RESMİ TARİHİN SAHTE KAHRAMANLARI (1): KARAYILAN

Devrimci Karadeniz olarak bugünden itibaren RESMİ TARİHİN SAHTE KAHRAMANLARI adlı bir yazı dizisine başlıyoruz. İlk olarak Samet Erdoğdu tarafından kaleme alınan Türk ”Milli Kurtuluş Savaşı” Eşkiyaları: Karayılan, Demirci Mehmet Efe, Giresunlu Topal Osman… başlıklı çalışmadan bazı bölümlerle başlayacağız.

İlk konumuz sözde kurtuluş savaşı kahramanı MOLLA MEHMET (KARAYILAN)

 

RESMİ TARİHİN SAHTE KAHRAMANLARI
BİRİNCİ BÖLÜM

MOLLA MEHMET (KARAYILAN)

Samet Erdoğdu

Karayılan nam kahramanın nasıl doğduğunu görmüştük: Malatya İkinci İnzibat Kumandanı Ahmet Adil’in vesikalarıyla takibe başlayıp, Maraş jandarma komutanı Akif beyin Besni’ye gelip kendisine ve 10 akrabasına 20’şer altın vermesiyle sonuçlanan Bozo’nun takibi bu adı sanı bilinmez eşkiyayı meşhur ediyor. Kimin nezdinde? Jandarma nezdinde. Bir de Höcüklü’de mekan kurmuş Qawon (Kavon, Kabalar) kabilesi nezdinde.

Dinamo, hikayesini bu noktada şöyle bitirmişti:

”Bozan’ın çetesi, darmadağın olmuş, kar gibi eriyip gitmişti. Karayılan’la arkadaşları, tüfeklerini omuzlarına atarak Elif köyüne döndüklerinde gerçek birer kahraman olarak karşılandılar. Artık Mehmet adını herkes bir yana bırakarak onu efsaneye bulaşmış bir ad olan Karayılan diye çağırmağa başladılar.” (Hasan İzzettin Dinamo’nun anlatımı / Dr. Çetin Yetkin’in Siyasal İktidar Sanata Karşı  adıyla 1970 yılında Ankara’da yayınladığı kitap S. 308 – 309)

