PAROLA

Murat Kahraman

Sömürgeci ve işgalci güçler yazılı tarihten nefret ederler. Sözlü tarihi dayatırlar. Beyinleri daha rahat işgal etmek için onlara hafızasız ve tarihsiz bir toplum isterler.Hepimiz küçücük birer hayat yaşıyoruz. Bizim dışımızdaki koca hayatlar nasıl oluyor? Neler yaşanıyor orada? Ortak umutlar, düş kırıklıkları, nefretler, hayaller ve de müşterek samimiyetler nelerdir?
Bunların birçoğunu bilmiyoruz.
Bunların ancak bazılarını yaşanıp da yazılmayan, yazılıp da yayımlanmayanların kaleminden bulabiliriz.
Ve bu yazılar genelde “terbiye” edilmemişlerdir; bunun için doğal, sahici ve yalındırlar. Çünkü editörlerin denetimden geçmemiştir. Denetimden geçen her yazı, şu yada bu şekilde sansüre ya da otosansüre maruz kalır.
Bugün 24 Nisan. Bu vesileyle PAROLA/ BİR PARTİZANCININ İÇ ÇEKİŞİ adlı çalışmadan ufak bir kesit sunacağız.

Kızılbaş Bego Ağa, aslen Dersim Çemişgezekli olan Sürgün Hasan’ın ve üç kişiden oluşan Partizancı grubun (Pontuslu Aşil, Yörük olan Doktor İsmail ve Dersimli genç) birbirleriyle ilişkilerini ve kesişen yazgılarını konu alıyor.
Bego Ağa, geçmişi onur ve şerefle dolu olan, yaşadığı dönemde ise itibarlı biridir. Soykırım dönümünde tehcir konvoyuna saldırıp Ermeni kadın ve çocukları kurtaran Kızılbaş bir aşiretin mensubudur. Babalarından devraldıkları itikatta dayalı dostlukları, vefa duygusuyla mühürlenmişti.
Sürgün Hasan’ın deyimiyle Bego Ağa, “Hayatında bir karıncayı dahi incitmemiş biriydi. Adaleti tıpkı belleği gibi adil ve mertti. Düşmanına dahi haksızlık yapmayacak kadar vicdanlı biriydi.”
Asıl ismi Agop olan Sürgün Hasan ise ismini ve kimliğini yakın dostlarından başka kimse bilmiyordu. Herkes onu Sürgün Hasan olarak tanırdı. Yaşamı acı ve yıkıma tanıklıkla geçmişti. Çanakkale Savaşı’nda bulunan Osmanlı subay bir babanın tek oğluydu.
Atalarının binlerce yıldır yaşadığı topraklar üzerinde bir sürgündü.
Ve en önemlisi de kendi neslini kendi elleriyle kurutan biriydi. Evet sırf soykırımcılara çocukları öldürme zevkini yaşatmamak için kendisini kısırlaştıran erdemli, yiğit ve güçlü bir insandı.

Hikâyeleri çok uzun. Biz toparlayarak geçelim:
1993’te Sivas Madımak’ta, insanlar otel içinde diri diri yakıldı. Bu katliam, iki yaşlı adamın hayatını ve sağlığını derinden etkiler.
Bego Ağa, kahrından hasta düşer. O günden sonra yüzünü Sivas’a doğru çevirmez.
Bu dönem TKP(ML)’nin Sivas Davası sanıklarına yönelik eylem hazırlıkları vardır. İki yaşlı, eylemde bulunmak için gönüllü olarak eylem birliğine aday olurlar.
Soykırım denen vahşetin uygulandığı gün kurulan, çeşitli millet ve milliyetlerden halkların ve inançların ortak umudu olan TKP(ML), 1994 yılında ikiye bölünür. Kartopu gibi büyüyen ve büyümesi gereken umut, parçalara ayrılmış, kan emicilere gün doğmuştur.
Bölünme bir çok insan gibi iki yaşlı insanı da derinden sarsmış ve üzmüştür.parola2
Ermeni soykırımı ve sonrasında gelişen Süryani, Pontus ve Ezidi soykırımlarıyla birlikte sadece uluslar yok edilmedi; aynı zamanda binlerce yıllık bir kültür, medeniyet, toplumsal hafıza ve yaşam biçimi de yok edildi.
Bu soykırımlarla ilgili yazılan ölüm, ölüm biçimlerindeki vahşet ve de açıklanan rakamlar üzerinde çok şey yazıldı ve yazılacaktır. Yazılanlarla her gün yeni şeyler öğreniyoruz.
Bugün yaşanılmış, yazılmış ve henüz yayımlanmamış bir öyküye ufakta olsa yer vereceğiz.
Bu kısacık yazı, soykırımdan geriye kalanların üzerinde bırakılan izi ve acı dolu gizemli dünyalarına ufak da olsa bir ışık tutulmasını sağlıyor.
Ermeni soykırımı ve TKP(ML)’nin kuruluş yıldönümü vesilesiyle:

….

“Sizinle tanışmadan önce Moğollar’ın 12. yüzyılda yaktıkları Semerkant kenti gibi ıssız, yalnız ve yorgundum.
Sizin gelişiniz beni ayağa kaldırdı ama yine de bir tarafım yıkık gibi duruyor. Geliş gidişleriniz düzensiz bir hâl aldı. Bu işlerin yolunda gitmediğinin bir işareti. Bu vaziyet beni huzursuz ediyor.”
Genç konuğun cevap vermesini bekler gibi duraksadı Agop.
“Sizin davanız benim dünyam oldu. Zaten bize başka bir dünya da bırakmadılar.”
Yanan sigarasını toprağı sürerek söndürdü. Anlaşılmaz şeyler mırıldandı.

“Bu devlet, kucağımıza öyle onur kırıcı bir acı verdi ki, sanki yarattıkları utancın ve vahşetin sahibi bizmişiz gibi hayat karşısında ayaklarımız bitişik, gözlerimiz yere çakılı kaldı. Sonra da konuşurken yorulmasınlar diye atasözü gibi bir şeyde ortaya çıkardılar:
‘Niye Ermeni gibi kafanı önüne koyuyorsun?’ Öyle işte evladım.”
Konuşmasını bitirince epey sustu.
Genç adam çokça duyduğu, ‘niye Ermeni gibi kafanı önüne koyuyorsun?’ sözünün arka planındaki gerçeği ilk kez öğrenmiş oluyordu.
“Vay be!” diye mırıldandı.

