KOÇGİRİ’DE TOPAL OSMAN’A KARŞI İNİ MAĞARASI SEMAHI

Devrimci Karadeniz 08/06/2014 1
KOÇGİRİ’DE TOPAL OSMAN’A KARŞI İNİ MAĞARASI SEMAHI

Erdal Karakuş

UZUN BİR YÜRÜYÜŞ KOÇGİRİ 
TARİH : Nisan-Mayıs 1921
YER     : Koçgiri Kızıldağ mezrası İNİ köyü
(Devlet tarafından sonradan değiştirilmiş adıyla DEMİRTAŞ )

Bu sabah, dehşetli bir yağmur düşmüştü toprağa. Küçük dereler, yataklarından taşarak yanlarına aldıkları her kütleyle, bir balçık canavarı gibi Kızılırmağın kaynaklarına doğru kayıp gitmişti

 

KURTLAR VE İNSANLAR

Havada ağır bir toprak kokusu  tüterken , batıdan esen sert bir rüzgar altında tek tük iri damlalar, hala düşmekteydi. Bu damlalardan biri, çok yükseklerden kopup yeryüzüne doğru inerken , kıpkızıl bir yükselti fark etti. Buradan doğan küçük pınarlar birleşerek gene kıpkızıl bir ırmağın kaynağını oluşturuyordu.Bu dağ Kızıldağ’dı ve bu ırmakta Kızılırmak. Rüzgar, yağmur damlacığını Güneydoğuya doğru sürüklerken yüksek bozkırda  kurulmuş ve sırtını yamaca dayamış hazin bir köy gördü. Damlacık, nereye düşeceğini merak ederken yeryüzüne az bir mesafe kala sert bir yamaç rüzgarı yedi ve köye hakim bir tepeliğe doğru inmeye başladı.İndikçe arazi netleşiyor, kayalar , meşelikler , patikalar , berrakça ortaya seriliyordu.

Birden, ineceği bölgede gri bir kurt ve ona pekte uzak olmayan  meşeliğin içinde yüzükoyun uzanmakta olan bir insan fark etti. Damlacık, kurdun çok yakınında genişçe bir kayaya hızla çarptı ve parçalandı.Zerrelere ayrıldı.Bu zerrecikler tekrar kayaya indi ve diğerleriyle birleşerek kayadan akarak minik su yoluna kavuştu. Bu su yolu ilk dere yatağına varacak , oradan Kızılırmağa inecek , bütün Anadolu’yu dolanarak Karadeniz’e boşalacaktı.

Damlacığın yolu çok ama çok uzundu…..

Gri kurt , sürüsünün lideriydi. Büyük sorumluluk taşıyordu. Zorlu bir kışı atlatmışlar birkaç fire vermelerine rağmen sürünün geri kalanını sağ olarak ilkbahara taşımışlardı. Yavrular yeni doğmuş oldukları için yiyeceğe müthiş ihtiyaçları vardı. Kurt, av arıyordu. Bu ilkbaharda, bu topraklarda fazla şanslıydılar.Etrafta pek çok ceset vardı. Koçgiride, dere yataklarında, tarlalarda,  yıkık konaklarda, dağ kuytuluklarında cesetler, dizi dizi yatıyordu. Önemli olan bu cesetlere  diğer avcılardan önce ulaşmaktı. Havayı dikkatle koklamak ve tehlike olmadığından emin olunca cesetleri parçalamak.

İşte bu yüzden, bu ilkbaharda gri kurt, av yerine ceset peşindeydi. Sürüsü pek uzakta değildi ve öncülerinin kendilerine vereceği işareti bekliyordu. Gri kurt, rüzgarı tekrar dikkatlice kokladı. Yanılmamıştı… Buralarda bir insan kokusu vardı.Yavaşça sinerek, kulaklarını kısarak, başını aşağıda götürerek çalı ve kayaların dibinden görünmez bir hayalet gibi atalarının milyonlarca yıl yaptığı kusursuz katillik geleneğine uyarak kokuyu takip etti. Dar meşeliğe yaklaştığında, insan kokusu çok arttı. Ama meşeliğe çıt çıkarmadan girmesi imkansızdı. O yüzden önce çevresini dolaştı. Meşeliğin içine bıçak gibi giren dar patikaya güvenmediğinden; büyük bir meşenin gövdesinin yer açtığı boşluktan sürünerek sokuldu. Ayakları önde sürünerek  ve başını taze, ıslak çimenlere  yatırarak, gözleri yaprak kıpırtısını fark edecek keskinlikte, ağır ağır kokuya yaklaştı. İlk olarak, insan oğlunun topuklarını ve yanındaki seyyar erzak çantasını gördü.

Ayaklar kıpırdamıyordu. Kurtla insanoğlu arasındaki mesafe, bir meşe boyuna düşünce ; insanoğlu çok az da olsa bir hışırtı hissetti. Kurt bu mesafede artık tamamen sessiz olamazdı.

İnsanoğlu, başını geriye hızla çevirdiğinde, gözleri şaşkınlıkla büyüdü ama  aynı anda da hemen yanı başındaki koca taşı alarak kurda fırlattı.

– Ula biz ava çıkarken bu da bizi avlayacak !!!!

Kurt, bu taş ve bağırışın atılmasıyla aynı anda ortadan yok oldu. Canlı ve hareketli bir insanın diğer kurtlara neler yaptığını şahit olmuştu çünkü. Atalarından ona kalan en büyük miras, canlı bir insana yaklaşmaması idi. Bu topraklarda avlanan ve öldüren iki ırk vardı. Kurtlar ve insanlar… İnsanlar çoğaldıkça, kurtlar azalıyordu… Adımlarını hızlandırarak sürüsüne doğru uzaklaştı.Canlı bir insana bulaşmanın anlamı yoktu. Hazır her tarafta cesetler yatarken…

İnsanoğlu, meşeliğin içinde ayağa kalktı. Adı Mehmet Salih’ti. Memleketinden uzaktaydı. Giresun müfrezesinin öncü keşif kolunda görevliydi. Üç saattir buradan İNİ köyünü gözetliyordu. Kafası çok karışıktı. Az önce gördüğü kurttan daha şaşırtıcı bir şey vardı burada.
 TOPAL OSMAN VE 47.GÖNÜLLÜ ALAYI, İNİ KÖYÜNDE

Boynundaki dürbünü tekrar alarak saatlerdir yaptığı gibi tekrar köye çevirdi gözlerini. Aşağılarda köy içinde, tek tük dolaşan tavuklar ve uzaktan uzağa sesleri gelen eşek anırtıları duyuluyordu. Ama insanlar neredeydi ?

Bu garip bilmece, kafasını kemirirken çantasına topladığı malzemeleri alarak rapor vermek üzere koşar adım kuzeye doğru uzaklaştı. Bu balçık denizinde koşmak, kolay değildi. Kızıldağ’ın güneyinden dolanan Kızılırmağın yakınındaki kampa ulaştı. Mehmet Salih, doğrudan Osman Ağa’nın çadırına girdi. Sert bir asker selamı çakarak girdiği çadırda gördüklerini kısaca anlattı. Yalnız kurt meselesini sakladı. Gevezeliğin zamanı değildi.

Osman Ağa, hiç şaşırmamış yüzüyle yanında oturan altı kişiye tek tek baktı :

– Harp zamani hiçbir şeye şaşmamak lazimdur uşaklar !.. İnsanoğlu bin bir türlü dona girer. Sen bin birinci donda yakalayacaksun ki, ecel düşmandan önce seni bulmasın.

– Taburi beklemenun zamanı değul. Bize ganumet gerek! İNİ köyü, pusu kuracak köy değildur. Bir bölük çapraz girersinuz içeru. Tepelerden kollariz sizu. Bahtımıza ne çıkarsa. Amma kıpırdayan herşeyu vurun. Unutmayınuz ki zor oyunu bozar!.. dedi ve eliyle çık işareti yaptı.

Mehmet Salih dışarı çıktı. Osman Ağa, çadırda yakın adamlarıyla beraber yalnız kaldı. Ne düşündüğü anlaşılmayan yüzüyle elindeki çubukla, toprağa belirsiz şekiller çiziyordu. Böyle yağmurlu günlerde, topal ayağı daha çok sızlıyordu. Gittiği Balkan harbinden sakat bacakla dönünce, adının önüne nam diye eklenen kelimeyi biliyordu. Artık eskisi gibi değildi hiçbir şey. Memlekette yedi yıldır harp vardı. Kendisi de eski Osman Ağa değildi.

Artık hiç kimseye acımıyordu. Karadenizde  yolcu şileplerinde, canlı canlı gemi kazanlarına attığı Rumlar aklına geldi birden. Ölürken, ne çok bağırmışlardı. Kendisi de bacağından yaralandığında çok bağırmıştı. Sakat sakat Giresun’a döndüğünde kahraman gibi karşılanmayı bekliyordu. Pek de öyle olmadı. Ama gene de birkaç yıl fırtına gibi esti Giresun’da. Ne de olsa memlekette başıbozukluk vardı. Her şey kapanın elinde kalıyordu.

