, insanlıklarını, halklarını ve vatanlarını satarak, egemenler adına bu yalan tarihin savunuculuğunu yaparlar. Tabii bu savunuculukla sınırlı kalmaz, doğruyu söyleyenleri ortadan kaldırmak da görevlerinin arasındadır.

İşte bu satılık, işbirlikçi hainlerden kendilerine milliyetçi (üstelik Türk milliyetçisi) demektedir; o yüzden ”vatanını” bölmeye çalışan ”hain Kürtlere ve onların destekçilerine” karşı cihat çağrıları yapmışlardır. Onlar her şeyden önce bu yalan tarihin savunuculuğunu üstlenerek yapmaktadır bu halk düşmanlığını, onların beslendiği yer İttihat ve Terakki, Topal Osmanlar, İpsiz Recepler, Yahya Kaptanlar, Veli Küçüklerdir… Onlar, sadece Kürtlere düşman değildir; o aynı zamanda Karadeniz halklarının da düşmanıdır. Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya da onların düşmanıdır mesela, Kürt olmadıkları halde. Onlar, bu yalan tarihe karşı çıkan herkese, yani halklara ve sınıflara düşmandır.

Onların savunduğu resmi tarihe karşı çıkılmadığı sürece herkes ”komünist de olabilir, solcu da”. Sloganları budur zaten, ”Karadeniz’den solcu da, komünist de çıkar ama bölücü asla”… Bu sözlerden anlaşılması gereken bu resmi tarihe karşı çıkılmasın da ne olunursa olsundur. Bu, egemen sınıfların onyıllardır Anadolu’da uyguladıkları zulmün de gerekçesidir.

Bir Karadenizli bu yüzden faşist olur!.. Onlar beyni yıkanmış birer zavallılar değildir sadece, muhtemel yeni bir siyasal süreçte bu yaptıklarının karşılığını kat ve kat alacaklarının özlemiyle yanıp tutuşan, bencil, sadece kendisi için yaşayan, bu yüzden de efendilerine hizmette kusur etmeyen, insanlıktan çıkmış varlıklardır. Gerektiğinde gözünü kırpmadan insan canına kıyabilecek ama kendi canı tehlikeye girdiğinde de bir o kadar korkaklaşan, aciz varlıklardır.

Onların vatanseverlik propagandaları da yalandır. İşte Sinop’ta onyıllardır Amerikan üssü vardır ama onlar buna karşı değildir. Onlar halkların yaşam alanlarını tehdit eden nükleer santrallere karşı değildir, çünkü buralardan kar elde eden, kendi efendileridir.

Onlar dereleri kurutan, yeşilliği öldüren, yağmurun yağmasını durduran HES’lere karşı değildir, çünkü bugün ne kadar para kazanacaklarıyla ilgilidirler, gelecekte Karadeniz’in yok olmasını umursamazlar…

Onlar efendilerinin çıkarına ters düşen şeylere karşı çıkar; bu yanıyla da vatan milliyet edebiyatı da, efendilerinin çıkarlarıyla çeliştiğinde, vatanını da milliyetini de satmak onların görevidir.

Ne yazık ki bizde bunlardan çok var!..

Resmi tarihle hesaplaşılmadan bu hainlerle hesaplaşılamaz.

Benzer Yazılar