MAÇKA’DAKİ ÇOCUKLUĞUM… SAHİ NEDEN BÜTÜN AİLEM RUMCA KONUŞUYORDU?

Turgut Çiloğlu 

Fındık toplama zamanları ailece taşınırdık Trabzon’un Maçka ilçesindeki köyümüze…

Çocukluğumun en güzel ve en zor sıkıntılı anılarının saklı olduğu o sisin dumanın hiç eksik olmadığı dağlarda, elinde güğüm eve buz gibi su taşırken, akşam ve sis bastırınca mezarlığın yanından korkuyla hızlı hızlı yürümelerimi hiç unutmadım. Fındık işçilerinin tarlalarda fındık toplama işi bittikten sonra, çocukların bu tarlalara girmesine ve dallarda kalan tek tük fındıkları kendileri için toplamalarına izin verilirdi, buna ”kancilis” denilirdi. Bu toplanan fındıklar çocukların olurdu; bu fındıklar satılır ve para, toplayan çocuğa verilirdi. Her sene rekoru ben kırar kancilis’den en çok parayı ben kazanırdım. Mısır ekmeğini sevmezdim o zamanlar; İstanbul’da büyüdüğüm için beyaz ekmeğe alışkındım.

Haftada bir çarşıya (Maçka’ya) alışverişe gidilirdi. Çarşamba günü Maçka panayır yeri olurdu. Köyümüz yüksek bir dağın nerdeyse zirvesine yakın bir köydü. Kimliğimde adı ”Yazlık Köyü” olarak geçse de asıl adı ”Livera” idi…

 

ANARŞİZM KÖTÜ BİR ŞEY MİYDİ

Maçka’daki lisenin tabelasını ”Mahir Çayan Lisesi” olarak gördüğümde 1979 ya da 1980 yılının Ağustos ayıydı… Evet bu ismi tanımıştım, İstanbuldaki evimizin karşı duvarında ”Yolumuz Mahir Çayanlar’ın Yoludur” diye bir yazı vardı, aylarca silinmeden kalın kırmızı harflerle yazılmıştı. Babam onun bir ”anarşist” olduğunu söylerdi; anarşizmin ne olduğunu bilmememe rağmen kötü bir şey olduğunu düşünmeme yetmişti demek ki babamın söyleyiş biçimi. Mahir Çayan’a karşı gizli bir korku vardı içimde; işte yine karşıma çıkmıştı hem de bu sefer memleketimde.

Askeri öğrenciler tatile çıktıklarında eğer şehir dışında iseler, her pazartesi resmi üniformalarıyla bulundukları yerdeki askerlik şubelerine gidip imza atmak zorundadırlar. Her pazartesi aynı sıkıntıyı yaşıyordum; sabah erkenden kalkıp üniformalarımı giyiyor, Maçka’ya inen ilk arabayla askerlik şubesine gidiyordum. Maçka’da sokaklarda yürürken özellikle yaşıtlarım ve daha küçük olanlar ”pis faşist defol burdan” la başlayan ve daha ağır küfürlerle devam eden sataşmalarda bulunuyorlardı. Faşist ne demekti ki, kendimi nasıl savunacağımı bilemeden hızla askerlik şübesine gider imzamı atar ve yine aynı hızla köye döner, bir an önce üniformalarımı çıkarırdım.

 

MAÇKA’DA BAŞKA BİR DİL KONUŞUYORLARDI

Bunlarla sınırlı değildi sıkıntıları ondört onbeş yaşlarımın. Köyümüzde, Maçka’da herkes başka bir dil konuşuyordu; annem ve babam İstanbul’daki evimizde gizli bir şey konuşacakları zaman bu dili konuşuyordu aşinaydım ve Rumca olduğunu söylemişti babam. Okulda öğrendiğime göre en büyük düşmanlarımızdandı ”Rumlar”, ee niye onların dilini konuşuyordu ailem, akrabalarım ve bütün Maçkalılar?

Hele köydeki yaşıtlarımla sohbet ederken birgün birisi bana; ”yakında sizin evlerinizi, malınızı, mülkünüzü alacağız elinizden, yoksullara dağıtacağız” demesine ne demeliydi. Babam alınteriyle çalışıp kazansın, onlar babamın elinden alacaklarmış. Babama sordum doğru mu diye; ”yok oğlum korkma, hiç bir şey yapamazlar, ordumuz haklarından gelir yakındır”dedi, ben de ondört yaşımda o ordunun bir komutan adayıydım. İşte ilk politik düşüncelerim burda başladı. Ben anarşistlere karşıydım artık, o duvar yazısıyla başlayıp, Maçka’da yaşıtlarımın ”pis faşist defol” cümleleri ile devam eden korku ve sıkıntılarımı atlatabilecektim.

 

HERKESE SORUYORDUM RUM MUYUZ BİZ?