Herkese karşı savaşıyordu. Bazen  ‘‘kara zıpkalılarla’’ Ruslara karşı, bazen Pontusçu Rumlara karşı, bazen de kanlarını sel gibi akıttığı Şebinkarahisar‘da Ermenilere karşı. Kimi zaman Türk köyleri de hedefi olan Osman Ağa, bacağının acısını bütün dünyadan çıkarmaya çalışıyordu. Bu bazen Ermeni oluyordu, bazen Rum, bazen Kürt; eh bazen de Müslüman Türk!!!

Kendi kendini belediye başkanı ilan ediyordu bir zaman Giresun’da. Bir zaman Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanı. Sırf kan dökmek değildi elbette amacı. İnsan cesetlerini üst üste yığdığı Rum, Ermeni,  Kürt köylerinde hayvan sürülerini büyük bir ihtimamla topluyor  Giresun’daki yaylasına aktarıyordu. Bu yaylada kimi zaman on bin koyun yayılıyordu, kimi zamansa otuz bin.

Topal Osman, sabah çadırından çıktığında alayı toplanmış hazır bekliyordu. İki bin ikiyüz kadardılar. Kuvva-i Milliye ile iki gün sonra buluşacaklardı. Beraber hareket ediyorlardı. Her grup, bir diğerine harekatın seyrini rapor ediyordu. Sabah erken saatlerde ilk bölük, İNİ köyüne girdi. Tepeler tutulmuştu. İlk anda evlere giremediler. Buna cesaretleri yoktu. Hepsinin kafası karışmıştı.

Topal Osman planını geceden çoktan kurmuştu. Bu kadar kişi hayvanlarını yanlarına almadan köyü terk edemezdi. Nereye gidebilirlerdi? Bunda bir iş vardı. İlk emrini verdi :

– Ahırlaru boşaltin!.. Açikta çayırluğa göturup emnuyete alın!..

Böylece sürüler toplanarak köyün alt başındaki düzlüğe götürüldü. Osman Ağa evlerde ganimet adına ziynet, eşya, tahıl gibi şeyleri asla bulamayacağını çok iyi bildiğinden ikinci emrini gecikmeden verdi :

-İşaret ettiğum haçan bu dört ev dışında hepsinu yakin!

-Belki dumana misafir gelir.

Topal Osman köylü milletini iyi tanırdı. Evi yanan köylü, yakınlardaysa mutlaka bir belirti verecekti. Köylü asker gibi düşünmez. Böylece nerede oldukları ortaya çıkacaktı. Gönüllü alayın askerleri, evleri kermeleri de kullanarak ateşe verdiler. Asırlık sedir, çam, köknar ağaçlarından yapılan ev damları, acı çeken bir devin kemik gıcırtıları gibi çatırdayıp yanmaya başladılar. Havaya  ağır bir tezek, yün  ve ağaç kokusu çökmüştü. Çıkan dumanlar, bulutlara ulaşan kuleler gibi yükselmişti. İNİ köyü, cayır cayır yanıyordu. Yalımlar, oradan oraya atlıyor ; sıcaktan eriyen, yarılan, parçalanan duvar taşları gürültüyle yıkılarak her yan harabeye dönüşüyordu. Tavuklar gürültüyle sağa sola kaçışıyor, gönüllü Giresun alayı bu manzarayı yüzlerine vuran kızıl alev renklerinin akislerinde izliyorlardı.

İşe yaramayacak denli yaşlı eşekler, atlar ve öküzler, kurşunlanarak bu yalımların içine atıldılar. Canlı canlı yanan et kokusu, cızırdayarak ağır ve nemli havada ortalığa yayıldı. Bu karabasan içinde, duman kuleleri çok uzaktan fark ediliyordu Koçgiri’de. İnsanlar ellerini alınlarına koyarak bu dumanları bir zaman seyre daldılar. Çok yakında bu dumanlar her yana yayılacaktı Koçgiri’de.Bunun farkındaydılar……

Topal Osman, köyün içine bu karabasanda geldi. Daha önce inemeyişinin sebebi çok açıktı. Ortalıkta gizlenen bir fedai, anında vurabilirdi onu. Kimsenin olmadığından emin olduğu an köyün meydanına indi. Sırtını ayakta kalan dört evden en sağlamına yasladı.

Tam onbaşı yaverini çağıracaktı ki, yukarılardan bir çığlık koptu. Gökyüzü bu sesle yarılır gibi ikiye bölündü :

-Lo zalımo  mala mın!.. Lo zalımo me şeütin yezidan!!!

( Zalim yezitler, evimi yakmayın! )  diyerek köye koşan kadını, tepedekiler hemen fark ettiler. Altı yerden altı mermi patladı. Bir tanesi, kadının kolunu buldu. Yere yıkıldı. Mesafe uzaktı , kurşun tutmuyordu. Yanına yaklaşan diğer köylüsü, kadını çekti kaldırdı. Tepede mevzi alanlardan Selim Kaptan, diğerlerine ateş kes işareti verdi. Kadının, nereye kaçacağını takip edeceklerdi. Böylece köylülerin nerede saklandığı, ortaya çıkacaktı. Kadın, koluna giren erkekle birlikte, düşe kalka köyün yakınlarındaki mağaraya girdi. Dumanlar, bütün gücüyle şekilden şekile girerek, kendi etrafında dönerken, bazen inadına yükselmeden birikerek bir acayip gökyüzü oyununda kıvranırken, Osman Ağa kurmaylarıyla ev damının içerisinde konuşmaya başladı.

Selim Kaptan inatçıydı :
-Olmaz! diyordu. Bu koca köy o mağaradan içeri girmez
-Olsa olsa uç beş ailedur.
Topal Osman ise aradığı delili bulmuştu :

-Bu köyün hayvanu bir yere kımıldamamuş! Kaçan kişi, hayvaninu almaz mı? Köylü kısmı hayvansuz topal gibudur!.. Topal gibi derken yaptığı gafı fark etti. Arkadaşlarına döndü, yüzlerinde bir şeyler arar gibi bakıp, bacağının topallığına tekrar lanet ederek :

-Bu köyün hepsu mağarada değilse bile gene bu civarda gizleniyorlardur. Ganimetimiz çayırda duruyor. Sağlam sahip çıkın gözünuzun yaşina bakmam!  dedi

-Mağaranın çıkışunu bu gece tutun. Birkaç haberci çıkarın hemen! Bahtiyar! Resuller köyünden Türk köylüler gelsun buraya. İşimuz düşecek onlara.  Adamlara da haber salın, Kürtçesi olan var midur? Konuşmak gerekecek ha bu mağaradakiler ilen!

Koca alaydan kimse çıkmadı;  dahası Kürtlerle iş yapan varsa da, Kürtçe bildiğini belki de korkudan söylemedi.

Çaresiz, sabahı beklemek durumunda kaldılar…

Gece ay ışığı ilk kez çıktığında, İNİ köyünde  kor  kızıllığındaki alevler son nefesini alır gibi duman ve acı ot kokusunu, gökyüzüne yaymaya devam ediyordu.

Koçgiri, buralara çok uzak yollardan gelmişti. Hep acı çekerek, kahır içinde, açlık içinde, ölüm içinde, kan içinde. Birkaç aşiretten oluşuyordu Koçgiri boyu…

İNİ’ye, Pervizanlar yerleşmişti. Pervizanların evleriydi yanan yıkılan, toprağa gömülen.

 

 MAĞARAYA SIĞINMIŞTI İNİ KÖYLÜLERİ

Gece karargah haline getirdiği köy damında Topal Osman, kendi adamlarıyla düzenli ordunun subaylarından ayrılıp, diğer dama geçerler.

Rojınge atılan odunların ateşinde baş başa verirler. Osman çok sinirlidir. Adamları böyle  anlarda cevap vermez susarlar: “Ruslar ilen savaşta kaç yitiğumiz oldu? Balkan harbini saymam bile. Biz bize lazimuz uşaklar. Ben buraya Ferik ( Korgeneral ) olmaya gelmedum. Harp zamanı şimdi. Çok işler daha olacak memlekette. Çok kapı var şimdi. Doğrusuni açmak gerek. Kendi kapimuz sağlam olsun deseyduk Giresun bize yeterdi. Buralarda dağlarda Kürt yemeye gelmezduk!..