Artık bu Karayılan zaptolmaz. Malatya yöresini Bozo’dan kurtarmıştır; fakat bir süre sonra Maraş, Kilis ve Anteb’e Fransızlar gelmiştir. Fransızlar geldi diye mi, yoksa ”savaş bitti barış devri başlıyor, artık evlerimize, yurtlarımıza geri dönebiliriz” diye mi her neyse İttihat Terakki’nin Türk şövenizminin kılıçlarından arta kalan Ermeniler de geri dönüyorlar. Ermeniler mütarekeyle beraber zaten dönmeye başlamış; İngiliz ”işgal yönetimi”nin ”dengeli siyaseti” sonucunda dönüşleri fazla bir problem yaratmamıştır. Ama dönenler geride gasp ve işgal edilmiş evlerini, bağ – bahçelerini, tarlalarını, el konulmuş dükkan ve atelyelerini, zorla Türk erkekleriyle evlendirilmiş kadın ve kızlarını ve oraya buraya yanaşma olarak alınmış yetim Ermeni çocuklarını geri almak isterler. Vayy sen misin isteyen! Müdafaa – i Hukuk Cemiyetleri yerden mantar gibi bitmeye başlar. Müdafaa edilecek hukuk Ermenilere ait şeylere el koyanların el koyduklarını elde tutma, iade etmeme hukukudur. Bu kimselerin kendi yörelerinin gerek devlet bürokrasisinde görevli gerekse eşraf ve ağa takımına mensup kalbur üstü kimseler olduğunu belirtelim. Bunlar gaspedilmiş malları koruma hakları için kurdukları bu cemiyetlerle önce ”işgalciler”le hoş geçinirler. ”İşgalci” deyince öyle binlerce, onbinlerce askerle köylerin, kentlerin, kasabaların işgal edildiği zannedilmesin.Az bir güç yetmektedir bu iş için. Esnaf, eşraf, öteki ileri gelenler birçok yerde bu ”işgalcileri” bayraklarla, hediyelerle karşılamaktadır. Sıradan halka gelince İtilafçıların şurayı burayı ”işgal” etmesi onları çok da ilgilendirmemektedir. Zaten Osmanlı devlet mekanizması parçalanıp dağıtılmış değildir; başlarındakiler yine Osmanlı’dır. Ama bu memurlar şimdi emirleri İstanbul’daki Osmanlı idaresinden olduğu kadar ”işgal” subaylarından da almaktadır. Zaten İngiliz ve Fransızlar’ın bu bölgelerde gerçekten kalmak istedikleri de şüphelidir. Onlar Osmanlılar Almanya’nın yanında savaşa girip emperyalist pay kapma kavgasında karşılarına çıkınca eğer zafer kazanırlarsa bu ”hasta adamı” ne yapacaklarını düşünmüş ve ona yapılacak operasyonu 1916’da kendi aralarında kararlaştırmış bulunuyorlardı. Amaçları petrol bölgelerini ele geçirmek; geri kalan Anadolu’da da ufak ufak devletlerle Osmanlı’yı parçalayıp ona iyi bir ders vermekti. Öte yandan hilafet silahını da Osmanlının elinden almak, böylelikle bu silah vasıtasıyla sömürgelerinde oluşabilecek muhalefetlerin önünü kesmek derdindeydiler. Ama Rusya’daki Ekim devrimi tüm hesapları altüst etti. Devrimin yayılmasından endişeye kapılan İngilizler ve Fransızlar Anadolu’da birden fazla devlet kurulmasına göz yumma politikasından vazgeçtiler. Yaptıkları ”işgalleri”  orda kalıp yerleşmek ya da istedikleri bir yönetim kurdurmak için değil; esas, almak istedikleri yerleri zahmetsiz elde tutmak ve hilafeti ortadan kaldırıp ortaya çıkacak gelişmelerde insiyatifi elde tutmak için yaptılar. Bu çerçevede batı Anadolu’da Yunanistan macerasını hazırladılar. Yunan macerası İngilizlerin teşvikiyle başladı; yüzüstü bırakmalarıyla sona erdi. Kaybeden İngilizler ve Kemalistlerden başka herkestir: Batı Anadoludaki Rumlar; Yunanistanın çeşitli yerlerindeki Türkler bu savaşın sonunda yerlerinden yurtlarından oldular. Batı Anadolu halkı rum ve türk nüfusuyla ağır kayıplara uğradı; hilafeti elinde tutan Osmanlı saltanatı iyice zayıfladı, Yunanistan ağır kayıplara uğradı… Kazanan İngilizler ve yeni bir hükümranlık kuran Kemalistler oldu.

Fransızlara gelince onların da sayıları iyice azaltılmış Ermenilere, azınlıkta oldukları bir bölgede, yaşayacağı şüpheli bir devlet kurduracak kadar aptal oldukları düşünülemez. Ermenilerin de büyük bir çoğunlukla böylesi bir amaç güttükleri söylenemez. Zaten Fransızlar bölgeye gelip de sorunların içine daldıkları anda buranın içine girilmez bir bataklık olduğunu anlamış ve önceleri el altından sonraları açıktan Kemalistlerle müzakerelere girip en sonunda sessiz sedasız yerlerini terketmişlerdir.

Fransızlar, İngilizlerle yer değiştirirken aradaki boşlukta şehirlerdeki yerli Ermenilerin Türklerce saldırıya uğramaması amacıyla Ermeni gönüllülerinden teşkil edilen birlikler kurulur. Bu birliklerin kurulması Müdafaa i Hukukçuları iyice tedirgin eder ve  aralarında huzursuzluklar ortaya çıkar. Bu sorunları ortadan kaldırmak için Fransızların daha fazla sayıda birlik kaydırmaları gerekir. Gelen birlikler arasında Ermeni lejyonerlerden kurulu olanları da vardır. Ama tüm bu birlikler çeşitli eşkiya çetelerinin ve aşiretlerin hedefi haline gelirler. Bazı Ermeni askerlerinin intikam eylemlerine karşı intikam almak, sevkiyat halindeki iaşe malzemelerini yağmalamak, silah ve cephane ele geçirmek gibi amaçlarla yapılan çeşitli baskınların çoğunun milli bir dava ya da direnişle alakası bile yoktur.

