ŞİDDET NEDEN KAPİTALİZMİN “OLMAZSA OLMAZI”DIR?

Sibel Özbudun

“Doğrunun savunulmadığı yerde

yalan dünyayı dolaşır.”[1]

Son beş gündür burada nelerin tartışıldığına bakıyorum da… Soykırım, holocaust, savaş, katliam, faşizm, şiddet, işçi kıyımı, hapishane, göç, ekolojik yıkım, kentlerin çöküşü, imha, sansür, kriz, işsizlik, ataerki, seks ticareti, etnik çatışma, kavimkırım… Yaşadığımız günlerin düşünce ve tahayyül dünyamızı bir karabasana dönüştürdüğü aşikâr…

Neler oluyor? Bundan 20 yıl kadar önce iktisatçılar başta olmak üzere sosyal bilimcilerin çoğunun “tek kutuplu dünya”dan, “devletlerin küçültülmesi”nden, “çokkültürcülük”ten, “dünyanın bitimsiz bir piyasa ekonomisi çevresinde bütünleştiği evrensel barış”tan, “tarihin ve ideolojilerin sonu”ndan söz ettiği “kapitalist barış” yanılsaması, nasıl oldu da kan revan bir distopyaya, bir karabasana dönüştü?

Şu an, evet, yalnızca 2015 yılında dünyanın 25 bölgesi, savaş, iç savaş ve çatışmalarla ya da çatışma riskiyle sarsılıyor: Boko Haram ayaklanması (Nijerya), Ukrayna, Suriye, Gürcistan-Abhazya çatışması, Kobane, Irak, Kolombiya, Kuzey Mali, Libya, Cezayir, Mısır, Orta Afrika, Somali, Uygur Sorunu (Çin), Veziristan (Pakistan), Yemen, Filistin, Türkiye, Kuzey Kore, Ürdün, Lübnan, Meksika (uyuşturucu bağlantılı), Myanmar, Güney Sudan,Tayland…[2]

Üstelik de şiddet, yalnızca savaş, iç savaş ya da silahlı çatışmalarla sınırlı değil. Hergün yüzlercesi ölüm ya da açlıktan kaçmaya çabalarken gözlerimizin önünde çırpına çırpına Akdeniz’e gömülen göçmenler, çatışma bölgelerinden kaçırılarak parçalanıp organları satışa çıkartılan çocuklar, polis terörü, işkence, seks köleliği, kadın cinayetleri, uluslararası uyuşturucu ticareti, iş cinayetleri…

Aslına bakılırsa Sahra Altı Afrika’da yaşayanların yarıdan fazlasının günde 1.25 doların altında bir gelirle yaşamak zorunda kalması, dünya ölçeğinde 1 milyar 350 milyon kişinin, yani dünya nüfusunun dörtte birinin de günde 1 doların altında bir gelirle, yani açlık sınırının altında yaşamını sürdürmeye çalışır olması; yeryüzünde her yıl on milyon kadar çocuğun açlığa bağlı nedenler veya önlenebilir hastalıklar yüzünden ölmesi ya da dünyada 85 insanın toplam servetinin 3.5 milyar insanın, yani dünya nüfusunun yarıya yakınının servetine denk olması, yalnızca bu dahi bizatihi şiddettir; şiddetin daniskasıdır, en yalın, en çıplak ve en acımasız hâliyle!

Yeryüzünü bir örümcek ağı gibi sarmış sivil toplum örgütleri bu köklü ve yaygın şiddet görüngülerinin “netice”leriyle uğraşadursunlar; sanırım sorun, -her biçimi alabilen, her kalıba dökülen şiddetin “fail”ini saptayabilmekte.

“Şiddetin kaynağı” sorgulandığında, çoğunluk, muğlak bir “insan doğası”na başvurur, işin kötüsü, sosyobiyoloji de insanın -daha çok da insanın erkeğinin- “doğası itibariyle” şiddete yatkınlığı konusunda bol miktarda kanıt sunabilmektedir – ama sosyobiyoloji öyledir işte, insanın “özünde” barışçıl olduğunu da kanıtlayabilir, kan içici olduğunu da…

Daha ciddi açıklama girişimleri, psikanalizden dem vurabilirler – Ödipal karmaşa, cinsel dürtülerin bastırılması, eril kontrol mekanizması, biyo-iktidar aracı olarak şiddet vb. vb.