Kıssadan hisse diyeceğum şudur ki, burada Kürt kovalamak iş değil!! Ermeni gibi kucağa düşmez bunlar. Daha altı gün önce görmedik mu Çıra gediğinde yatanları? Sadece ben, doksan erat ölüsü saydım. Gerisinu siz hesap edun. O sebepten bırakalım çeteleri Kuvayyıciler kovalasın. Bir boğazda karşılaşırsak ne ala, vuruşuruz. Amma buradaki köylüyü ezeceksun ki, bir daha aklına bile getirmeyecek isyan etmeyu. Pontusu, Rumu, Ermenisi şöyle dursun; bu Kürt milleti Müslüman olduğundan, burnumizun dibunde karınca gibun olmuşlardır. Öldürmeklen bitmez, anlayacağinuz. Ezeceksun ki, korkacak el aman diyecek. Gerisi boş iştir. Yoksam bizim evlerimiz böyle dumanla tüter.

Osman Ağa, böyle söylerken eliyle pencereden, dışarıdaki duman bulutlarını gösteriyordu.

– Buradan iyiden iyiye mal alacağız… diyordu
-Mağaradaki Kürdoğullarında, illa ziynet altın neyim vardır. Hepinizin payı  bende sabittir. Teminatı da, Osman Ağanizdur.

– Giresun’dan, İstanbul pazarına yollarız mal davarı şilep ilen. Bu iş biterse, asıl iş Ankara’da. Asıl kapı oradadır. Biraz da Ankara tanısın Osman Ağayı.

– Şimdi burada bu Koçgiri Kürdünü az biraz keseceğiz! Geride şahit kalsa da korkak şahit kalsın! Ben bu mağarayı bırakır, mal davarla çekip giderdim ama o mağara yarın Giresun yolunda peşime düşer.

– Yarın o mağarada istif edeceğim bu Kürdoğullarını! Zaten sağ bırakmak günah ! Ellerinde ekmeklik köy bırakmadık!..

Bu son sözleri söylerken Osman Ağa hafifçe güldü. Adamları bu sözlere hiç şaşmadı. Kendileri bunu zaten biliyordu.

Sabahleyin Resuller ve Bahtiyar köylerinden kırka yakın erkek, İNİ’ye geldiler. İyi Kürtçe bilen Sıtkı Hocayı, Osman Ağa yanına alarak mağaranın dört yüz metre yakınına kadar yaklaştı. Topraktan insan yumruğu gibi dimdik çıkan bir kayayı, siper alarak Sıtkı Hoca bağırdı:

– Euko! Euko! der kevın der! Delli kesiyan nakıne! We kı ber wı Orduya kır; Wun dıbıne çété!  We demme werra,  hırabıtıya mezzın te sere we!

( Ey kimse dışarı çıkın! Kimseye dokunmayacağız! Orduya karşı çıkarsanız; siz de çete sayılırsınız. Asıl o zaman başınıza kötü işler gelecektir! )

Bu sözlere karşı mağaradan hiçbir cevap gelmedi. Onlar cevabı, önceki gün köylerinin cayır cayır yanışıyla almışlardı. Mağaranın ağzı büyüktü. Havayla temas edince sertleşen cinsten beyaz kabuklu bir taştan oluşan mağara ağzı, içeri doğru çok genişliyor uzuyor ve koca bir ejderha ağzını andırıyordu. Mağaranın ağzını Alican, İlo ve Dursun Ap Kaso tutuyordu. Üçü de tüfekliydiler ve turnayı gözünden vuracak kadar nişancıydılar. Topal Osman eğer biraz yakına gelmiş olsaydı, gereken cevabı vereceklerdi. Ama şimdi susmayı tercih ettiler.

Mağaranın içine, Topal Osman’ın 47. Alayı köye gelmeden üç gün önce girmişlerdi. Onun öncesinde gerekli erzak, barınma malzemeleri, yatak yorgan, silah mühimmat ve yakacak odunları içeri yığmışlardı. Burada gerekirse birkaç ay kalmayı göze almışlardı. Köyün dışında sürekli gözetleyicileri bulunuyordu. Herhangi bir askeri birliğin yaklaşması halinde, derhal alarm verilecek ve mağaraya yerleşilecekti. 47.Alay köye yaklaşırken bu planlarını kusursuzca uyguladılar.

Topal Osman köyü gözetlediğini sanarken, İNİ’liler çok daha önceden alayın farkına varmışlardı.

Mağaraya sığınmak , büyük tartışmalar sonucunda alınmış bir karardı. Bir grup Munzurlara ulaşıp yazı Dersim’de geçirmeyi önermiş; ancak Çıra Gediğindeki çatışmada asker cesetleri yamaçları doldurunca bunun intikamı korkunç olur şüphesiyle mağarada kalmanın en akıllıca yol olduğu görüşünde birleştiler. Bu mevsimde Munzurlara ulaşmak kolay değildi.

Yüzlerce kişiydiler. Çevre Kürt köylerden de gelenler olmuştu. Gelenleri büyük bir dostlukla karşıladı İNİ köylüleri. Karanlık vadide ilerleyen sürüler gibi, İnsanoğlunun en yüce ve kutsal dayanışmasında burada birleşmişlerdi. Kaderlerini burada, kendi köylerindeki mağarada karşılayacaklardı.

Kadınlar ve çocuklar, mağaranın en dip ve kuytu köşelerine yerleştirildiler. Erkekler, mağara ağzına siperler kazıp gerekli tahkimatı tamamladılar.İçeride su kaynağı vardı. Sıkıntı çekmeyeceklerdi. Ekmek pişirecek ocaklar kuruldu. Mağara o denli büyüktü ki, ocakların dumanları süzülerek hava akımıyla dışarı çıkıyordu. Hayvanlarını içeri alamamışlardı çünkü meraya otlamaya çıkamayan hayvanlar, içeride aç kalacaktı. İlkbahar olduğundan yığınak yapacak ot, saman da kalmamıştı. Ayrıca olası bir çatışmada panik yapacak olan sürü, o kargaşada insanları ezebilirdi. O sebepten mal davarı bu savaşın dışında tutmaya karar verdiler.

Herkes, büyük korku içindeydi. Burada kısılıp kalmaktan, ölümün bu karanlık mağarada kendilerini bulmasından korkuyorlardı. Bütün dünya düşman olmuş kendilerini bu ine sıkıştırmıştı sanki…

Kaçacak yeri olmayan bütün canlıların ilkel güdüsü ortaya çıkmış, bıçak üstünde yürür gibi tüm duygu ve dikkatleri dışarıdan gelecek en ufak çıtırtıya kilitlenip kalmıştı.

Aleviliğin yüzyıllarca anlatılan katliam, yenilgi  yok oluş hikayeleri akıllara düşüyor, Hz. Ali’ye yakarıyorlardı ‘‘Medet ya Ali ! ’’diyerek. Ali, bin yıldır ortaya çıkmamıştı. Bugün gelecek miydi acaba?

Küçük Arze, mağaranın dip köşelerinden birinde, döşeğin içine iyice gömülmüş, başı annesinin avuçlarında, gözlerini inin ağzındaki gün ışığına, oradan tavanda asılı  tek tük yarasaya, oradan da etrafında kümelenmiş yüzlerce insanın, sessiz bir denizi andıran manzarasına çevirip duruyordu…

Bu korkunç bir karabasandı.

 

TOPAL OSMAN’A HİLE GEREK

Topal Osman, yanında duran Sıtkı Hocaya yavaşça eğildi: “Sen biraz daha yanaş mağaraya! Yapabilirsen içeruden biriyle konuşmaya çalış. Tanıdık biri vardır içerude, komşu köylüsün. İçeride kaç kişi var, silahları nedir anlar sağ salim geri dönersen cennetlik iş yapmış olursun.”

Bu sözlere karşılık Sıtkı Hoca telaşlanarak :

– Yapma ağam, buradan on adım atsam, o anda indirirler beni. Hele içeride Alican varsa kara toprağa sokar adamı. Eskiden beri sevmez beni o.

Topal Osman, hayır cevabına hiç gelemezdi. Gözleri kan çanağı içinde:

– Ula sırtlanın tohimi işte arkanda benim namlu, önünde Alican’ın mavzeri beğen beğendiğinden bakalım. Benim ademoğluna acıdığım görülmemiştir amma belki Alican’ın yüreği yumuşaktır.  Haydi yallah yürü !!!

Sıtkı Hocanın sırtından, buz gibi bir ter aktı. Ağzı kupkuru kalmış , mağaraya doğru birkaç adım atmıştı. Ayaklarını sürüyerek ilerliyor, arada başını kaldırıp inin içine bakıyordu… Şu birkaç saniyede otuz yaş yaşlanmış gibi kamburu çıkmıştı. Belki de böyle yaparak kendini acındırıyordu.

Henüz yirmi adım atmadan içeriden beş mermi patladı. Biri Hocanın boynunu sıyırdı geçti. Daha ilk mermide Hoca, kendini hemen önündeki çukurluğa attı. Mağaradan dehşetli bir ateş başlamıştı. Boşa da atmıyorlardı. Topal Osman’ın saklandığı kaya siperinin üst yanı tuzla buz olmuştu. Sıtkı Hoca, yüz üstü düştüğü çukurda boynunu tutuyordu. Elleri kan içinde kalmıştı.