ARAPTAR KÖYÜ BASKINI – 1

Bunlardan biri Araptar Köyü baskınıdır. Araplar veya Araptar adlı bu köy yukarda Mamado’nun da andığı gibi Mamado türünden eşkiyaların sık uğradığı bir köydür. 20 Ocak 1920 günü karlı bir havada çok sayıda erzak arabasıyla bu köyde gecelemek zorunda kalan bir Fransız birliği Osmanlı askerlerinin eski alışkanlığı olan bir usule başvururlar: Hayvanlarını zorla köylülerin ahırlarına, askerlerini de evlerine yerleştirirler. Bunu haber alan Boyno oğlu Memik adlı bir eşkiya mı yoksa köy ağası mı olduğu meçhul biri, Çavdar ağa adında bir başkası ve Yamaçobalı Dede ağa adlı biri adamlarıyla birlikte bu grubun yolu üzerine pusu kurarlar; Fransız birliğini büyük ölçüde yokedip erzakları ele geçirirler. O kış kıyamette az ganimet değildir doğrusu. Bu olayın yağma amacıyla olduğu açıktır; ama olay tarihe ”gavurların ırz ve namusa tecavüzlerine karşı bir müdafaa” olarak kaydedilmiştir. En azından Dinamo böyle yazıyor. Gerçi  hayal gücü pek geniş bu yazar ”benden olsun da çamurdan olsun” düsturuyla kendinden saydıklarının ayıplarını örten, yapmadıkları kahramanlıkları onlara yaptıran, düşman bellediği ırzı kırık, namussuz, hain ve alçakları ise yerden yere vurup onlara da hiç yapmadıkları melanetleri yaptıran son derece ”vatanperver” biridir ama olsun. Aksini söyleyen olmadıkça biz de yoldaşın dediğini doğru sayacağız; ama ”acaba” sorusunu da hep aklımızda tutacağız. Çünkü Dinamo yoldaş, af buyurun, laf aramızda ama, azıcık yalancı. Gerçekten de ırz ve namusa bir tecavüz olup olmadığı belli değildir; fakat bu rivayet Dinamo’nun kaleminden bugüne kadar anlatılagelmiştir. Doğrusunu Allah bilir. Zaten bu konu doğrudan ele alacağımız bir konu da değil. Sadece geçerken değinmek zorunda kaldığımız bir konu.

Araptar baskını öteki eşkiyaların da iştahını kabartır. Bunlardan biri de bu Karayılandır. Bozan Ağanın ölümünden sonra muhtemelen aftan yararlanarak köyüne çekilen bu kahramanın taşlık Höcüklü’de ziraatla geçinmesi zordur. Hayvancılık yaptığını düşünebiliriz ama jandarma, hükümet ve Yakup Hamdi’yle olan ilişkileri sayesinde eşkiyalık faaliyetlerinden tamamen vazgeçmediğini de tahmin edebiliriz. Nasıl olsa torpilli, müsamahalıdır. Adamları, ne zaman çağırsa gelecek olan insanlardır. Çünkü adamlarını kollar, gözetir. İşte bu Karayılan Araptar baskınını duyar duymaz galeyana gelir. Bakalım neler olur:

”11 Ocak 1920’de Araptar köyünde Boyno oğlu Memik’in kazandığı zafere eski Mehmet Çavuş, şimdi Karayılan diye anılmağa başlayan Kabalar aşiretinin genç reisi çok imrenmişti. İnsan, dünyaya yiğitlik için gelmez miydi?” (sayfa 309)

Hak’katen öyle! İnsan dünyaya yiğitlik için gelir! Öyle öyle de yiğitlikten yiğitliğe fark var: Haydut yiğitliği var, hırsız yiğitliği var, katil yiğitliği var,  arsız yiğitliği var; çeşit çeşit yiğitlik var. Karayılan’ın yiğit olduğu belli. Asker kaçağı, eşkiya; ama cepheden yaralı dönmüş gazi diye biliniyor. Okuma yazması yok ama; Molla diye biliniyor. Böyle okur – yazar olmayan bir Molla hikayesini Teslim Töre anlatmıştı:

