MEMLEKET HASRETİNİ ANCAK YAŞAYANLAR BİLİR

Diaspora’dan gelip memlekette anne babaların, nine ve dedelerin aile ocağını arayanların hikâyeleri anlatmakla bitmez. Duyguların içiçe geçtiği, umuttan hayal kırıklığına, öfkeden teselliye yola alınan bu sevgi ve hasret haccının yeni yolcularından biri de İsveç’te yaşayan Lilia (Lili) Margosyan oldu. Büyük dedesi Res Lakho’nun izinde Sasun’a giden Lili’nin yolculuğuna, Sasun aşığı Besse Kabak ve sasun.org sitesi sahibi Behçet Çiftçi de eşlik etti. Lili’nin bu etkileyici yol ve köken hikâyesini Çiftçi’nin tanıklığı ile aktarıyoruz.

“Kadınlar, çocuklar sarıyor etrafımızı. Lili, heyecanla soruyor “Lakho’nun evi nerede?”İndiğimiz yerin hemen yanını gösteriyor köylüler bize. İşte geldim, diyor Lili yüz yıl sonra. Yorgun, yitik ve efkârlı… Yüzyıllık ağır hüzünlerle geldim, diyor. Fakat paramparça olmuş hayaller ve umutlar… Hemen her şey harabeye dönmüş. Lili şaşkın, köylüler de şaşkın…”

Behçet Çiftçi 

Memleket hasretinin nasıl bir şey olduğunu ancak yaşayanlar bilir. Ata toprağındaki bütün yaşanmışlıklar, aidiyet duygusunu yeşertir insanda. Nereye gidersen git; memleketinin tek bir parça taşını, toprağını değişmesin. Misal, Maratug’un karını tonlarca yağmura değişmezsin. Derelerini, meyvelerini, otlarını, çiçeklerini, kuşlarının yerine başkasını koyabilemezsin.

Memleket hasretinin ancak yaşanmış sevinçler, acılar, hayallerle olabileceğini düşünürdüm hep. Hiç yaşamadığın bir coğrafyaya özlem duyabilir mi insan? Sanırım bunun en güzel cevabı Lili’nin öyküsünde saklı. Göç yollarında Mıgırdiç Margosyan’ın tespih taneleri gibi dört bir tarafa saçılmış ve memleket özlemiyle yanıp tutuşan çok kişiyi tanıdım. Bu tespih tanelerinden birinin özlemine ve bu özlemin gerçek ile düş arasında gerçekleşmesine tanıklık ettim. Bu tanıklık hayatımda unutulmayacak anlardan biri oldu.

Çırtinik meğer hayal değil, gerçekmiş!

Lili’nin öyküsünü ilk olarak benim için ayrı bir yeri olan Besse Kabak’tan öğrendim. Lili, Çırtinik’i çocukluğundan bu yana büyüklerinin kendisine anlattığı hikâyelerdeki bir köy olarak hayal etmiş. İstanbul’da Meryem Ana Kilisesi’nde Sasunlularla karşılaştığı ana kadar da anılarında saklamış büyük dedesinin köyünü. O gün köyünün halen var olduğunu duyunca önce şaşırmış, sonra da hemen görebilmenin isteğiyle dolmuş.

Çırtinik Lili için, çocukluğundan beri dinlediği büyük dedesinin Sasun’a olan özleminin simgesi. Bir gün dedesinin mezarı başında çok sevdiği Çırtinik köyünün toprağından buraya mutlaka biraz getireceğine dair söz vermiş. Böylece de yüzyıllık ağır bir yükün altına girmiş.

Sasun’da İsveç rüzgârları

Hazan mevsiminin yaklaştığı bir günün sabahında Batman’da karşılıyoruz misafirlerimizi. Lili, minyon tipli olmanın dışında İsveç’in bütün havasını taşıyor üzerinde. Eşi Nairi ise sanki yıllardır Batman’ın havasını solumuş bir izlenim bırakıyor insanda. Nitekim sonrasında kendisinin Beşirili olduğunu öğreniyoruz. İsveç’ten beraberlerinde çok kültürlü bir toplumda yaşamanın koca birikimini de getirmişler. Bu sayede aramızdaki dil sorunu da hemen çözüldü. Sasun’a doğru yolculuğumuzda Ermenice, Kürtçe, Arapça ve Türkçe ile sohbet iyice koyulaştı.

