PONTOS RUM SOYKIRIMI 100 YIL SONRA İLK DEFA ANKARA’DA TARTIŞILDI

Karadenizde 100 yıl önce yaşanan Pontos Rum soykırımı, Ankara”da Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi ve Newroz gazetesinin organizasyonuyla düzenlenen 1. Dünya Savaşı ve Sonrası Trabzon  Vilayeti ve Pontos Sorunu başlıklı panelde tartışıldı.

İttihat ve Terakki döneminden başlayarak Mustafa Kemal”in önderliğinde Cumhuriyet döneminde sürdürülen 1914-1923 yılları arasında Karadeniz bölgesinde Pontoslu Rumlara yönelik tehci, katliam ve soykırımına dair ilk panel Ankarada düzenlendi.

Osmanlı döneminden başlayarak iskan ve katliam politikasının Cumhuriyet”in ilk dönemlerinden bugüne dek sürdürdürüldüğüne dikkat çekilen panelde, Türkiye”nin Rumlara yönelik soykırımı tanıması çağrısı yapıldı.

Panelde konuşan insan hakları savunucusu ve yazar Mahmut Konuk, panelin, 1. Dünya Savaşı öncesinde başlayan ve 1923 yıllarına kadar devam eden Pontus’lu Rumların tehciri ve katledilmesine ilişkin yaklaşık yüz yıl sonra bu topraklarda yapılan ilk paneli gerçekleştirdiklerini söyledi.

Panel, halklara yönelik yapılan tüm soykırımlarda yaşamını yitirenler adına saygı duruşu ile başladı.

Panelin açılış konuşmalarını yazar Fikret Başkaya ile Özgürlük ve Sosyalizm Partisi (ÖSP) Genel Başkanı Sinan Çiftyürek yaptı.

‘O GÜNDEN BUGÜNE KATLİAM GELENEĞİ SÜRÜYOR’

Türkiye devletinin Osmanlı’nın bir devamı olduğu, ayrı bir nitelik taşımadığı söyleyen Başkaya, “1923 yılında rejimin sadece adı değişti. Osmanlı’nın geleneğinde iki siyaset vardı. Kitle katliamı ve iskan siyaseti. Bugün bu gelenek Kürdistan’da devam ediyor. Değişen hiçbir şey olmadı” dedi.

Moderatörlüğünü Pınar Ömeroğlu’nun yaptığı panelin ilk oturumunda sosyolog İsmail Beşikçi, araştırmacı ve Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Demirel, editör ve çevirmen Atilla Tuygan ve barış aktivisti Yannis Vasilis Yaylalı söz aldı.

ASİMİLASYON VE MÜLKLERE EL KOYMA BİRLİKTE YÜRÜTÜLDÜ

İlk olarak konuşan Beşikçi, İttihat Terakki’nin Osmanlı devletini Türklük üzerinden yeniden inşa etmek gibi bir planı olduğunu söyledi ve “Bu planın sonucunda Ege, Kapadokya ve Pontus gibi bölgelerde yaşayan Rumlar sürgün edildi, Ermeniler techirle yok edilmek, nüfusu çürütmek istendi. Kürtler Türk, Aleviler ise de Müslümanlığa asimile edilmek istendi. İkinci ayağında ise Rumlardan, Ermenilerden kalan mal varlıkları ile Osmanlı ekonomisi millileştirilecekti” dedi.

Beşikçi, İttihat Terakki’nin “Türlük” planının ise uygulamaya konulduğu tarihin Balkan Savaşı ve ardından gelen yenilgi olduğunu söyledi. Yenilgi sonrası Ege’den başlayarak Rumlara baskının arttığını söyleyen Beşikçi, “1911 yılında baskı, taciz ve sabotajlar başlıyor. 1914 yılının bahar ayı ile birilikte Pontus bölgesinde sabotajlar gündeme geliyor” ifadelerini kullandı.

Beşikçi, Balkan Savaşı sonrası başlayan ve uzun süre devam eden süreçte yaklaşık 3 milyon Rumun sürgün edilip, katledildiğini ifade etti. Beşikçi, tüm bu katliamlarla geçen tarihe bakıldığında Türkiye’nin bir ülke olmadığını söyledi ve ekledi: “Türkiye bir devlettir. Kürdistan gibi, Pontus gibi ülkeleri imha ederek kurulan bir devlettir.”

MUSTAFA KEMAL DE İÇİNDE OLDUĞU İÇİN HALI ALTINA ATILMAYA ÇALIŞILIYOR

Attila Tuygan da Pontos soykırımı sürecinde yaşananları anlattığı konuşmasında, «Pontos soykırımının içine Mustafa Kemal de dahil de dahil olduğu için belki özellikle halı altına atılmaya çalışılıyor. Eziyetten kaçmak için Amele Taburlarından firar edip dağlara sığınan insanlardı. Orada küçük gruplar halinde yaşıyorlardı. Ancak öldürüldüler» diye konuştu. Tuygan Pontos Rum soykırımını şu sözlerle anlattı:

“Gayriresmi tarih araştırmaları ve tarafsız kaynaklar ve hatta Osmanlı’nın 1. Dünya savaşı’ndaki müttefiklerinin arşivleri 350,000’den fazla Pontoslu Rum’un ve 300,000-600,000 arası Asuri, Süryani, Nasturi ve Keldani’nin 1915-1923 arasında Türk askerî ve paramiliter güçleri ve Kürt milisleri tarafından imha edildiğine işaret etmektedir; ancak genellikle Ermeni soykırımı’na odaklanıldığı için başka ulusların çektiği acılar pek çok nedenden dolayı neredeyse ihmal edilmiştir. Ermenilerin soykırım anılarını canlı tutmayı başardıkları ve insanlığın, Nazi Almanya’sının Yahudileri, Slavları, Çingeneleri ve başka ulusal grupları toptan yok etmeye çalışmasını unutamaması ve sonsuza değin unutmaması gerektiği gibi, Pontoslu ve de Anadolulu Rumların kadim anavatanlarından temizlenmeleri de unutulmaya bırakılmamalıdır. Adalet o insanların çocuklarının, torunlarının da hakkı. Karadeniz’deki Helen mirası olan Pontos artık yok.