Ancak bu açıklama girişimlerinin pek çoğu, şiddet görüngülerinini sosyo-ekonomik ve sosyo-politik bağlamları içerisinde ele alma yükümlülüğünden yan çizmekle malul. Tam da son dönemlerde yükselişe geçen neoliberalizm apolojilerinin yapmaya çalıştığı gibi.

“Yükselen paradigma,” diyor Henry C. Clark, “… ‘Kapitalizm’in genelde şiddetli değil, barışçıl insan ilişkilerinden yana bir kuvvet olduğunu önermekte. Cinayetler konusunda son bulgular cinayet oranlarıyla piyasa toplumu arasında ters bir ilişki olduğunu gösteriyor. Devletler arası savaş konusunda ‘kapitalist barış’ın varlığı, yani bir ekonomi ne denli açık ise savaşa o denli uzak olduğu konusunda bir çeşit uzlaşı biçimlenmekte. Devrim ya da ayaklanmalara gelince, ‘kapitalizm’in bunların olasılığını arttırmaktansa, düşürdüğü ortaya çıktı (…) İç savaş sözkonusu olduğunda, küreselleşmeye açık olmak, bu türden çatışmaların hem olasılığını, hem de yıkıcılığını azaltmakta. Hatta soykırım konusunda, karşılaştırmalı araştırmalar ticarete açık piyasa toplumlarının çağımızın bu tanımlayıcı dehşetinden uzak durmaya, piyasa yönelimi daha düşük toplumlara göre daha yatkın olduklarını ortaya koymakta.”[3]

Tez, oldukça eski, biliyorsunuz. İnsana Leviathan’dan bu yana “devletli” sınai toplumlarını uygarlığın, barışçılığın, sanatın, erdemin, insan rafineliğinin, yaratıcılığının, verimliliğinin… kısacası kapitalist “uygarlığın” bütün değerlerinin biricik temsilcisi olarak gösteren bütün bir Aydınlanma literatürünü ve bizleri sınai kapitalizmin erdemlerine ve üstünlüklerine ikna etmek için çırpınan 19. Yüzyıl İngiliz otodidaktı Herbert Spencer’i anımsatıyor.

Ancak bu Clark ve kaynakçasını oluşturan tüm bu “gecikmiş Aydınlanmacılar”ın, aklamaya çalıştıkları kapitalist Kuzey’i Güney’den ayrı, yalıtık ve ışıltılı bir dünyaymış gibi görmek-göstermek gibi “küçük” bir kusuru var. Elbette, Fransa, bugün “soykırım” tehdidinden göreli olarak uzakta. Ama Ruanda, ülkede yüzbinlerin katledildilmesinin doğrudan sorumlu olduğu İnsan Hakları İzleme Örgütü raporu (1999) ve Ruanda Savaş Suçluları Mahkemesi tarafından açığa çıkartılan Fransa’nın ne kadar uzağında?

Ya da elbette ABD’de fanatik dinci bir grup, örneğin İncil’den bab’ları ezbere okuyamayan yurttaşların kellesini meydanlarda uçurmuyor; Katolik ya da Yahudi kadınları esir alıp cariye pazarlarında satmıyor. Ama IŞİD’i meydana getiren koşullar, ABD’nin Ortadoğu enerji koridorlarını denetim altına alma çabasından ne kadar bağımsız? Ya da 11 Eylül saldırılarının ardından darmadağın ettiği Afganistan, olmadığını sonradan itiraf edeceği kimyasal silahlar için parçalayıp taş üzerinde bırakmayacağı Irak ABD’ye ne kadar uzak?

Doğrudur, İngiltere’de etnik gruplar, kabileler, dinsel gruplar silahlı çeteler oluşturup birbirleriyle pek boğazlaşmıyor, sıradan insanları haraca bağlamıyor. Bunlar, Sahra altı Afrika ya da Orta Doğu gibi “piyasa ekonomisine göreli daha kapalı” bölgelerde görülen olaylar. Peki ama çetecilerin kullandıkları silahlarda, BM Güvenlik Konseyi’ndeki üç ortağı ile (ABD, Fransa, Rusya Federasyonu) birlikte dünyadaki konvansiyonel silah satışlarının yüzde 78’ini gerçekleştiren İngiltere’nin hiç mi payı yok?[4]

Bu sorular çoğaltılabilir elbette. Ve her biri, günümüzde şiddet ile kapitalizm arasındaki yaygın ve derinlemesine bağa işaret eder.