Osman Ağa, yıllarca yaptığı insan avcılığından bu işin kolay olmadığını anlamıştı. Yanında dağ topları yoktu. Diğer taburun buraya gelmesi zaman alacaktı. Üstelik eğer mağara, tahmin ettiğinden büyükse atılacak toplar  inin ağzını parçalamaktan başka bir işe yaramazdı.

Hemen kurmaylarını topladı. Fikirlerini alacaktı.
Lütfü Molla ilk sözü aldı:

Osman ağam hile gerek. Mağaranın kaç girişi, çıkışı var bilmenin mümkünü yok. İçeride silahlı uşak çoksa baskın da yeriz. Bu Kürtler şeytan gibidir. Tam vurdum geçtim dersin; bakmışsın ölüsü seni arkadan hançerlemiş.

 

Topuzluoğlu Selami:
Bakın içeride mutlak kadın çocuk var. Kürdün erkeği kadını yanındaysa ağzı kanlı kurt gibi olur. Biz birkaç zaiyat verdirirsek onlar da işi gevşetirler. Molla doğru der amma, sağlam hile gerek evvela.

 

Ahmet Kaptan:

Alayda Amasya Kızılbaş Kara Kasım var. Aracı diyerek onu yollayalım. Ağzı çok laf yapar o kızılbaşın. Kapı ağzından üç el bombası atabilir. Mağara çok derin değilse gerisi kolay. İki günde köklerini keseriz ağam. dedi.

 

Bu işe aklı yatan Osman ağa:

-Tamamdur. Kasım’a haber verin. Bu işi yaparsa yüz koyundur hakkı. Öğlene yollayalum. Haydin şimdi işe koyulun!

 

 

KIZILBAŞ KARA KASIM

İlkbahar güneşinin burnunu azıcık gösterdiği öğlen saatinde, Kızılbaş Kara Kasım, mağara ağzına yaklaştı. Elinde beyazdan bir mendil sallıyordu.

– Ağalar! Ben de yol ehliyim. Aliyyel Murteza yoluna baş koyanlardanım. Amasya’dan Baba İshaktanım.

– Rızam azıcık konuşmaktır. Burada kimse kan dökmeyecek. Bizim sizin ilen işimiz yoktur. Bu işi yapanlar Alişan, Haydar Beydir. Alişir de münafıklık yapıyor. Aranızda onlardan, yakınlarından kimsecikler varsa teslim edin. Sizin kılınıza dokunulmayacak!

– Osman Ağam merhametli adamdır. Ben onların yanında ekmek nasıl yerdim yoksa? dedi ve yaklaşmaya devam etti.

 

 

İNİ MAĞARASINDA CAN PAZARI

 

Kasım, insanoğlunun en sahtekar ve iğrenç özelliklerini içinde toplamış bir kişiydi. Para uğruna canını alamayacağı hiç kimse yoktu. Kendisi Türk Alevisiydi. Bu Koçgiri Kürdünü Aleviden saymıyor; buradan kaldıracağı ganimeti düşlüyordu.

Mağarada Alican, bu gelen kişiyi gözetliyordu. Adamın ellerini vücudundan fazla ayırmaması dikkatini çekti. Hemen Dursun Ap Kasoya seslendi:

– Bu işte hile var Ap Dursun. Sen üstbaşa çık tüfekle. Ben sol elimi başıma götürürsem tetiğe çök.

Dursun, derhal yerini aldı. Atıcılığına çok güveniyordu. Kasım, Jandarma kıyafeti ile mağara ağzına yirmi metre kadar yaklaştı.İçeriden Alican seslendi:

– Ellerini kaldır yaklaş Kızılbaşoğlu! diyerek mağaranın ağzına yaklaşan Alican, hemen sordu:

– Madem kan dökmeyeceksiniz; evlerimizi neden yaktınız it oğlu it.

– Ağam aramızda Kuvayyiden kişiler var onların emridir. Osman Ağam çok direndi yakmayın el aman diyerek.

– Lafı çok uzatma namussuz! Ne söyledi Osman ağan?

Tek ayak üstünde bin bir yalanı anında düzen Kasım, ilk olaraktan dehşetli bir korkunun içine düştü. Bu adamların anlaşmaya niyetleri yoksa; pekala vurabilirlerdi onu.

– Ağam evvela Osman Ağamdan mektup var. Teslim edeyim. Ben aracıyım. Elçiye zeval olmazmış.

Alican, Kasım’ın her hareketini devinimini kaçırmadan izliyordu.

– Ellerin havada kalacak! Mektup istemez; ezberden konuşsun Osman Ağan! dedi. Kasım terledi.

– Ağam mektuptur bu. Rıza göster teslim edeyim de var sen gene okuma. İstemem ki burada Kızılbaş kanı dökülsün… derken elleri yavaşça aşağı inmeye devam ediyordu. Alican’da şimşek hızında elini başının üstüne götürdü. Dursun tetiğe bir kez çöktü. Mermi geldi Kasım’ın akciğerini deldi geçti. Ceplerindeki el bombalarına ulaşamamıştı.Yere yuvarlanarak mağara ağzına düştü. Alican yere çömelip sordu:

– Az sonra öleceksin. Bak içerisi Kızılbaş dolu. Söyle Osman ağanın niyeti topumuzun boğazını kesmektir değil mi?

Kasım’ın ağzından sürekli kan dökülüyordu sert toprağa. Ağzından anlaşılmaz hırıltılar çıkıyordu. Bunca senelik düzenbazlığı, kıyıcılığı, şeytanla kol kola verdiği yıllar geçti gözünün önünden Kasım’ın. Şimdi, bu Kürt köyünde ölecekti. İçinden büyük bir kinle her şeye lanet etti. Elinde olsa, bütün insan soyunu kendisi ile birlikte karanlık toprağa götürürdü. Sonra, büyük bir umutsuzlukla ölümün soğuk nefesini hissetti. Korkudan büyüyen gözleri, Alican’a kilitlenip kalmıştı.

-Ben! Ben! derken, başı kanlı, sert, kızıl, toprağa düştü.

Gizlendiği siperden çıkıp gelen Dursun, yerde yatan ölüyü içeri çekerek, üstünü aramaya başladı.İşe yarar silah ve mermi için elbiseleri yoklarken; el bombalarına ulaştı. Dikkatle çıkarıp, eliyle içeride gizlenen kalabalığa doğru gösterdi.

– İşte, dışarıdaki Topalın bize dost diye gönderdiği adam, böyle bir Elk’tir. (*)   Bizim kanımızı içmeden gitmeyecek. Onun için burası can pazarıdır, hesabınızı ona göre yapın.Anlaşmak bu adamın kitabında yoktur. Dedikten sonra elindeki bombaları herkesin göreceği kadar kaldırarak:

– Onların bildiği kitap işte bu demir şeytandır.

 

Kalabalıktan askerlik yapmışların dışında hiç kimse, bu bombaların ne olduğunu, insanı nasıl öldürdüğünü bilemedi. Yavaş yavaş ölüye yaklaştılar. Hepsinin gözleri, ölü bir kurt leşini gören boğa sürüsünün kinini taşıyordu.Her biri, ölüyü bu kinle parçalamak amacıyla en ufak kıvılcımı bekliyordu. İçeride kısılıp kalmanın ve ölümü beklemenin acısını, bu ölüden çıkarmak için. Yaşlı kadınlar ölüye daha da yaklaştılar. Varı yoğu evinin, ahırının yanışını kendi gözleriyle izleyen Sose Nene, ölümün bu soğuk ve karanlık mağarasında,  insanlığın çok ötesinde olan duygularla elindeki orağı havaya kaldırdı. Orak dışarıdan gelen ışıkla havada bir an parladı.

Alican, o an anladı ki, kalabalık hıncını bu ölüden alacak,  havaya kalkan eli yakaladı ve bağırdı:

– Öfkeniz var ise ölüye değil, diriye saklayın! Dışarıda diriden çok adam var. Haydin içeri çekilin!.. dedi.

İki erkek, Kasım’ı mağaranın girişine yakın yumuşak toprağa hemen gömdüler. Pusuda bekleyenler Kasım’dan ümidi kesmişlerdi. Bu kadar zamanda, dönmüş olması gerekti. Dönmediğine göre ya ölmüş yada içeridekilere katılmıştır dediler. Her durumda  Kasım, artık işe yaramazdı.