Kaynaklara göre 1913’te Pontos’un toplam nüfusu 1 milyon 770 bin civarındaydı. bu sayıyı dine göre sınıflandıracak olursak, yaklaşık 1 milyonu Müslüman; ağırlıkla rum olmak üzere yaklaşık 750 bini gayrimüslimdi. Etnik durumsa çok farklıydı: 770 bini çeşitli kökenlerden Türk; 935 bini rum; 60,000’i Ermeni ve 5,000’i de sair Avrupalı idi. Yine o dönemde Pontos’ta 1,454 Rum köyü vardı ve 1,890 kilise, 22 manastır, 1,647 şapel ve 85,890 öğrencisi olan 1,401 okul faaliyetteydi.

Pontoslu Rumların tarihinde 1461’de Trabzon Komnenos İmparatorluğu’nun yıkılışından 1923 Lozan antlaşması ve zorunlu nüfus mübadelesine kadar olan bazı bölümler cehalet ya da yalanlar nedeniyle saklı kalmıştır. Bu bölümler özel ilgiyi hak etmektedir. Yok olmaya gidiş süreçleri dramatiktir.

Pontos’taki tüm köyler ve kentler yakıldı, yıkıldı, arazilerine el konuldu; binlerce insan komşu ülkelere kaçmak zorunda kaldı. Pontos Rumlarına yönelik soykırım iki aşamalı olarak gerçekleşmişti: İlk aşama 1916-1918 yılları arasında ittihatçılarca gerçekleştirilirken, ikincisi Mayıs 1919 ile 1923 arasında Kemalistlerce yürütülmüştür.

Savaş döneminde neler yaşandığını hepimiz biliyoruz. İmparatorluğu’nun 1. Dünya Savaşı’nda yenilmesinin ardından, bu kez gücü eline geçiren M. Kemal’in önderliğindeki Türk milliyetçi hareketi, Bolşeviklerin, İtalyanların, Fransızların ve Müslüman dünyanın yardımıyla ve Yunanistan’da monarşi ve Venizelos yanlıları arasında süren olayların yarattığı fırsattan yararlanarak kendi savaşlarını başlatmıştı. Mayıs 1919’da M. Kemal, Samsun’a ayak bastı ve Türk milliyetçi ordusunu organize etmeye başladı. Yakın tarihlerde Ayşe Hür’ün bir yazısında geçtiği gibi, 19 Mayıs 1919’da ordu müfettişi sıfatıyla Samsun’a giden Mustafa Kemal’in esas görevi “pontus belasından kurtulmak” idi. Mustafa Kemal, Havza’ya gelir gelmez bölgenin namlı kabadayılarından Topal Osman ağa ile görüşmüş ve meseleyi onun tecrübeli ellerine bırakmıştı. Topal Osman da “Siz hiç merak etmeyin paşam. Bu Pontos Rumlarına öyle bir tütsü vereceğim ki, hepsi mağaralarda eşek arısı gibi boğulacak” demişti. Topal Osman o tarihlerde İstanbul Divan-ı Harbi tarafından Ermeni katliamlarındaki suçlarından dolayı aranıyordu. Muhtemelen Mustafa Kemal’in ricası ile Temmuz 1919’da Osman Ağa hakkındaki tutuklama kararı Padişah Vahdettin tarafından kaldırıldı ve Topal Osman, Trabzon Valisi Cemal Azmi ve Giresun Mutasarrıfı gibi yerel yöneticilerinin itirazına rağmen Trabzon havalisinde Pontuslu Rumları temizleme işine başladı. Falih Rıfkı’ya göre Topal Osman basılan her Türk evine karşı üç Rum evini basmak, mezarını kendine kazdırıp diri diri adam gömmek, vapur kazanlarında kömür yerine canlı adam yakmak gibi zulüm ve işkencelerle bölgeyi rumlardan tamamen temizlemiştir. Pontuslular bunlar olurken Yunanistan’dan yardım istediler ama Venizelos hükümeti onlara cevap bile vermedi çünkü Venizelos’un kendine göre daha somut ve gerçekçi hedefleri vardı. Sovyet Rusya ise Kemalist hareketle yakınlaşma politikası uyarınca Batum’daki pontus çetelerini dağıttığı gibi bunların liderlerini de Kemalistlere teslim etmişti. İtilaf devletlerinin 1919-1922 arasındaki suç ortaklığı Mustafa Kemal’in milliyetçi hareketinin Jön Türklerin yarım kalan işlerini tamamlamasına imkan vermiştir.

Birkaç istisna dışında Türk tarihçileri ülkelerinin militarist rejiminin çizgisini izler ve çeteci gruplarla mücadele bahanesini ileri sürerek rumlara yönelik soykırımı gizlemeye çalışırlar. Bu tarihsel yalanı desteklemek için de uluslararası dikkatleri çeteci bir hareketin varlığına ve bunun üzerine imparatorluğun başvurmak zorunda kaldığı misilleme eylemlerine çekmeye çalışırlar. Ancak, o çeteci grupların niye doğduğundan hiç söz etmez ve Rumların Müslüman halkın şiddetinden ve devletötesi mekanizmadan kendilerini korumak için tek yollarının bu olduğunun üstünden atlarlar.

Geçmişte bir arada yaşamasını becerebilen, birlikte horon tepen, aynı türküleri farklı dilde aynı duygularla söyleyebilen, aynı yemekleri pişiren, aynı denizde, derede avlanan, aynı yaylada hayvanlarını otlatan, aynı yollarda yolculuk eden Rum, Ermeni, Süryani ve diğer halkların önünde saygıyla eğiliyorum…

KARADENİZDE RUMLARI, KOÇGİRİDE KÜRTLERİ KATLEDEN NURETTİN PAŞA

Araştırmacı yazar ve Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Demirel ise Pontos’ta Rumların katledildiği sıralarda 1. Meclis’te yapılan tartışmalara ilişkin sunum yaptı. Demirel, 9 Aralık 1920 yılında kurulan ve Amasya, Sivas gibi bölgeleri kapsayan bir komutanlığın başına getirilen Nurettin Paşa kontrolünde Pontus’da Rumların katlediğini belirtti ve aynı kişinin Koçgiri’de Kürt halkını katleden paşa olduğuna dikkat çekti.

