SELANİK’TEN BAFRA’YA 100 YILLIK HATIR: ”METRİO KAHVE”

Devrimci Karadeniz 05/08/2015 SELANİK’TEN BAFRA’YA 100 YILLIK HATIR: ”METRİO KAHVE” için yorumlar kapalı
SELANİK’TEN BAFRA’YA 100 YILLIK HATIR: ”METRİO KAHVE”

Halys River

ŞİNİTZEL
Günlerce köyünü arayıp sonunda bulduğumuz sonrasında da abi kardeşliğin tarihini yazdığımız Hristo, çok tahsilli biri değildi ama kendini iyi yetiştirmiş nazik ve duygusal biriydi. Beni ısrarla hiç görmediğim Yunanistan’a davet ediyordu, kıramadım söz verdim ve sözümü tutarak, 2009 Nisan’ında İstanbul’dan Selanik’e hareket eden Metro Turizm’in otobüsüyle tek başıma yola çıkmıştım. Selanik’e 10 saat süren bir yolculuktan sonra ulaşmıştım, terminalde beni bekliyordu. Sanki öz abimdi öyle karşıladı beni, tam bir Anadolulu gibi sarılmış hasret gideriyorduk. Biraz sohbetten sonra 40 kilometre uzakta, onun yaşadığı şehire; Kilkis’e doğru  otomobiliyle yola çıktık. Henüz öğlen olmuştu ‘bizim eve gidiyoruz’ dedi. Eve vardığımızda evinin bahçesinde bir koşuşturmaca başlamıştı. Eşi Tasula’nın  ailesi de aslen Bafralıydı. Dedesi Bafra’da tuğla ve kiremit ocağı işletirmiş, annesi ise Erbaa’nın köylerinden…

Hristo’nun evinde çok samimi şekilde karşılanmıştım. Kayınvalidesi, kızı ve oğlu da evdeydi. Dedim ya Hristo çok ince fikirli biriydi, Bafra’yı gezerken bana sevdiğim yemekleri soruyordu. Ben de sadece ramazanlarda yapılan bişiyi, ayrıca yine hamur işi olan mantıyı ve Bafra’da sacın üzerinde yapılan içi boş olanına yağlı, peynirli, kıymalı, patatesli veya ıspanaklı olanına ‘yanıç’ denen Anadolu’nun neredeyse tamamında da ‘gözleme’ olarak bilinen yiyeceklerin adını vermiştim. Daha doğrusu Hristo ağzımdan cımbızla çeker gibi almıştı.

Hristo isimlerini aldığı tüm yiyecekleri eşi Tasula’ya yaptırmıştı. Bu benim için olağanüstü bir şeydi. Bir Alman size ‘şinitzel’, bir Macar bir çeşit haşlama olan ‘gulaş’, bir Japon size suşi ikram edebilir ama bu sizin çocukluğunuzdan kalan bir damak tadı değildir; sizin için gelip geçiçi bir damak tadıdır o kadar.  Ben çocukluğumdan beri Tasula’nın benim için yaptığı yiyeceklerle büyümüştüm, afiyetle nefes almadan tüm çeşitlerden yedim, tıpkı annemin evindeymiş gibi.
Bu kültürlerin benzemesi değil aynısıydı, tüm yiyecekler Anadolu kokuyordu. Elleriyle kurduğu fasulye turşusunu bir Fransız’dan veya İsveçli’den beklemek hayal bile edilemezdi. Tanrım her şey ne kadar benziyordu, biz neyi mübadele etmiştik anlayamıyordum. Bir Anadolu kültürünü gönderip, zaten Anadolu’dan giden başka bir Anadolu kültürünü getirmiştik.

Mübadilleri çok severim, eşim de mübadil bir aileden geliyor.
Sahi mübadele neyi değiştirmişti?
Gelenler mutsuz, gidenler mutsuz olmuştu. Öyle olmasa 90 yıl önce giden birinci kuşakların torunları bile ata memleketlerini bu kadar heyecan ve özlemle görmeye giderler miydi?
Yemeğimiz bitmiş sohbete başlamıştık.  Yemekten sonra çay alışkanlığım vardı. Çay içmeyi umarken acı gerçekle karşılaşmıştım; 0rtak kültürümüz 1923 te bitiyordu.  Çay bitkisi Zihni Derin tarafından 1930 tarihinde Batum’dan Türkiye’ye getirilmişti çünkü.  Misafiri olduğum evde sadece sallama çay vardı ve ben onu sevmiyordum.  Kahve teklif edildiğinde ‘hayır’ demedim.  Az sonra tekrar sevinecektim;  yüksek teknoloji ürünü neskafe değil yine ortak kültürümüz olan ve tamamen aynı şekilde pişirilip sunulan ‘Türk Kahvesi’ içecektim.  Evin kızı Türkçe bilmiyordu. O gün öğrendiğim üç kelimeyi hiç unutmadım; evin kızının rumca, ‘kahveniz nasıl olsun?’ sorusuna, verebileceğim üç cevap vardı:
Sade kahve için ‘sketo’,  orta kahve için, ‘metrio’,  şekerli kahve için ise ‘gliko’.  Her zamanki gibi ‘metrio’yu yani orta kahveyi tercih ettim.

1923’te sadece çay değil, müzik kültürü de adeta donmuştu.  Niksar’ın fidanları, uşaklı kız , oğlan oğlan kalk gidelim ve telgrafın telleri türkülerini çok iyi biliyorlardı.
1923 yılından sonra paylaşacağımız tek şey anılardı baki kalan bu kubbede hoş bir seda imiş.

Yoruma Kapalı.