NE YAPMALI VEYA 24 NİSAN 2015’E İLİŞKİN BİR ÖNERİ

Bekir Karadeniz

Solcular açısından düşünülünce bu başlık hemen Lenin’i (1870-1924) çağrıştırıyordur. Doğrusu eski bir solcu olarak benim de ilk aklıma gelen bu. İkincisi de Çernişevski (1828-1889) ve »Nasıl Yapmalı« kitabı ekleniyor. Zaten Lenin de ondan etkilenmişti. Ama benim kullandığım başlık bunların ikisine de benzemiyor. Nedeni ise, ne yapılabileceğine ilişkin belki birkaç basit öneri olacak. Çözümü ben de bilmiyorum çünkü.

Çoğu insan yine bu »eski solcu« kavramından hemen tersini çıkaracaktır, tahmin ediyorum. Eskiden şu ya da bu taraftan olduğunu söyleyen birinin artık bunun tam tersi olduğu düşünülür. Savrulmak ve ara renkleri yok saymak Türkiye toplumunun fena halde sarıldığı bir yöntemdir. Ama yanlış. Bu yazıda değineceğim şeylerden biri de bu zaten. Birisi eskiden solcuyken, şimdi değilse sağcıdır ya da eskiden sağcıysa ve şimdi değilse solcudur mantığı galiba çok rağbet görmektedir. Gerçi biri birinden daha kolay olabilir ama ikisi aynı kolaylıkla olmaz. Olması da gerekmiyor.

Sağın birçok teorisyeninin geçmişinde solcu olması, bu anlamıyla sağın yeterince entelektüel birikim oluşturamadığına örnek sayılabilir. Oysa geçmişinde sağcıyken sonradan sola geçerek teorisyen olabilmiş (gerçi ben olmamışını da hatırlamıyorum ya) bir örnek yoktur. Şöyle açıklayayım: Benim bildiğim kadarıyla Türkiye’nin sağ entelektüellerinde Cemil Meriç (1916-1987) hariç, soldan sağa geçmeyen biri yoktur. Necip Fazıl’dan (1904-1983) İsmet Özel’e tümü solcuyken edindikleri birikimleriyle sağcı oldular ve yine bildiğim kadarıyla ondan sonra çok özgünce sağa ait olan bir şey üretemediler. Yani solcuyken ulaştıkları birikimleriyle sağcılık yapmaya devam ettiler. Bu da çok zor olmadı onlar için. Tekrarlarsam, Cemil Meriç’i ayırıyorum. Çünkü her düşüncesini beğenmesem ya da mantıklı bulmasam da özgün ve çok değerli düşünceleri de bulunmaktadır. Düşüncelerinin temeli, ötekilerin tersine İslamiyet değil Doğu kültürü ve bilgisidir. Yani Cemil Meriç İslamiyeti de Doğu (hatta Hint) kültürünün içinde inceler ve özel bir yere oturtur. Belki de onun için solcular arasında da en çok okunan ve saygı duyulan sağcı entelektüel Cemil Meriç’tir.

İşte bu anlamda solda bir Necip Fazıl veya İsmet Özel yoktur. Herhalde Türkiye sağı da kendi özgünlüğünü yaratabildiği zaman bu gerçekleşmeye başlamış olur.

Yine üç önceki paragrafa döneyim. Eskiden solcu olma kavramının sağcılıkla ilgisini aramak yerine, solun var olan biçimlerinin sorgulanması ve (adı ne olursa olsun) yeni arayışlara yönelmenin, bu anlamda kafa yormanın öne çıkarılması daha anlamlı olurdu. En azından eskiden olunduğu gibi olunmadığı, olunamayacağı anlamını yükleyerek işe başlamak daha iyi olabilirdi.

Şimdi neden böyle bir giriş ihtiyacı hissettiğimi belki daha kolay anlatabilirim.

Türkiye’nin siyasi geleneğinde (galiba başka gelenekleri de böyle) her şeyi bir yerlerden beklemek fazlasıyla sorunlu bir durumdur. Hatta bu çoğu zaman sorumluluk üstlenmemenin gerekçesine dönüşebilmektedir. Belki ayrı bir inceleme konusu olabilir bu ama yine de biraz açmaya çalışayım. Belediyenin hizmet vermesini beklemek, vergisini ödeyen her yurttaşın en temel hakkıdır. Ancak sokağına çöp boşaltan, yerdeki herhangi bir çöpü alıp (varsa) çöp tenekesine atmayan insanın psikolojisi herhalde belediyenin hizmetindeki kusurla açıklanamaz. Evlerini pırıl pırıl tutan insanların kaçının evinin önündeki pisliği temizlediğini gördüğünüzü hatırlamaya çalışın. Bu ayrıntıları herkes kendi payına düşünebilir.

