NİL NOVİ SUB SOLE (GÜNEŞİN ALTINDA YENİ BİR ŞEY YOK)

Devrimci Karadeniz 29/01/2016 NİL NOVİ SUB SOLE (GÜNEŞİN ALTINDA YENİ BİR ŞEY YOK) için yorumlar kapalı
NİL NOVİ SUB SOLE (GÜNEŞİN ALTINDA YENİ BİR ŞEY YOK)

İsmail Taylan Kaya

Osmanlı’nın o engin (!) hoşgörüsünden bahsedenler, onu bıkıp usanmadan her köşe başında kutsayanlar, en ideal, en mükemmel sistem olarak özlemle yâd edenler, onu post modern bir şekilde yeniden başımıza bela etmek isteyenler… Siz de sıkılmadınız mı? Osmanlı ayrı bir gezegende hüküm sürmüş sanki bir günde bütün zerreleriyle silinip gitmiş, kubbede bir hoş sedası kalmış, aman ne güzelmiş o zamanlar…

Peki, bu yüksek medeniyete sahip milletler topluluğu ne kadar hoşgörülüydü, neyi ne kadar ve neden hoş görürdü hiç merak ettiniz mi?

Mesela haraç ödendiği sürece sinagog ve kiliselere dokunulmazdı. Haraç ödendiği sürece Zîmmî olarak nitelenen Gayrimüslimler belki eşit olamazlardı ama himaye edilirlerdi. Bir felaketten dolayı zarar gören ibadet yeri Şeyhülislam Efendi’nin fetvasıyla tamir bile edilebilirdi. Gerçi Ebussud Efendi gibi “Caiz değildir” diyenler de olmuştur ama fazla takılmayalım. Ölen bir gayrimüslim için “vefat etti, merhum” denilemese de gömülmelerine kimse karışmazdı. Gayrimüslimler şehir içinde atla gezemese, silah taşıyamasa da kendisine selam veren bir Müslümanın selamını rahatlıkla alabilirdi. (Kendisi bir Müslümana selam veremez, sadece alabilirdi.) Gayrimüslimler, Müslümanlarla aynı elbiseleri giyemez (hamam da dâhil; Zîmmî kadınlar peştamallarına çıngırak takmakla yükümlüydüler), evlerini diğerlerinden yüksek olacak şekilde yapamazlar, Müslüman evlerine bakan pencereler inşa edemezlerdi. Fetva ve Fermanlarla düzenlenen bu kurallara uymayanlar ise sonucuna katlanırdı. Gayrimüslimlere böylesine sonsuz bir şefkat ile yaklaşan Osmanlı, engin hoşgörüsünü Kızılbaşlardan esirger mi?

-Kızılbaş, Rafızi, Hurufi olmak,

-Oruç, Namaz gibi ibadetlerden kaçınıp hutbe dinlememek, ahiret yoktur demek,

– Saz çalmak, Semah dönmek, Cem tutmak, Yunus Emre’den Hallac-ı Mansur’dan deyişler okumak,

– Üç halifeyi sevmemek, Yezid’e lanet okumak, Enel Hak demek,

–  Emir olmadan yeşil sarık sarmak, Şarap içmek, Mehdi’yi beklemek,  gibi suçlar tazirden katle kadar uzanan cezaları almaya sebep olurdu.

Kızılbaşlara gösterilen hoşgörünün, Zımmilerden farklı olarak ucu bucağı yoktu. Tövbeleri ve İslam’a kabulleri imkânsız, canları, malları her daim helaldi. Öyle ki Selim zamanında defterlere kaydedilip derdest edilen 40.000 Kızılbaş içerisinde pek azı Ermeni olduğunu iddia ederek canını kurtarabilmişti. Bunu Ebussud ’un fetvalarından öğrenmiş bulunuyoruz.

“Mesele: Padişah emriyle Kızılbaş topluluğu kılıçtan geçirilip, büyük küçük esir alınanlardan bazıları Ermeni olduklarını söylerse bu durumda katledilmekten kurtulabilirler mi?

El Cevap: Kurtulabilirler. Eğer Ermeniler Kızılbaş askeri ile birleşerek İslam askerleri üzerine gelip çarpışmamışlarsa şeriat hükümleri uyarınca tutsak edilmezler.“

MUAZZAM DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ

Osmanlı da hoşgörü kadar düşünceye tanınan özgürlük de son derece ileriydi. Öyle ki Molla Kabız’a düşüncelerini ispat için münazara hakkı verilmiş ondan sonra idam olunmuştu. Avrupa’da Katolik Engizisyonu sorgusuz sualsiz adam yakarken, Osmanlı düşünceye bu derece özgürlük tanımıştır. Münazaranın içeriği hakkında pek bir bilgi sahibi olamasak da Kabız’ın nihayetine bakıp münazarayı kazanamadığını anlıyoruz.

Düşüncelerinden dolayı bu şekilde mükâfatlandırılan diğer bir kişi ise Müderris Sarı Abdurrahman Efendidir. Kendisi maddeci düşüncelerinden dolayı Divan-ı Hümayun ’da düzenlenen münazaraya davet edilmiş, münazara sırasında kazaskerin kılıcından gözlerine yansıyan güneş ışığı onu lüzum olduğu üzere tartışmaktan alıkoymuş, maalesef münazarayla beraber kellesini de kaybetmiştir. Şüphesiz Kazasker’in dalgınlıkla münazaraya kılıcını da getirmesinin kabahati Osmanlı’nın değildir. Bektaşi Babaları, Işık Taifesi Şeyhleri gibi kişiliklerin düşüncelerini ise münazara yapıp tartışmak zaman kaybı olarak görülmüş olmalıdır ki peşinen kelleleri alınmıştır. Zira ilimin kaybedecek zamanı yoktur.

SANAT VE SANATÇIYA VERİLEN DEĞER

Hoşgörü olur, düşünce özgürlüğü olur da nasıl sanatçı kıymetli olmaz? Sarayı dolduran isimsiz dalkavuklar dünya nimetleri ile terbiye edilirken, gerçek sanatçılar türlü yollarla takdir edilmiş, kuşaklar boyu unutulmayacak şekilde ölümsüzleştirilmiştir. Mesela Nesimi yüzülerek, Kemal Ümmi, Temannayi asılarak, Nef’i denize atılarak ölümsüzleştirilmiştir. Yasakların cazip olduğundan hareketle gerçek sanatçıların şiirleri, divanları yasaklanarak onların eserlerinin günümüze ulaşması sağlanmıştır.

Düşünsenize Nesimi’nin zaten zaman içerisinde çürüyecek fakir derisi yüzülmeseydi, akşam sofralarında “Ben Melanet Hırkasını…” diye başlayan türküyü hiçbirimiz bilemeyecektik.

Ne kadar zengin olursa olsun böylesine ileri bir medeniyet bize göre değildi, hala da değil…

 

 

 

 

Yoruma Kapalı.