Aynı anda da dışarıdan mağaraya doğru dehşetli bir ateş başladı. İki makineli tüfeğin eşliğinde süren bu mermi yağmurunda, içerdekiler siperlerinden başlarını dahi kaldıramadılar. Bu sırada atılan mermilerden biri mağaranın iç duvarına da çarparak eli silahta bekleyen Dursun Akyol’un bacağına saplandı. Hemen içeri çektiler.Yarası içeride sarılıp tedavi edilecekti. Kurşun yağmuru azalmasına rağmen, ritmik olarak düzenli bir şekilde devam etti. Kapı ağzındaki nöbetçiler daha da içeri çekildiler. Eğer içeri bir saldırı yapılırsa daralan geçitte karşılamak daha kolay olacaktı.

Gece bastırmıştı. Dışarıdan aralıklarla da olsa mermi atılırken, içeride ekmek pişirilmeye başlanmıştı. Dünya üzerinde bir daha eşi çok az görülebilecek, acı bir hikayenin manzarasıydı burada yaşanan. Dışarıda katliam yapmak için uğraşan bir vahşi sürü ve yüz metre içeride pişen ocaktan ekmek dürüp , yiyen çocuklar.

Bunu bir daha nerede görebilirdiniz?

 

 

BİR MAĞARADA YAŞAMA DİRENEN İNSANLIK ve SEYİT CAFER DEDE

 

Topal Osman‘ı, gece uyku tutmamıştı. Öfkesinden dişlerini sıkıyordu. Bu köyde fazla kalamazdı ve içeridekilerin işini bir an önce görmeliydi. Sürekli mermi atılması emrini, kendisi bizzat vermişti çünkü içeridekilerin eninde sonunda bu baskıya dayanamayıp teslim olacaklarını umuyordu. İçeride yüzlerce kişinin ve onlara ait ziynet eşyasının olma ihtimali, delirtiyordu Osman Ağa’yı.

O gece, mağaradakiler uyumadılar. Uyurlarsa, sabah uyanamayacaklarından korkuyorlardı. Genç kızlar, yanlarına hançer almışlardı. Eğer sağ yakalanırlarsa başlarına nelerin geleceğini kestiriyor ve canlarına kıyacaklarına ant içiyorlardı. Cerpazin’den gelip kışı Koçgiri’de geçiren Seyyit Cafer  dede, ateşin başında oturuyor cesareti kırılanlara, nasihatlar veriyordu. Tesadüfen İNİ köyünde kalması onunda aynı kaderi paylaşmasını sağlamıştı. Yaşı seksene yaklaşıyordu ve abanoz sakalı ateşin parıltısında bronza çalıyordu. Bütün bu yörede çok kutsal bir kişi sayılıyordu. Diğer Dedeler gibi hediye kabul etmez; bunu yapanlara sövüp sayardı. ‘‘İnsan kutsal kişi olmaz ! Kişiyi kutsal görmek saçmalıkların en büyüğüdür ’’… derdi.

Nöbet değiştirenler, ateşin dibine gelip Dede‘nin elini öpüp niyaz dilediler. İnsanoğlu ne zaman zor bir duruma düşse görünmez duyulmaz şeylerden medet arar. İşte bu mağaraya sığınan yüzlerce insan, Cafer Dede‘yi böyle görüyordu. Onun Hz. Ali’ye yalvarmasını eğer bunu yaparsa Ali’nin sesini duyacağını söylediler. Birkaç yaşlı kadın da geldi el öptü. Ateşin başına biriken insanlar, yüzlerindeki bütün umudu, yaşama dair kırıntıları Dede’nin gözlerine bakarak hayatta tutmaya çabalıyordu.

 

 

ONLAR, YILLARCA ALİ’Yİ BEKLEDİLER AMA HEP TOPAL OSMANLAR GELDİ

 

Cafer Dede, bu ömründe çok şey görmüştü. Gençliğinde dağlarda on iki yıl çete olarak gezmişti. Diyarbekir’den Erzurum’a, Malatya’dan Tokat’a kadar görmediği gezmediği dağ kalmamıştı. Bu mağaradaki insanların, kendisini umut olarak görmesinin ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordu. Bu çözülmenin, pes etmenin ilk adımıydı. Bir avuç bilgisi olmayan onca dedenin, köylülerin sırtından nasıl insafsızca geçindiğini çok iyi biliyordu. O sebepten korku köylüden değil; dededen başlıyordu.Yezitlerde kadı neyse; dedeler de, bizde oydu. Bu insanlar yüzlerce yıl Ali’yi, İmam mehdiyi kendilerini zulümden kurtarmaları için beklemişti. Ama işte onların yerine binlerce yıldır,Topal Osman gibileri geliyordu.

Cafer Dede, eliyle odun yığınağında asılı olan sazını işaret etti. Gençler hemen hoplayarak getirdiler. Sazına Gijbun diyordu. Saldırıya hazırlanan kurtların, köpeklerin tüylerinin dikilmesi anlamına geliyordu. Bu sazı, çok ender zamanlarda çalardı. Kendi öfkesinin doruğa çıktığı anlarda dünyaya  bağlamasıyla sataşırdı. Eliyle ayakta kalmış olanlara, ateşin etrafında oturun şeklinde bir işaret yaptı. Yüzlerce insan sessizce bu emri uyguladı.

Dışarıdan aralıklarla mermi sesleri gelirken içeride neredeyse çıt çıkmıyordu. Çok konuşkan olan Pervizanlılar, mağarada neredeyse hiç konuşmuyorlar işaretler mimiklerle geçiştiriyorlardı. Konuşurlarsa, dışarıdakilerce fark edilip, öldürüleceklerini sanıyorlardı.

Oysa düşmanın kendilerini katletmek için planlar yapıp, mağaranın burnunun dibinde pusuda beklediğini zaten biliyorlardı. İşte bu, hayatın en büyük paradoksuydu. Dünyanın dayattığı gerçeklerin sınırına gelindiği an; bu sınırın yok sayılmak istenmesiydi bu paradoks.

Seyyit Cafer, bağlamasını kucağına koydu ama mızraba sarılmadı. Bunca insanın şu an türkülere, nasihatlere, masallara değil gerçeklere ihtiyacı vardı. Sözü aldı:

– Sözlerim nasihat değildir biliniz. Beni hem beş yaşında hem de seksen yaşında sayacaksınız… Ölüm karşısında titrememiş kişi; ölümle hiç karşılaşmamış demektir. Şimdi dışarıda ölüm kapıda bekliyor. Ömür nasıl geçiyorsa ölüm de kapıya gelecektir bir zaman. Karanlık çağlardan bu yana, insan kemiğinin karışmadığı toprak kalmamıştır. O sebepten ölüm her an ayağımızın altındaki toprakta gölgemizle beraber dolanır. Sen öleceksin ki kurt, kuş, karınca yemek bulacak. O da çürüyecek bir ağaca can verecek.

-Şunu bilin ki kimse yardıma gelmeyecek bize. Ne Ali, ne Mehdi ne de Hızır. Ali de sizin benim gibi bir ademoğluydu. Allah’ın Arslanıydı evet ama insandı…  Mülcem, hançeri sapladığında o da öldü.

-Burada biz savaşacağız sadece! Bizim dışımızdaki her şeyden, ümidinizi keseceksiniz. Ancak o zaman, ölüme karşı gerçek savaşçı olursunuz. Gökten  kırat üstünde erenlerden bir eren, gelip kurtaracaksa bizi bu topalın elinden; o zaman lanet olsun bize! Burada gebermek daha hakça olur.

– Bunca dede gelip gider Koçgiri’ye; hangisi zalime karşı vuruşuyor ha? Hepsi geri kaçtı Dersim’in sıcak damlarına. Rahat zamanda gelip saz çalarlar; harp zamanı kaçarlar. İşte sizler de bunlardan  keramet bekler; korkaktan medet dilenirsiniz… O sebepten bana dede diyenler varsa zinhar kabul etmem. Ben Cerpazin’den Mısto’nun oğlu Caferim. Dağlarda eşkıya gezerken ben de insan vurdum. Bir insan nasıl ölür, iyi bilirim. Şimdi de bu yaşta kocamışlıkta, çocuk gelse boğazlar beni. Bu kalabalıkta en zavallı kişi sayacaksınız kocamış Cafer’i. Bu dar günde, eğer ki kırktan yediden medet beklerseniz, topunuzu zavallı sayarım. Kendim de bu inden çıkar giderim. Bu zalim topal, beni vurmaya bile değer görüp mermi yakmaz. Şimdi siz tüfenge, mavzere, yabaya, nacağa sıkı sarılacaksınız. Herkes kendisi kadar yiğittir!..

İnsanlar, bu şok edici sözler karşısında mırıldanmaya başladılar. Asla kabul etmeyenler bile yüksek sözle ortaya çıkmadılar. Seyyit Cafer, amacına ulaşmıştı. Bu kalabalığı, gökyüzünden, umutsuzluktan, tekrar mağaraya, gerçeğe indirmişti.

