KSENOPHON’UN* ARKADAŞI BİSİKLETİYLE KARADENİZ KIYILARINDA

Holalı Hoca

Roma ordusu misali iki günü yollarda bir günü dinlenerek geçirdiğim bu uzun turun yazısı kendisi gibi uzun olmayacak. Yolun başında Batum’a dayanacağıma inanmayan şahsına münhasır Karadenizliler, yolun sonunda Kemalpaşa’da, över mi söver mi belli olmayan coşku dolu küfürleriyle heyecanıma ortak olmuşlardı. Karadeniz’e çıkma fikri, sadece kan bağımdan ya da coğrafyaya merakımdan doğmadı. Bir kitap okudum ve hayatım değişti de demeyeceğim fakat Minas Bıjışkyan’nın “Pontos Tarihi” adlı kitabı bu hayali kurmama oldukça yardımcı oldu. İstanbul Boğazı’nın Kadıköy yakasından 1817’de başlayan yolculuğunu 1819 yılında sona erdirirken halklar cenneti olan bu bölgede Pontoslular, Gürcüler, Lazlar, Megreller ve denizin öteki yakasında Kırımlılar, Romenler, Çerkesler ve Bulgarların tarihlerini ve hayatlarını anlattı. Günümüzde Karadeniz’in öteki yakasını yürümek, oraya deniz yoluyla gitmek veya hepsinden ötesi pedallamak kısa vadede mümkün görünmüyor. Bense onun izinden en azından sınır kapısına kadar pedallıyorum.

Bıjışkyan’nın dediği gibi turumun ilk durağı olan “Sinop’tan birçok meşhur insan çıkmıştı.” Diyojen bunlardan birisiydi. Ben tura çıkmadan önce bir dernek (ismi lazım değil) Sinop’tan Diyojen heykelinin kaldırılması için bir kampanya başlatmıştı. Nedeni ise oldukça komikti; Helenizmi temsil ediyor ve Yunan ideolojisi Sinop’a yapıştırılıyor. Bu ne demekse.

Gerze’ye geçmeden önce büyük komutan Mithridates’ten de bahsetmem gerekir. 56 yıl iktidarda kalan ve rivayete göre 22 dil bilen, kararlılığı ile Roma’ya kan kusturan bir komutan. Yıllar sonra bile Avrupa’da konuşulan bir Sinoplu. Gereksiz bilgi olarak hemen ekleyeyim: Mozart’ın on dört yaşında yazdığı ilk ciddi opera bu komutan ile ilgiliydi.

 

Sinop- Gerze arasındaki 18 km boyunca şanlı Mithridates’i düşünecek çok vaktim oldu, tehlikeli bir iki tünelin dışında yol oldukça rahattı. Normal koşullarda Gerze’de kalmayı planlamamıştım. Bir iki ihtiyacımı karşılar yola devam ederim diye düşünüyordum. Öğlen gibi varmama rağmen kalmaya karar verdim. Bulut Beach’de çalışan arkadaşlar sağolsunlar çay, yemek ve kalacak yer gösterdiler.

image2
Denizi bir resim gibi uzaktan seyretmeyi seviyorum. Bunu bir kez daha Sinop’ta anladım.

Ertesi gün daha sokak köpekleri bile uykudayken Bafra’ya doğru pedallamaya başladım. Karşıdan rüzgar esmediği için oldukça rahat bir yolculuk oldu. Yol üstünde konaklama sorunu çözmek için sağa sola mesaj atmıştım. Bafra’da arkadaşım Onur’un babası yaşıyordu. Celal abi “Edebiyat Nöbeti” adında bir dergi çıkartıyor. O gün yeni sayıyı “kargoladığı” için ancak akşam buluşabildik, evine misafir oldum. Bafra ilginç bir yer. Önceleri Bafra’ya kodladığım bir iki şey vardı. Mesela Bafra dondurması. Bunun aslında Malatyalılara ait olduğunu öğrendim. Yıllar önce tarım yapılabilmesi için Malatya bölgesinden “kökcüler” getirtilmiş. Bunlar dikendir zararlı ottur her şeyi temizlemişler. O sıcaklarda serinlemek için de dondurma yerlermiş. Asıl ününe o zaman kavuşmuş Bafra dondurması. Bugün bir çok dondurmacının sahibi Malatyalı imiş. Bafra’da ayrıca çok güze eski Rum yapıları vardı. İleride anılarından, ruhlarından kopartılarak cafe, restorant yapılmayı bekliyorlar.

