OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN HIRİSTİYAN ORTODOKS RUHBAN SINIFI ARASINDA VARSILLIK VE YOKSULLUK

Devrimci Karadeniz 07/05/2017 OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN HIRİSTİYAN ORTODOKS RUHBAN SINIFI ARASINDA VARSILLIK VE YOKSULLUK için yorumlar kapalı
OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN HIRİSTİYAN ORTODOKS RUHBAN SINIFI ARASINDA VARSILLIK VE YOKSULLUK

Osmanlı İmparatorluğu’nun Hıristiyan Ortodoks Ruhban Sınıfı Arasında Varsıllık ve Yoksulluk (18. yy.) *

Dimitris Stamatopoulos

Patrikhane’nin finansal dünyasını, on dokuzuncu yüzyıldan yirminci yüzyıla geçerken Büyük Kilise’nin belki de en büyük entelektüeli olan Manuel Gedeon’un ilginç bir anekdotu çok iyi anlatmaktadır. Anadolu taşrasında makamının giderlerini yanlış hesap eden bir piskopos, nostalji içinde eskiyi, piskopos olmadan önce bir deve sahibi olarak geçirdiği daha müreffeh günlerini hatırlamaktadır. Piskopos olmak—daha önce papaz olarak atanmıştır—için, develerinden 12’sini satmak ve gelirini Patriğe vermek zorunda kalmıştır. Ona bu seçimi yaptıran hatayı hatırlayarak, sık sık “on iki deve sattım” cümlesini tekrarlamaktadır. Bir keresinde, Büyük Perhiz sırasında bir Cuma günü, Akathist İlahisi’ni söylerken, yedinci kasidenin dördüncü troparion’u olan “Ey Tanrı-doğuran, sana hizmet edenlerin isimlerini yaşam kitabına yazması için O’na yalvar,” diyeceğine, “on iketeve” yerine “on iki deve” diyerek “Ey Tanrı-doğuran, sana hizmet edenlerin isimlerini yaşam kitabına yazması için on iki deve,” der. Piskopos olmak için ödediği bedel, gerçekten de yüksek olmuştur.

Anadolulu deve sahibi piskopos vakası, piskopos kariyerinin sunduğu varsıllaşma beklentisi ile gerçeklik arasındaki çatışmanın iyi bir örneğidir, özellikle de Anadolu gibi cemaati az olan (kalabalık olmayan) taşra illerinde. Geçim zorluğuna ilişkin benzer deneyimler, Balkan milliyetçiliği tarihindeki başka bir tanınmış piskopos olan, Vratsa Piskoposu Sophronious tarafından da kaydedilmiştir. Ancak onun kötü mali durumu büyük ölçüde Osmanlı İmparatorluğu’nun onun Piskoposluk bölgesinin sınırında art arda girdiği savaşlarla bağlantılıdır.2

Feneryotların yüzyılı olan on sekizinci yüzyıl, onlara karmaşık bir ilişkiler ağıyla bağlanmış güçlü başpiskoposlar sınıfını ön plana çıkardı. Birçok piskopos veya metropolit, bu makamlara seçilmelerini, daha güçlü şahsiyetlerin, çoğu zaman da Eflak ve Boğdan’ın yöneticilerinin ve hatta bunların, sık sık çocuklarının eski eğitmenlerinin bu pozisyonlara gelmesini teşvik eden karıları ile kızlarının müdahalesine borçluydular.3 On sekizinci yüzyıl tam da gerontizmin veya bir yaşlılar sisteminin tesis edildiği; yani başkentte ikamet eden ve Patrikhane’nin gücünü tırpanlayan İstanbul’a yakın piskoposlukların metropolitlerinden oluşan daimî bir Kutsal Meclis’in kurulduğu dönemdir. On sekizinci yüzyılın ortalarında gerontizmin ortaya çıkması ve Patrik Samuel Chatzeres’in (1763-8)4 görev süresinin ilk dönemi boyunca sürdürdüğü hakimiyet, o dönemler Büyük Kilise’yi kasıp kavuran yolsuzluğu ortadan kaldırma girişimlerinin5 yanı sıra Ekümenik Patrikhane görevlilerinin ve patrikhane iktidarının zayıflaması (özellikle de Samuel’in patrikhane mührünü, üçü daima gerontes—yaşlı—metropolitlerin kontrolünde olan dört parçaya ayırma kararı sonrasında) ile bağlantılıydı.

Önde gelen bir Feneryot ailesinin mensubu olan Samuel’in patrik olmadan çok önce daha Derkoi (Yeşilköy) piskoposluğuna seçilmesi (1746) bu geçişe işaret etmektedir: kilise hiyerarşisinde elli birinciden sekizinci sıraya yükselecek ve “gerontik” mertebesi verilecek olan piskoposluk.6 Gedeon, Samuel’in piskoposluğunun o dönemki patrik Karakalou’lu (bugünkü Yunanistan’da, çn) Callinicus eliyle yaşadığı bu hızlı yükselişi Feneryotlara verilen çok büyük bir taviz olarak değerlendirmektedir.7 Patrikhanenin idari yapısında yaşlıları desteklemek, genellikle Feneryot ailelerinin kilise işlerindeki büyüyen etkisini yansıtan bir eylem olarak değerlendiriliyordu.8 Yine de, böyle bir daimi Kutsal Meclis’in kurulmasının, Büyük Petro’nun on sekizinci yüzyıl başında Rus kilisesinde uygulamaya koyduğu benzer reformlardan etkilendiği de dışarıda bırakılamayacak ciddi bir olasılıktır. Bu hipotez doğruysa, o zaman gerontizmin tesisi, Feneryotların siyasal ve mali nüfuzuna karşı ruhban sınıfının konumunun sürekli olarak müzakere edildiği bir süreç olarak görülmelidir. Ayrıca, böyle “aristokrat” nitelikli bir “ruhban sınıfı-ruhban sınıfı dışındakiler” sisteminin empoze edilmesi, esasen taşradaki hiyerarşilere karşı, bu kez kahramanları Herakleia (günümüzde Milas sınırları içinde), Kyzikos (Erdek), Nikomedia (İzmit), Nicaea (İznik) ve Kalkedon (Kadıköy) metropolitleri olan benzer suiistimal olaylarının ortaya çıkmasına yol açmıştır (Bu çekirdeğe daha sonra Derkoi, Efes ve Kayseri (?) metropolitleri de eklenmiştir). Bunun sebebi bu metropolitlerin, eylemleri için kendi geron-eforlarına cevap veren ve daha da önemlisi her yıl gelirlerinden bir kısmını onlara ödeyen diğer tüm baş papazların efor’u veya bir tür gözetmeni haline gelmeleriydi.