”Akçadağ Dedeköylü meşhur dede Hasan Efendi’nin  20 – 30 kişilik bir çete grubu varmış. Bu gruptan Mıllo adında biri bize gider gelirdi. Adam hapis yatmış. O anlattıydı: Molla dendiği için insanlar onu okur – yazar bilirmiş. O da bozuntuya vermezmiş. Bir gün mahkumun birine bir yazı gelmiş; koğuşta tek okuma bilen o olduğu için ona götürmüşler. Mıllo kağıda bakmış, adama <Yarın seni idam edecekler> demiş. Meğerse kağıt, adamın tahliye kağıdıymış; okur – yazar olmayan Mıllo bozuntuya vermemek için öyle okumuş. Sabahleyin adamı yatağında ölü bulmuşlar.”

Molla Mehmet Çavuş’un başından öyle bir olay geçti mi bilinmez; ama Mola ve Çavuş ünvanlarını bırakıp Karayılan namını taşımaya başladıktan sonra adamın havası değişiyor. Yiğitliğe yiğitlik, kahramanlığa kahramanlık katmak, destan üstüne destan yazmak hevesine kapılıyor. Yiğit dediğin nam için, şan için yaşar. Elin oğlu malına mal, servetine servet katmaya çalışırken kahraman Karayılan şöhret basamaklarını tırmanmayı yeğliyor.

”Antepte kurulan heyeti merkeziye komitesiyle bağlantı kurmayı, gittikçe adları kulaklarda çın – çın çınlamaya başlayan ulusal yiğitlerin yanıbaşında nam almayı kafasına koymuştu.” (s. 309) Adam dağlık Höcüklü’de heyet – i merkeziye kuruluşuna nasıl iştirak etsin. Birileri Antep’te kuruyorlar, Karayılan da bu ulusal yiğitlerin yanıbaşında nam almayı kafasına koyuyor. Karayılan Antepteki heyet- i merkeziyeye giremiyor ama bari Pazarcıktakine girseydi ya! Ona da giremiyor. Hep o taşlık kayalık köyünden dışarı çıkamamaktan olsa gerek. Çünkü ”yakın akrabası” Paşa Yakup Pazarcık Müdafaa i Hukukunu kurarken elin yedi yabancısını alıyor da bu Kabalar aşiret reisini almıyor heyet – i merkeziyeye.

Karayılan gibi eski asker kaçağı ve eşkiyaların ”istiklal harbi”nde önemli roller oynadıklarını biliyoruz. Aslında birçoklarının yaptıkları olağan eşkiyalıklarına devam etmekten ibaret. Ama bu bile onların tarihin şanlı sayfalarına kaydedilmelerine yetiyor. Nam salıyorlar.

Karayılan’a gelince o buna hiç doymuyor. Nam üstüne nam istiyor. Karayılan’ın  ”Bütün Malatya yöresinin başına bela kesilen Bozan ağa çetesini yokedişi, onun çok yiğitlikler yapabilecek güçte bir adam olduğunu herkese göstermişti. Evet, o, kimsenin, hele binlerce jandarma ile askerin yıllardır başaramadığı bir işi, kurduğu küçük çeteyle başarmıştı. Bu kendine de bir güven kaynağı olmuştu. Reisi bulunduğu Kabalar aşireti, artık ona güçlü bir reis olarak güveniyordu.” (309)

Dinamo yazmışsa inanın: Kahraman Karayılan binlerce jandarma ile askerin yıllardır başaramadığı bir işi, kurduğu küçük çeteyle başarmıştır. İnanmıyor musunuz; o halde siz iflah olmaz zındıklarsınız.