Hayalindeki Sasun’u gerçeğe dönüştürme heyecanını yaşayan Lili’nin dileğini gerçekleştirmek için yola koyuluyoruz. Bütün gece hiç uyumamış olan Lili, sabah mahmurluğunu üzerinde atamayan bizden daha diri duruyor. Sasun’da ilk soluğumuzu Sevek’te alıyoruz. Ben ‘Sevek’ diyorum, Besse ‘Sevag’ diyor. Başlıyoruz aramızda Sevag’ın adını ve anlamını tartışmaya. Lili araya girerek Sasun ağzıyla “Ava reş” (Kara su) diyor ve böylece noktayı koyuyor.

‘Evet, biz Sasunlular deliyiz’

Sasunluların konukseverliği dah ilk andan sarıyor bizi. Sahibinden müsaade alarak girdiğimiz Sevek’teki bahçede, Sasun’un meyve ve sebzelerinin ilk kez tadına bakıyor misafirlerimiz. Ama yol uzun. Çırtinik köyüne doğru Sason çayının yardığı derin vadiyi geçerek dağların yamaçlarında kıvrılan yolda ilerliyoruz. Arabamız yukarılara doğru çıktıkça Nairi’nin sessizliğini Lili’nin kahkahaları bozuyor. Uçurum kenarında yol aldıkça Nairi, dağların yüksek yamaçlarındaki köyleri gördüğünde Sasunluların gerçekten deli olduğuna kanaat getiriyor. Bir Sasunlu olarak cevabı Lili hemen veriyor: “Evet, biz Sasunlular deliyiz!”

Köyüne yaklaştığımızda Lili’nin heyecanı artıyor; sesi daha bir canlı çıkmaya başlıyor. Besse arada çeviri yapıyor bize. Lili’nin dedesi, Manug’un oğlu Lakho Tumayan olarak tanınırmış ve köyün reisiymiş. İki katlı evleri bir derenin yanında yer alıyormuş. Tehcir zamanında göç ederlerken dedesinin bir kız kardeşi yolda hastalanmış; diğeri de yolda hayatını kaybetmiş. Bir gün tekrar geri alırız umuduyla edesinin kız kardeşini yedi oğlu olan bir şeyhe bırakmışlar. Ama sınırlar kapandığı için de bir daha ulaşmam mümkün olmamış ona.

‘Lakho’nun evi nerede?’

Bu hüzünlü hikâyeyle köye varıyoruz. Heyecan, kaygı,keder, sevinç hepsi bir arada… Çırtinikli köylüler karşılıyor bizi. Kadınlar, çocuklar sarıyor etrafımızı. Lili, heyecanla soruyor köylülere “Lakho’nun evi nerede?” diye. Kaderin bizi getirdiği yere bak! Bu tesadüften öte bir şey; indiğimiz yerin hemen yanını gösteriyor köylüler bize.

İşte geldim, diyor Lili yüz yıl sonra. Yorgun, yitik ve efkârlı… Yüzyıllık ağır hüzünlerle geldim, diyor. Fakat paramparça olmuş hayaller ve umutlar… Hemen her şey harabeye dönmüş. Lili şaşkın, köylüler de şaşkın… Nairi her ânı kaydediyor; bizler de anlatılması zor bir duygular içindeyiz.

Uzun yıllar özlemle, sevgiyle harmanlanarak en ufak ayrıntısına varıncaya kadar anlatılan ata evinin boş kalan yeri, Lili’nin ruhunda fırtınalara dönüşüyor. Anlatılanlar Lili’nin yüreğinde öyle derinde yer etmiş ki, yüz yıl geçmiş olmasına rağmen atalarına ait o evin yıkılmış olabileceği ihtimalini hiç düşünmemiş bile. O anki kızgınlıkla yıkık duvarlar arasında dolanmaya başlıyor. Zorlandığını görenlerin yardım amacıyla uzatılan elleri “Ben çıkarım gerek yok” diyerek tutmayı reddediyor. Sanki “Lakho’nun evini niye yıktınız, hayallerimi niye yerle bir ettiniz!” diye bağırıyor içinden o an. İsyanı karşısında sesi kısılıyor, duyuramıyor kimselere sesini.