Dolayısıyla, gerontizm, iktidar merkezleri ve kilise hiyerarşisinin daha alt basamaklarındakiler ile yakın ilişkiler sürdürerek İstanbul’da yaşayan üst ruhban sınıfını ayrıcalıklı metropolitler olarak diğerlerinden ayrıştırdı. Anadolu taşrasındaki piskopos örneğinde olduğu gibi bunların ikinci grubundakiler, seçilmelerinin maliyetini ya kendi cemaatlerine “gönüllü” vergiler koyarak (ki tepkileri değişiyordu) ya da kamusal, ailevi veya miras anlaşmazlıklarındaki aracı rollerini kullanarak ümitsizce geri ödemeye çalışıyorlardı.

Bu bölüm, Ekümenik Patrikhane’nin karmaşık kurumsal yeniden yapılanma sürecini, maliyesini ve ona eşlik eden iç ve dış kaymaları araştırarak analiz etmektedir. Ruhban sınıfının üst tabakasının karar alma sürecine “sızmış” olan seküler unsurlar, bu sınıfın artan mali ihtiyaçları ile birlikte, bir iç reorganizasyona neden olmuştur. Yeni iktidar yoğunlaşması, cemaatlerin üzerindeki vergi yükünü artırarak, gelir getirici sistemi etkilemiştir. Bu, “saf” kilise iktidarını ve Patrikhanenin prestijini zayıflatmış ve nihayetinde de, çeşitli milliyetçiliklerin saldırılarının yanı sıra, Tanzimat’la (1839-76) başlayarak doğrudan Osmanlı müdahalesini getirmiştir.9 Bu nedenle, mali ve idari reorganizasyon artan seküler müdahalelerle yakından ilgili olmakla kalmayıp, nihayetinde Patrikhane’nin ekümenik meşruiyetinin ve bağımsızlığının da altını oymuştur.

Fakat Patrikhane’nin kendisinin yanı sıra piskoposluk bölgelerinin de işleyişinin mali boyutunu anlamak için, önce ikincisinin geliri ve birincisinin borcu gibi bazı hayati meselelere bakalım.

Metropolit’in Varlıkları: Piskoposluk Bölgelerinin Gelir Kompozisyonu

Patrik ile yan yana yöneten “baş papazlar sınıfı” destek almalı ve geçindirilmeliydi, tıpkı köylerdeki papazlar gibi. Fakat baş papazlar veya papazlar için spesifik bir maaş skalası yoktu. Geçim, gönüllü adak ve bağışlara veya miras bırakılanlara dayanıyordu. Alexander Helladius, on sekizinci yüzyıl için de geçerli olan on yedinci yüzyıl realitesini şöyle açıklıyor:

İstanbul Patriği, bugün kendi yetki bölgesinde 74 metropolite sahip. Bunların 30’dan fazlasının piskoposu yok. Toplam piskopos sayısı 72 veya 73. Piskopos ve metropolitlerin birlikte sayısı sadece 150. Patrik gelirini şu şekilde sağlıyor: kendi şehri olan İstanbul’dan, her düğün için bir gümüş akçe alıyor. Tasarrufundaki tüm bölgeden (İstanbul Patrikhanesi altındaki tüm piskoposluk bölgeleri) üç yılda bir her evden on iki dinar alıyor. Benzer şekilde, İstanbul’un papaz ve papaz yardımcılarından onları atadığında küçük hediyeler alıyor. Ek olarak, İstanbul’un her papazı Patriğe her yıl bir gümüş akçe veriyor. Ayrıca, varlıklı Hıristiyanlar öldüğünde, Patriklik Kilisesine ev, arazi, koyun, nakit gibi miraslar bırakıyorlar. Bunun da üzerine, patrik tarafından atanan her metropolit veya baş piskopos ona küçük bir hediye veriyor. Ayrıca, her metropolit veya piskopos patriğe kral vergisi olarak 20 veya 30 veya 25 kuruş veriyor. Patrik her yıl bu paradan 6000 kuruşu tüm baş papazlar adına sultana veriyor, böylece sultan, Yunanların dininin sonucu olarak patriğin İstanbul ve metropollerde, baş piskoposlar ile piskoposların da onun alanında var olmasına izin vermeye devam ediyor.10

Metropolitler ve piskoposlar da papazların atanmasından, katkılardan ve evliliklerden aynı gelire sahipti; papazlar her yıl kendi baş papazlarına bir altın veriyorlardı. Fakat köylerdeki papazlar ve yardımcı papazlar ciddi geçim sıkıntıları ile yüz yüzeydiler. Gedeon’a göre, Ortodoks inancının cemaati olan “İsa’nın Yoksul Adamları” tarafından destekleniyorlardı. Bazı İstanbul kiliselerinde papazlar, papaz yardımcıları, kilise korosu şefleri, zangoçlar ve gece nöbetçileri nakit para kutularından bir tür maaş çekiyorlardı. Büyük kent merkezlerinde gelir elde etmenin daha büyük fırsatları da elbette vardı.

Üst ve alt ruhban sınıf, şans geliri denilen başka gelir kaynaklarına da sahipti. Örneğin, günah çıkarılan papazlar ve ruhani danışmanlar, hizmet verdikleri dini bölgenin nüfusundan epeyce gelir kazanıyorlar ve eğer hoşgörülüyseler, göz alıcı bir servet bile biriktirebiliyorlardı. Galatas’taki Christos dini bölgesinin ruhani danışmanı olan Constantios, 1879’da ölümü üzerine, 4000 altın Osmanlı lirası veya 92.000 Fransız frangı kadar bir servet bırakmıştı! Bu büyük serveti, dini bölgesinin bir dizi geneleve yakınlığından kaynaklı görünüyor. Constantios’un ona Kutsal Komünyon hakkı veren günah çıkarma için gelen fahişelere karşı hoşgörüsü, bu büyük servetin kaynağı gibi görünüyor. Hoşgörüsü için kendisini eleştirenlere bu “zavallı yaratıkların” başka bir inancın hizmetlerini araması tehlikesinden dem vurmuş ve şöyle demiştir: “Bakkal sattığı her kilodan 5 ve 10 gram çaldığını itiraf etti ve komşularını aldatmasına rağmen onun nedamet getirmesine izin verdik. Bu zavallı kadınlar ticaret yapıyorlar. Mallarından yarım gramını bile eksiltmiyorlar. Onlara karşı sert olmamalıyız.”11

