PONTOS ÜLKESİ KİMLİĞİNİ ARIYOR…

Tamer Çilingir

Yanlış bir düşünceyi, yanlış bir duruşu eleştirmek bazen yeterli olamıyor.  Örneğin Karadeniz’de yaşayan ve büyük çoğunluğunu Rumların oluşturduğu Pontos ülkesinin kimliği yitik insanlarının içinde bulundukları durumu hem onlara hem diğerlerine anlatmak için ya da bu durumu anlamak için tarih, sosyoloji, siyaset, ekonomi vb. bilimlere ve dahi psikolojiye ihtiyacımız var. Bir solukta herşeyi anlamak, anlatmak da mümkün değil tabi. Hele resmi tarihin örümcek ağlarıyla örülmüş beyinlerimizin her sözcüğü her cümleyi nasıl algılayabileceğini önceden kestirebilmek gerekiyor. İletişimin çok hızlı olduğu günümüz koşullarında geniş kitlelere ulaşmak ve onlara düşüncelerinizi anlatma zemini olması bir olumluluk gibi görünse de, internet ortamından kaynaklanan  olumsuzluklarla da karşılaşılıyor. Bilgiye( ya da habere) hızlı ulaşma ve hızlı tüketmealışkanlığı, bu olumsuzlukların başında geliyor. Bilinçli okurlar dışındaki geniş bir kitle, uzun açıklamalar içeren bilgi ( ya da haber) yerine kısa, adeta sloganlardan ulaşan birkaç çarpıcı cümleyle sınırlı makale ya da yazıları tercih ediyor. Dolayısıyla daha çok okura ulaşmak isteyenler açısından bilimsel yöntemlerin dışlandığı bir habercilik ya da bilgi aktarıcılığı popülerleşirken bilgi kirliliği de hızla büyüyor.

Konuya dönersek; Karadeniz’de ağırlıklı olarak etnik kökeni Türk olmayanların  ‘’Türk’’ milliyetçiliği yapmalarının nedenlerini bilebilmek, bu insanların içinde bulundukları ruh halini anlamak için, tarihte yaşananları bilmek gerekiyor. Dolayısıyla resmi tarihin yalan ve yanlışlarına karşı gerçekleri ortaya çıkarmak için gerekli bilimsel yöntemlerin kullanılması gerekiyor. Tanıklıklar, belgeler bunun için en önemli kaynaklarımız kuşkusuz. Ama daha da önemlisi bunların, insanlara nasıl ulaştırılacağı, bu bilgi ve belgelerin nasıl aktarılacağı.

Bunlar kronolojik bir biçimde belgelerle alt alta dizilip aktarılabileceği gibi, tanıklıklarla yaşanmış acı, hüzün dolu  hikayelerle de beslenebilir.

Bazen karşısında olduğunuz düşünceyi savunan kişinin ağzından olan biteni daha iyi anlatabilir ya da anlayabilirsiniz. Ona karşıdan eleştiri getirmekten daha çarpıcı olabilir, onun söylediklerini dinlemek ya da okumak. İşte bu amaçla ironik olarak kaleme alınmış bir yazıdır ‘’ADLARIMIZ DİMİTRİ, YORGO, ELENİ OLARAK KALACAKTI…’’ ( http://devrimcikaradeniz.com/2014/08/04/ne-yazik-ki-damarlarimizda-asil-turk-kani-dolasmiyor ) başlıklı yazım.  Şimdi aynı yazıyı bu kez ‘’bu taraftan’’ aktarıyorum, yukarıda açıklamaya çalıştığım kaygılardan ötürü…

Pontos (Karadeniz) Rumları için kan, gözyaşı, ölüm kaderimiz olmuştu. Onyıllardır Osmanlı’nın yüksek vergi dayatmalarına dayanacak güçleri kalmamıştı. Kapılarına dayanan vergi memurlarından çektikleriyetmezmiş gibi, dillerini ve dinlerini de değiştirmeleri uğruna fermanlar yayınlıyordu dönemin padişahları. Anadilini konuşanlar Bafra’da , Samsun’da, erkek iseler idam edilerek, kadın ise dilleri kesilerek cezalandırılıyordu. Osmanlı’ya başkaldıran çeşitli uluslar başkaldırarak tek tek bağımsızlıklarını ilan ederken, Pontos Rumları lanetlenmişti sanki. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’na katılmayacakları, Osmanlı’ya asker olmayacaklarını söyleyip, dağlara çıktıklarında ‘’hainlikleri’’ tescil edilmişti daha 1914’te.

Savaşan, bağımsızlık isteyen Pontos rumları arttıkça baskılar da artıyordu. Zaten gözlerinin önünde 1915’te bütün Karadeniz dereleri Ermeni kanı akmıştı. Sıra onlara gelmişti… Sıra onlara gelmişti; bu kez de Rumların canına kastediliyordu. Anne ve babalarının, evlatlarının, arkadaşlarının kanlarının dökülüşüne tanıklık ettiler. Ölüm yürüyüşlerinde tükendiler…

Yenildiler…

Başlarına gelenlerin daha da artmasından korktular…

Müslüman oldular…

Türklüğü kabul ettiler…

İttihat ve Terakki’ye destek oldular, Topal Osman’ın yanında da yer aldılar, Mustafa Kemal’in askeri de oldular.