Bir süre başını iki elli arasına alarak oturuyor dedesinin harabelerinde. Köylülerin dudaklarında dolaşan Lakho ismiyle neden sonra kendine getiriyor. Aradan yüzyıl geçmesine rağmen dedesi Lakho’nun isminin halen yaşıyor olması besbelli duygulandırıyor Lili’yi. Yüreğindeki isyan da bu fark edişle yatışıyor yavaş yavaş.

Sonradan anlattığında daha iyi anlayabiliyoruz Lili’nin o anki duygularını. “Evin orada olmadığını gördüğümde ilk başta çok büyük kızgınlık duydum içimde. O insanların dedemim evinin yıkılmasıyla bir ilgilerinin olmadığını öğrendiğimde kızgınlığım yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Onlar da otuz kırk sene önce başka bir köyden bu köye gelip yerleşmişler. Çocukluklarında çevre köylülerden burada bulunan iki katlı evin dedemin evi olduğunu öğrenmişler. O insanlar olmasa belki de dedemin evinin yerini dahi bulamayacaktım. Durumu idrak edince bu insanlara bir yerde minnet duymam gerektiğini anladım…”

Derken Hori çıkıyor sahneye. Çocuklar “O delidir” bağırışırken, Lili’yle bir anda kucaklaşıyorlar. Sanki yüzyıllardır Lili’nin atalarının ruhunu almış da bu anı bekliyormuş gibi…. Sarmaş dolaşlar bütün gün. Hori neredeyse hiç yalnız bırakmıyor Lili’yi.

Hori ile kucaklaşma

Derken Hori çıkıyor sahneye. Çocuklar “O delidir” bağırışırken, Lili’yle bir anda kucaklaşıyorlar. Sanki yüzyıllardır Lili’nin atalarının ruhunu almış da bu anı bekliyormuş gibi…. Sarmaş dolaşlar bütün gün. Hori neredeyse hiç yalnız bırakmıyor Lili’yi. Büyük dedesi Lakho’nun bahçesinde akan çeşmeden su içiyor Lili. Çeşme başında uzun bir süre suya dokunarak düşlüyor atalarını. İsveç’e götürmek için yüzyıllardır akan sudan pet şişelere dolduruyor.

Kendisi için kutsal olan büyük dedesinin toprağından ayrılmadan mum yakıyor harabelerdeki taşların üzerine. Daha sonra köyün kilisesi olan Surp Kevork Kilisesine ve mezarlığa gidiyoruz. Saatlere sığdırılan yüzyıllık hasreti, kilisede gidermeye geliyor sıra. Define avcıları kiliseyi harabeye çevirmiş, mezarlık da aynı durumda. Sasun’un birçok yerinde olduğu gibi buralar da delik deşik. Harabelerde biraz dolaşan Lili, kilisede mum yakıp dualar ediyor. Daha sonra dedesine verdiği sözü yerine getirmek için kilisenin toprağından biraz alıyor. Tarifsiz bir hüzün ve mutluluk içinde köye dönüyoruz tekrar.

Bir modern Prometheus

Modern Prometheus gibi görüyorum Lili’yi. Geçmişin karanlığından, tanrılardan ateşi çalarak insanlara sunuyor sanki. Lakho’nun evinde, harabe kilisede eriyen mumlar insanlara ışık oluyor. Yıllar sonra dostlukların ölümcül darbelerle kırılmadığı bir akşamüstü, Sasun’un dağlarındaki bütün çiçeklerin kokusu sofradaki balda sunuluyor bize.