Metropolitler ve piskoposlar için bir başka şans geliri kaynağı anlaşmazlıklara aracılık etme yetileriydi. Aile veya miras hukuku meselelerini (evlilikler, boşanmalar veya vasiyetler) ilgilendiren kilise mahkemelerine başkanlık ediyorlardı.12 İmparatorluğun en uzak taşrasından İstanbul’a kadar bilgi taşıyabilen iletişim tekerleğinin de önemli dişlileriydiler ve bu bilgilerden en çok kendileri faydalanıyorlardı. İstanbul piskoposluğu ile ilgili davalar dışında, ilgili tarafların istemedi halinde (bunu yapacak mali yeterliliğe ve itibara onların sahip olduğu varsayımıyla) Patriğin bir piskoposluğun davasını bağımsız şekilde incelemesi ve birinci basamak “ruhani mahkemenin” kararını onaylayan veya bir piskoposluğu davayı yeniden görmeye zorlayan bir “temyiz mahkemesi” olarak işlev görmesi gelenekti.

Bir metropolitin veya piskoposun mali olarak ayakta kalabilmesi açısından belki de en kritik olanı vergi toplama becerileri değil, piskoposluk bölgesinin veya piskoposluğun mülklerini kendi çıkarları için kullanabilme becerisiydi. Bu, bu düzensiz gelirin her bir metropolitin geçiminin temeli haline gelecek şekilde arazi, ticari mülk veya ev yatırımı olarak kullanılıp kullanılamayacağı kritik sorusunu ortaya çıkarıyordu. İstanbul’un Düşüşü (1453) ardından kilise ve manastırların elinde bulunan arazilerin büyük kısmının devredilmesi, patrikleri sık sık piskoposluk bölgelerini birleştirmeye itti.13 Mesele şehirler, köyler veya piskoposluk arazileri kendi kontrolleri için rekabet içinde olan metropolitler arasında ateşli anlaşmazlıkların konusu olduğunda durum daha da kötüleşti.14

Bağış çağrıları da bir başka gelir kaynağı idi. Bir çağrının veya bağış toplamak için yapılan bir turun başarılı olması için ahalinin bağış yapabilecek durumda olması gerekiyordu.

Kurumsal Yokluk: Patrikhane’nin Borcu ve Mirasçıları

Bireysel geçim derdinin ötesinde, bir de kurumsal ayakta kalma derdi vardı. Patrikhanenin borcunun on yedinci yüzyıldan başlayarak geçirdiği evrim, son derece ilginçtir. 1640’ta, Cyril Kontaris ile Cyril Lucaris15 arasında patriklik tahtı için yaşanan mücadele, borcu tepelere çıkarmıştır. Fakat 1641’de, Epirus’tan (Yunanistan’da Epir bölgesi) Arnavut kökenli bir Eflak prensi olan Vasile Lupu (ailesi Eflak’a taşınmadan önce diğer paralı askerlerle birlikte Arbanasi’ye sığınmıştır), borcu kendi cebinden ödemiştir. Ancak borçların silinmesi, patrikhane maliyesinin sağlıklı bir şekilde idaresinin başlangıcının sinyali olmamış, bunun yerine Feneryotların, patrikhane işlerine aktif şekilde karışan ve güçlü piskoposlarla işbirliği içinde Ortak Hazine’den kazanç sağlayan yeni bir ruhban-dışı sınıfın yükselişinin zeminini örmüştür. Feneryot sınıfının oluşumu, bir anlamda, elbette cemaatin üstüne kalan bir artan borç sürecinin sonucudur. Bu borçları ödemek için, birbiri ardına patrikler yüksek faiz oranlarıyla genellikle Feneryot ailelerinden borç olmak zorunda kalmıştır. Sonra da bu borçları ödemek için cemaatlerinden yüksek vergiler alma veya philotima denilen bir ücret karşılığında metropolitlerin ve piskoposların atamalarını ve seçimlerini istismar etme yoluna gitmek zorunda kalmışlardır. Borcun sürdürülebilir olmaması sık sık patriğin tutuklanmasına yol açmıştır. Dönüm noktalarından biri, Patrik Dionysius IV Mouselimes’in Alexandros Mavrokordatos’a 100.000 kuruş (40.000 Fransız frangından fazla) ödemek zorunda kalmasıdır.16

Ama en ilginci, Yunan Devrimi’nin sonu itibariyle eski Feneryotların yerini alan aileler olan yeni Feneryotların yükselişinin de benzer bir biçimde başlamış olması gerçeğidir.17 Sultan Mahmud, Edirne Antlaşması’nın (1829) bir sonucu olarak her yıl patriğin vermesi gereken peşkeş gibi (seçilmesi üzerine patriğin ödediği meblağ) tüm zorunlu vergileri kaldırmıştır. Bu muazzam mali yükün Patrikhane’nin üzerinden kalkması da, bir ekonomik yeniden yapılandırma dönemini başlatmak yerine gerontes ve bunların ruhban-dışı sınıftan destekçileri tarafından metropolitlerin daha da fazla sömürülmesinin bahanesi olmuştur.18 Takip eden yıllar, özellikle de Patrik Constantius I’in görev dönemi (1830-4), bu sömürünün yeni seçilen papazların patriğe ve gözetmen pozisyonundaki gerontes’e philotima ödemek zorunda kaldığı seçimler ve atamalar şeklini almasına tanıklık etmiştir. Patrikhane’nin borcu bir kez daha yukarı doğru tırmanmış ve 1821’den kısa bir süre önce sadece iki milyon olan seviyesinden 1850’lerin ortalarında altı milyon kuruşa ulaşmıştır. Dolayısıyla, Patrikhane’nin borçlarının kapatıldığı bu iki durum da, esasen bu zenginliği Osmanlı siyasetindeki kilit oyuncularla tercihli ilişkiler inşa etmek için kullanan ruhban-dışı sınıftan insanların faydalandığı geniş bir yeniden servet dağıtımına neden olan bir “başlangıç birikimi” sürecini başlatmıştır. Eflak ve Boğdan’daki bağlı manastırlardan gelen yıllık ödeneklerin sömürülmesi, yeni Feneryot ailelerinin yaratılması sürecinin temel aracı olmuştur.19