Gerçekten de kapitalizm ile şiddet arasındaki ilişki herhangi münferit bir bağlam (Alman Nazizmi, İtalyan faşizmi, Latin Amerika ülkelerinde darbeler kotaran CIA faaliyetleri…) ya da özgül durumla sınırlandırılamayacak kertede yaygın ve derinlemesinedir. Bunu görmek için kapitalizmin tarihine bakmak yetecektir.

Rosa Luxemburg’un ilkel sermaye birikimi evresi olarak tanımladığı merkantil kapitalizm, ya da dünyanın kapitalist olmayan bölgelerinin kapitalist sistemle entegrasyonu, bizatihi bir katliamlar, soykırımlar, gasp, hırsızlık ve köleleştirme tarihidir. Cristoph Colombus’un Amerika kıtasına ayak bastığı 1492 yılını izleyen 200 yıl içinde kıtadaki yerli nüfusun 80 milyondan 5 milyona indiğini söylemek yeterli olur mu? Veya yerliler kölelik koşullarına dayanamadıklarından ya intihar ettikleri, ya yığınlar hâlinde öldürüldükleri, ya da üremeyi durdurup yeni efendilere taze köleler sağlamayı reddettikleri için Afrika’dan plantasyonlar ve madenlerde çalıştırılacak milyonlarca siyahi köleler ithal edildiğini? Batı Afrika topraklarından kaçırılan Afrikalıların, mümkün olduğu kadar çoğunu sığdırmak için gemi güvertelerine kaşık nizamında dizildiği; maden ve büyük toprak sahiplerinin kendilerine o denli ihtiyaç duydukları “işgücünü” getirecek gemileri limanlarda dört gözle bekledikleri ve en işe yarar, en güçlü kuvvetli erkekleri, en kalın sırtlı kadınları oracıkta kurulan pazarlarda satın alıp plantasyonlarına ya da maden ocaklarına götürdüklerini…

“Kölelik benimsendiğinde, özgür emeğin bir seçeneği olarak benimsenmedi. ‘Köleliğin nedenleri,’ diye yazmaktadır Gibbon Wakefield, ‘ahlâksal değil, iktisadi koşullardır; kötülük ya da erdeme değil, üretime taalluk ederler.’ 16. yüzyılda Avrupa’nın kıt nüfusu gözönünde bulundurulduğunda, Yeni Dünya’da şeker, tütün ve pamuğu ekecek özgür emekçilerin miktarı, geniş ölçekli üretime yetmiyordu. Kölelik bunun için gerekliydi ve Avrupalılar önce yerlilere, ardından da Afrika’ya yöneldiler. (…) Kölelik ırkçılıktan kaynaklanmadı; işin doğrusu, ırkçılık köleliğin bir sonucuydu. Yeni Dünya’da özgür-olmayan emek, kahverengi, beyaz, siyah ve sarıydı; Katolik, Protestan ve pagandı…”[5]

Merkantil kapitalizmin yükselişi, Batı Avrupa (ve giderek kolonilerde) bir başka sürece, iktidarın merkezîleşmesi, modern merkezî devletlerin biçimlenişi sürecine eşlik ediyordu; yükselen burjuvaziler, sınaî 19. yüzyılda bu oluşumları başarıyla “ulus-devlet” formuna dönüştüreceklerdi. Max Weber’in “doğası gereği zor kullanımının meşru tekelini elinde bulunduran örgütleniş” olarak tanımladığı merkezî devletler. Ancak “modern” devletler, savaş aygıtları olarak prekapitalist devletlerden geri kalmadıklarını kısa sürede kanıtlayacaklardır. 19. yüzyıl boyunca, yani 100 yıl içerisinde -iç savaşlar ve isyanlar dahil- tam 351 kez savaşmışlardır:[6] her yıla ortalama 3.5 savaşın düştüğü bu tablo, Clark’ın sözünü ettiği “kapitalist barış”ın bir hayli uzağındadır!

19. yüzyıl savaşlarının büyük bölümü, ulusal sınırların, bir başka deyişle ulusal pazarların belirlenmesi ve kritik kaynakların denetimi konusunda rekabet çatışmaları, geri kalanı da sömürge topraklarında patlak veren ayaklanmaları bastırmak için girişilen savaşlardır.