Gün ışığı yerini karanlığa bırakırken Prometheus’un ateşi evlerine çekilen köylülerin gecesini ışığıyla aydınlatıyor. Tanrıların karanlıkta bıraktığı ruhlarla birlikte, akşam yemeğiyle karınlarını doyuran köylüler doluyor toprak kokan evin odasına. Kadın, erkek, çoluk, çocuk… Eriyen mumlarla birlikte köylülerle aramızdaki mesafelerde yok olup gidiyor. Köye ilk indiğimizde “Bunlar işaret arıyorlar, define peşindeler “ şeklinde köylülerden kulağıma gelen sözler, Lili’nin memleket hasretiyle yanıp tutuşan gözlerindeki keder, sevinç ve samimiyette kaybolup gidiyor. Her gelen Lili’ye sarılıyor, Lili de onlara. Herkes sanki gurbetten bir akrabaları gelmiş gibi hasret gideriyor. Kimse kimseyi yabancı görmüyor. Dört dilde koyu bir sohbet başlıyor gecenin aydınlığında… Sasun dağlarının yamaçlarında ay ışığının aydınlattığı gecede, Çırtinik köyünün temiz havasıyla huzurlu bir uykuya dalıyoruz.

Sabah oluyor… Yan odadan Lili’nin sesi geliyor halen. Mutluluktan sabaha kadar yatmadığını düşünerek taş evin tahta kapısından dışarının serinliğine bırakıyorum kendimi.  Toprak dama çıkıp dağların ardından yavaş yavaş yükselen güneşin doğuşunu izliyorum. Biraz sonra Lili’nin sesi yankılanıyor kapıda. Onu da dama davet ediyorum. Tepeden köyü bir süre izledikten sonra dedesinin harabelerine takılıyor gözleri. Bir süre öylece durup izledikten sonra dayanamıyor ve tekrar oraya gidiyor. Her ayrıntıyı hafızasına kazımak ister gibi dokunuyor duvara, taşa, ağaca.

Kahvaltıdan sonra ayrılık vakti yaklaşıyor. Ve yeni bir hüzün… Memleket hasreti değil bu sefer, ayrılığın verdiği bir hüzün bu. Bir gün öncesinde dedesinin harabelerindeki Lili’nin isyanı, Lakho’nun bir zamanki bahçesinde inşa edilmiş okulun varlığı ve köylülerin misafirperverliği karşısında mutlu bir üzüntüye bırakıyor kendini.

‘Buraların hepsi Lakho’nun toprakları!

Kahvaltıdan sonra Mişkiğ köyüne gideceğiz. Lili ve Nairi’yle yürüyerek gitmeye karar veriyoruz. Hasretini sevince dönüştüren köylülerle vedalaşmaya başlıyor Lili. Kadın, erkek, çoluk, çocuk, yaşlı demeden hepsine tek tek sarılıyor. Lili’nin gidişine en çok üzülen Hori. Belki de hayatının hiçbir deminde bu kadar mutlu olmamıştı.

Mişkiğ yolunda uzaktan köyünü seyre dalıyor Lili. “Buraların hepsi Lakho’nun toprakları” diye eliyle gösteriyor uzakları. Mişkiğ köyünde herkes yeni bir güne başlamanın telaşı içinde. Yolda ağaçtan ceviz toplayan, evlerinin damında kurutmalıkları seren, hayvanların peşinde koşuşturan köylülerle karşılaşıyoruz. Bizi gören köylüler, “Bize hazinenin yerini gösterin, paylaşalım” diye takılıyorlar.

Mişkiğ’de Lili’nin akrabası Şero’nun evini soruyoruz. Köylülerin bize gösterdiği bahçe kenarındaki patika yoldan ilerleyerek harabe halindeki iki taş evin arasında duruyoruz. “İşte burası, bakımsızlıktan yıkıldı” diyor köylü. Besse ve Lili hemen yıkık evin duvarındaki Ermenice yazıyı okumaya girişiyorlar. “1908’de İsvahanlı …” Bizlerse dut ağacının dallarına sarılmış siyah üzüm salkımlarını koparıp yiyoruz.

Mişkiğ köyü, Çırtinik’ten daha büyük ve kalabalık. Ama Lili, hiçbir şeyini beğenmiyor buranın. Ona göre suyundan çocuğunavarıncaya kadar Çırtinik’in her şeyi ayrı bir güzel.

Bir süre Mişkiğ’de kaldıktan sonra yeniden yola çıkma vakti. Arabanın içindeki manzarayı görünce Lili’ye ”Arabanın içini Çırtinik köyüne çevirmişsin” diye takılıyoruz. Taş, toprak, ceviz, üzüm, nar, domates, biber, renk renk çiçekler arabanın her köşesine dağılmış durumda.