Patrik Germanus IV’nin ikinci döneminde (1852-3), gerontist sistemin temellerini belirleyen bir genelge yayınlanmıştır. Genelgenin arkasında Kutsal Meclis’in gerontes’i vardır ve 300.000 kuruş kadar olması beklenen çetrefilli bir açık sorununu çözmesi hedeflenmektedir. Papazların borçlarını ya hazineye ya da borç aldığı yere ödemesi için belirli bir süre sınırlaması getirmiştir ve Kutsal Meclis’in uyarılarına uymayanlar için iflas getirmiştir. Tedbirin amacı, seçildikten sonra borçlarını geri ödemeyi çoğunlukla ihmal eden yüksek rütbeli papazların borçları geri ödemesini hızlandırmaktı. Bu, faiz işlediğinden ve halkla ilişkiler harcamaları vs. gerçekleştiğinden, bu borçların kontrolsüz şekilde artışına neden oldu. Dolayısıyla, yüksek rütbeli bir papazın ölümü halinde, hazineye borcu varsa bunlar kaybediliyor, oysa borç özel bir şahsa ise hazine tarafından karşılanmak zorunda kalınıyordu. Bu kararı uygulamaya koyarak, Kutsal Meclis yüksek rütbeli bir papazın mali suiistimale bulaşması halinde görevden alınmasını istiyordu.20

Gerçekte, Kutsal Meclis’in teklifi, gerontist sistemin sonucu olarak biriken bu sorunlara idari bir çözüm sağlıyordu, çünkü en büyük borçlar gerontes-eforların talepleri nedeniyle gerçekleşmişti. Ancak Germanus’tan sonra gelen Anthimus VI (1853-5), Britanya elçiliği ve yeni Feneryot Stefan Vogoridi ile müttefikti. Yeni patrik, kararı uygulamamak hazinenin borçları sorununu umursamadığını gösterecek ama uygulamak da çok sayıda yüksek rütbeli papaz için haksızlık olacağından bir ikilemle yüz yüze olduğunu kesin surette belirtti.21 En sonunda, açığın gerontist sistem altında, özellikle de hiyerarşi dahilinde ayrıcalıklı bir piskoposlar kastının (ki bunların çoğunun artık hiçbir Feneryot kökeni de yoktu) oluşması üzerinden biriktiği ortada olmasına ve gerontes ve kendilerine borç verenler tarafından piskoposların çoğunluğuna yüklenen ağır finansal yüke rağmen genelge uygulanmadı.22

Kurumsal ve Kişisel Borç Kördüğümü

Dolayısıyla, Osmanlı devletinde büyük reformların müjdecisi olan on dokuzuncu yüzyıl geldiğinde, yüksek rütbeli papazların geliri (ki bu soruna gerontizmin kaldırılması meselesi de eşlik ediyordu) ve Patrikhane’nin borcu, ruhban sınıfı, ruhban-dışı sınıf ve Osmanlı hükümeti arasındaki tartışmada kritik meseleler olarak ortaya çıktılar.

Bulgar meselesi, ruhban sınıfının ödemeleri tartışmasını tetikleyen sorunlardan biriydi.23 Patrikhane’nin kendi illerindeki Bulgarca konuşan Hıristiyanlardan istihkak toplayamaması, Patrikhane’nin “Bulgar” illerine atadığı metropolitleri 18 ila 35 altın Osmanlı lirası gibi son derece cömert maaşlarla görevlendirmesine neden oldu. Aynı sebeple, Osmanlı hükümetinin üst düzey ruhbanlar için önerdiği ödeme, 1856 Islahat Fermanı’na dahil edildi (Batılı bibliyografyada daha çok Hatt-ı Hümayun olarak bilinir).24 Yine de, öneri ne gerontes ne de bunlarla ittifak içindeki ruhban-dışı sınıfın temsilcileri tarafından iyi karşılandı. Bu olumsuz tavrın en baştaki sebebi, üst düzey ruhbanlarla Osmanlı devlet aparatı arasında, birçok yeni Feneryotun hemfikir olacağı bir istihdam ilişkisi kurulması değildi. Ruhbanlar için sabit maaşlar getirilmesinin aşırı vergilendirmeyi ortadan kaldıracağına inanan Bulgar ve Yunan kırsal nüfusunun temsilcileri tarafından daha önce yapılmış önerilerle de bağlantılı değildi.25 Patrikhane içinde Osmanlı emperyal sarayının, hem kilise mülklerini hem de her türden yıllık kilise ödentilerini doğrudan kendi kontrolü altına almak için baş papazları maaşa bağlama peşinde olduğuna dair yaygın bir kanı vardı. Bu devlet girişiminin sebebi muhtemelen kapatılması gereken muazzam mali açıklardı.26

Milli Meclis (1856-60), Tanzimat’ın Rum milletinin idaresini yeniden yapılandırma ve yönetimine ruhban sınıftan olmayanları da dahil etme ilanı uyarınca Patrikhane’de toplandı. Oturumların sonucu, “Umumi Nizamname” olarak bilinegelen bir anayasa metninin oluşturulması oldu. Metin, Kutsal Kurallara aykırı olduğu gerekçesiyle ruhbanların maaşa bağlanmasını reddediyor ve “maaş” terimini “hibe” ile değiştiriyordu.