1. Meclis’in 22 Kasım 1921 yılında Nurettin Paşa’yı sorguya aldığını söyleyen Demirel, “Ancak buradan Pontus ile ilgili bir şey çıkmıyor. 15 Şubat 1922’ye kadar Nurettin Paşa, Pontus ile ilgileniyor” dedi.

12 HAZİRAN 1921’DE TEHCİR BAŞLADI
O dönem Pontus’u Rumlardan arındırmak için politika yürütüldüğünü söyleyen Demirel, “29 Mayıs 1921 yılında eli silah tutun herkesin tehcir edilmesi istendi. Daha sonra 9 Haziran 1921 yılında Yunanlar tarafından İnebolu’nun bombalanması sonrası hükümet 12 Haziran 1921 tarihinde 15-50 yaş arası Rumların iç kısımlara naklini istedi. Yani tehcir başladı” diye konuştu.

GÜMÜŞHANE İSTİKLAL MAHKEMESİ»NDE RUMLAR KATLEDİLDİ
Aynı dönemlerde 1. Meclis’te her ne kadar İstiklal Mahkemeleri’ne karşı bir itiraz olsa da İstiklal Mahkemeleri’nin Meclis kararı ile tümden kapatıldığı tarihten hemen 4 gün sonra Gümüşhane’de İstiklal Mahkemesi’nin kurulduğunu aktaran Demirel, bu mahkemenin Meclis’te 76’ya karşı 79 kabul oy ile kurulduğu bilgisini paylaştı.

Demirel, o dönemin İçişleri Bakanı Fethi Okyar kontrolünde gerçekleştiği ve 1.Meclis’e çok bir bilginin verildiğini de savundu. Demirel, 1. Meclis’e bilgi verilmese de Meclis’teki genel havanın “Pontus’ta bir ayaklanma var, bunlar eşkıyadır ve mücadele edilsin” şeklinde olduğunu söyledi.

MUSTAFA KEMAL»İN PONTOS POLİTİKASI
Demirel, Mustafa Kemal’in İkinci Meclis’in açılışında Pontus’ta yaşananlar ile ilgili sarf ettiği şu sözlerle sunumu sonlandırdı: “Karadeniz’in en güzel ve sahillerinde kurulmak istenen bir Pontus hükümeti, taraftarları ile bertaraf edilmiştir.”

yannis

ARTIK TOPAL OSMANIN DEĞİL, RUM ATALARIMIN TORUNUYUM

Pontoslu aktivist Yannis Vasilis Yaylalı ise aslen Bafra»da doğduğunu, ırkçı duygularla gittiği askarde PKK»lilere esir düşdüğünü ardından da Rum olduğunun farkına vararak hayatının değiştiğini söyledi. Kendi öz hikayesi gibi bugün Türkiye»de yaşamları çalışmış Pontoslu Rumların var olduğuna dikkat çeken Yaylalı şöyle konuştu:

«İbrahim olarak dünyaya geldim. Samsun Bafra’da bir Türk miliyetçisi olarak yetiştim. 80 darbesinin yaşandığı zamanlarda çocuktum ve benim kahramanlarım sol, sosyalist insanları öldürüyordu. Bunlar karşısında seviniyor, vatanımın temizlendiğini düşünüyordum. Farkında olmadan katil olarak yetişiyordum. 1990’lı yıllarda, henüz 20 yaşındayken askere gittim ve kendi  isteğimle çatışma bölgelerinde görev aldım. Köy boşaltmaları, yakmalar, hayvan, bağ, bahçe yakmaları… Hepsine dahil oldum. Bu süreçte yaptıklarımdan hiç hoşlanmıyor ama ‘vatan sevgisi’ ve gelen emir ile bir bir uyguluyordum. Yaralı olarak PKK’ye esir düşmemin ardından yaşadıklarım bende büyük bir kırılma yarattı. En büyük kırılmamı, ailemin beni kurtarması için rütbelilerle görüşmesinde yaşadım. Ailem tehdit edilmiş ve ‘İbrahim’i artık arayıp sormayın zaten sizin Rum olduğunuzu öğrendik, hepinizin sonu kötü olur’ denilmiş.

Tüm bunların ardından geçmişimi araştırmaya başladım ve Bafrada öldürülen bir Rum olduğunu buldum. Artık Topal Osman’ın değil Rum atalarımın torunuyum. Sonuna kadar barış ve hak arayışının savunucu olacağım. Devlet soykırımla katlettiği, sürgüne gönderdiği Rumlardan özür dilemelidir.

12968055_10208800427873135_5182509662984602811_o

‘ONLAR TEPİŞTİ HALKLAR EZİLDİ’

Moderatörlüğünü Attila Tuygan”ın yaptığı ikinci oturumda konuşan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Baskın Oran ise “İmparatorlukta, vergi vermek ve imparatorluğa bağlı olmak koşulu varken, ulus devlet anlayışında devletin bir ulustan oluştuğu kabul görür ve azınlıkların asimilasyonları söz konusudur. Türkiye Cumhuriyeti, ulus devlet anlayışı ile göçmenleri, ulusal azınlıkları yaratmıştır’’ dedi. Müslümanların en büyük sermaye birikimini 1915 Ermeni Soykırımı ve 1945 Varlık vergisi ile sağladığını aktaran Oran, “Yunan ve Türk Devleti tepişirken halklar ezildi” diye konuştu. Oran, aynı zamanda tehlikeli adledilen Rumların 1964’teki sürgünü ile birlikte Türkiye’de sanayileşmesinin de geciktiğini ifade etti.