Mezopotamya ovasından kuzeye, Sasun Dağlarına yol aldıkça derin vadiler boyunca bir kolyenin inci taneleri gibi ard arda sıralanır köyler: Malamerge, Sebane, Gundenu, Şekhan, Kabilcoz, Değane, Kedir, Aritem, Komk, Kağkig, Avırdots, Şiganik…Yirminci yüzyıl başlarına kadar da tarihi Sasun şehrinin kurulu olduğu Bozıka’ya doğru Sasun çayının aktığı derin vadi boyunca ilerliyoruz. Dzovasar ve Mereto’nun (Maratu) zirvelerinde eriyen karlarla coşan dereler yüzyıllardır Mezopotamya ovasına bereketi taşıdı.  Dere kenarındaki çınar ağaçlarının arasında kurulmuş asma köprüler sayesinde bir yakadan diğer yakaya geçmeye çalışıyor köylüler. Kağkig’ten sonra asfalt yol yerini toprak yola bırakıyor. Toprak yolda sarsıla sarsıla, Lili’nin arabaya saçılan Çirtinik köyünü hatırlarını toplayarak Bozıka’ya varıyoruz.

Üç derenin kenarında bir tepe üzerinde kurulmuş kalenin kalıntıları uzaktan beliriyor. Kaleye küçük bir patika yoldan tırmanıyoruz. Besse en önde ilerlerken dağlı Lili, arkasında tırmanmaya çalışan ovalı Nairi’yi göstererek kahkahayı patlatıyor yine. Sasun destanındaki Tavit’in deli ve inatçı yapısını kaleye tırmanan Lili’de görüyorum. Yürümenin bile zor olduğu yokuşu Lili, ayakkabısını eline alarak yalın ayak çıkıyor. Kalenin tepesinde Dzovasar ve Maratug’nun serin esintisiyle geçmişin yaşantısını düşlemeye başlıyoruz.

Komk köyündeki Bedros Arakyal Manastırı’na doğru Kağkig’ten geçerken Karasun Manuk olarak bilinen mağara kilisesine uğruyoruz. Lili, yine atikliğiyle en önden başlıyor yürümeye. Besse, eskilerden duyduğu Teğo çoçonun (nine) hikâyesini başlıyor anlatmaya. “Tehcir zamanında Teğo, genç bir kız iken köyde kalıyor; daha sonra da evleniyor. Ama hiçbir zaman Müslümanlığı kabul etmiyor. Yaşlandığında bile Teğo çoço, dere üzerindeki asma köprüden geçip bin bir zorlukla patika yolu tırmanarak Karasun Manuk kilisesine gider ve duasını edermiş. Yıllar sonra kendisini almaya gelen akrabalarına ‘Bu yaştan sonra bir yere gidemem, bırakın kendi memleketimde öleyim’ demiş…”

Teğo çoçonun bu çileli yolunu en önde ilerleyen Lili’nin öyküsüne benzetiyorum. İskandinavların soğuk diyarlarından yıllarca Sasun’a duyduğu özlemde çileli bir yolun sonu.

Yarım saatten uzun bir yürüyüşten sonra Bedros Arakyal Manastırı’nın harabelerine varıyoruz akşamüstü. Gökyüzü, Lili’ye atalarının topraklarına “hoş geldin” der gibi renkten renge girerek görsel bir şölen sunuyor bize. Harabelerde dualar yükseliyor gökyüzüne; gökyüzü kızıla boyanıyor. Karanlık basmadan patika yoldan aşağı inmemiz gerek. Ardıç ve meşe ağaçlarıyla kaplı yokuşu inerken manastırın kaderini düşünüyorum bir taraftan. Harabelerinde bile ince bir taş işçiliğe sahip olduğunu görebiliyor insan. Elli yıl öncesine kadar da sağlamdı demişti İzzet amca. Defineciler zarar vermeseydi eğer, belki de bugün Mor Gabriel ve Deyrul Zaferan manastırları gibi bölgenin en önemli turizm merkezi olabilirdi.