Türkiye’nin siyasi geleneği derken toplumun bir kesimin kastetmiyorum. Sistemin böyle işlediğini vurgulamayı amaçlıyorum. Yani nedense her zaman her şey hep başkalarından bekleniyor. Daha da kötüsü bu beklenen şey devlet tarafından yasalaşmadan toplumda da kabul görmüyor. Galiba Osmanlıdan bu yana hep böyle yürümüş bu iş. Artık bir davranış biçimi, kültür olmuş gibi. Devlet herhangi bir konuda resmi açıklamasını yapmıyorsa onu savunabilmek (tabii ki tehlikeli bir iştir) neredeyse imkansız olarak kabul edilmektedir. İşin kötü tarafı, bunu yaparken bilinçli ve sonuçları hesaplandığından değil, artık içgüdüsel olarak bu hale gelmiş olmasıdır. Resmi ideolojiyle uyuşmadığında itiraz etmemek doğal bir davranış olarak içselleştirilmiştir. Haliyle bunun ağır sonuçları oldu geçmişte veya bugün yine olabilir. Ama Gezi Parkı protestoları zamanında sivil itaatsizliğin bu denli geniş çevrelere yayılması, ilgi bulması itiraz zamanının geldiğine işaret ediyor olamaz mı?

Resmi olmayan, ancak toplumda karşılık bulan ve her zaman eleştirilebilirliği bulunan kuralların çoğalması demokrasinin gelişmişliğiyle doğru orantılıdır. Bireyin ya da herhangi bir grubun/topluluğun, başkalarını incitmeden düşüncelerini açıklamasını yasalarla belirlemek yerine, yasalarla böyle bir hakkın olduğunu belirlemeye yönelmek gerekir.

Bir şeyleri savunabilmek, bu konuda çeşitli işler yapmak için sadece yasaların belirlediği çerçevede kendini sınırlamak yerine ilerlemek ve yeni yöntemler geliştirmek gerekir. Her yeniliğin bir önceki eskinin içinde geliştiği ve kabuğunu kırabildiği oranda var olduğu düşünülürse bu gereklilik daha iyi anlaşılır.

Bu yazıda değineceğim soykırım(lar) meselesi değil herhangi bir konuda devletten açıklama ve tavır beklemek belki de Türkiye toplumunun en edilgen ve bu anlamıyla sevimsiz yanıdır. Oysa sivil itaatsizlik tam da buna karşı durmak demektir. Yani resmi olandan farklı bir yaklaşımda bulunma hakkını savunabilmek aynı zamanda demokratik muhalefetin de temelidir. Sorun, resmi olana karşı çıkmak değil, resmi olanın belirlediği kuralların sorgulanabilir olmasını sağlamaktadır. Yoksa resmi olan her şeyin yanlışlığından hareket etmek değil buradaki mesele. Ayrıntı, bir şeye iş olsun diye karşı durmak değil, gerektiğinde karşı durabilme hakkı arasındaki farkta gizlidir. Çünkü koşulsuz bir itaat aynı zamanda koşulsuzca devlet geleneğine bağlanmadaki tehlikeyi de belirginleştirmektedir.

Bir barda eğlenirken Kürtçe şarkı isteyen insanı öldürenler, Başbakan Kürdistan dediğinde sokağa dökülmedi, kan gövdeyi götürmedi, kimsenin gıkı çıkmadı. Bunun nedeni, o şarkının bilmem hangi dilde söylendiğinden dolayı insan öldürmekten geri durmayanların ikna olmaları ya da birdenbire hoşgörüyle donanmalarıyla ilgi değildir. Tam tersi devletten bunu duydukları için gıkları çıkmamıştır. Halbuki o cinayeti işleyenler devlet ağzından yapılan bu açıklamaya da itiraz edebilmeliydi. Gerçi sağın devlete itiraz geleneği galiba İslamiyetten itibaren fena halde törpülenmiştir ama yine de genelleştirmemek gerekir. Ancak burada İslamiyetten söz ederken İslamı temel alan ideolojilerden çok İslamla iç içe geçmiş gibi görünen milliyetçi ideolojileri kastediyorum. Özellikle Türkiye’nin siyasi geçmişinde devletten bir milim bağımsızlaşabilen bir milliyetçiliğin olmadığı görünür. Zaten tüm gücünü, şiddetini vs. devletten alır bu kesim.