”Bir gün, aşiretin bütün ileri gelenlerini Elif köyünde topladı, ulusal dava uğrunda savaşanların yanıbaşında Kabalar aşiretinin de yer alması gerektiğini anlattı. Karşılarındaki düşman güzel güney topraklarını haksızca işgal etmiş olan Fransızlardı.” (309)

Tabii okur – yazar olmasına rağmen Karayılan bu toplantının tutanağını ve attığı nutuğun metnini kağıda geçirmemiş. Geçirmiş olsaydı İzzettin yoldaş mutlaka bu tarihi belgeleri kitabına alırdı. Bu metinlerin kağıda geçirilmemesinin nedeni ise şimdilerde yaşayan kuşakların hiç tahayyül edemeyecekleri bir şey! Ne, biliyormusunuz? Kağıt ve kalem yokluğu. Köyde ne kalem ne kağıt var. Karayılan son kağıt parçasını Bozan ağa ve Seydo’nun öldüğünü rapor etmek için kullanmış; aşına aşına artık kullanılamaz hale gelmiş kurşun kalemini de raporu bitirdikten sonra fırlatıp atmıştı. Köyde kağıt namına tek malzeme köylülere Balkan savaşı öncesinde verilen defter biçimindeki ”kafa kağıtları”ydı; ama onlar da o zamandan bu zamana, sigara kağıdı bittikçe bunun sayfalarını kullanan hüviyet sahiplerinin bu sorumsuzluğu yüzünden yok olup gitmişlerdi.

Karayılan her ne kadar tırki bilen birisi olsa da esas lisanı kürdi olduğu için attığı bu nutuğu Kürtçe atmıştı. Ama Dinamo Kürtçe bilmediği için bu nutuğun hafızalarda kalan ve kendisine kadar dilden dile anlatılagelen kısımlarını anlamamıştır.

”Kabalar aşiretinin büyükleri bu haklı davada onun arkasından gideceklerine söz verdiler.” (aynı yer) Haklı davanın ne olduğunu biliyorsunuz: ulusal dava. Ulusal dava, Türk İstiklali, Türk hürriyeti, Türk Cumhuriyeti… Kürt Karayılan Türk ulusal davası uğrunda savaşanların yanıbaşında Kürt Kabalar aşiretinin de yer alması gerektiğini anlattığı nutkunu bitiriyor.  Aşiretin ileri gelenleri ” Belé, diyorlar, eré valla rast a” ve böylelikle onaylıyorlar. İşte Kürt ve Türk halklarının kardeşliği; iki halkın mücadele birliği bu şekilde tesis ediliyor ve iki halk ”hepimizin vatanı” bu güzel ülkeyi böyle kurtarıyor Ermeni oğlu Ermenilerin elinden.

ERMENİ OĞLU ERMENİ HAİN

Ermeni oğlu Ermeni dedim de aklıma Garbis Altınoğlu’nun hakkında sıkıyönetim savcısının okuduğu iddianame geldi. Garbis’in kanun ve nizama karşı işlediği suçları sayıp döken ve hakkında defalarca idam cezası talep eden sıkıyönetim savcısı iddianamesinin bir yerinde hızını alamayıp ”Ermeni oğlu Ermeni bir de şunu yaptı…” diyerek onun ne kötü bir hain olduğunu ifade etmişti. Cezaevinde o zaman Devrimci Halkın Birliği davasında tutuklu olan arkadaşlar anlatırdı; hep beraber gülerdik. Hani hep güleriz ya ağlanacak halimize; işte öyle!

Aşiretin ileri gelenleri de onay verdikten sonra Karayılan haykırıyor: ”Lav lexın! Lav lexın, lexın, lexın! Bıné dujmın erd é xın!” Sonra aşiretin büyüklerinin bu haklı davada onun arkasından gideceklerine dair verdikleri söze güvenerek hazırlıklara başlıyor. Şöyle ki:

”Bundan güç alan Karayılan, ilk iş olarak Kabalar aşireti erkeklerinin silahlanması gerektiğini söyledi, şimdiye dek biriktirmiş olduğu beşyüz altını ortaya koydu.” (s.309)

Vatanperverliğe bak! Bu da ikinci kez bütün servetini ortaya koyması kahraman Karayılanın. İlkin Paşa Yakupun çiftliğini basıp üç kızı dağa kaçıran Bozan ağaya karşı sandığı kırıp içindeki bütün paraları çıkararak ve karısının boynundaki altınları kopararak silaha yatırmıştı; şimdi de Fransıza karşı! Birbuçuk yıl içinde bu kadar altını nasıl biriktirdi bu hazret; burası ayrı bir konu; beşyüz altına ne miktarda silah ve cephane alınabileceği hakikaten araştırılmaya değer.

