LİVERA’YA BİR NAZIM GEÇMEDİ AMA LİVERA’DAN BİR NAZIM GEÇTİ

Tamer Çilingir

Katip Kasım İlkokulu idi okumayı yazmayı öğrendiğim okulum. Katip kıyafetleri ile bir hanımefendinin düşürdüğü mendili yerden alıp koklarken, ‘’Üsküdar’a giderken aldı da bir yağmur’’ şarkısı çalıyordu bu ilk tiyatro deneyimim için çıktığım sahnede. Katip Kasım tiplemesi, İttihatçı paşaları andıryordu.  Sonra Cengiz Topel idi okulum, Bakırköy’de; adını 1964 yılında Kıbrıs’da Rum köylerini bombalarken düşen uçağın pilotu yüzbaşıdan alan.
1979 yılında ise fiyakalı üniformalar içinde Kuleli Askeri Lisesi sınıflarındaydım. Kah Katip Kasım’dım, kah Cengiz Topel.
Trabzon’dan çocuk denecek yaşlarda İstanbul’a gelen babam İstanbullu olamamıştı, kalbi hep orda, Maçka-Livera’da atıyordu. Bu yüzden her yaz, ailecek Livera’ya taşınıyorduk. Bir ayla sınırlı olan bu taşınmalarımızda henüz elektriğin olmadığı köyümüzde adeta başka bir dünyada yaşıyorduk. Lüks lambasının ışığını, ışığın içinde renkleri seçmeye çalışışımı ve lüks lambasının fitilinin yanarken, tüpten gelen gazın etkisiyle çıkardığı ses hala kulaklarımda. Tereyağının, yumurtanın sarısının, mısır ekmeğinin, sütün, yoğurdun tadını ve kokusunu unutalı ise yıllar oldu.
Köyde çoluk çocuk herkesin Rumca konuşması ayrı bir travma idi benim için. Anne ve babamın bizden gizli bir şey konuşmak istediklerinde İstanbul’da konuştukları bu dil, burada Livera’da alenen konuşuluyordu. Hoş o yaşlarda bundan daha önemli sorularla uğraşmaktaydım. Köyümüzde neden Rumca konuşulduğuna dair kafamda oluşan soruların yanıtlarını aramaya çok yıllar sonra başlayacaktım.

Fiyakalı asker kıyafetleriyle Maçka askerlik şubesine gider, imza atardım bu yaz taşınmalarımızda. Ver her defasında Maçka sokaklarında ’’defol burdan faşist’’ sözleri ve sataşmalarına maruz kalırdım. Faşistin ne olduğunu bilmeyen yarı Katip Kasım, yarı Cengiz Topel ben, birgün bu ’’vatan hainleri’’nden  hesap soracağımı düşünür, öfkelenirdim.

İşte bu yıllarda beni çok daha etkileyen ve yaşamımdaki ilk ‘’kahraman’’ olan Nazım abiyi tanıdım. Babaannemin can komşusunun oğlu idi. Elinde bağlaması, kalın bıyıklarının altından gülümseyen dudaklarıyla nasıl da yakışıklı görünürdü. Bazen eşkiya dünyaya hükümdar olmazdı, bazen aldırma gönül Nazım abi. Bazen karlı kayın ormanı. En çok da eşitlik olurdu, adalet olurdu Nazım abi. Diyarbakır’da okuyor ya da çalışıyordu o yıllar, o yüzden de Fırat olurdu Dicle olurdu bazen.
Köyde istisnasız herkesin sevgilisiydi. Ben ise o yarı Katip Kasım, yarı Cengiz Topel halimle kızar ama içten içe büyük bir sevgi ve saygı duyardım O’na.

Yıllar sonra fiyakalı üniformaları çıkardığımda artık mazlumların safındaydım ve örnek olarak aldığım kişi Livera’nın karanlık akşamlarında bağlama çalıp şarkı söylerken, lüks ışığının gölgesini devleştirdiği o yüreği sevgi dolu insan olabilmekti. Bunu ne kadar becerebildiğimi bilmiyorum ama dört duvar arasında geçirdiğim yıllarda ondan tek bir selam alamadığıma üzülmüştüm sanırım. Çok yıllar sonra Maçka’ya gittiğimde ise, ne Nazım abiyi görebildim, ne de o fiyakalı üniformalı halime ‘’faşist’’ diyenleri. Bu kez ‘’bu komünist, terörist ne arıyor buralarda?’’ diyordu bir çok insan.