12 Eylül dönemi belki bu paradoksu en iyi açık edebildiği için (de) önemlidir. MHP kesimi kendisini »Düşünceleri iktidarda, kendisi hapiste olan hareket,« olarak tanımlamıştı hatırlanacaktır. Buradaki paradoks şudur benim açımdan: Düşünceleriyle, ideolojisiyle ya da her neyiyleyse benzer veya aynı olunan birileri (bu devlet olur, baba olur vs.) başka birilerine eziyet ediyorsa burada haklılık aramak değil eziyete itiraz edebilmektir önemli olan. Çünkü öncelikle eziyetin bir tokat haline itiraz etmeyince işkencede öldürülmeye de itiraz edil(e)mez. Oysa Türkiye’de milliyetçilik devletçilikle özdeştir. Milliyetçi olunacaksa devleti sorgulamak tabudur. Dikkat edilirse geçtiğimiz yıllarda darbecileri yargılama konusunda birçok MHP’li oldukça aktif tavır alırken, bunun aslında devlet geleneğin bir yansıması olduğunu akıllarına bile getirmedi. Neredeyse darbenin başı Kenan Evren’in ordu kökeni ve bu mantığın temelinin ordudan ayrı düşünülemeyeceğine hiç vurgu yapılmadı bu kesim tarafından. Bu da bir tabudur haliyle.

Türkiye’nin kültürü ve siyasi geleneğinde yanlış olanın yanlış olduğu genellikle söylenmez. Bir şeyler değişmeye başlar, eski yasalar geçerliliğini koruduğu halde işlemez ya da işletilmez, bir süre sonra da bu değişim genel bir kabul görür. Örneğin Dersim. Adından başlanarak birçok şey konuşulmaya başlanır. Katliamın boyutları tartışılır, belgeler sıralanır. Artık resmiyet dışında kabul görmüştür genel itibariyle. Ermeni soykırımı bundan böyle utangaç ve yasalara göre gizli saklı değil, doğrudan ve tüm gerçekliğiyle ifade edilir. Başta Pontus Rumları olmak üzere Rumlara yapılanlar rahatlıkla konuşulmaya, yazılmaya başlanır. Kürtler ve Kürdistan, Aleviler ve Alevilik sorunu tartışılır vs. Evet, bütün bunlar yapılmakta şu an. Ancak hiçbir şey resmi değildir. Hatta yasalar itibariyle bunların çoğunu bu biçimde dile getirmek, ifade etmek suçtur.

Birçok şey bu yöntemle iyileşir, gelişir ve kurallaşır. Ama asla tam olarak resmiyet kazanmaz. Çünkü resmiyet kazanması aynı zamanda bir şeylerin yasalaşmasını da gerektirir. Tabii, yasalaşma işin en son aşamasıdır ama en önemlisi değildir. Örneğin Ermeni soykırımı ya da Dersim katliamı rahatlıkla söz konusu edilebiliyorsa ve bundan dolayı kimseye ceza verilmiyorsa bir biçimde yasalarca da güvence altına alınıyor gibi yorumlanabilir. O halde bu olayların nedeni ve bu işin sorumluları da araştırılmalı, gereken yapılmalıdır. İşte bu bölümü Türkiye’nin siyasi geleneğinde, yani devlet geleneğinde yoktur. Onun için çok şey yasalarla belirlenmek yerine yöneticilerin o anki tasarrufuyla ilgili sonuçlarla açıklanır. Bundan dolayı aynı yasalarla birbirinden farklı »suç« aynı kapsamda cezalandırılır.

Türkiye’deki bu gelenek nedeniyle bugüne kadar işkence yaptığından dolayı hiçbir polise (hadi kayda değer diyelim) bir ceza verilmemiştir. Ceza derken sadece hapis cezasını -ki bu da olmaz- kastetmiyorum. Bunu hak eden bir işkenceci sadece hapis cezasıyla değil, aynı zamanda mesleğinden dolayı elde ettiği tüm maddi haklarından, emekliliğinden de men edilmelidir. Oysa 12 Eylül ve ondan çok önceleri (aslında tüm Cumhuriyet tarihinde), herhangi bir gerekçeyle binlerce insan ceza aldığı gibi işinden edilmiş ve tüm emeklilik hakları elinden alınmıştır. Sabıka kayıtları nedeniyle de yeni iş bulma imkanları ortadan kaldırılmıştır.