TÜRKİYEDE KALIP MÜSLÜMANLAŞAN RUMLAR VAR

Sosyolog Mert Kaya da kendi hikayesinden yola çıkarak Türkiyede sürgün ve katliamların ardından Müslümanlaşarak kalanların varlığına dikkat çekti. Hrant Dink»in ölümünün ardından Müslüman Ermenilerden bahsedildiğini ve kendisinin de Müslümanlaşan Rumları araştırdığını ifade eden Mert Kaya, büyük dedesi İshak»ın o kişilerden birisi olduğunu söyledi. Yıllarca ailesinin bu gerçeği kendisinden gizlediğini ama bir şekilde kendi imkanlarıyla gerçeğe ulaşıp bugün Yunanistanda yaşayan akrabalarını bulduğunu ifade eden Kaya şunları söyledi:

«2013 yılına kadar bu lisans hayatı boyunca öğrendiklerimle Yunancayı da az çok öğrenerek, tarih az çok bilerek internetin de yardımıyla, elimle koymuşum gibi, sanki kendi evimden çıkmışım da geri dönüyormuşumcasına 94 yıl sonra kendi akrabalarımı buldum. Aslında bu görüşmenin ilk görüşme olmadığını da orada öğrendim. Aslında bu iki ailenin üçüncü kez bir araya gelişiydi.

Aslında annemin babamın Bitlisli olmasına rağmen nasıl oluyor da bu hikayenin Yunanistana değdiği ve nasıl oluyor da biz aslında Rum oluyoruz hikayesi çok ilginçti. 1922 yılında büyük dedem İshak, kardeşi Yannis ve küçük kardeşi ile anneleriyle beraber Doğuya sürgün edilen az gruptan birkaçı. Hatıratında yazdığı kadarıyla, önce Diyarbakıra sonra Bingöle ve ardından Ermenilerin güzel şehri Bitlise yerleştirildik diye yazıyor.  6 ay kadar orada kalıyor. Evin büyük erkek çocuğu 12 yaşında dedem, bir Kürte vinde çoban olarak çalışmaya başlıyor. Ancak bir süre sonra askerler gelip Mersin Limanına doğru hareket etmeleri gerektiğini söylüyor. Annesi oğlunun olduğu yeri göstererek bir askerle beraber dedemi almaya gidiyorlar. Fakat askerin geldiğini görünce dedem kaçıyor. Çünkü bambaşka bir travma. Yakın zamanda yaşadığı bu sürgünün etkisi olsa gerek. Bütün gün ortadan kayboluyor. Asker de aldatıldığını düşündüğünden orada annesini de darp uygulayıp sürgün grubuna katıp Mersine doğru harekete geçiyorlar. Dedem 12 yaşında gece vakti o köye geri dönüyor ama kimseyi bulamıyor. Kürt ailenin yanına dönüp onların yanında besleme olarak yaşamaya devam ediyor.

40 sene sonra küçük kardeşi annesinin vasiyetini yerine getirmek için Serezden kalkıp Bitlise gidiyor. Tabii ilk başta belediyeye gidiyor Bitliste. Kimse inanamıyor. Çünkü İshak dayının kimsesi yok. Ama o kadar çok birbirine benziyorlar ki, insanlar bu kadar benzediğine göre vardır bir bildiği diyerek onu götürüyorlar. Ciddi bir durum da var, askeri bir dönem. 60lar dönemi. Ve iki kardeşi buluşturuyorlar. Dedem kimseyi o gün eve almıyor. Bir gün boyunca sadece görüşmek istiyorum onunla diye. Çünkü çok kızgın. Çünkü 40 yıl boyunca onun bırakıldığını düşünüyor. 40 yıl boyunca onlara ne yüküm vardı da beni bıraktılar diye ağlıyor. Ve o yüzden çocukları neden bizim kimsemiz yok diye sorduğunda, bana bu soruyu sormayacaksınız. Ben Kürt değilim. Ben Bitlisli değilim, ben Amasyalıyım. Bana hiçbir şey sormayın. Tek bilmeniz gereken bu diyor. Benzer konular açıldığında ağladığı için çocukları da bunu hiç açmıyorlar bir daha. İki kardeş bir gün boyunca sadece ağlıyorlar. 15 gün boyunca sadece bir kere dışarı çıkıyorlar. O da fotoğraf çekilmek için. Zaten elimizde o tek fotoğraf da beraber çekildikleri o fotoğraf.

Ve iki kardeş dışarı çıktıkları gün, bir komşunun buraya bir gavur gelmiş diye jandarmaya şikayetinden dolayı ayrılmak zorunda kalıyor. Jandarmanın o gavur dediği kardeşi alıp önce Diyarbakıra, sonra İstanbula ardından Yunanistana sevkini sağlıyorlar. Yunanistana gittiğimde insanların hep dedem hakkında konuştuğunu gördüm. Çünkü kardeşi herkese dedemi anlatmıştı. Kardeşini anlatmış. Ve onu Yunanistana çağırdığıını ama dedemin kabul etmediğini. Dedem 4 tane çocuğu olduğunu 60 yaşına geldiğini artık Bitlisten gidemeyeceğini söylüyor.

Aynı zamanda Müslüman olduğunu söylemiş. Kardeşi tabii çok üzülmüş Müslüman olduğunu duyunca. Müslüman oldum ama kanımı bozmadım, Türkle değil, Kürtle evlendim demiş. Ne kadarı efsane ne kadar gerçek bilmiyorum ama Yunanistanda hala o köy çevresinde çok konuşulan bir ifade bu.

İki kardeşin bu buluşmasının ardından çevre baskısı da yaşanınca zannediyorum çok rahat hissetmediler kendilerini. Ve kızlarını falan da alıp İzmire taşındı dedem. İzmirde dedemin rahatsızlığında bir kere daha bir araya gelmiş iki kardeş. O zaman yeğeni onu kiliseye falan götürmüş. O zaman büyük teyzemle arasında bir bağ kuruluyor. Yeğenine düşmeseydi bu hikaye sanırım öğrenemeyecektik bunu. Ve gene bir kadının dile getirmesiyle bu hikaye bize kadar ulaştı.

