SEN SÖYLE ŞARKIMIZI

Devrimci Karadeniz 02/10/2015 SEN SÖYLE ŞARKIMIZI için yorumlar kapalı
SEN SÖYLE ŞARKIMIZI

İsmail Taylan Kaya

Bizim Şarkımız

1999’un soğuk bir kış gecesinde çıkmıştım ilk defa sahneye. Dizlerim titremişti. İlk söylediğim türküyü niyeyse hiç hatırlamıyorum. Bol sigara dumanı bol anason kokulu barlarda yıllarca çalıştım. İlk başlarda öyle çok hayranım yoktu. Kendimi fazla yormadan, mi karar çalar söylerdim. Sonra bir şeyi fark ettim; bizim millet bağıran adamı seviyor… La karar, çift oktav bağıra çağıra söylemeye başladım bende, sevdiler…

Ankara’nın Sakarya’sını, İstanbul’un Taksim’ini, İzmir’in Kordon’unu bırakmadım. Hatta bir ara Çorum’da yerel bir radyo istasyonunda ayıldım. Canlı yayındaydım, radyoyu dinleyen koltuğunun altına bir şey alıp yayına geliyordu.

Kızılay’da Koray’la takıldım. (Meşhur metroda bende vardım, hangi karakter olduğumu söylemeyeceğim.) Çok müzisyen tanıdım sahne paylaştım. Fakat siz çoğunu tanımadınız belki hiç tanımayacaksınız. Derken Ahmet Kaya ölünce bir şeyin farkına vardık. Bizim lokomotifimiz, motorumuz her şeyimiz Ahmet Abimizmiş. Birkaç sene daha yedik ekmeğini o güzel şarkıların, bestelerin… Devamı gelmeyince tükenmeye başladık. Ne Onur Akın’ı koyabildik yerine, ne de bir başkasını… Yorum da dinlemiyorduk artık. Bir ara Oğuz Aksaç ile canlanır gibi olduk, Kazım Koyuncu Hızır gibi yetişti. Fakat o da bırakıp gitti bizi.  Öyle oldu ki dinleyici de değişti zamanla… İstek peçetelerine hiç ummadığımız adamlar “Tabip sen elleme” ya da “Ağrı Dağı eteğinde“ yazmaya başlayınca elimi eteğimi çektim ben de. Şanslı hissediyorum yine de Ankara’nın Bağları günlerine kalmadığım için… Bunları neden anlattığıma gelince, belli belirsiz bir müzik geçmişim olduğu için haddim olmayarak ülkemin bugünkü haliyle müziğimiz arasında bir bağlantı kurmaya çalışıyorum.

Müziğimiz aslında çok şey söylüyor bize. Kanımca bunları yorumlayabilmek önemli… Örneğin bütün İslam ülkelerinde tek sesli müzik hâkimdir. Çok sesli olabilmek için yapılan her şey heba olup o tek sesi süslemek için kullanılır. Mesela yirmi adamdan oluşan bir yaylı grubu ya alttan ya üstten, ya erken ya geç hep aynı şeyi çalarlar.  Bağlamanın, klarnetin soloları farklı olsa da hep aynı melodiye takılıp kalırlar. Farklı bir nota ahengi bozar, hoş karşılanmaz… İşte o yüzden hala iyi bağıran bir solist arıyor halkımız. Tek bir ses arıyor. Diğer seslerin sadece onunkini yüceltmesini istiyor. En güzel ses onunki olsun, herkes onu sevsin istiyor. Olmayınca hırçınlaşıp saldırganlaşıyor.

Hristiyanlar bu açıdan çok şanslı. Kiliselerde edinilen çok sesli müzik deneyimi bireyin farklı seslere açık olmasını sağlıyor. Bu çoğulculuk ve tahammül ise demokrasinin ana omurgasını oluşturuyor. Buradan şu sonuca ulaşabiliriz: İTC kadroları eliyle gerçekleştirilen 1915, Seyfo, 1919, 6-7 Eylül olmasaydı, yani yurdumuz çok seslilerinden arındırılmasaydı, bugün çok farklı şeyleri yazıp çizebiliyorduk. Bu nüfusun oranını şimdikiyle kıyaslarsak eğer günümüzün şartlarıyla en kötümser tahminle yüzde yirmi beş eder. Yüzde yirmi beşin yanına diğer ötekileri yazdığınızda karşılaşacağınız rakamla ve o rakamın siyasi, ekonomik, kültürel gücüyle baş başa bırakıyorum sizleri. Yapılan katliamları sırf ötekine duyulan nefret ile açıklamak bu yönüyle aymazlıktır. Bundan yüz sene önce belirli bir plan ve program dâhilinde yapılan işler, bugün her yerde duyduğumuz tek sesin daha güçlü ve daya yalnız çıkabilmesi içindir.

Sesler de çeşit çeşit… Bası var, baritonu var, tenoru var. Fakat tenordan başkasını umursamaz bizim millet… Küçüklüğümden hatırladığım bir Atilla Atasoy bir de Metin Milli, ağızlarıyla kuş tutsalar yaranamazlardı. Bunların yanına Ferhat Güzel’i yazarsam ne demek istediğimi anlatabilirim zaten.

Sesin tenor olması yetmez, bir de sağlam bir cv gerekir soliste. İyicene ezilmiş, horlanmış, aç kalmış olmalıdır. İnşaatlarda çalışmış, soğukta evsiz kalmış, çoluğunu çocuğunu okutamamış olursa daha makbul olur. Halkımız kendi sefaletini onda görmelidir. O bu yoksulluğu sömürüp semirirken, biçareler evlerinin duvarlarına posterlerini yapıştırırlar. Hele bir de dindarsa bu solist sesinden ne güzel de ilahiler dinlenir…

Zirveye çıkmak kadar, orada kalmak da zordur haliyle. Bir kartal yuvasıdır artık yaşadığı yer. Çoluk çocuğu her daim bu yuvadan düşebilir aşağıya, aç yırtıcılara yem olabilir. Uyanık olmalı, eskisinden daha dikkatli davranmalıdır. Artık aç edebiyatı yapamayacağına göre tok ama hayırseverdir bu eski aç solist. Yoksulun halinden en iyi anlayandır. Zenginlere, kültürlülere, evinde çok sesli müzik dinleyenlere diş gıcırdatandır. Ama zamanın da bir hükmü vardır. “görünmez bir mezarlıktır zaman.” Yıllar sonra yerini, daha parlak, daha aç, hikâyesi daha acıklı, daha çok bağıran bir soliste bırakır. Ondan sonra halının altına süpürülen bütün pislik yavaş yavaş çıkar ortaya. Kimse oralı olmaz ama herkesin gözü yeni solisttedir…

Sesten ziyade şarkı önemliyse senin için, kendi sesin bile duygulandırabiliyorsa seni; dinleme onları. Sen söyle şarkımızı, ben söyleyeyim. Sırtımızı dayayıp ulu bir çınara, yemyeşil çimenlerin üzerine kurup çilingir soframızı, kendimiz çalıp söyleyelim. Olmaz mı?

Yoruma Kapalı.