Sahi ne olmuştu bunca insana? O adaletten, eşitlikten sözeden, yüreği sevgi dolu olan insanların ölmüş olamazdı hepsi. Bugünlerde bir çok insandan da benzer şeyler duyuyorum; ‘’Karadeniz eskiden yiğit devrimcilerin mekanıydı, ne oldu böyle?’’ diye. Ondört yaşımda asker kıyafetleriyle dolaşırken, çocukları tarafından dahi ‘’faşist’’ diyerek dışlandığım o şehrin insanları, şimdi ben ve benim gibi düşünenlere ‘’terörist, bölücü, hain’’ diyor, bebeklerden katiller yaratılıyor, Hrant Dinkler katlediliyor, Türklük adına linçler yaşanıyordu.

Yüzyıl önce bu topraklarda yaşanan vahşetten haberdar değildik bir çoğumuz. Yalanlarla dolu bir resmi tarihin üzerine kurgulanan özgürlük, adalet, eşitlik talepleri de ne yazık ki, bu resmi tarihin dışına çıkamamıştı. İşte sorun buradaydı. 353 bin insanın katli, 200 bini Mübadele adı altında sürgün edilen Pontos / Karadeniz Rumları ve geride kalanlara dayatılan ‘’Ne mutlu Türküm diyene’’ ve ‘’Elhamdüllillah Müslümanım’’ onuru!

Tek tek insanların değil ama tüm orda yaşayan toplumun yüzyıldır en iyi Türk, en iyi Müslüman olduklarını ispat etme refleksinin sonuçlarıydı tüm bunlar. Kimileri en iyi Türklükle, kimileri en iyi Müslümanlıkla sürdürdürdüler bu yüz yıllık ölüm kalım savaşını. Solcu, sosyalist olduklarında dahi bu kimliklerden en azından birisini hep yedekte tuttular.

19 Mayıs 1919 Karadeniz’in baştan başa kana bulanmasının tarihiydi ama eşitlikden, özgürlükten, adaletten dem vuranlar 19 Mayıs’a dokunamadılar, eleştiremediler. Bir kurtuluş savaşı masalının gölgesinde katledilen, sürgün edilen, geride kalanları Müslümanlaştırılan, Türkleştirilen bu halkın ne yazık ki aydınları da, devrimcileri de bu resmi tarihin dışına çıkamadılar. Keşke olabilseydi; tamam hepimiz Türküz sorun değil, emekçilerin dini, vatanı yoktur diyebilseydik ve emekçilerin birliğini sağlayabilseydik, sömürücü sınıflara karşı örgütlenip, eşit, adil, özgür bir dünya kurabilseydik. Bunu yapmaya çalışmadık mı zaten on yıllarca? Elimizde dünyaca denenmiş onca örnek vardı, yiğit, kararlı, gözüpek devrimcilerimiz de vardı. Neden bu halkla birlikte, onların hak ve özgürlükleri için mücadele ettiğimiz halde mücadele büyümüyordu?
Bir yığın yanıt sıralanıyor bu soruya dair ama hiç kimse resmi tarihten, resmi tarihin yarattığı tahribattan, onun olumsuz etkilerinden sözetmiyor. Burda yaşanan 100 yıllık travmadan ve bu travmanın etkilerinden bahsetmiyor kimse.
Yaşanan bütün hayalkırıklıklarının yanıtı bu 100 yıllık travmada aranmalıdır, onun dışında yapılacak kitaplarca tahliller, tespitler, ustalardan alıntılar, yaşamda karşılığı olmayan sözlerden ibarettir sadece.

Bugün Nazım abimin yeni yazdığı bir yazısı geçti elime. Kalemi iyidir, bir yığın da öyküsü vardır, kitaplaştırdı bazılarını da…
Nazım abim demiş ki;
‘’Kurtuluş Savaşımızın şiirsel anlatımı Kuvayı Milliye Destanı’nı okumayanlar için çok üzülürüm. İnsanın kendini böyle bir şölenden mahrum etmesini anlamakta zorlanırım. En çok, Nazım Hikmet’in dünya görüşünü ileri sürerler. Bence temelsiz bir gerekçe. Böylesi sudan bahaneler geçmişte neyse de, günümüzde hiç te inandırıcı gelmemekte…’’
Oysa Kuvayi Milliye destanı; onbinlerce Karadenizli insanın devlet eliyle hayatının karartıldığı gerçeğini gizleyen resmi tarih masalının şiirsel bir anlatımından ibaretti… Bugün hala çocuklarımıza gerçekler yerine masallar anlatıyor olmak, bu masalları savunuyor olmak ne acı…

‘’Ah be Nazım abi!’’demedim. ‘’Livera’ya bir nazım geçmedi ama Livera’dan bir Nazım geçti’’ dedim içimden…

Benzer Yazılar