Camileri doldurmuşlardı sabah ezanlarında, bayram namazlarında. Türklük bayrağını evlerinin, köylerinin, şehirlerinin en yüksek yerlerine asmışlardı.

Varlıklarını Türk varlığına armağan etmişlerdi.

 

ADLARI DİMİTRİ, YORGO, ELENİ OLARAK KALACAKTI…

 

Asker yetiştirdiler ‘’şanlı Türk Ordusuna’’; Ermenilerin, Kürtlerin karşısına dikildiler, ‘’şanlı Türk bayrağının’’ şerefi! için. Can aldı, can verdiler. ‘‘Adlarınız Dimitri, Yorgo, Eleni olarak kalacaktı‘‘ diye açıklamalar yaptı devlet büyükleri onlar için, bu onların zaten Türk olmadıklarının, Türk görülmediklerinin ispatıydı ama onlar yine de şükretmetmeyi tercih ettiler?

Öyle ya damarlarında Orta Asya’nın o seçilmiş topraklarından gelen üstün ırkın kanı dolaşmasa da, Türklük onuru! bahşedilmişti onlara. Öyleyse buna uygun davranmalıydılar; bunu nasıl da hak ettiklerinin her gün her saat ispat etmeliydiler.

Yetmedi…

Misyonerliğe soyunmuş papazlara yanıtı 16 yaşında çocuklarımızla verip, bıçaklayarak öldürmeyi marifet saydılar.

Ermeni aydın ve gazeteci Hrant Dink’i Türklüğün yeminli düşmanı ilan edip Türklük adına katledenlerin, eline silah tutuşturanların kendilerinden olması,  illerine, yurtlarına gelen devrimcilere, Kürt yurtseverlere yönelik linç girişimlerinde bulunmaları, onların yüzyıllık korkularının ve kimliksizliklerinin sonucuydu.

Onlar, 3 bin yıllık topraklarında büyük bir soykırımına uğrayan, ardından 1923 yılında ‘‘mübadele‘‘ adı altında sürgün edilen Pontoslu Rumların soydaşlarıydılar. Ama sağ kalmanın bedeli ağırdı: Egemenlere biat etmeleri de yetmiyordu,  onlara güvenilmemekteydi, bu yüzden kendilerini ispat etmek zorundaydılar. Bu, adeta  bir toplumsal reflekse dönüşmüştü.

Bu yüzdendir Pontos ülkesindekilerin ‘‘en milliyetçi Türk‘‘, ‘‘en dindar Müslüman‘‘ olduklarını ispat etme telaşı. Bu yüzdendir gizli servislerin, Pontos ülkesinde ellerine silah verip çocuklardan katiller yaratma becerileri…

 

YARI BAĞIMSIZ TÜRKİYE!..

Aç kaldılar, susuz kaldılar seslerini çıkarmadılar, en iyi ‘’Türk’’, en ‘’Müslüman’’ olmak için. Dillerini dinlerini değiştirdiler. Ancak bir kısmı dillerini korudu, kimileri gizli dinlerini de yaşadılar.

Aralarından sol, sosyalist örgütlenmeler içinde yer alanlar da çıktı; ama onlar da kendilerini Laz ya da Türk olarak ifade ettiler. En radikal olanları ‘‘yarı bağımsız‘‘ Türkiyeye ‘‘Tam bağımsızlık‘‘ talebinde bulundular. Savaştılar, öldüler ama resmi tarihin tezlerine karşı çıkamadılar, Rum olduklarını söyleyemediler.

‘’GARABET’’ DÜŞÜNCELER

Ne var ki tüm bunlara rağmen yine de yaranamadılar o asil ırkın ecdadının torunlarına; şüpheyle bakılmaktan, aşağılanmaktan kurtulamadılar. Burunlarıyla alay edildi, aptal fıkralara konu edildiler.

Artık  biz ‘’Rumuz’’ diyenleri var, Pontos Rum Soykırımından sözediyorlar. Resmi tarihle hesaplaşılması gerektiği, yüz yıl önce kurulan cumhuriyetin kendisinin de topraklarının da gayrimeşru olduğunu söylüyorlar. Mübadeleyle sürgün edilmiş olanlar ile hala Pontos ülkesinde yaşayan asimile edilmiş müslüman Pontos Rumlarının haklarının tanzimini istiyorlar. Her ne kadar yine kendi içlerinden birileri bu fikirleri ‘‘Garabet‘‘ bulsa da, artık kendi dillerini, kültürlerini özgürce yaşayabilecekleri bir Pontos talep ediyorlar.

Ve tabi bu gelişmeler karşısında, onları bekleyen saldırıların da farkındalar. Topal Osman’ın, İpsiz Recep’in torunları yüzyıl öncesinde olduğu gibi karşılarına dikilecekler. Yarım kalmış yüzyıllık hesaplaşma Karadeniz’de Pontos ülkesinde devam edecek…