Öte yandan normal olarak öteden beri zaten silahlı olması gereken aşiretin erkeklerinin yeniden silahlanması da tuhaf. Evet Kürdistan’da silah toplatmak önceleri devlet a Rom’un(Osmanlının), daha sonra da devlet a Tırk’ın (TC’nin) geleneksel politikasıdır ama o koşullarda devletin aşiretlerden silah toplayacak hali, mecali yoktur. Mondros mütarekesinin silahları teslim etme maddesine Kürt aşiretlerinin de uyduğunu sanmıyorum. Aşiret erkeği için silah, onun namusudur. Kolay kolay kimseye vermez. Dinamo’nun kendisi ”I. Dünya Savaşından önce her Türk ailesinin elinde en aşağı bir tüfek vardı. Doğuda herkes uzun yıllardan beri silahlıydı” demektedir.  (Kutsal İsyan , 4. Cilt, Sayfa 310)

Kaldı ki bu aşiret üyeleri daha dün Bozo’yu kovalarken silahlıydılar! Bozo belasını savuşturduktan sonra silahlarını yani namuslarını jandarmalara mı verdiler?

Yani sözün kısası İzzetin Hasan yoldaş kalemi eline almış,  dinamo gibi,  hayal üstüne hayal uydurmuş; arada tutarlılık var mı yok mu ona bakmamış. Yerseniz!

”Ertesi sabah, küçük kardeşi Şiro Mamo’yu sıcak yatağından kaldırıp ona şöyle dedi:

– Şu mektubu, Maraş’ın Tuzhanı yöresinde adı zarfın üzerinde yazılı silah kaçakçısına vereceksin. Ben onunla görüşüp anlaştım. İşin içinde hiçbir kahpelik, oyun yoktur. Biraz sonra yanına iki silahlı nişancı, iki de yük katırı vereceğim. hemen yola çıkacaksınız. Hiç durmak yok. Al sana beşyüz de altın. Bunları herife verir, silahları güzelce sarıp sarmalar, katırlara yükler dönersiniz.” (aynı yer)

Kafa kağıdı olarak verilen defterleri bile sigara imalatında tüketen köyde kağıt da , zarf da yok aslında. Ama Dinamo yoldaş hem mektup yazacak kağıt, hem de mektup zarfı bulunduruyor 1920 kışının Kürt Elif mezrasında. Eski Türk filmlerinde de vardır öyle sahneler: Bir de bakmışsınız ki Battal Gazi’nin yahut Malkoçoğlu’nun kolunda Citiezen marka saat. Keyfiniz kaçar, aldatıldığınız hissine kapılırsınız ama ne çare bir kere parasını verip bilet almışsınız; film bitinceye kadar sinemayı terketmek istemezsiniz.

”Şiro Mamo, koruyucu arkadaşlarıyla, yükseklerde kar, alçaklarda sulusepken olarak düşen yağmur altında Maraş’a vardı. Silahlarla cephaneyi alabilmek üzere bir kaç gün orda öteye – beriye koşup durmak zorunda kaldı. En sonra denen adamı bularak silahları, on ikişer – kırkar liradan satın alarak bir gece yarısı geri döndü.” (aynı yer)

Araştırmaya gerek kalmadı: Şiro’nun silahları kaça aldığını yazmış Dinamo: On ikişer – kırkar lira. Yazmış yazmasına da bu ifadeden hiçbir şey anlaşılmıyor. On iki tane kırk lira desem; toplamı 480 lira ediyor, 20 lira artıyor. Bir kısmını 12, bir kısmını 40 liradan desem, kaç silah aldığı, neye kaç lira ödediği anlaşılmıyor. Oysa aşiretin parası (reisin parası aşiretin parası sayılır) rasgele harcanamaz. Kuruşu kuruşuna nereye ne harcandığı belli olmalıdır. Para derya gibiyse o zaman başka tabii. Kimse hesaba kitaba bakmaz. Hani derler ya: Kelin yağı çok olursa burnuna sürermiş.!