Bu köye misafir olduğu ilk geceden cem kurmuştu Seyyit. Yaşlılardan iyi semah dönen dört erkeği, üç kadını ayağa kalkmaları için işaret etti. Böylece yedi kişi oluyorlardı. Büyük ateşin etrafını boşalttılar. Semah ağırdan başladı. Dışarıdan atılan mermiler ayakta semaha duranların ritimlerine uymaya başlamıştı.

İnsanlık tarihinde çok önemli semahlar dönülmüştü. Baba Resul de, Baba İshak da, Şahkulu da, Pir Sultan da… İni mağarası semahı da bu büyük zincire eklenmişti. Burada ayakta bin bir figürde etraflarında dönen ve onları seyrederken hiç kimseden yardım beklemeyen bu kalabalık, ölüme karşı semaha dönüyordu.

Artık bu mağarada maddi hiçbir şeyin cinsiyetin yaşın önemi yoktur. Sadece saf gerçeklik ve müzik vardır. Ateşin etrafında semaha dönenler evreni ve onu oluşturan her şeyi temsil ederler. Evrende her şey hareket halindedir ve birbiri etrafında dönmektedir.

Böylece insanoğlu, bunu fark etmekle en kutsal mertebeye çıkmaktadır. İnsanoğlunun en büyük görevinin diğer insanları sevmek olduğu ve zulme karşı direnmesi gerektiği burada anlatılır. Sadece birer sembol olan Hz. Hüseyin ve yandaşlarına yakılan ağıt, aslında eski yenilgilere yıkımlara kıyımlara karışan hüznün sesidir. Ağırdan başlayan semah töreni, gittikçe hızlanır ve doruk noktasında patlayarak tekrar eski ritmine döner. Amaç insanoğlunun ve kainatın evrimini yani doğup büyüyüp gelişip ölmesini sembolize etmektir.

Mağaradaki bu dehşet semahta ateşin etrafında dönenlerin gölgeleri, duvarlara vuruyor; akla hayale gelmez görüntüler oluşturuyorlardı. Bazen bir eski zaman devi; bazen bir kanatlı canavar; bazen uzayıp kısalan bir yılan gibi hareket eden gölgeler, bu kozmik mağara gecesinde pek çok misafir çağırıyordu. Artık bu mağaradakiler İNİ’li Pervazinliler değildiler. Onlar, herhangi bir zamanda herhangi bir durumda yaşayan ya da ölmüş bütün insanların uçsuz bucaksız karanlık denizinde yalnız ya da hep beraber yürüyen bir kervandılar.

Dumanlı mağaraya, ateşe gölgelere başkaları da karışmıştı. Oturan kalabalığın gizli kalmış düşlerindeki İsthar, Mithra, Enkidu, Enlil, Ahriman, Hürmüz, Zerdüşt, Nemrut, Dehhak, Demirci Kawa ortaya çıkmıştı…

Eski zamanların bu iyi, kötü tanrıları, kahramanları, peygamberleri, mağarada geceye sislere ateşe gölgelere gelip konuk olmuşlardı. Semah dönenleri izlerken kimi zaman onlar da ateşe yaklaşıyor yalımları yüzüne vuruyor, kimi zaman bağlamanın korkunç çığlıklarında ses olup dışarıdaki karanlık göklerdeki yıldızlara ulaşıyorlardı. Zaman ve mekan anlamını yitirmişti.

İşte bu anlarda çömelip diz kıran insanlar, anlamaya başladılar ki ancak kendileri çağırdığında geliyordu bunlar. Onların düşlerinde, ateşlerinde, gölgelerinde, sislerinde, misafir olup geri dönüyorlardı. Tıpkı Dersim’e geri kaçan dedeler gibi. Bir an geliyordu ki insan çırılçıplak bütün dünyanın ortasında, çaresizce yapayalnız kalıyordu ve ancak uçurumun dibinde tek başına dikildiğinde kendi kaderini ellerine alıyorlardı.

Buradaki insanlar işte bu gece, kendi kaderlerini ellerine aldılar. Hiç kimseyi hiçbir şeyi beklemeden, kendi kaderlerini dimdik durarak yaşamayı bu  akıl almaz semah gecesinde öğrendiler. Seyyit Cafer hiç duyulmamış beyitlere düşmüştü artık :

 

– Lo zalıman, lo zalıman, lauk’e mın kuşt ; mın berdan !!
– Mavzere mın bıdın ; der kevime çiyan berfan..
– Tope tüfenge düne kombınji kés mın nıkkay…
– Nave mınji mere set’i meran , Şah’i merdan!

 

Bu korkunç intikam dizelerinde, Seyyit Cafer Dede’nin dağlara çıkış öyküsünün gizleri yatıyordu. O gece İNİ mağarasındakiler uyuduklarında kaderlerini ellerine almış bir topluluktu. Bu, insan soyunun ulaşabileceği en kutsal soyluluktu.

 

Topal Osman, sabaha kadar ihtimalleri düşünmüş ve nihayetinde mağaradakileri dumanla boğmayı kafasına koymuştu. Ordu kuvvetlerinden sürekli daha güneye inmesi yönünde emir aldığından bu köyde fazla kalması zor gözüküyordu. Mağaranın üstü dev bir alaca kaya kütlesiydi. Ana girişe doğrudan yaklaşıp ateşe vermek, çok ama çok zordu. Buraya küçük bir meyilden geçilerek tırmanılıyor; mağaranın ağzına önündeki minik düzlükten geçilerek giriliyordu. Neredeyse dimdik yükselen kaya duvarının üstünden yakacak malzeme yığmak imkansızdı.

Önce yakılacak ağaç, kerme ve diğer malzemeleri küçük yokuşun dibine yığdılar. Bu esnada girişin iki yanındaki yamaçlarda mevzilenen 47. alay nişancıları, mağaranın tam içine doğru  dehşetli bir ateşe başladılar. Amaç içeridekilerin başlarını bile kaldıramamasıydı.

Bunda başarılı da oldular. Bu yığınak, inin tam dibine kadar götürüldü ve gazyağı yardımıyla hemen tutuşturuldu. Alevler kısa sürede büyüdü ve ağızdaki kayaları gürültüyle ısıtmaya başladı. Ateş, 47. alay tarafından sürekli besleniyor ve diri tutuluyordu. İçeri yapılan ateş kesintisiz sürüyordu. Mağara ağzı, bir zaman sonra kapkara oldu. Bu haliyle, Odysseus’un  bilge kahin Teiresias’tan akıl almak için gittiği ve iki canavarın koruduğu ölüler ülkesinin kapısını andırıyordu.

Ancak ne tuhaftır ki duman bulutu, koca kaya kütlesi boyunca yukarı süzüldüğü halde içeri girmiyordu. Özellikle boğucu olsun diye atılan yatak yorgan parçalarına rağmen kara bir ejderhayı andıran bu duman bulutu mağaranın ağzını şöyle bir yokluyor ancak ilk hamleden sonra geri çekilip; kaya duvarına yaslanarak göğe doğru yükseliyordu. İçerideki hava akımının bu işte rolü vardı.

 

Mağara dışında mevzilenenler ve başta Topal Osman dudaklarını ısırıyor ve galiz küfürler savuruyordu. Ateşi o gün boyunca diri tuttular fakat içeridekileri öksürtecek miktarda dumanı dahi mağaraya sokamadılar. Belki de başka bir yol denemeliydiler ama neyle? Nasıl ?

 

Gece kaya kütlesinin üst yanından mağaranın içine doğru süzülen küçük su sızıntısına zehir kattılar ama bununda işe yarayacağını ummuyorlardı. Mağarada mutlaka su olmalıydı çünkü susuz kalmak pahasına burada günlerce beklemeyi göze almış olamazlardı.

Topal Osman, sabah hemen adamlarıyla bir durum değerlendirmesi yaptı ve burada daha fazla kalamayacaklarını anladı.İçeriye yapılacak, toplu bir hücum çok fazla adamının ölümüne yol açacaktı. Belki de hepsinin… Mağaradaki silahlı kişilerin sayısını bilmiyordu ve çok iyi atıcı olduklarına gözleriyle şahit olmuştu.

Artık güneydeki köylerle ilgilenmeliydi. Katledilecek çok köy vardı ve çok mal davar… Seksen adamını İNİ köyünde bıraktı. Resuller ve Bahtiyar köyünden gelen Türk köylüleri de toplayarak onlara:

-Burada bu mağarayi bekleyeceksunuz! İcap eder ise bir ay, iki ay. Elli koyin bırakiyrum size. Haçan her gun birinu kesersunuz. Benum geri dönmem de o kadar sürer. Dönduğumda ha bu indekuler yaşar ise sizi sokarim içeru bilesinuz!