“Maaş” kelimesini “hibe” ile değiştirmek temelde alınan meblağın niteliğini değiştirmek anlamına geliyordu: dolayısıyla, devlet hazinesinden yapılan ödeme biçiminde bir ruhban geliri yerine, artık kesin ve düzenli bir forma sahip olacak, Ortodoks nüfus üzerindeki bir vergi özelliğini koruyacaktı. Nikomedia’dan Metropolit Dinonius’a göre, “ruhban sınıfından olmayanlar”28 arasında, suiistimaller meselesini çözmeye yönelik Osmanlı sarayının da desteğini alan bir eğilim vardı. Fakat Kilise’nin, piskoposların maaşa bağlanmasını öngören Hatt-ı Hümayun’un (1856) lafzı ve ruhuna uyması için, her bir ilde ruhbanların ödeneğinin “nüfusun durumuna ve baş papazların ihtiyaçlarına göre” belirlenmesini önerdiler.29 Bu gelir yıllık olarak toplanacak ve her ilde aile sayısına göre eşit olarak paylaşılacaktı. Aynı metropolit, reformcular tarafından önerilen tedbirlerin maaşa bağlamaktan çok da farklı olmadığına ve uygulandığı takdirde, metropolitler ile cemaatleri arasındaki ilişkileri büyük oranda bozacağına inanıyordu.30 İlginç şekilde, papazlık gelirlerinin miktarı meselesine hiç değinmiyor, sadece metropolitlerin özellikle de kent merkezlerinde bunları toplama konusunda karşı karşıya kalacakları zorluklara değiniyordu.

Patriklik hibeler meselesine gelince, Milli Meclis bunları taşra illerinin ve İstanbul’un nüfuslarından toplanacak ek gelirden alınacak bir tutar şeklinde 500.000 kuruş olarak belirledi. Fakat Umumi Nizamname metni bir paradoks da içeriyor gibidir. B Maddede, Genel Meclis’in, Karma Kalıcı Milli Konsey’in tavsiyesini izleyerek, Konsey’in, yeni Kutsal Meclis’le birlikte, Epir’deki Pogoni ve Vella bölgelerindeki manastırların gelirlerini patriklik tahtına bahşetmeye karar verdiğini belirtiyor. Bu kararın, Eflak ve Boğdan’daki bağlı manastırlardan ayrılan bu iki yerdeki manastırların gelirlerini kontrol ederek Ortodoks nüfus üzerindeki vergi yükünü azaltmayı hedeflediği açık. Şubat 1859’da, Eflak ve Boğdan parlamentoları Alexandru Ioan Cuza’yı iki prensliğin başı olarak seçerek, bir Romanya devletinin kurulması için yolu etkili biçimde açtılar. Mayıs 1859’da, Cuza hükümeti, manastırların prensliklerin hazinelerine biriken borçları yüzünden o yıl manastır mülklerinin kiracılarından elde edilen gelirlere el koydu. Bu eylemin Cuza hükümetinin manastırlar meselesinde ileriki tavrının habercisi olduğu açıktı.31 Bu nedenle Milli Meclis’in patriklik tahtına Eflak ve Boğdan’daki manastır mülklerinin gelirlerini bahşetme yönündeki siyasi hamlesi Ortodoks patriklerinin bu mülkler üzerindeki haklarının tekrar teyit edilmesini amaçlıyordu.

Papazlık hibelerinin uygulanması, sonraki birkaç yılda Umumi Nizamname’nin tümünün uygulanması açısından bir sınav galine geldi. Bunun nedenleri, öncelikle Eflak ve Boğdan’daki manastırların yıllık ödeneklerine el konulması ardından (ve diğer Ortodoks patriklerin ve Sina Dağı’nın ve Athos Dağı’nın manastır topluluklarının reform çabasını desteklemeyi reddetmesi ardından) Patrikhane’nin yüz yüze kaldığı ekonomik açmazda aranmalı. İkincisi, papazlık hibesinin uygulanması, yeni sistemin ayakta kalıp kalamayacağını ve önceki gerontist eforatlar sisteminin yerini başarıyla alıp alamayacağını gösterecekti. Üçüncüsü ve en önemlisi, bu tedbirin uygulanması aslında reform hareketini Osmanlı merkezinden taşraya taşımanın bir aracı ve eşzamanlı olarak da Vilayet Yasası (1864) üzerinden uygulamaya konan yeni kilise ve idari yapının taşra nüfusları tarafından kabulünün bir göstergesi idi. Papazlık hibelerinin uygulanmasının artık taşra nüfuslarının kolektif sorumluluğu haline geldiği gerçeği, metropoliti çeşitli belediye meclislerinin ve vilayet başkentlerinde kurulan karma mahkemelerin başkanı yapan fermanın mantıksal sonucuydu. Metropolitin ildeki idari yapıdaki pozisyonunun bu güçlerin bir genişlemesi mi yoksa tırpanlanması anlamına mı geldiği, yerel güç dengesini ilgilendiren bir meseleydi.

Özcesi, papazlık hibelerinin uygulanması, bir dizi faktöre bağlıydı: metropolitlerin bunu uygulamaya istekli olup olmamaları ve esasen de, bunu nasıl yapmayı seçtikleri; Osmanlı idaresinin, merkezi ve bölgesel, bu çabayı destekleyip desteklemeyeceği; ve halihazırda Osmanlı idaresince uygulanan vergilere ek bir veri yükü getirdiğinden, kırsal nüfusların bu uygulamaya ayak direyip diremeyeceği. Kaçınılmaz olarak, bu, her bir papazın kendi cemaatini Bulgar milliyetçiliği birincil olarak Bulgar nüfuslarının Ekümenik Patrikhane’nin yetki alanından ayrılmasını hedeflediğinden özellikle zor olan bir dönemde ruhani olarak ne kadar harekete geçirebileceği meselesini ortaya çıkarıyordu. Ayrılık, yüksek vergiler ve papazların açgözlülüğü ve yolsuzluklarına yönelik eleştirilerle temellendiriliyordu.

Fakat papazlık hibeleri sorunu aynı zamanda Patrikhane borçları meselesiyle de bağlantılıydı. Sophronious III (1863-6) ve Gregory VI’nın (1867-71) görev dönemlerinde, Ortodoks nüfuslar Patrikhane’nin “yetimlere ve dullara” olan borçlarını ödemek için 6.000.000 kuruşluk bir katkıda bulundular. Her Ortodoks yurttaş 6 kuruş verdi. Ancak bu paraların toplanmasına, 1872’den bu yana Avrupa’dan gönderilen fonlarda yolsuzluğa bulaşmış olan bir mali komite gözetmenlik yapıyordu. Komite bu nedenle askıya alındı.32

Gerçekten de, iki mesele de—hibeler ve borç—ayrılmaz şekilde birbirine geçmişti. Hibe tedbirlerinin bir sürü ilde uygulanmaması “Milli Hazine”nin borçlarının geri ödenmesi sorunuyla bağlantılıydı. Hazinenin borcu toplamda 27.000 kese (1.350.000 kuruş) ediyordu. Patrikhane personelinin yıllık ödenekleri üzerine Umumi Nizamname’deki bir maddeye göre, “saltanat (?) hazinesi”33 olarak bilinen hazine borcu, özel bir komitenin denetimine tabi olacak ve hibelerde olduğu gibi kişi başına bölünüp geri ödenecekti.