”Karayılan, kazasız belasız bu değerli silahları köye yetiştirdiğinden dolayı Şiro Mamo’nun sırtını sıvazladı, sonra, aşiretinin yiğitlerini çağırarak silahları, cephaneleri onlara dağıttı.” (aynı yer)

Cepheden yaralı dönen Karayılan’ın köye döndükten sonra eski arkadaşlarının çoğunun dönmemiş olduğunu gördüğü, bunların doğuda birer kemik tümseği olarak kala kaldığı daha önce söylenmişse de bu, aşirette hiç yiğit kalmadığı anlamına gelmez. Daha epeyce yiğit silah elde cenge çıkıp vatan kurtaracağı günleri bekliyor. Karayılan aşiretin reisi sıfatıyla bu  yiğitleri silahlandırmaz mı? Elbette silahlandırır.

”Böyle bir sürü çabadan sonra 80 kişilik bir müfreze meydana getirdi.” (aynı yer) Benim hesabım biraz kıttır sevgili okurlar. On ikişer – kırkar liradan bu 80 kişinin 500 altınla nasıl silahlandırıldığını, her bir silahın kaça mal olduğunu varın siz hesaplayın.

”Elindeki bu yabana atılmaz gücün verdiği yüreklilikle Antep’te tütüncülük eden Merakoğlu Mehmet efendi aracılığıyla <Heyeti Merkeziye> adı altındaki ulusal güçler örgütüne bir mektup gönderdi. (Demek yeteri kadar kağıt ve zarf rezervi mevcut.) Bunda ulusal davalarda Antep ulusal güçlerinin yanı başında Fransızlara karşı çarpışmak üzere Kabalar aşiretinin kendi buyruğunda hazır olduğunu, ilk elde seksen kişilik bir silahlı savaş müfrezesi meydana getirdiğini yazıyordu.” (aynı yer)

Bu mektubu Antep Kuvvayı Milliye Derneğinde aktif faaliyet yürüten ve Karayılan’ın torunu olduğunu iddia eden ”ülkücü” Mehmet Demir Atmalı’nın arşivinde bulmak mümkün diye düşünüyorum. Fakat bu Atmalı denen zatın ”Karayılan’ın ölümü karanlık, aslında onu parasını istediği zenginler öldürttü” diye bir tez attığını öğrenince Antepteki şu tütüncü Merakoğlu Mehmet efendinin bu işte bir rolü olabilir mi diye düşünmeden edemedim.

”<Heyeti Merkeziye> onunla müfrezesini canıyle başıyle benimsedi. Bı sırada <Kılıç Ali Paşa> Pazarcık’ta Maraş ayaklanışını örgütlemeye çalışıyor, bütün güney bölgesine Mustafa Kemal’den aldığı bir moral, savaş iksiri dağıtıyor, bu da bütün aşiretler üzerinde bir <cihat> etkisi yapıyordu.”  (aynı yer)

Aşiretlerden kastettiği Kürt aşiretleridir. Kürt aşiretlerinin Kılıç Ali Paşa’dan cihat etkisi aldıkları da muhtemelen kuruntudur. Aşiretler kimseden cihat etkisi almıyorlar; ama tersine bu Kılıç Ali Paşa gibi uyduruk paşalar aşiretlerden moral alıyorlardır. Çünkü ”Aşiretler hem içlerine sokulmuş bir düşmanı yok etmenin tadını tatmak, hem de silah, altın, yiyecek, giyecek yağmalamak üzere harıl – harıl hazırlanıyorlardı.

Karayılan’ın ulusal çetesi, 1919’un aralık ayı içinde savaşa hazır bir durumdaydı.” (aynı yer)

Aşiretlerin esas ilgisinin silah, altın, yiyecek, giyecek yağmalamak olmasında şaşılacak bir yan yok. Bu bakımdan gavur – milli ayrımı da yapmıyorlar; yağmalanmaya değecek malı olan herkesi yağmalıyorlar. Karayılan’ın, erzağı bol Fransız gavurunu soymak istemesi gayet normal. O koşullarda kimin eline geçer onca mal!

 

İkinci bölüm için tıklayınız. 
Üçüncü Bölüm için tılayınız.

Benzer Yazılar