Kardeşinin davetini yine kabul etmiyor dedem. Bir süre sonra dedem burada, kardeşi de Yunanistanda vefat ediyor. Ve vefatından önce benim büyük teyzem Yunanistana amcasını görmeye gidiyor son kez. Ama yıllarca bunu anlatmadılar.

Dediğim gibi yalanlarla geçiştirdiler. Ama ben bunu öğrendim ve gittim. Gençleri bulmam gerekiyordu. Çünkü benim orada kuzenlerim var. Şimdi sosyal medyadan ya da whatsupptan görüşebiliyor istediğimiz zaman. Her gün beraberiz. Artık ailemle görüşebiliyorlar. Çünkü orada 3 nesil Türkçe biliyor. Çünkü torunlarına kadar dedem Türkçe öğretmiş orada. Onları bulun diyor. Çok Yunanistana gittim, onlar Türkiyeye geldiler. Samsuna gittik. Dedemin evini buldum. Sosyoloji okumuş bir insan olarak insanlara hikayeyi nasıl aktaracağımı çok düşündüm. Çünkü anlattığım hikayenin en zoru bu hikayeyi kabul ettirmekti. Bunlar gerçekler. Ama bir şekilde kabul ettirebildim. Onların dilinden konuştum. Artık sürekli görüşebiliyoruz. Onlar buraya geliyor, biz oraya gidiyoruz. Çoğu şeyi sorgulamamışlar. Aynı Yüreğine Sor filmindekine benzer bir hikaye de dedemin vefatında yaşanıyor. Çünkü tek vasiyeti var, benim cenazemi arkadaşım yıkasın diye. Bunu zamanında sorgulamamışlar ya da üzerinde durmamışlar. Çünkü sünnetsizdi ve bunu imamın görmesini istememişti. Yüreğine Sor filminde de Hacı Süleyman karakteri aynı hikayeye sahipti. Bunlar artık bir şekilde konuşulması gereken şeylerdi. Ben konuştum. Ailem karşı geldi, akademiden çok karşı gelen hocalarım oldu. Ama birilerinin konuşması gerekiyordu. Biliyorum çok zor benim için. Bundan sonra akademik hayatım da zor olacak ki şu an da çok zor oluyor.

ELENİ ÇAVUŞLARIN KOCABAŞ ANASTASLARIN TORUNLARI GİBİ MÜCADELEYE DEVAM EDECEĞİZ

Ama bir şekilde bunun çabasını göstermek zorundayım. Çünkü bu insanlar çok üzüldüler. Herhangi bir duyguyla Yunanistana ilk gittiğimde yaşadıklarımı anlatamam. Bunu anlatabilecek herhangi bir kelime yok. 94 yıl sonra bir gencin Yunanistana gidip biz akrabayız ve ben sizi buldum demesini herhangi bir kelimeyle ifade edemem. İnanın bu sadece yaşanılarak öğrenilebilecek bir şey. Ben o zaman bu mücadeleye söz verdim. Yannis Vasilis abinin söylediği gibi, aynı Eleni Çavuşun torunları gibi ya da  Kocabaş Anastasın torunları gibi bir şekilde mücadeleye devam etmek zorundayım. Bir şekilde akademide en azından elimden bu geliyor. Yapmaya çalıştığım bütün hikaye de tarihsel yönünden ele almaktansa bu noktada ele almaktı. Çünkü bugün Kürtlere yapılan şeyleri de görüyoruz. Bundan çok farklı değildi yapılanlar sadece biraz daha fazlasıydı. Bundan sonra Kürtlere ne yapılacağını anlayamıyoruz maalesef, düşünemiyoruz. Bu çalışmaya girdikten sonra yalnız olmadığımın da farkına vardım. Sadece bu panel için söylemiyorum. Çünkü sözel tarih çalışıyorum tezimde. Amerikadan Avusturyaya, Yunanistandan Almanyaya, Türkiyenin neredeyse her ilinden sadece bu konuda değil, sadece özünü bulmuş değil. Bütün kimliklerin de yaratılmış olduğunu kabul ederek öz kimlik tırnak içerisinde vaftiz olup tekrardan memleketlerine dönmüş insanlarla tanıştım. Gençlerle tanıştım. Benim amacım gizli kalmışla mücadele edebilmek. O baskıyla mücadele edebilmek. Gizli kalmışların temeli, Topal Osmanların hala yaşıyor oluşu. Onların yaşadığını biliyorum ve onlara karşı mücadele ettiğim için gizli kalmışlığı kabul etmiyorum ve kimliğimi de, geçmişimi de, ailemin tarihini de sonuna kadar her yerde söylüyorum. Söylemeye de devam edeceğim.»

HALKLARIN TARİHİNİ ÖNE ÇIKARMALI ERKİN TARİHİNE DİNAMİT KOYMALIYIZ

Panelde Yunanistan”dan gelen araştırmacı Stergios Theodoridis ise şunları söyledi:

“Küçükken 60ların sonlarında dedemin komşusuyla rakı içerken ilk defa vatana dönmek istediğini duydum. Neyi ima ettiklerini tam olarak anlayamıyordum. Kaldı ki rakı içilirken söylenen alışılagelmiş bir dilek değildi. Vatandan kastım üzerine bastıkları toprak değil de başka bir şey olduğunu, uzakta sadece kendilerinin vatanı olmayan, içinde başka insanların da yaşadığı ortak vatan olduğunu anlamam zaman aldı. Bugün burada Ankarada  o vatan hakkında konuşuyoruz ve kendimi çok mutlu hissediyorum. Solun Yolu gazetesi adına da 2011 yılında yaptığımız Osmanlı İmparatorluğundan Türk ulus devletinin geçiş başlıklı özel dosyada metinlerinden faydalandığımız dostlara da teşekkür etmek istiyorum. Fikret Başkaya, İsmail Beşikçi, Attila Tuygan, Sait Çetinoğlu, unuttuklarım varsa özür dilerim.