Fakat tedbirin nihai uygulaması, bir vergi tanımından çıktı. Kutsal Meclis ile Büyük Konsey’in ortak bir toplantısında, Defter Haneyi Amire’ye dayanan nüfus defterlerine göre ödenmesi gereken miktarın şu şekilde bölüştürülmesine karar verildi: kişi başına olmak yerine, İstanbul Patrikhanesi’nin yetki alanındaki her Ortodoks imparatorluk yurttaşı için altı kuruş. Bu aile başına yükün ortalama 20 kuruştan fazla olacağı ve hibe paralarının toplanmasını daha da zorlaştıracağı anlamına geliyordu. Rum milletinin illerdeki temsilcileri—metropolitler ve yaşlılar—bu acil durum vergisinin toplanmasında işbirliği yapacak ancak nihai sorumluluk Osmanlı idaresinde olacak ve toplanan miktar Patrikhane’ye teslim edilmeden ve onun kayıtlarına girmeden önce devlet bütçesine girecekti.34 Bu karar, Osmanlı idaresinin ödenecek borç miktarının toplanmasına doğrudan müdahil olması anlamına geliyordu ve Osmanlı idaresinin kilise hibelerinin toplanmasına karışıp karışmaması gerektiği konusunda geniş bir tartışmanın başlamasına neden olacaktı.

İlk tepki gösteren Bulgar tarafı oldu. Anatolikos Tachydromos (Doğu Postası) günlük gazetesinde yayınlanan ve Anatolikos Astir (Doğu Yıldızı)35 gazetesinde tekrar basılan bir makalede, Patrikhane’nin borcunu “yeni bir vergi ile” ödeme kararı açık açık eleştirildi. Patrikhane’nin savurganlığını not eden makale, Bulgar illerinde, Patrikhane yönetimine katılmalarına izin verilmezken Patrikhane’nin borç yükünü ödemeleri istenen inananların güçlü bir muhalefeti olduğunu belirtiyordu. Yazar hem Patrikhane’ye hem de onun ruhban-dışı sınıftan idarecilerine saldırgan bir tonda şöyle diyordu: “çünkü birçok Yunan ailenin zenginliği, öldüklerinde kilise hazinesinin ve halkın sırtından elde ettikleri kazancı miras bırakan patriklerden ve piskoposlardan geliyor. Gerçekte ne olduğunu ortaya çıkarmak için yetkili insanlardan bir komisyon oluşturulsa, patrikhane borçlarını ödemek için başvurmamız gerekenler aslında bu aileler.” Makale böyle bir komisyon kurulmasını öneriyordu.

Makaleyi yorumlayan Anatolikos Astir editörü, Patrikhane’nin borcunun sadece Yunanlar değil Ortodoks inancından olan herkes için yapıldığını belirterek Milli Meclis’in kararlarını savunuyordu. Bu sebeple, diye ekliyordu, borcun ödenmesi yakın zamanda ortaya çıkan Bulgar meselesinden ayrı ele alınmalıydı. Fakat Bulgar makalesi ile ilgili not edilmesi gereken en önemli nokta, saldırısının odağını üst kademedeki ruhbanlardan patrikhane meselelerine karışan İstanbul’un Yunan ailelerine kaydırmasıydı. Ruhbanların mali yolsuzluklarını es geçmeyen bu kayma, belirli aileler, özellikle de Edirne kökenli güçlü bir yeni Feneryot ailesi olan Karatheodores tarafından Bulgar meselesinin çözümünde benimsenen sert çizgi ile kesinlikle bağlantılıydı. Bulgar gazetesinin ruhban-dışı sınıftan olanlara karşı saldırısı, ruhban-dışı sınıf ile üst kademedeki ruhbanlar arasında hibeler meselesi ile borç geri ödeme meselesinde yüzeye vuran bir iç ayrışma yaratmayı hedefliyor görünüyor. Bulgar müdahalesi borç geri ödemesi ile doğrudan bağlantılıydı.

“Maaş,” “vergi” ve “hediye” arasında Ruhbanların Hibeleri ve Rum Milletinin Özerkliği

Sultan Abdülmecid’in kişisel hekimi ve Milli Meclis’te (1858-60) patrikhane reformunun önde gelen muhaliflerinden biri olan Stephanos Karatheodores aynı zamanda en önemli reform konusunda taviz veren kişiydi. Dolayısıyla, Sophronius’un görev döneminde, Milli Meclis tarafından belirlendiği üzere ruhbanların hibeleri için para toplamanın Osmanlı idari aparatının yardımı olmaksızın imkânsız olacağı netleşince, Karatheodores reformların odağını değiştirdi. Aşağıda, ruhban-dışı sınıf arasındaki çıkar farklılıklarını ve bunların Patrikhane’nin maliyesi üzerindeki etkilerini bağlama oturtmak için Karatheodores’in bakışının kimi önemli noktalarını vereceğim.

Osmanlı yönetiminin hibe paralarının toplanmasına müdahalesi meselesi, Patrikhane’nin para toplamakla görevli iki organı olan Kutsal Meclis ile Karma Konsey arasında anlaşmazlık konusu haline geldi. Para toplamanın zorluklarını gören Kutsal Meclis, hibeler için alınan kilise vergisini devletin imparatorluk nüfusundan topladığı sivil vergilerle birleştirmeye karar verdi. Bu, kendi toplama hakkını Osmanlı idaresine bırakmak anlamına geliyordu. Bu, hemen yazılı bir protesto (diamartyrisis) gönderen Karma Konsey’in beş üyesinden derhal tepki aldı.36 Bu tepkinin arkasında kesinlikle Karatheodores vardı, protestoyu da o yazmıştı. Yine de, Rusya ile müttefik Kudüs Patriği Cyril’in yakın dostu olan Hacı Georgios Konstantinides tarafından da imzalandığının üzerinden atlanmamalı. Diğer üç imzacı İstanbul’un daha az önemli üç yaşlısıydı. Karatheodores’in müdahalesinin siyasi amacı, Saltanat’ın hibe parası toplanmasına müdahil olmasına karşı (Patrikhane’nin borçları meselesinde olduğu gibi) bir Bulgar tepkisini engellemekti.