Yaşlı adam nefes aldığı, adına dünya denen kirli ve kiralık tarlada, yıkım gurbet ve kayıbın tanığıydı sadece.
Davranış biçimlerine yön veren hareketlerinde, yenilginin küçük düşürülmüş hâli vardı. Günlük yaşamında bilgi, acı ve kaygı yarış hâlindeydi. Ruhunun taa derinliklerine kadar nüfuz eden savunma içgüdüsü bir yaşam biçimi hâline gelmişti.
Gencin ayağına yasladığı Uzi marka silahı aldı.
“Hayatım boyunca ilk kez elime silah alıyorum biliyor musun?”
Silahın dipçiğiyle toprağın üzerinde daireler çiziyor gibi yaptı. Evin kuzey tarafından güçlü bir hapşırma sesi geldi. Sesin geldiği yöne doğru yöneldiler. Epey bir zaman sustular. İkisi hariç, tüm köy uyuyordu.
“Belki de dışarda unutulan bir hayvandır.” dedi yaşlı adam.
“Sivas’ta güpegündüz devletin kontrolünde ve gözetiminde insanlar canlı canlı yakıldı. Dünyanın gözleri içine baka baka diri diri insanları yaktılar. Hem de tekbir eşliğinde, sırıta sırıta.”
Elini Pötürge’ye doğru uzattı. “Bu nasıl vahşet aman Tanrım?” diye iç geçirdi.
Hacı Ahmet’in evinden gelen ve aniden kesilen gürültüyle konuşmasını kesti.
Başını, karnına doğru toplayıp dizlerin üstüne koyan genç adama sigara uzattı.
“Geçen ay Hacı Ahmet’in öğretmen kızıyla annesi benim eve maya almaya geldiler. Hayatımda yapmadığım bir tedbirsizliği yapmıştım; okuduğum gazeteyi kanepenin üzerinde unutmuştum. Kız bana, ‘Amca bu gazeteyi nerede aldın?’ diye sordu. İşte bahane uydurdum ama kız inanmadı. O günden beri durmadan beni gözetliyordu. Birkaç kez konuşmak da istedi ama bir bahane uydurdum. İlçeye gidip gelirken araba paramı ödemek istiyor ve eşyalarımı taşımak istiyordu. İki hafta önce de benim bahçemin içinde üniversiteye giden kızları etrafına toplamıştı. Gazeteyi okuyorlardı. Ben görmemezlikten geldim ve yolumu değiştirdim tabii. Kadın örgütle bağ kurmak istiyor. Ne diyorsun?”
Kendisine fırsat buldukça öğüt veren, azarlayan, eleştiren ve öneri de bulunan yaşlı adamın fikrine başvurması hoşuna gitti.
“Bu dönem olmaz amca.”
Kim tarafından ve ne zaman köye getirdiği belli olmayan sahipsiz köpek Topal Musa’nın evinin önündeki harmandan hızlıca geçerek Hacı Ahmet’in evinin bulunduğu sokağa girdi.
“Bu bölünme denilen uğursuz illet,” diyerek konuyu değiştirdi yaşlı adam.
“Bir bit yeniği gibi adeta yakanıza yapışmış. Her ırktan insanın gönlüne taht kurmuşsunuz. Lakin sizde kendi zenginliğinin farkında olmayan aptal adamın basiretsizliği var. Ağacınızdaki filizi kendiniz kesiyorsunuz. Bu ne aptalca şey? Devletin bir şey yapmasına gerek yok ki!”

Yaşlı adamın eleştirileri doğruydu. Genç adamın başı, ölü öküz başı gibi ağırlaşmıştı. Kendisi de yaşlı adamlar gibi bölünmede fena etkilenmişti. Yüzünü yokladı. İtiraz etmedi. Bölünmenin yarattığı deşifrasyon kendilerini çok endişelendiriyordu. Çok iyi biliyorlardı ki devlet, bu fırsatı kolluyordu.
“Amca, Sivas sanıklarına yönelik yapacağımız eylemin genel hazırlıkları bitti. Geriye sadece duruşma gününü beklemek kalıyor. Çok ufak eksiklikler kaldı. Onları da hızlaca tamamlamalıyız. Elimizi çabuk tutmalıyız. Öyle sanıyoruz ki operasyonlar kapıda. Operasyonlar olmadan bu eylemi bitirmeliyiz, yoksa eylem aksar.”
Kuşku, Melisa(Malatya) şehrini bir incirin köklerinin toprağa sarılması gibi kenti kökünden sarmıştı. Gecenin karanlığı, bu kuşkuyu daha da büyütüyordu.
“Mutlaka yapmalısınız yavrum.” dedi.
“O dağ gibi adam, Sivas’ın ortasında oturarak çocuk gibi hüngür hüngür ağladı. Yemeden içmeden kesildi ve hayata küstü. Kaç milyon kişi bu çaresizliği yaşadı, orası da bilinmez. Bu eylem, bir çok insan gibi onun içindeki yangını söndürecek.”
“Bu milyonların adalet özlemidir amcam.” dedi genç adam. “Bu eylemle devletin karanlık ve kirli ellerini keseceğiz!”
“Ne ben ne Bego Ağa bırak bir cinayet işlemeyi bir böceği dahi öldürmemişiz.”
“İntikam ve savunma, cinayet değildir amca!”
Genç adamın söylediği söz üzerine sustu.parola3
“Senin sağlığın iyi değil amca. Savunma yapan gurupların içinde kal lütfen!”
Yaşlı adam öneriyi kesin bir dille reddetti. Bego Ağa’yı yalnız bırakmayacağını söyleyerek, saldırı grubuna katılacağını söyledi.
“Bu eylem kararının alındığı günden beri sırtımdaki kambur düzeldi. Görmüyor musun oğlum? Bırakın insanları diri diri yakan canilerin birini de ben cezalandırayım!”
Genç adam, “Kamburum düzeldi.” cümlesini çiğner gibi mırıldadı.
Devrimci adaleti gerçekleştirme kararı, yürümekte güçlük çeken yaşlı adamları bile ayağa kaldırdığını düşündü.
“O cellatların hiçbirini sağ bırakmama kararı aldık.”
“Eğer ölürsem köyüm olan Hazari’ye gömün beni. Fero Mezarı altındaki bölgede bulunan Aliboğazı ve Yılan Dağı’na bakan yüksek tepeye gömün beni!”
Yaşlı adamın zamansız vasiyetini ne onay verdi ne de itiraz etti. Üstelik kendisi de gönüllü olarak baskın grubunun içinde yer alacaktı. Böylesi bir durumda iki yaşlı adamın korumak da öncelikli görevleri arasındaydı.
“Belki biz senden önce ölürüz.” diyecekti ama bunu söylemekten vazgeçti.
“İştar’ım!” dedi yaşlı adam. Masal perisi gibi güzel olan eşinin ismini telaffuz ederken, kutsal bir emanetin ismini anar gibi nazikçe söyledi. Eşinin genç adam için diktiği kazağa dokundu. Okşar gibi yaptı.
“Eğer birgün ölürsem İştar’ım sana emanet evladım. Onun benden başka hiç kimsesi kalmadı bu dünyada. Burada neyim var neyim yoksa sat ve İştar’ımı Hazari’ye yerleştir. O köy bizim taraftarımızdır ve kimse seni kırmaz. Ya bir ev yaptır yada bir ev satın al. Ama penceresi benim mezarıma baksın!”
“Amcaaa!” der gibi araya girdi genç adam. İştar hangi dildeki isimdi ve ne anlama geliyordu acaba? Üstelik manasını bilmediği hâlde İştar ismini çok sevmişti. İçi fena burkuldu. Hazari’yi anarken mırıldandı:

HAZARİ

Ahh Hazari!
Sen ne güzeldin öyle
Yılandağı senin çeyizin
Sorpiyan senin gelinin
Aliboğazı senin gizemli tapınağın.

Uzaklık içindeki yakınlığım,
Yüreğimin asılı muskamsın
Yutkunurken iç çekişimsin.

Hatırlıyor musun, vedalaştığımız günü?
Dersim’e ellerimle vedalaştım
Seninle ise gözlerimle vedalaştım.
O gün,
Sürgünün uğultulu fısıltısı oldun
Gayrı çocukluğunun dokunulmayan sılası
Gençliğimin ise hazin gurbeti oldun.

Bacalardan çıkan ve sokaklar arasına biriken dumanı, kuzeyden esen yumuşak bir rüzgar toparlayarak götürdü.
“Dünya benim kısır bakışlarında yoruldu be oğlum. Çocuk istemesine rağmen İştar’ıma bir çocuk bile veremedim.”
Yaşlı adama teselli edecek bir kelime söylemeye çalıştı ama uygun bir kelime bulamadı.
Yaşlı adamın iniltisi, yeraltı suları gibi derin bir kaynaktan geliyordu. Hiçbir süslü teselli bu duruma yanıt olamazdı.
Gece şafağa merdiven dayamıştı. Seyrek bulutların arasında soluk bir ay ışığı köyün üstündeki tepeyi aydınlatmıştı.
Gece boyunca nöbet tutarak sohbet ettikleri evin çatısından aşağı indiler.
Gündüzü geçirmek için Mimar Manuel’in yaptığı ve cezaevinde kaçırılacak tutsakların konulacağı ve adına “Özgürlük Şatosu” dedikleri yeraltı evine geçmeye hazırlandılar.
Köyün alt tarafındaki evde bir kadının ağlama sesi geceye yayıldı. Kadının gırtlağından çıkan feryadın sızısını ölçmeye çalıştı. Niye ağlıyordu bu kadın?
Geçmişine mi, kötü kaderine mi yoksa kadınca bir ağrıya mı ağlıyordu?
Kim bilebilirdi ki?..