Bugünkü etkinlik, mükemmel bir etkinlik. Çünkü o dönemde tam olarak ne olduğunu Anadoludaki Hristiyan toplumlara da dolayısıyla da Rumlara da bunun getirdiğinin araştırılmasına katkı sağlıyor.

Benim sunumum halkın 6 hakkına odaklanacak. Bunun birincisi hafıza ve erk. Bilim adamları atomlardan oluştuğumuzu söylüyorlar. Ama bir kuş bana tarihlerden oluştuğumuzu söyledi. Erk veya otorite çok iyi biliyor ki devletin en kritik unsurlardan biri fikirler, semboller, hafıza ve anılardır. Devletin bir bölümüdür, devletin egemenliğinin bir bölümü. Devlet ideolojik mekanizmalarınca tarihi öğrendiğimiz şekildir. Geçmişin anlatımı, bu anlatımın nasıl hazırlandığı, her erkin ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor. Eğitim sistemi, okullarda öğretilen fikirler, nasıl öğretileceği ve neyin öğretilemeyeceği gerektiğiyle ilgili erkin bir parçası. Devlet eğitim ve öğretim şekli aracılığıyla geçmişle ilgili fikirlerini insanlarına akıllarına yerleştiriyor ve onlarda inançlar ve değerler oluşturuyor. Ahlaki yaşam modelleri belirliyor, ahlaki toplum modelleri belirliyor. Özellikle gelecekteki insanların olması gereken ahlaki şekillerini belirliyor. Yani tarihin öğretim şekli aracılığıyla ve hafızayı yöneterek geleceği kontrol etmek istiyor. Hafızanın devlet tarafından yönetimi, devlet dayatmasına kıyasla biraz daha iç içe ve biraz daha gözle görülmeyen bir işlem. Ancak bu erkin korunmasına kıyasla, devletin kurumsal konumunun korunmasına kıyasla aynı hatta daha kararlı bir işlem. Bu noktada Benjaminin bir sözünü hatırlayalım. Diyor ki, bizim oluşturmamız gereken devletin her inancı ve tarih anlatımını sürekli olarak reddetmek. Yani kalikslerini suni ışıklara değil de güneşe döndüren çiçekler gibi. Yani mistik doğanın güneşe açılmışları, yaşanmışlıkların hafızanın gökyüzüne güneşe dönmeleri için çabalamak. Ve eğer geçmişi, gözlerimizi geleceğe dikmiş şekilde konuşuyorsak yani sorumuz geleceğe nasıl ilerleyeceğimizse. Ve bu sorun şu an reddeden daha gelişmiş ve toplumsal ilişkilerden söz eden başka bir toplum modeli, halklar arasında başka bir ilişki olan bir gelecekse erkin veya otoritenin mekanizmaları aydınları aracılığıyla kurduğu geçmişi, özellikle reddetmeliyiz. Bu aracı onların elinden almalıyız. Halkların tarihini ön plana çıkarmalı, erkin tarihine dinamit koymalıyız. Geçmişin anlatımı, düzenlenmiş olduğu şekliyle geçmişimizin anlatımı bugüne halkın moralini toparlamak, halklar aleyhine aşağılama ve istismarın dışında başka bir yolun da mümkün olduğunu, ülkeler ve halklar için daha kaliteli bir yol olan özgürlük halklar, özgür ülkeler yolunun mümkün olduğunu göstermek için gerekli bir parça.

İkinci nokta hafıza ve hafızanın yeniden üretilmesi. Bugün Anadolunun bir tarihi dönemini, 1908de daha iyi bir şey için başlamış olan ve 1922de İzmir limanında hepimizin bildiği bir şekilde bitmiş olan tarihini inceliyoruz. Baskın Oran bunun 1964te 20 dolar, 20 kilo olayıyla bittiğini söylüyor. Haklıdır, doğrudur. Tarih kazananlarca yazılır ve yenilmişlerin tarihi genellikle yıkılmış evlerin, okulların, kiliselerin vs altında kalmıştır derler. Öyle. Ancak bazı durumlarda tarih egemenlere cömert davranmıyor. Bazı durumlarda egemenlere çok uzun sürecek bir anlatımla hegomanyalarını tarihe kuramıyorlar. Bu şu sebepten oluyor. Birincisi talanın altında kalmış olanların hafızası, doğal yaşantısal şekliyle ortaya çıkıyor ve yeniden üretiliyor. Suni, otoriter şekliyle değil. İkincisi kurbanlar, istismarcılara, egemenlere karşı her daim etik bir üstünlük sahibidirler. Ve onları legalleştirebiliyorlar.

Üçüncü tarihin konusu halkların kendisidir ki onların tanınma ve özgürlüklük mücadeleleri, insanlığın kurtuluşu için tek ümidi oluşturmaktadır. Böylece bizi asıl düşündüren neden bu topraklarda nüfusun üçte biri toplu topraklardan kazındı. Neden bu topraklarda yoğrulmuş olan insanlar eskiler, dün değil, önceki gün değil, her zaman bu topraklarda var olan eski insanlar bugün yok? Erk, bugün bu sorulara köşeye sıkışmış bir şekilde anlamsızca bu konular hakkında iki söz söylemeye çalışıyor. İki yalan. Elbette bu nüfusun yok olması kendiliğinden olmadı, doğal bir felaket değildi. Bu boyutta bir felaket bunu düşünmüş olanları, tasarlamış olan ve uygulamış olan kişiler gerektiriyor. Bugünkü panel buna somut bir cevap veriyor.

Üçüncü nokta hafıza milliyetçilik ve revizyon. Egenin her iki tarafında da milliyetçiler açısından bakıldığında özellikle üzerinde durduğumuz tarihi dönem hafızanın ve tarihi olayların darmadağın edilişidir.  Milliyetçilerin bir ağacı veya çamı görmek işlerine geliyor.  Ancak bütün ormanı görmek işlerine gelmiyor.