 

Topal Osman, köyün sürüsünü adamlarıyla Giresun’a yollamak için hazırlığını yaptı. Bu sürüler her köyden toplanarak belli bir yerde birikiyor; oradan da Giresun’a yola çıkıyordu. Köyde kalacak olan birliğin başına Ensar Çavuşu bıraktı. Öğlen saatlerine yakın alayının başında köyden çıkıp güneye doğru gitti…

 

Artık iki taraf için bekleme zamanı gelmişti. Ne dışarıdakiler içeri yaklaşabiliyor ne içeridekiler dışarı başlarını çıkarabiliyorlardı. Mağaranın içi tam bir düzen almıştı. Sular ısıtılıp kapalı bölmelerde banyo yapılıyor; yemekler ekmekler pişiriliyor,düzenli ve dikkatli bir şekilde nöbet tutuluyor ve gece ateş başlarında buradan kurtulmanın çareleri araştırılıyordu.

İnsanlar aradan geçen  on beş günde bu hayata alışmıştı. Hayatta kalma mücadelesinde bu duruma ayak uydurmaktan başka seçenek yoktu. Ama yiyecekleri de gittikçe azalıyordu. Katığın zaten az olduğu ilkbahar günlerinde bu inde daha ne kadar dayanabilirlerdi ?

Aysız bir zifiri karanlık gecede dört erkek siyah çaputlarla giydirildi. On iki yaşındaki Paşo da bütün itirazlara rağmen gruba katıldı. Köyün en yırtıcı çocuğuydu. Burada kısılıp kalmaktan usanmış, dışarıyı görmek istiyordu. Gecenin bir yarısı kara çaputlu grup sürünerek dışarı çıktılar. Yedeğe gömdükleri axhpindeki, una, bulgura ulaşana kadar dizleri kolları sıyrılıp kan içinde kaldı. Geri döndüklerinde kan ter içinde kalmışlardı. Getirmiş oldukları yiyecek çok değerliydi, ancak ne kadar yeterdi? Umutsuzluk, mağaraya açlık korkusu olarak çökmeye başlamıştı.

 

 

ÖZGÜRLÜĞE DOĞRU…

 

Yirminci günde, ateş başında önemli bir toplantı yaptı Pervazinliler. Halil Hayri aldı sözü :
Bu adamlarla anlaşmanın yolu yoktur. Bizim kefenlerimizin dışında bir şeyi kabul etmez bunlar. Gündüz saydım, belki iki yüz kişiler. Buradan topluca çıkış yapsak kadın çocuk var. Çok yitik veririz. Resullerden,  Bahtiyardan Tırk köylüler gelmiş. Onlar da var epey.
Ben bu durumda erkekler baskına çıksın derim. Biz bunlar ilen iki saat çarpışsak; kadınlar çocuklar çemberden çıkar uzağa varırlar.

 

Seyidhan itiraz etti:

– O işin  garantisi yok Hayri. Ya bizi bırakıp kaçanların peşine düşerlerse ne yapacağız?

 

İsmail Çavuş söz aldı:

Ben derim ki, iki haberci çıkaralım gece gizliden. Kuruçaya varırlarsa yardım getirirler. Dışarıdakileri arkadan on adam sarsa biz bu çemberden çıkarız.

 

Bu kez Muso itiraz etti:

– İsmail Çavuş, bu iş sırf bizim köyün başına gelse haklısın. Bak topal bizi bıraktı çekti gitti. Bunlar Koçgiri’de taş üstünde taş bırakmazlar. Bir ordu gelmiş , asker kum gibi. Yani bize yardım etmeye kimse gelmeyecek. Herkes can derdinde. Belki biz çoğundan rahatız bu inde.

 

Elbeyi, habire bıyığını sıvazlıyordu. Sonra ayağa kalktı. Epeydir söylemek istediği şeyler vardı:

Bakın ben bu mağaranın içini dışını bilirim. Bana akılsız demeyin ama hemen. Bir fikrim var ki, bizi çıkartabilir dışarı. Tepenin arka başında küçük bir su sızıyor toprağa. Hepiniz de bilirsiniz zaten. Bu mağaranın da arka ucundan su giriyor içeri. Aşağıda göllenip dibe çekiliyor. Ben diyorum ki, arka uçla yamaç arası olsa olsa on beş yirmi metredir. Oradan havada akıyor içeri çünkü. Yoksa bu yezitlerin dumanı içeri neden girmedi? Gelin burayı kazalım. Elimizde malzeme var. Oradan çıkış bulursak burnumuz kanamadan kaçar gideriz.

 

Bu fikir, büyük tartışmalara yol açtı. Her kafadan bir söz çıktı ama nihayetinde söz konusu yere gidip incelemeye de karar verdiler. Karanlık dehlizlerde ilerledikçe kayaların rengi ve havanın kokusu değişiyordu. Elbeyi’nin anlattığı yere geldiklerinde haklı olduğunu gördüler. Burada mağara duvarı da yumuşak bir örtüyle kaplıydı. Eğer kaya duvarına rastlamış olsalardı işleri çok zor olacaktı.

Köylüler bu yeni ve büyük umutla işe koyuldular. Hiç durmaksızın, ellerin parmakların su toplamasına kanamasına aldırmadan kazmaya devam ettiler. Kadınlar, bu ölümüne çalışma esnasında en az erkekleri kadar çabalıyor; ellerindeki malzemeyle olacak en güzel yemekleri hazırlıyor, elleri patlayan, kanayanlara merhem sürüp sarıyorlardı. Koçgiri kadını, erkeğinin ne arkasında ne de önündeydi. Tam anlamıyla yanında, bu çilekeş dünyada yan yanaydılar.

Kapıdaki nöbetçiler, kazı çalışmasını gizlemek amacıyla dışarıya daha fazla mermi sıkıyor; dikkatlerini dağıtıyorlardı. Özellikle Alican ve Dursun, pusudakilere sözle sataşıyor onlara, rahat düşünecek fırsatı vermiyorlardı. Hele ara sıra dağlarda yankılanan sesleriyle söyledikleri Koçgiri türküleri mağaranın ağzından yayılıyor; köyün yıkık duvarlarında dolaşıyor, pusudakilerin kulaklarında patlıyor ve araziye dağılıyordu.

Kazı çalışması oldukça ilerlemiş; ancak yiyecekleri de o ölçüde tükenmişti. Mağaraya girdikleri günden bu yana tam olarak kırk üç gün geçmişti. Kazılan geçidin en sonunda İlo, elindeki kazmayı vurduğunda, yukarıdan kuru çakıl döküldü. Bu günlerce çalışmanın sonucu başardıklarını gösteriyordu. Gecenin  yarısında İlo, biraz daha çabalayınca temiz havaya ulaşıp bir karış boşluktan gökteki yıldızları gördü.

Artık özgürdüler…  Ancak çıkışı da planlı ve düzenli yapmalıydılar. Aksi takdirde bir facia yaşanabilirdi.

Ertesi gün, herkes büyük bir coşku içerisinde hazırlığını yaptı. Dışarıdakilerin kafasını karıştırmak için aracı gönderip pazarlık yapmak istediklerini söylediler. Bu duruma şaşıran 47.Alay  askerleri tekrar teslim olmalarını, aksi takdirde burada sonuna kadar bekleyeceklerini söylediler. İnde saklananlar adına konuşan Laçinoğullarından Temir oğlu Hüseyin, düşünmek ve konuşmak için bir gün mühlet istedi.

47. Alaydakiler buna “hay hay” dediler. ’’Vakit sizin bol keseden harcayın’’  Beklemek onların da işine geliyordu. Her gün kesilen bir koyunu iştahla yemek bu topraklarda az bulunan bir nimetti.

Plana göre tam gece yarısı geçidin ağzı iyice genişletilecek. Herkes koyu renk elbise giyerek Halilan ve Bahtiyar köyü mıntıkasına doğru kaçılacaktı. Zaten o köyün erkekleri de dışarıda beklediklerinden bölgeden uzaklaşmak daha rahat olacaktı.

Alican, Dursun, Ap Kaso, Ap İbo, Ap Hasan ve İlo çete savaşına zaten alışkın olduklarından mağarada birkaç gün daha kalacak ve birliğin buradan ayrılmasına  engel olmaya çalışacaklardı. Büyük kaçışın akabinde bu grup, çıkış deliğini kapatıp kendilerinin kaçma anına dek her şeyi gizli tutacaklardı. Avuçlarının içi gibi tanıdıkları bu topraklarda; saklanacak en ufak deliği bile biliyorlardı.

Geceye doğru mağaradaki kalabalık bir birine sarılıp helalleşmeye başladı. Her yaşlı bir gence emanet edilmişti. Kimse yarı yolda bırakılmayacaktı. Yürüyemeyecek denli hasta olanlar güçlü erkeklerce sırayla taşınacaklardı. Seyyit Cafer Dede, bu gece sanki gençleşmiş, etrafına talimatlar yağdırıyordu. Mağarada kalacak gruptaki erkeklerin eşleri, sessizce ağlıyor ve kimsenin duyamayacağı bir tonda kocalarına Kürtçenin en derin sözlerinde veda ediyorlardı. Kayınpederlerinin yanında ağlayıp, yüksek sesle konuşamazlardı. Bu büyük bir saygısızlık sayılıyordu. İnde fedai olarak kalanlar, çocuklarını son kez öpüp bağırlarına bastılar. İleride mutlaka tekrar buluşacaklardı.