Bugün terör örgütü üyesi olarak cezası kesinleşen bilmem hangi rütbedeki emekli bir askerin bırakın bu tür şeylerden mahrum edilmesini, yurttaşların vergisiyle alınan milyon dolarlık lojmanda oturması devlet garantisiyle sağlanmaktadır. Bunun halen böyle devam etmesinin nedeni de bütünüyle Türkiye’nin siyasi geleneğinin bir parçasıdır.

Örneğin 1934’te başlayan Türk müziği yasağı 1938’de giderek işlerliğini yitirmeye başladığında da önceki uygulamanın saçma sapan olduğu söylenmedi, söylenmez. Yasağı uygulayan kişi o yasağı kaldırdığında bir lütuf gibi sunar ve öncekiyle hiçbir ilgisi yokmuş gibi yapar.

Günün birinde bir şey gerçekten tüm yaptırımlarıyla yasalaştığında ve uygulandığında belki bu tartışmalar artık anlamını yitirmiş olacaktır. Ancak o günlerin ne zaman geleceği, hatta gerçekten gelip gelmeyeceği konusu da ne yazık ki henüz belirsizdir.

İşte bu uzun girişten sonra şöyle bir şey diyebilmek gerekir: O halde toplum kendi davranış kurallarını belirleme hakkına sahip olmalı ve şiddeti reddeden her türlü sivil itaatsizliği gösterebilmelidir. Bir yandan da yasaların bu yönde değişmesi için mücadelesini sürdürmelidir.

Yüzlerce yıldır, herhangi bir biçimde devlet(ler)in uygun gördüğü bir kuralı sorgulamaya başlamak bile oyunbozanlık olarak nitelenmiştir. Söz konusu olan devletse, karşıda kalanlar yıkıcılıktan anarşistliğe, satılmışlıktan vatan hainliğine kadar bir sürü tanıma layık görülür ve ona göre de cezalandırılırlar. Genellikle bu tür suçlamalar işe de yarar. Çünkü çoğu kişi ne denli vatansever olduğunu kanıtlamaya çalışmaktan asıl konuyu savunmadan vazgeçer duruma gelir. Oysa isteyen istediği kadar bağırıp çağırsın, asıl olanı gözden uzak tutmaya çalıştığı unutulmadan o söylemleri muhatap almamak en iyisi olurdu. Zaten bu konularda çok kesin tavın alanları ikna etmek, onlarla dalaşmak yerine daha ortalarda duran çoğunluğu muhatap almak daha anlamlı gibi geliyor bana.

Sivil itaatsizlik hem kendi yöntemlerini geliştirebilir, hem de devlet bu anlamda söz konusu değişiklikleri yapmaya zorlanabilir. Bunun gerçekleşmeyeceği bilinse de bir hak, davranış biçimi olarak istek sürekli hale getirilebilir. En baskıcı yönetimler bile varlıklarını yasalarla meşrulaştırmaya çalıştıklarına göre, bizim gibi sıradan insanların yasal düzenlemeleri istemeleri ve bunun için mücadele etmeleri sürekli gündemde tutulabilir. Örneğin parlamenter düzeyde temsil imkanına ulaşamamış düşüncelerin parlamento dışı mücadele yöntemleri çok anlamlı sonuçlara ulaşabilir.

Şimdi asıl konuya dönelim. Ermeni (büyük) soykırımının üzerinden 100 yıl geçmiş olacak 2015’te. Büyük soykırım diyorum çünkü aslında 1800’lerin sonunda başlamış ve Erzurum (1895), Adana (1909) gibi bazı yerlerde de bir ölçüde işe koyulmuştu soykırımcılar. Ama 1915’teki vahşete ulaşamamışlardı.

Türkiye’nin resmi olarak bu soykırımı tanıması ve sonraki gerekli prosedürü takip etmesi beklenmektedir haliyle. Kuşkusuz bu çok önemli ve gereklidir. Muhtemelen de bir biçimde bu kabul edilecektir. 2015’te olmasa da sonsuza kadar sürmeyecektir. Ama yine muhtemelen bu kabul etme, bir gerçeklikten çok lütuf havasına sokulmaya çalışılacaktır. Çünkü devletin geleneğine başka türlüsü uymazdı.