1914-1923 YILLARI ARASINDA 353 BİN RUM SOYKIRIMINA UĞRATILDI

Panele skype ile bağlanan Tamer Çilingir de 353 bin Pontoslu Rumun 1914-1923 tarihleri arasında katledilerek soykırımına uğratıldığını anlattı. Konuyla ilgili tüm belgelerin Genelkurmay arşivlerinde ve TBMM Gizli Meclis Tutanaklarında mevcut olduğuna dikkat çeken Çilingir, Mustafa Kemali Kemalizmi karşısına almak istemeyenlerin Cumhuriyetin kuruluş sürecine ait bu gerçeği ortaya çıkarmak istemediğini söyledi. Konuşmasında Pontosta Rumların katledildiğine dair devletin arşivlerinden iki belge sunan Çilingir şöyle konuştu:

12967899_10208800426433099_7174006202820058113_o

«Meclis gizli oturumunda Fevzi Çakmak’ın sözleri

1913-1915 arasında canlarını kurtarmak için pek çok Ermeni’nin, Rum’un ihtida ettiğini (Müslümanlığa geçtiğini ya da geçmiş göründüğünü) ve bunların devletin gizli kayıtlarında olduğunu Müdafaa-i Milliye Vekili Fevzi (Çakmak) Paşa’nın ağzından öğreniyoruz. Paşa, Meclis’in 22 Ocak 1921 tarihli gizli oturumundaki konuşmasında 300-400 bini Karadeniz sahillerindeki vilayetlerde, 100-150 bini Niğde, Kayseri, Akdağmadeni gibi Orta Anadolu vilayetlerinde olmak üzere tüm ülkede toplam 800 bin Hıristiyan bulunduğunu, bunların ekonomik hayattaki yerlerini korumasından duyduğu rahatsızlığı ifade ediyor. Fevzi Çakmak’a göre ya bunların imalathanelerde, nafıa işlerinde yani yol, köprü, tünel gibi bayındırlık işlerinde çalıştırılması ya da orta hallilerinden senelik 500, zenginlerinden 1000 lira ‘askerlik bedeli’ alınması gerekmekteydi. Bu tedbirler (!) o yıl alınmadı ama ileriki yıllarda sık sık gündeme geldi.
Geride kalan Rumların, Mustafa Kemal’in emriyle Karadeniz’de soykırımına uğratıldığını, 1918 yılına kadar katledilen 150 bin Rum’un ardından 1919’dan 1923’e kadar 200 bin Rum’un da katledilerek, toplam 353 bin Pontoslu Rum’un soykırımına uğradığını Patrikhaneye bağlı metropolitliklerin raporlarına dayanan araştırmacılardan biliyoruz. Mübadele ile Karadeniz’den sürgün edilenlerin sayısının 190 bin civarında olduğu gerçeğinden hareketle, Fevzi Çakmak’ın söyledikleri, rakamlar konusunda Patrikhane bilgilerinin tescili anlamına geliyor.

Milli Eğitim Bakanı’nın soykırımı itirafı

Türkiye’nin eski Millî Eğitim Bakanlarından Yusuf Hikmet Bayur, 1928’de Yarbay Nihat tarafından Türkçeye çevirilip Genelkurmay Yayınlarınca yayımlanan La guerre Turque dans la guerre mondiale (Dünya Savaşı İçinde Türkiye Savaşı) adlı eserindeki “Savaşla İlgili Osmanlı Kayıplar” tablosu ve “Anadolu, bundan maada, Vilâyat-ı Şarkıye Müslümanlarından savaş işlemleri yüzünden veya mülteci olarak 500.000’ini kaybetmiştir. 800.000 Ermeni ve 200.000 Rum da katl ve tehcir yüzünden veya amele taburlarında ölmüştür…” kaydını ve Yarbay Nihat’ın “Bizim [Türkiye’nin] resmi kaynaklara göre de doğru saymak gerekir.” tespitini aktarır.

Osmanlı belgeleri doğru kabul edilse dahi ortaya çıkan gerçek 250 bin Pontoslu Rum’un yok olduğudur. 1.Dünya savaşı sonucu Rusya’dan Pontos’a geri dönen 250 bin Rum da eklendiğinde bu rakam 500 bini bulmaktadır.”

Çilingir, öldürülenlerin sayılarını şu sözlerle açıkladı:

«1921 Ekim’ine kadar kıyıma uğrayan Pontos Rumlarına ilişkin bilgiler şöyledir:

134.078 Amasya, Samsun, Giresun

27.216 Niksar

38.434 Trabzon

64.582 Tokat

17.479 Maçka

21.448 Şebinkarahisar

1921 Ekiminden 1923 yılına kadar ki süreçte katledilenlere ilişkin resmi bir belge yok. Yine tanıklıklar, özellikle TBMM Gizli Celse Tutanları’nda geçen kimi operasyonlara ilişkin bilgiler değerlendirildiğinde, mübadele sürecinde hayatını kaybedenler beraber sayının aşağı yukarı 50 bin civarında olduğunu anlıyoruz.
Böylelikle toplamda 353 bin Pontoslu Rum 1914-1923 yılları arasında hayatını kaybetmiş.”

CUMHURİYET KAN ÜZERİNE KURULDU

Çilingir, Cumhuriyetin temelllerinin kanlı olduğunu, bunlar tartışılmadığı, gerçekler açığa çıkmadığı süreci bugün yaşanan ülke gerçeğinin anlaşılamayacağını ifade etti.