Yine de, yeni Feneryotların temsilcileri hem paraların toplandığı yolları hem de yüksek rütbeli papazların aldıkları ödemelerin miktarını yeniden değerlendirirken, protesto metnini imzalamayan Karma Konsey’deki güçlü bankerler için durum bu değildi.37 Bankerler için, patrikhane tarafından radikal reformlar öne sürülmesinin Veziri Azam Mehmed Emin Ali Paşa’nın onayını almış olması, onun meşruiyetini sorgulatacak ilk ciddi çabaya dahil olmaktan kaçınmaları için yeterliydi.

Karatheodores’in önerisinin teorik zemini (hibeyi maaş değil bir tür kilise vergisi olarak görüyordu) bunun, yüksek rütbeli papazlara ödemek için iki farklı ve kendi görüşüne göre çelişen para toplama yolunu birleştirmesiydi: toplanması devletin alanında olan “vergi” veya vecibe ve toplanması Kilise için gelir toplama sürecinin parçası olan “hediye” veya bağış. Karatheodores, birincisinin toplanmasının zorunlu olduğuna, ikincisinin ise niteliği gereği cemaatin papazına gönüllü bir katkısı olması gerektiğine inanıyordu. Kutsal Meclis’in hibe paralarını Ortodoks yurttaşların devlete ödemesi gereken diğer harçlarla birleştirme kararı otomatik olarak toplanmasını şiddete ve zora açık hale getirdi. En nihayetinde, Karatheodores için, papazların ödeneğinin toplanması ona asil bir hayat sürme imkânı vermeyi amaçlarken, devlet vergilerinin ayrılması amacı “seküler devleti güvenle muhafaza etmek” idi. Umumi Nizamname fermanlarının özünde bu vardı ve Kutsal Meclis’in kararının uygulanması kilise anayasasının ruhuna karşı olacaktı.

Başka bir belgede,38 Karatheodores, papazların ödemeleri için para toplamak amacıyla devlet aparatını kullanmanın esasen Ortodoks ruhban sınıfını maaşa bağlama önerini—Milli Meclis’in reddettiği ve onun yerine yüksek rütbeli papazların gelirine bir “hediye” kavramını uygulamayı benimsediği bir öneri—canlandırdığını not ediyordu. Karatheodores, Milli Meclis’in eski sistemden yalnızca bir tek ciddi farklılık getirdiğini savunuyordu. O da yüksek rütbeli bir papazın alacağı miktarın önceden belirlenmesi. Bu bakımdan, Sophronius’un alınan kararın özünden ayrıldığına ve papazların, özellikle de sivil bir otorite tarafından, maaşa bağlanmasını kabul ettiğine inanıyordu. Onun açısından, bu Patrikhane’nin papazlarını basit birer çalışan derekesine indirmesi anlamına geliyordu.39 Ortodoks ruhban sınıfının maaşa bağlanmasının Patrikhane ve onun dolayımıyla da Osmanlı devleti ile bir istihdam ilişkisi oluşturacağı konusunda, ana olarak gerontes’in Milli Meclis’teki “ruhban sınıfı—ruhban-dışı sınıf” kanadı tarafından kullanılan bu etkileyici argümanların, gerontes’in başta gelen rakibi olan Karatheodores tarafından benimsenmesi, anlaşmazlığın parametrelerini değiştirdi.

Reformun baş taraftarı Karatheodores’in fermanın reformcu özü ile ilişkili sebeplerle değil, Umumi Nizamname’de belirlenmiş siyasal amaçlarla ciddi bir taviz verdiği açıktı. Bulgarların ayrılıkçı eğilimleri ile başa çıkmak bunlar arasındaydı. Bu, Ortodoks milletinin Osmanlı iktidarından görece bağımsızlık pozisyonunu savunurken, reformları destekleme sürecini Bulgar meselesinin çözümüne bağlamaya devam ettiği anlamına geliyordu. Bunun aksine, Patrik Sophronius’un, Fransız yanlısı bir yeni Feneryot olan Ioannis Psycharis’in, yeniden yapılandırmanın uygulanabilir tek versiyonunun milletin Osmanlı siyasal modeline tabiiyeti olduğu şeklinde geçmişte ileri sürdüğü “siyasal çizgiye” sadık kaldığı görülüyor. Dolayısıyla, Sophronius, radikal reformcu yönelime sadık kalmak için Umumi Nizamname’nin lafzını çiğniyor görünüyorsa, Karatheodores de, Bulgar nüfusuna (esas olarak da köylülerine) homojen bir vergi yükü gelmesinden patlak verecek bir krizi dikkate alarak, millet (ve onun dolayımıyla devlet) içinde bir birliği muhafaza etme konusunda Patrikhane’nin maliyesi için olduğundan daha kaygılıydı. Onun açısından reformcu eğilim ruhban sınıfını Osmanlı devletinin çalışanı yaparak değil, nüfusun vergi yükünü azaltarak hayata geçirilebilirdi.

Tekdüze harç meselesine ilişkin olarak Karatheodores farklı bölgeler arasındaki dengesizliklerin, her ilin nüfus yoğunluğu farklı olduğu için gelir toplama açısından gerçekten de adil olmadığını kabul ediyordu. (Ölçek kişi başına 25 k’dan 10’a ve hatta yoğun nüfuslu bölgelerde 7’ye kadar düşüyordu.) İmparatorluk içindeki tüm aileler için aynı miktarı ödemenin daha iyi olacağına ama “daha acil sebeplerle reddedildiklerinden, bu yolların Millet Meclisi’nin yetkilerinin ötesinde” olduğuna inanıyordu. Yeni tedbirlerin uygulamaya konması yerine adil olmasa da mevcut sistemin muhafazasından yanaydı.