Babaannem ve Hacıbüyükbabam (büyükbabama böyle hitap ederdik hacı olduğu için) Türkçeyi pek iyi konuşamazdı; yaşlıların hepsi öyleydi. tabi herkese soruyordum Rum muyuz biz? diye. ”Asla, hayır” diyorlardı, Rumlarla birlikte yaşadıklarını bu yüzden onların dillerini öğrendiklerini söylüyorlardı. Yani Osmanlı iktidarından beri o Rumlar Osmanlıca ya da Türkçe öğrenip konuşmuyor, biz ”Türkler” incelik olsun diye onların dillerini öğrenip konuşuyor, üstelik onlar gittikten sonra bile bu dili kendi aramızda konuşmaya devam ediyorduk. Çok inandırıcı gelmemişti daha ondört yaşımdaki aklıma ama daha önemli bir mesele vardı; önce şu anarşistler meselesi çözülmeliydi diye düşünüp, Rumca meselesini fazla kurcalamadım.

 

İSTANBUL’DAKİ KOMŞULARMIZ ERMENİ VE RUM’DU

Ha bir de köydeki evimizin hemen yanında yıkık bir kilise vardı, nedense oraya gitmeye de korkardım, ordan geçmek zorunda bırakılmayayım diye ne dualar ederdim. Oysa İstanbul’daki tüm komşularımız Ermeni ve Rum’du. Her pazar kilisede ayin yaparlarken, gizli gizli onları seyrederdik bahçesindeki dut ağacına çıkıp.

Çok görkemli, şaşalı gelirdi gözüme o ayinler, kadın çoluk cocuk bütün aileler eğlenceye gider gibi gelirlerdi bana; oysa babam beni camiye götürmek istediğinde kaçacak yer arardım. Camide hata yapacağım, birisi bana bir şey diyecek diye ödüm kopardı. Cami o günkü aklımca kilise gibi eğlence değildi; kuralları olan davranış biçimleri çok sıkıcıydı ve herkes yine başka bir dil konuluyordu camide de. Duaların tümü Arapçaydı ve onları ezberlemek ne zor işti. Camide konuşan hocanın söyledikleri de tam Türkçe değildi ki, her cümle de mutlaka anlamadığım bir kaç Arapça ya da Osmanlıca sözcük olurdu. Ermeni komşularımız da bambaşka bir dil konuşuyordu. Türkçeyi bozuk konuşmaları nasıl da komik gelirdi bana, ama çok severdim onları.

Sonra askeri okulun ilk yılı hazırlık sınıfı boyunca İngilizce öğrendim, birinci sınıftan itibaren ek yabancı dil olarak da Rusça’ya başladım. Ruslar’ın da büyük düşmanımız olduğunu öğrenmiştim ama bana bu dili öğretmelerindeki amacı yıllar sonra anlayacaktım.

Ermeniler için de bazı arkadaşlarım ”bizim asıl düşmanlarımız” olduklarına dair korkunç hikayeler anlatırdı.

Ondört yaşımda başta Rumlar, Ruslar ve Ermeniler olmak üzere düşmanlarım vardı. Daha da önemlisi evimizin karşı duvarına yazılar yazan, Maçka’da lisenin tabelasını değiştiren, bana ”faşist”diyen, babamın malını mülkünü almakla tehdit eden ”iç düşmanlarım” ”anarşistler” vardı…

Türk olmamıza rağmen Rumca konuşan bir ailem, Ermenice ve Rumca konuşan komşularım, okulda bize İngilizce ve Rusça öğreten komutanlarım vardı… Ve Arapça, Türkçe, Osmanlıca karışımı konuşan cami hocamız ve Arapça dualarım vardı…

 

YAŞ ALDIKÇA DÜŞMANLARIM AZALDI…

Ah ondört yaşım ah!.. Ne mutlu ki, bu düşmanlarım çoğalmadı diğer yaşlarımda… Sonra Kürtleri, Lazları, Çerkesleri, Gürcüleri, Arapları, Süryanileri (İstanbul’da Süryani komşularımız da vardı ama ben onları Ermeni sanırdım o yıllar) tanıdığımda onlara düşman olamayacağım bir bilinçteydim.

Aleviliğe ilişkin ailemin (resmi söylem ve propagandadan etkilenen) düşüncelerinin değişmesinde de az biraz rolüm oldu sanırım…

Ama en önemlisi bütün bu milliyetlerin, din ve mezheplerin kardeşce yaşacağı bir düzen için savaşan ve bedeller ödeyen, insanlığın onuru DEVRİMCİLER’i tanıdım…

Ondört yaşımda ”anarşi ve teröre” bulaşmayayım diye evlerinin tek oğlunu askeri okul sınavlarına sokan anne ve babam, onyıllar sonra ”kaderin önüne geçilmezmiş” diyecekti…

Benzer Yazılar

One Response

  1. Anton