Bugün Karadeniz diye adlandırılan Pontosta Müslümanlaşan Rumların, yaşadıkları kimliksizlikleriyle devlete Türk olma ve Müslüman olma ispatı içinde olduklarına da dikkat çeken Çilingir, şunları söyledi:

«Geride kalanlar, 3 bin yıllık topraklarında büyük bir soykırımına uğrayan, ardından 1923 yılında ‘‘mübadele‘‘ adı altında sürgün edilen Pontoslu Rumların soydaşlarıdır. Ama sağ kalmanın bedeli ağırdır: Egemenlere biat etmeleri de yetmez,  onlara güvenilmemektedir, bu yüzden kendilerini ispat etmek zorundadırlar. Bu, bir toplumsal travmadır ve adeta toplumsal reflekse dönüşmüştür.
Bu yüzdendir Pontos ülkesindekilerin ‘‘en milliyetçi Türk‘‘, ‘‘en dindar Müslüman‘‘ olduklarını ispat etme telaşı. Bu yüzdendir gizli servislerin, Pontos ülkesinde ellerine silah verip çocuklardan katiller yaratma becerileri…”

19 MAYIS 1919 PONTOS RUM SOYKIRIMININ SEMBOL TARİHİDİR

19 Mayıs 1919 tarihinin Karadeniz’deki Rumlarının soykırıma uğratılmasının en önemli adımı olduğuna dikkat çeken Tamer Çilingir, “Pontos Rum Soykırımı 1894’te II. Abdulhamid ile başlayan ve İttihat ve Terakki ile devam ettirilip Mustafa Kemal tarafından tamamlanan Müslüman olmayanların imhası projesinin en önemli ayaklarından biridir. 19 Mayıs 1919 ilk olarak Ermeni , Süryani ve Rumları kapsayan Hristiyanlara yönelik planın, üçüncü etabının başladığı tarihtir.
Ancak unutulmaması gereken önemli bir konu daha, soykırımın sadece Pontoslu Rumlarla sınırlı kalmadığı, Küçük Asya Rumlarına yönlik olarak da devam ettiğidir.
Nitekim 1923 yılına kadar Küçük Asya’da yaşayan 800 bin Rum’un da akibeti bilinmiyor” diye konuştu.

PONTOS (KARADENİZ), YUNANİSTAN’IN DAVASI DEĞİLDİR

Pontos Rum soykırımı konuşulmak istendiğinde daima inkar politikasının hayata geçirildiğine ve gerçekleri anlatma çabasının arkasında Yunanistan”ın olduğu propagandasının yapıldığına dikkat çeken Çilingir, bu davanın Yunanistan”ın davası olmadığını söyledi. Çilingir şöyle konuştu:

“Resmi tarihçilerin iddialarının aksine Pontos davası hiçbir zaman Yunanistan’ın davası olmamıştır. Kimi Pontoslu liderler Yunanistan’a bel bağlayarak 1916-1922 yılları arasında sorunu çözmek istemiş olsa da, Yunanistan emperyalist efendilerinin çıkarı gereği hiçbir zaman bu davaya sahip çıkmamıştır. Yunanistan yer yer Pontos’u iç ve dış politikada malzeme olarak kullanmak için birtakım şeyler söylemişse de, asla samimi olmamıştır. Örneğin 1923 sonrası oraya sürgün gönderilenlerin birçoğu hala kendilerini Yunanistanlı olarak görmemektedir. Pontos Soykırımı’nın ancak 75 yıl sonra, 1994 yılında Yunanistan Parlamentosu tarafından tanınması da bu samimiyetsizliği ortaya sermektedir. Bu dava Yunanistan’ın ya da diğer herhangi bir devletin davası değildir; bunun böyle olmadığını tarih bize göstermiştir. Bu dava öncelikle Karadeniz’de ve Yunanistan’da yaşayan Pontosluların ve Karadeniz’de yaşayan her etnik kimlikten insanların, İNSANLIĞIN davasıdır.”

SOYKIRIM SUÇLULARI DEŞİFRE EDİLMELİ, ARŞİVLER AÇILMALIDIR

Çilingir konuşmasını şu taleplerle bitirdi:

“Bugüne kadar resmi tarihin anlattığı yalanlara karşı, gerçeklerin açığa çıkartılması için seferber olunmalıdır.

Soykırım suçluları deşifre edilmeli, soykırımın sorumlusu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucuları yargılanmalıdır, mahkum edilmelidir.

Geçmişine dair kuşkular taşıyan on binlerce Karadenizlinin geçmişlerini öğrenmelerinin yolu açılmalı, düzmece sahte belgeler yerine Osmanlı’nın gerçek tapu ve nüfus kayıtları ortaya çıkarılmalıdır.

Bu konularda yapılacak her türlü çalışma için arşivler açılmalı, bölgede yapılacak çalışmalara, bilim insanlarına ve araştırmacılara izin verilmelidir.”

YUNANİSTAN’DA DA PONTOSLU RUMLAR PANEL DÜZENLEYECEK

Panelin en sonunda Yunanistanda düzenlenen benzer bir toplantıya skype aracılığıyla ilgili bağlantı kuruldu. O toplantıdaki katılımcılardan Vlasis Ağdjidis şöyle bir konuşma yaptı:

“Bu tarz etkinliklerle halklarımız çatışmalardan uzakta ortak hareketlerle düşünebiliyorlar. Bu özellikle de bizim açımızdan iki kez sevindirici. Çünkü ilk defa Türkiye”de akademisyenler tarafından, sosyal gruplar tarafından böyle bir etkinlik düzenleniyor. Özellikle bu dönemde Yunanistanda bile on yıllar boyunca konuşulmamış böyle bir konuyu gereken bölge olarak yaşadığımız koşullar altında, özel olarak Türkiye”nin faşizme doğru yönlendiği bir dönemde gerçekleşmesi bizim için ayrıca sevindirici. Şu an bu toplantının yapıldığı yer olan Katerini şehri Pontoslu Rum ve göçmenlerin yoğun yaşadığı bir şehirde her zaman sizi de misafir etmek isteriz. Başımızın üstünde yeriniz var. Bu dramatik süreçte yaşananlar sadece orada konuşulmakta kalmayacak. Ümit ediyoruz ki buraya Yunanistanda konuşulacak ve biz bunları Yunanistanda da yayınlayacağız. Bu bizim için Ankara toplantısı tarihidir. Yeni bir dönemin başlangıcıdır. Biz de size bu panelin başarılı geçmiş olmasını ve aynı şekilde yapılacak olan bir sonraki panel de başarılı geçer. Herkesi selamlıyorum.

 

Benzer Yazılar