Burada akla gelen başka bir soru var. Türkiye Cumhuriyeti tarafından yapılmayan ve hatta bu soykırımdan dolayı, başta soykırımın sorumlusu Talat (1874-1921) olmak üzere birçok kişi yargılanmış ve çeşitli cezalar almışlardı. İyi de kendisiyle ilgisi olmayan, başka bir devletin yaptığı ve kabullendiği bu vahşeti Türkiye Cumhuriyeti neden kabul etmekte bu denli zorlanıyor. Öyle ya Türkiye’yi kuranlar zaten hem işgal kuvvetlerine hem de Osmanlı idaresine karşı mücadele etmemişler miydi? Son Osmanlı padişahına ve yönetimine göre Mustafa Kemal (1881-1938) ile arkadaşları vatan haini değiller miydi?

İşte zurnanın tuhaf sesler çıkardığı yer de burasıdır. Çünkü Kurtuluş Savaşı olarak 90 yıldır anlatılan ve topluma empoze edilen savaş aslında ve bir biçimde 1915’in devamıydı. 1915’te bir buçuk milyon insanın yok edilmesiyle doruğuna ulaşan bu iş bitmemişti tabii ki. Kısa bir moladan sonra -ki bu süreçte Talat ve bazıları yargılandı-, yani 1919’dan itibaren her nasılsa Anadolu ve Trakya’da kalabilmiş öteki gayrimüslimlerin boğazlanmasına devam edildi. Yani görev sürdü 1923’teki ilk etabın sonuna kadar devam etti. Tabii 1930’lar, 1938’ler, 1950’ler ve 1960’lar gibi sonrası da var. Ama şimdilik asıl konumuz bunlar değil. Durup dururken ve eğlence olsun diye bu kadar insan yok edilmedi haliyle. Topal Osman (1883-1923) gibi bunu kendisine artık eğlence eden birçok katil de olmasına karşın, asıl sorun gayrimüslimlerin mal varlığının el değiştirmesiydi. Bu süreçte çok büyük bir sermayenin yeni sahipleri tarafından kurulan yeni Türkiye aynı zamanda en büyük açmazını da bağrında taşıdı/taşımaktadır. Bundan dolayı Türkiye’nin bugünkü yöneticileri de öncekiler gibi soykırım gerçeğini kabul etmeyeceklerdir. Çünkü artık bu kabul, kabul edildiği yerde kalmayacaktır. Birileri bunca mal mülkün şimdi kim(ler)in elinde olduğunu soracaktır. Kimbilir belki Talat’ın tüm bölgelerde ısrarla tutturduğu ve büyük bir ihtimalle halen devlet arşivlerinde bulunan evraklar sorulmaya, kurcalanmaya başlayacaktır.

Bunlar haliyle devletin (de) içinden çıkması gereken sorunlardır. Ama bu sorular artık daha sivil boyutlarda sorulmaktadır, sorulmaya devam edecektir.

Bütün bunların dışında sadece ve sadece bu denli vahşete maruz kalmış bir halkın ardından insani görev olarak yapılabilecek bir şeyler olmalıdır. Yazmalar, belgelemeler, anmalar, hatıralar ve başka birçok şey yapılabilir, yapılıyor da.

Benim aklıma gelen ise Nazi dönemindeki soykırımın ana hedefi olan Yahudilere (ve başka gruplara) ilişkin bugün Almanya başta olmak üzere tüm Avrupa’da yapılanlardır.

Evet, bu kadar rahatlık yeter herkese. Madem bu rahatlık düşündürmeye yetmiyor, o halde bir biçimde rahatsızlık vermeli insanlara. Bu rahatsızlık Almanya’da[1] şöyle verilmektedir: Soykırımı hatırlatmak amacıyla evlerin önündeki kaldırıma, çoğunlukla Yahudilerin olmak üzere orada yaşamış ve bir biçimde Nazilerin kurbanı (örneğin Romalar) olanların isimleri, doğum ve ölüm tarihleri, nerede ve nasıl öldürüldüklerine ilişkin bilgilerin bulunduğu pirinç levhalar/kaldırım taşları yerleştirilmektedir.

Kare bir kaldırım taşı ölçülerinde[2] ve adı »Stolperstein« olan bu levhaların amacı da adıyla özdeştir. »Stolperstein« ayağa takılan taş ya da tökezleten taş anlamına gelmektedir.