image1
Bafra

Samsun merkezi transit geçerek Çarşamba’da mola verdim ve günü Terme’de bitirdim. Miliç Deniz ve Piknik Alanı’nda kamp attım. Rafine, paketlenmiş, doğal olmayan bir yer. Sahil yolunun kenarında olması araba sesine maruz kalmanıza neden oluyor. Bende doğal güzelliğin insan eliyle dönüştürülerek pazarlandığı hissini uyandırdı. Yazları Samsunlular paketlenmiş bu bölgeye para verip piknik yapıyorlar. Terme’de 2 gün kaldım. Biraz dinlendim. Burcu Yeşilbaş’a teşekkür etmeyeceğim. Çünkü yaptığı iyiliği bu karşılamaz. Babası Osman abiye haber vererek beni “ağırlamasını” söyledi. Sazlı sözlü çok güzel bir gece geçirdik. Osman abinin sazı turda doping etkisi yarattı. Rakı ise su gibi aktı.

image1
Kamp alanı
image21
Osman abi ve arkadaşlarıyla

Konuyu dağıtmayı göze alarak bir şeyi yazmadan geçmeyeceğim. Ne zaman okudum bilmiyorum ama tarihte yaşamış Amazon kadınlarından bahsetmek istiyorum. Bildiğim kadarıyla Terme yakınlarında bağımsız bir devlet kurmuşlar, Karadeniz sahilinde hakimiyet sağlamışlardı. Hepsi asker olan Amazonlar’ın kocaları yoktu. İstedikleri vakit diğer milletlerden koca alırlarmış. Ve yine nerde okudum hatırlamıyorum, doğan kız çocuğun iyi yay kullanabilmesi için sağ memesini keserlermiş. Hipokrat’a “bunların kanunlarına göre, kızlarının üç düşman öldürmeden evlenemediklerini” söyler. Karadeniz’de yapılan arkeolojik kazılar oldukça sınırlı. Dünü öğrenebilmemiz için biraz daha beklememiz gerekiyor. Fakat Terme’nin kahvehanelerinde kesinlikle yeni şeyler öğreniyorsunuz.

image2.jpeg
Terme’den ayrıldıktan sonra teker Yason burnu için dönüyor. Bolaman yolunu takip ederek tırmanışa geçiyorsunuz.

Burası eski Karadeniz sahil yolu. Güzergahın en güzel manzarısını burada izleyebilirsiniz. Yılan gibi kıvrılan sahil yolunda bisikletle arkada bıraktığınız yolu – öteki yakayı görebilirsiniz. Uzun saçlının yerinde çay içmeye niyetlendim ancak çayı hazır değilmiş. En son kendisini 1998 yılında görmüştüm. Maalesef yüzündeki nur kaybolmuş. Perşembe üzerinden Kotyora’ya yani Ordu’ya vardım. Nasip olursa Yason burnunu ileride sevdiklerimle tekrar görmek isterim. Turda sadece bir gün otelde kaldım. O da Ordu’da. Bana biraz Eskişehir’i hatırlattı. Nedenini bilmiyorum. Tur sırasında Karadeniz’in Eskişehir’i deyip durdum. Şehire erken vardığım için bisikletimi dinlendirdim ve tabana kuvvet deyip akşama kadar Ordu’yu dolaştım.

image1
Perşembe

İstikamet tarihin bir kesitinde seyyahların hayalini kurduğu şehir Trabzon. Ama bunun için Kerasus yani kirazın anavatanını geçmemiz lazım. Artık söylemeye gerek yok bugün Giresun’da kiraz yetişmiyor. Romalılar bu şehri işgal ettiğinde Roma’ya kiraz fidanlarını götürmüşler. Yani kirazın Avrupa’ya oradan da İngiltere’ye yolculuğu Giresun’dan başlar. Arrianus yani “Xenophon” göre bu şehri Sinoplu’lar kurmuştur. Bugün yanıldığını söylemeye gerek yok. Çünkü Giresun aslında Trabzon’dur. Benim bu gülünç iddiamı okuyucu ne kadar ciddiye alır bilmem. Tek bildiğim Giresun yolunun bir türlü bitmemesidir. Keşap, Espiye, Tirebolu, Eynesil. Üstelik tünellerden geçmek istemediğim için Tirebolu tarafında yolu biraz uzattım. Yolu ufaktan kaybedince bir amcaya adres sordum. Tonyalı’ydı. Bana memleketimi sorunca “Çaykaralı’yım” dedim. İkinci “frenkansa” geçerek Trabzon Rumcası ile yolu tarif etmeye başladı. Romeyika’yı  bildiğimi düşünmüş olmalıydı. Aslında büyük kısmını anlamıştım. Nihayetinde Beşikdüzü tabelesını gördüm.

image2
Keşap
image1
Giresun’daki ucubelerden, sahil hattında fazlasıyla var.