İnsanlar bu akıl almaz, kırk dört günlük ömürlerini geçirdikleri mağaranın duvarlarına son kez dokunup geçide doğru yığılmaya başladılar. Köyün gençlerinden Şahbaz, ilk olaraktan geçitten çıkıp  gökyüzüne baktı. İçeride sanki bir ömür kalmışlardı. Kendisine verilen görev uyarınca birkaç yüz metrelik alanı dikkatle dolaştı ve güvenli olduğuna kanaat getirince tekrar dehlize dönüp işaretini verdi.

Yüzlerce insan, tek koldan çıkmaya başladılar. Çok sessizdiler. Gökte ay yoktu çünkü bunu hesaplamışlardı. Uyutulmuş çocukları uyandırmamaya büyük özen gösterilerek yamaç aşağı hızla inmeğe başladılar. Koçgiri karanlığının dehşet ayazı bu gece vız geliyordu. Son kişi mağaradan çıktığında, ilk çıkan köyden uzaklaşmıştı. Belirli aralıklarla ve birbirilerini kaybetmeden hızlı adımlarla yürüyorlardı. Hasköy, İni, Golla Hemo köylerinin Pervazinlileri Şuğulüleri, Laçinleri, Dımıllileri bu katran karası gecede; zalimin avucundan bir su gibi kayıp Koçgirinin dağlarına doğru yol aldılar.

Mağarada kalan fedailer, kadın çocuk ve yaşlıların sağ salim kaçmalarının ardından büyük bir rahatlamayla 47. Alay ile adeta alay ederek  bir haftaya yakın oyalamış; birliğin köyde kalmalarını sağlamıştı. Kendi yaşlıları, kadınları, çocukları uğruna fedakarca ölümü göze alan bu yiğit kişiler; gene bir sisli gece yarısı usulca çıkıştan sızarak; Koçgirinin artık yeşillenmiş bayırında kartal gibi süzülerek; bilinmez bir yere doğru uzaklaştılar.

Sis, içinde hemen yok olmuşlardı….

 

Rüzgar, bu gece kayaların arasından geçip meşeliklere vururken daha önce hiç duyulmamış bambaşka bir sesle uğulduyordu. Mağaradan son çıkan fedailerin, dışarıda pusuda bekleyenleri oyalamak için ağıza yakın yerde yaktıkları ateşin yalımları,  birden bire karabasan gibi esen  rüzgarla savrulmaya başladı.

Ağaçların, suların, kayaların, çalıların, vadilerin, çayırların, bin bir tonda gölgeler verdiği bu gecede;  İni mağarasına konuklar inmeye başlamıştı belki de. Onlar gelmiş miydi, yoksa sadece rüzgar ve gölgelerin oyunu muydu, bunu hiç kimse hiçbir zaman bilemeyecekti. Mağaranın çıkışından geçen rüzgar burada insan sesine benzer bir sesle inlemeye başladı.

Yanan ateş, duvarlara kusursuz karmaşıklıkta gölgeler sunarken İsthar , Mithra, Enkidu, Enlil, Ahriman, Hürmüz, Ahuramazda, Zerdüşt, Nemrut, Dehhak, Demirci Kawa, Mehdi Resul ve adını bilmediğimiz niceleriyle birlikte eski zamanların korkunç karanlıklarından bu mağaranın dehşetli yalnızlığına bir an olsun misafir olmaya gelmişlerdi belki…

Yüzlerce kişiyle ateş başında semaha duran kalabalığın yerine, bu gece mağarayı ıssız görünce, şaşkınlıkla bu gölgeler diyarında en dip dehlizlerde gezinmeye başladılar. Kırk dört gün, bu inde barınıp; ölüme karşı direnen insanlara ait en ufak bir iz bulamadılar. Geride yanmış ocak külleri, ve taşınamayacak denli ağır eşyalar kalmıştı.

Tarihin diplerinden kopup gelen bu misafirler, çok iyi biliyorlardı ki, sadece hayallerle besleniyorlardı. İnsanoğlunun umutsuzluk içerisinde kaldığı uçurum diplerinde, birer düş; birer karabasan gibi ortaya çıkıyorlardı.

Kaderlerini ellerinde tutan bu topluluk, mağaradan çıkışta hiçbir şeye yalvarmamış yakarmamıştı. Bu yüzden mağaranın şu anki gizemli misafirleri; ileride efsaneye dönüşecek bu kaçışın, farkına varamamışlardı. Ölümün bir adım dibinde dahi, kendilerine yalvarmayan bu insanların, bir zamanlar sığınak olarak kullandığı mağarayı, canlıların kanını donduracak denli korkunç bir rüzgarın eşliğinde, gölgeler diyarına doğru; yeni insancıklar bulmak üzere terk ediyorlardı. Burada kalanlar, insancıkların arasından kaçıp; insan olmuşlardı.

Misafirler, Koçgirinin karanlık soğuk ve kabuslarla örtülü gölgelerini terk ederek, isimsiz bir zamanda isimsiz bir diyara doğru yol aldılar……

YAZARIN AÇIKLAMASI

Bu hikaye, 1920-21 yıllarında Koçgiri’de, Ümraniye (İmranlı ) merkezli  başkaldırma esnasında yaşanan trajediler zinciri içerisindeki, canlı tanıkların şahitliğine ve bugüne dek yaşatılan hatıralarına dayanılarak ; tamamen gerçek olaylardan uyarlanmıştır. 
İNİ köylüleri arasındaki diyaloglar ise tamamen Kürtçeden, Türkçeye çevrilmiştir. Seyyit Cafer’in dörtlüklerinden alıntı ise sanata dayanan sözlerin direkt anlamlarının yansıtılamayacağı düşünülerek Türkçe açıklaması verilmemiş  ve orijinal haliyle yazılmıştır.

Bu trajik hikayenin gün ışığına çıkmasında çok büyük katkıları olan İNİ köyü büyüklerinden uzun yıllar muhtarlık ta yapmış olan Hüsnü AKGÜL (DT:1923-…..) ve değerli eşine ;  gene bize canlı bir tarih anıtı gibi duran , hayata sıra dışı bakışıyla Koçgirinin  en  yaşlı  analarından Türkmen  AKYOL  ( DT: 1919-….. )  ve misafirperver ailesine ; nihayetinde bu röportajların bağlantılarının kurulup gerçekleşmesinde çok önemli katkılarından dolayı sevgili arkadaşlarım Cengiz ASLAN’ a, Çetin AKGÜL’ e, çevirmenlik ve röportajların sıcak bir sohbet ortamında yapılmasındaki emeklerinden dolayı annem Şehriban KARAKUŞ’a, dergimiz adına minnetlerimi sunarım.  

 

(*)  ELK : Tüm Dünya kültürlerinde benzer özellikleri olan ve Koçgiri Pagan inanışları içerisinde, bir dişi efsane yaratığıdır. Yaşlı, çirkin vücudu çıplak ve kıllarla örtülü olup, hamile kadınlar, onların bebekleri, atlar ve ıssız arazide yalnız seyahat eden yolcuları kurban seçer. Dönem dönem ölüp sessizliğe gömüldüğü, ancak tekrar dirilerek ölümsüz bir amaca hizmet ettiği söylenir. Elk’e ilişkin inanışlar ve hikayeler çok zengin,  metafizik dokusu oldukça derin olduğundan burada kısaca geçiyoruz.

1 Yorum »

  1. Baris Akyol 16/05/2015 at 23:56 -

    Sonraki nesiller üzerinde de travmatik etkileri halen süren, ben doğmadan önce Koçgiri Olayları döneminde, dünyaya geldiğim köyde yaşanan acı ve direniş dolu bu olay, çocukluğumdan beri büyüklerim tarafından bana ezgilerle ve öykülerle dramatik bir masal büyüsünde aktarıldı. Mekansal olarak çok olmasada, bana zamansal olarak bir insan ömrü kadar uzaklıkta yaşanan bu olay hakkında babaannem ve dedem (annemin babası) ile yapılan söyleşiler sonucu derlenen bu yazı, içimdeki hüznü pekiştirdi. Hiçbir siyasi söylem o dönemde yaşanan bu tür acıları meşrulaştıramaz.

    Doğruları söylemek cesur kişilerin işleridir, diğerleri ise iktidarın köleleridir. Varoluşumu borçlu olduğum bu direnişi dile getiren Erdal Karakuş’a emeklerinden dolayı teşekkür ediyorum.

    Tarih tekerrürden ibaret olmasın artık!