Bu aslında iyi bir emsal teşkil edebilir Türkiye’de yaşananlara. Böylelikle sadece bilinen ve tespit edilen değil vicdanıyla hesaplaşabilecek birçok insanın da bazı şeyleri hatırlamasına veya en azından bazı soru işaretlerinin ortaya çıkmasına yardımcı olabilir. Belki vicdanında ve gözünde bir diken olabilir. Gelin biz de »tökezleten taş« yerine »vicdan taşı« ya da »vicdan dikeni« diyelim. Ya da herkes kendine göre bir isim, bir kavram düşünsün.

Almanya’da bir sokakta bulunan bu tür örneklerden birisi şöyledir:

Sahipsiz Evler

Fotoğraf: B. Karadeniz

 

Bunlara ilişkin şu bilgiler bulunmaktadır:

 

Burada 1895 doğumlu Leo Marx yaşıyordu.

1942’de Riga toplama kampına gönderildi.

1942’de katledildi.

Burada 1901 doğumlu Else Marx yaşıyordu.

1942’de Riga toplama kampına gönderildi.

1944’te Stutthof toplama kampında katledildi.

   
Burada 1927 doğumlu Ruht Marx yaşıyordu.

1943’te Sobibor toplama kampına gönderildi.

1943’te katledildi.

Burada 1931 doğumlu Gerda Marx yaşıyordu.

1943’te gönderildiği Sobibor toplama kampında gönderildi.

1943’te katledildi.

Anlaşılacağı gibi 2 çocuklu bir aile yok edilmiş. Çocukların biri 16, öteki 12 yaşında.

Almanca »deportieren« kelimesinin karşılığı tehcirdir. Tehcir edilen insanlar genellikle birbirinden ayrılarak ya götürüldükleri yerde ya da başka bir toplama kampına aktarılarak orada öldürülmekteydi.[3] Dikkat edilirse kadın ve erkek birbirinden ayrıldığı gibi çocukların da daha başka bir yere götürüldükleri görülecektir. Çünkü savaşın ortalarına doğru artık öldürmek tümüyle bir sanayi sektörüne dönüşmüş, en hızlı ve en az artık bırakarak öldürmek için sanayi geliştirilmişti.

Osmanlı döneminden itibaren soykırım (veya devamı uygulama) anlamında herhangi bir biçimde öldürülen insanların yaşadığı yerlerde böylesi işaretler konabilir. Böylelikle hem o insanlara ilişkin bir hatır(latm)a, hem de belki canları alınan bu insanların mallarının da nerelere gittiğine ilişkin soru işareti yaratmaya yardımcı olabilir.

Tabii sadece öldürülenler değil, yerinden yurdundan edilen insanlar için de aynı işaretler konmalı ve biliniyorsa akıbetleri belirtilmelidir.

Sonra da bu süreç daha genişletilip güncelleştirilir. Dersim’den tutun da Maraş’a, oradan 12 Eylüle, oradan Kürdistan’da kaybedilen binlerce insana kadar, daha çok iş var.

[1] Bu proje Almanya’da başlatılmasına ve ağırlıkla Almanya’da yürütülmesine rağmen Avrupa’nın birçok ülkesinde de hayata geçmektedir. Şu ana kadar tüm Avrupa’da yaklaşık 45.000 »Stolperstein« yerleştirilmiştir.

Günter Demnig adlı sanatçının başlattığı bu projeye ilişkin web sayfasında ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır. www.stolpersteine.eu (Sitenin dili şimdilik sadece Almanca ve İngilizcedir.)

[2] Tam ölçüler: 96x96x100 mm.

[3] Bu toplama kamplarını çoğu sadece öldürme amaçlı değildi. İlk anlamda tehcir edilen insanlar ölümüne çalıştırılırdı. Zaten birçoğu bu zoraki çalıştırma sırasında hayatını kaybederdi. (Bu durum Ermeni soykırımı sürecinde de aynen böyle işlemişti. Bu konuyu başka bir zaman ayrıntılı ele alacağım.) Savaşın ilk yıllarında bu yöntem ağırlıktaydı. Daha sonra, öldürme işlemleri tam bir endüstri haline getirilince işleri bit(iril)enler asıl yok etme kamplarına (Vernichtungslager) gönderilmekteydi. Almanya’nın değişik yerlerinde 30 kadar ana toplama ve yok etme kampı bulunmaktaydı. Ancak Auschwitz-Birkenau başta olmak üzere bunların beş tanesi (tümü şu anki Polonya sınırları içindedir) bütünüyle yok etme amaçlıydı.

Benzer Yazılar