Benim için Trabzon tam bir enkazdır. Aslında bu enkaz sadece Trabzon ile sınırlı değil. Kıyı şeridi tamamen ruhunu yitirmiş. Çirkin devasa binalar, kesme yollar, viyadükler ve buna bağlı olarak denizden kopartılmış şehirler. Her yer birbirine benziyor. Maalesef bu çirkinliğin başını Trabzon çekiyor.

Yıllar önce bir Fransız seyyah “İstanbul’daki tüm kış yürüyüşlerim boyunca içimde, hep yaklaşan baharda Trabzon’a gitme ve kavuşma arzusu vardı” diye yazmış günlüğüne. Bugün muhtemelen Trabzon’u görseydi kahır içinde ölürdü. Orda iki gün kaldım. Boztepe’deki ucube canımı acıttı. İmkanım olsaydı Yomra’yı da gözüm kapalı geçmek isterdim. Trabzon’a dair tek güzel hatıram evini bana veren, Hayratlı Alper’in kardeşi Yener’di. Alper’in bir gün adını ünlü Hayratlı’lar listesinde göreceğimize inancım tam.

image2.jpeg
Ayasofya
image1
Ganita
image2
Kızlar Manastırı, restore ediliyor. Ricayla içeri girdik.

Of’ta yemek molası vererek Rize’ye devam ettim. Rize inanılmaz pahalı bir şehir. Bu kadarını beklemiyordum. Rize’de Nuri’de kaldım. Muhtemelen kendisi farkında değil ama bana çayı sevdiren kişi olarak tarihe çoktan isimini yazdırdı.

Serap ile Çayeli’nde buluşamamamız tam bir Trabzon-Rize anlaşmazlığıydı. Sonunda buluştuğumuzda ise tam donanımlı kahvaltı beni masada bekliyordu. Ahını almış olmalıyım ki Çayeli çıkışında yağmura yakalanmıştım. Hava durumu tahminlerine her zaman şüphe ile bakarım. Ama bu sefer çok fena ters köşeye yatırmıştı beni. Yağmur hiç durmadı. Hopa’ya vardığımda heybemde su almıştı. Aslında bu kadar söylenmeme gerek yok. İtiraf etmeliyim ki Karadeniz turunda sadece bir gün yağmura yakalanmıştım.

image1.jpeg
Rize

Hopa’da soluklanmadan Makriyal’a yani Kemalpaşa’ya devam ettim. İşte o son 17 km bitmek bilmedi. Yağmur, gümrük kapısının tır trafiği, tüneller can sıkıcıydı. Sadece sürdüm. Kerim Ardahan tarafında olduğu için kardeşi Burhan karşıladı beni. Akşam Kerim ve “kuzenleri” yayladan indiler. Hemen yine sofra kuruldu. O masa 10 gün boyunca kalkmadı. Kerim ile yedik, içtik, yattık. Ertesi gün yedik, içtik, gezdik, yattık. Diğer gün sadece yedik, içtik. Ondan sonraki gün ise sadece içtik. Kerim’e sormayı çekindim ama sanırsam Kemalpaşa onun. Ya da o geniş sülalenin. İstediğimiz yerde çay içtik, yemek yedik. Ben zaten onun çoktan “kuzeni” oldum. Eğer bir gün fırsatım olursa ya Gerze’de ya da Kemalpaşa’da yaşamak isterim.

Unutmadan Kemalpaşa meydanda Altın Makas diye bir berber salonu var. Yolu düşen olursa Suat’a selam söylesin. Bir tıraş için 50 lira aldı benden. Paraüstü hala onda. O para ile size kesin çay ya da çorba ısmarlayacaktır.

image4
Cermakked Köyü (Hemşince)
image2
Medoğumkağ, ismini Kerim vermiş.
image5
Sonbahar filminin afişini güncelledim. (Hopa)
image3.jpeg
Metin Lokumcu’nun mezarı

*Ksenophon Sokrates’in öğrencisi Yunan filozof, yazar, tarihçi ve bir asker. Döneminin Anadolu’sunu merak edenler Anabasis (Onbinlerin Dönüşü) isimli eserine bir göz atabilir.

Kapak fotoğrafı: Yason burnu, Agios Nikolaos Kilisesi

Tur sırasında favori şarkılarım:

Shurimshine Çayis Birapa (Lazca)

Nikos Papavrimidis-Trabzondur yolumuz (Romeika)

Vova – Kukkun Kuka Gançagu (Hemşince)

Benzer Yazılar