Bekleneceği üzere reform destekçilerinden “vergi” ile “hediye”yi karşı karşıya koyan argümanlara hemen yanıt geldi. Eforat sisteminin kaldırılması ilginç bir pozisyon değişimine sebep oldu: Millet Meclisi’nde reformcu ve reformcu olmayan kamplara bölünen (esas olarak manastır gelirleri meselesi nedeniyle) üst düzey papazlar, şimdi Osmanlı devletinin mali varoluşlarının temin edilmesine müdahale etmesi ihtiyacını tanıyarak kendi birliklerini “yeniden keşfederken,” reformcu görüşlerle tanınan ruhban-dışı sınıf, devlet aparatının bunları uygulamada hâkim rolünü etkili şekilde reddetti ve “muhafazakâr” pozisyonlar aldı.40

Mantık özellikle basit ve yerindeydi: Patrikhane zaten bir ücret skalası oluşturmuş olduğundan, bunlar bir “hediye” veya “gönüllü bağış” olarak değerlendirilemezdi. Bu mantık, tam da yüksek rütbeli papazların gelirinin seviyesini sabitlemek istedikleri için, Umumi Nizamname’de kısa ve öz bir şekilde tekrarlanıyordu. Bir anlamda, Karma Konsey’in ruhban-dışı sınıftan üyelerinin, devlet bu şekilde onu toplamada bir aracılık rolü üstleneceğinden hibenin bir tür ücret biçime dönüştürülmesine karşı polemiği, Nizamname’nin bir başka temel parametresine karşı olduğu için daha başından başarısız olmaya mahkumdu: bu ücretleri sabitlemenin bir ön gerekliliği olarak devlet vergisinin parasallaştırılması. Aynı zamanda, reform destekçileri kilise vergisinin diğer devlet vergileri ile birleşmesini, Patrikhane personelinin ödemelerinin yapılmasının yanı sıra hayır ve eğitim kurumları mekanizmasının muhafaza edilmesinin tek çözümü olarak görüyorlardı.41

Sonuç

Reformcu ruhban-dışı sınıf ile muhafazakâr gerontes arasındaki bu ilginç pozisyon değiştirmenin ana sebebi Patrikhane’nin Eflak ve Boğdan’dan elde ettiği ciddi gelirin kaybı idi. Ve bu pozisyon değiştirmenin etkisi, devlet hazinelerinden veya özel mülklerden gelen tüm gizli veya açık paraların sonuç olarak bağlanmasıydı. Ancak borç ne ruhban-dışı sınıf ne de ruhban sınıfı mensupları için bir kar vasıtası olamıyordu; aksine, en nihayetinde “ekümenik” karakterini yitirmesine yol açacak şekilde, Patrikhane’yi devlet çıkarlarına ve politikalarına bağlamanın bir mekanizmasıydı.

Dolayısıyla, borcun yönetilmesi sorunu ile ilgili olarak Osmanlı dahiliyetinin sonraki yıllarda daha gözle görülür hale gelmesi garip değil. 1865’te, Patrik Sophronius, Kilise maliyesinin durumu üzerine uzunca bir rapor gönderdi.42 Patrikhane’nin, personel maaşları ve temel işletme ihtiyaçları dahil, ayda kabaca 70.000 kuruşluk işletme masrafı yaptığını iddia ediyordu. Ancak bütçesi ayda sadece 15.000-20.000 kuruş (Karma Konsey’in kilise eylemleri için aldığı alınan ücretleri kesme kararını takiben daha da azalacak bir miktar) öngörüyordu. Patrikhane Osmanlı hükümetinden 1.000.000 ve 500.000 kuruşluk iki esaslı borç zaten almıştı, personel maaşları için bir üçüncüsü de olasıydı.

Patrikhane’nin borçluluğunun sebepleri, buraya kadar tartışıldığı üzere karışık olsa da, Ekümenik Patrikhane’nin borçlarına Eflak ve Boğdan’daki manastır mülklerine 1863’te Cuza hükümeti tarafından el konmasının sonucu olarak bakmalıyız. Patrikhane maliyesi için on dokuzuncu yüzyılda dönüm noktası olacak bir yıl belirleyeceksek, bu ya 1833, yani Yunan illerindeki Ortodoks cemaatin kaybedildiği yıl, ya da 1870, yani Bulgar illerindeki Ortodoks cemaatin kaybedildiği yıl olacaktır. 1863 yılı Eflak ve Boğdan’daki ekilebilir arazilerin belki de üçte birinin kullanılmasından elde edilen ciddi gelirlerin, kaybını işaret eder. Bunun İstanbul Patrikhanesi’nin, stavropegial manastırların (Athos Dağı’ndaki dahil) ve diğer Ortodoks patrikhanelerinin geliri üzerinden doğrudan etkisi olmuştur. Ancak esasen bu, patriklerin göreve gelmesinde nüfuzu olan güçlü zümreler de kendi gelirlerini oradan elde ettiğinden, Patrikhane içindeki ruhban sınıfı ile ruhban-dışı sınıf arasındaki ilişkiyi değiştirmiştir.

Eflak ve Boğdan’dan para akışı kesildiğinde, Patrikhane yeni gelir kaynakları aramak zorunda kalmıştır. Hemen akla gelebileceği gibi yüzünü ilk döndüğü yer Yunan devleti olmamıştır—halen Osmanlı vizyonundan ilham almakta olan yönetici elitin niyetlerinin bir göstergesi. Döndüğü ilk kaynak, maliyesini uluslararası denetimin altına sokacak ciddi bir mali kriz patlak vermesine rağmen 1880 kadar geç bir tarihte bile Osmanlı devleti olmuştur. Öte yandan Patrikhane özellikle de Ioakeim III döneminde Rusya’ya doğru yüzünü dönecekti—1879’da Moskova’daki Aziz Sergios metokion’u onun kontrolü altına girdi; ikinci görev dönemi sırasında ise (1901-12) hem Sırp hem de Avusturya’nın finansal desteğini alacaktı. Ancak “ekümenist” Ioakeim III’ün ölümü ardından, yeni patrik ve onun büyük rakibi Germanos V, Yunan devletinden doğrudan mali yardım isteyecekti. Yunan dış politikası ile bu kaynaşma, Atina Başpiskoposu Meletios Metaxakis’in 1921’in Anadolu kampanyası ile eşzamanlı olarak Ekümenik Patrik seçilmesi ile zirveye ulaşacaktı. Ancak Yunan ordusunun yenilgisi bu döneme hızlı bir şekilde son verdi ve Patrikhane’nin Kemalist rejim altında yeni bir kurumsal ve mali gerilemesine yol açtı.

Çeviri: Serap Güneş

*İngilizce Kaynak

Yoruma Kapalı.