Yolculuğumuz ertesi gün derin vadilerin kenarından kıvrılan toprak yoldan Hoyt vadisine doğru devam ediyor. Kağkig’ten sonra dere kenarına kurulu köyler, yerini yamaç köylerine bırakıyor. Tanitsor yolundan Şiganik üzerinden Hoyt mıntıkasına geçiliyor. Ama yolları aşmak çok kolay değil. Şiganik köyüne varmadan derin vadide yer alan Arzivi dağındaki Asdvadzadzin Kilisesi uzaktan bile görkemli bir yıkıntı gibi duruyor. Sasun’un son noktasında dağların zirvesinde yazdan kalma harika bir esinti eşliğinde manzarayı izliyoruz. Bir tarafta çift başlı Maratug; diğer tarafta Hoyt vadisi… Kulp tarafına döndüğümüzde zirvesindeki bulutlarla ‘Ben de buradayım’ diyor Dzovasar. Dağ yamaçlarının bir kısmı yabani kavak ağaçları ve meşe ağaçlarıyla mevsime rağmen yemyeşil…Güneş yavaş yavaş aydınlatıyor köyleri, vadileri, dağları.

Düş ve gerçek arasında, uçurumun kenarında hayata yeni bir başlangıç Lili’nin öyküsü. Düşlerle anlatılan hikâyelerden yola çıkarak köklerinin ait olduğu Sasun’da atalarını yaşadı.Vadilere, dağlara, çayırlara yaşanmışlıkları, hayalleri,  hüzünleri, sevinçleri sığdırdı bu kısa zamanda. İsveç’e beraberinde küçük Çırtinik köyünü de götürdü. “Bu dağların suyunu içen insanların kötü olacağına inanmıyorum” demişti. İçine büyük dedesinin köyünü, o köydeki kucaklaşmaları da katıp bu bilgiyle yeni memleketine döndü.

‘Dağlık Sasun mucizedir’
sasun“Adım Lilya, İsveç’te yaşıyorum köklerimse Çırtinik’e uzanır. Res Lakho büyük dedem olur. Babam Doktor Robert, Rest Lakho’nun torunu.
Sasun iline vardığımda halen nereye geldiğimin ayırdına varamamıştım. Sevag’da ilk kez Sasun’un suyunu içtim, cevizini yedim. Olgun narları ile dalları bükülmüş, nar ağaçlarına hayran oldum. Aynı sudan içen, aynı toprağın insanlarının bir olduğunu gördüm. Onların engin konukseverliğini yaşadım.
Bir an önce Çırtinik’e ulaşmak için heyecanlanıyordum. Artık hayal bile edemeyeceğim kadar yakındım oraya. Nihayet buraya ayak bastığım anda benliğimi saran duyguların anlatacak sözcük bulamıyordum. Benim de bir dalı olduğum ağacın kökleri bu topraklarda.Ben Lakho atamın, Kevork dedemin babam Robert’in, ninem Rehan’ın yüzyıllık özlemini gideren, Sasun’a köyümüz Çırtinik’e, evimize ulaşan, toprağın, suyun, ağacın, otun, dağın,bayırın özlemini alan dalıyım.
Ama evimiz yoktu artık… Bir an öfkemden boğulacak gibi oldum, evimizden geriye sağa sola saçılmış bir taş kümesi kalmıştı.Büyük dedemin çatısı, üstünde biriken karın ağırlığı ile çökmüş duvarının taşları ise köylüler tarafından götürülmüştü. Kendilerine yeni evler inşa etmişlerdi o taşlarla. Evin taşlarının bir kısmı ile de bizim evin temellerinin üstüne okul yapmışlardı. Okulu görünce, yüreğim biraz soğudu. Babam yaşamı boyunca insanları aydınlatmaya çalışmıştı. Şimdi de bu okul küçük çocukları aydınlatıyordu. Bu düşünceyle teselli buldum.
Dağlık Sasun ili mucizedir. Mucizeden başka ne diyebilirim? İnsanlar yüzyıl sonra atam Lakho’nun adını anımsıyorlar. Bunu bilmek bana yeter.”

 Kaynak: http://www.agos.com.tr/memleket-hasretini-ancak-yasayanlar-bilir-5941.html

Benzer Yazılar