Ancak ulus devletlerin, önceleyen devlet biçimlenişlerinden ayırt edici bir özelliği olarak zor kullanımının meşru tekelini elinde bulundurma savları, onları yalnızca “dış”arıda değil, aynı zamanda “iç”eride, ezilen, sömürülen sınıfların kalkışmalarına karşı bir baskı aygıtı olarak işlemelerine olanak tanıyacaktır. Örneğin Avrupa’da bir orman yangını gibi hızla yayılan 1848 devrimlerinin bastırılması, onbinlerce yoksulun, işçi ve emekçinin canına mal olmuştur!

Bu kadar değil… Ulus devletler, aynı zamanda “ulus”u yaratma aygıtı olarak da bir baskı ve şiddet aygıtı işlevini görmüştür. Bir yandan “ulus”un “yabancı” unsurlardan arındırılması; bir yandan da sermayenin “uluslaştırılması” anlamında… Örnek mi? Çok yakın çok bildik, çok yakıcı, çok acı: Türk ulus-devletinin oluşturulması sürecinde Osmanlı Ermenilerinin İttihat Terakki katilleri elinde topluca katledilmesi. Yani 20. yüzyılın ilk soykırımı! Türkiye’nin “ulusal” sermayesi, böylelikle katledilen, sürülen Ermenilerin (ve de “mübadeleyle sınırların dışına sürülen Rumların, kaçırılan Yahudilerin…) geride bıraktıkları “emval”in temellüküyle oluşmuştur!

Modern ulus devletlerin aynı zamanda sınaî kapitalizmin kurumları olması, tahrip gücü ve etkileri her gün biraz daha artan bir silah sanayine hükmetmelerinin önünü açmıştır. Böylece hem savaşlar, hem de isyan bastırma harekâtları her seferinde biraz daha kıyıcı bir hâl alacaktır. Böylelikle, 20. yüzyıla gelindiğinde, “(I. Dünya) Savaşa katılan ulusların nüfusu yaklaşık 800 milyonu buluyordu. Silah altındaki asker sayısı ise 70 milyona yakındı. Ölenlerin sayısı 10 milyon, yaralananların sayısı ise 20 milyon civarındaydı. Milyonlarca insan da açlıktan ve salgın hastalıktan öldü.”[7] Birinci Dünya Savaşı emperyalist güçler arasındaki paylaşım sorunlarını çözemeyince, II. Dünya Savaşı patlak verdi. Bu savaşta ise “100 milyondan fazla insan askere alındı, 70 milyona yakın insan hayatını kaybetti, iki kez nükleer silah kullanıldı ve sadece bu yolla 300 bin kişi katledildi.”[8]

Yalnız nükleer silahlar mı? Hitler’in sermayenin “Aryenleştirilmesi” tahayyülü, İkinci Dünya Savaşı sırasında altı milyon Yahudi’nin temerküz kamplarında yok edilmesine yol açmış, böylelikle Ermeni soykırımının ardından 20. yüzyılın ikinci büyük soykırımı gerçekleşmiştir. Halkları/ emekçileri terörize etme yöntemi olarak Faşizmin kapitalist dünyanın siyasal dağarcığına armağan edilmesi de cabası!

İkinci Dünya Savaşı’nı isleyen 55 yıl içerisinde, hem de “Dünya Barışı”nı tesis edip gözetmek üzere Birleşmiş Milletler gibi uluslararası örgütleri oluşturma çabalarıyla alay edercesine gerçekleşen savaş sayısı 200, ölü sayısı ise (yüzde 90’a yakını siviller olmak üzere) 30 milyondur.

Şu hâlde 20. Yüzyılda sadece savaşların bilançosu 100 milyonun üzerinde ölüdür ve ölüm, yüzyıl sonlarına doğru artık siviller arasında kol gezmeye başlamıştır… Hemen vurgulayayım, bu sayı kayıt altına alınan ölümleri kapsamaktadır ve savaşa bağlı (açlık, salgın hastalıklar, göç vb.) nedenlerden kaynaklanan ölümler dahil değildir.

Yalnızca savaşların… Yanısıra, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası biçimlenen sosyalist sistemin etki alanını sınırlamak/geriletmek üzere, “Hür Dünya”nın dümenin ele geçiren ABD’nin geliştirdiği ve küresel ölçekte uyguladığı antikomünist operasyonları da 20. yüzyıl şiddet bilançosuna eklemeyi ihmal etmemek gerek!

İşte özetin özeti!

ÇARPICI BİR BİLANÇO
YUNANİSTAN, 1947 ABD Başkanı Truman’ın ülkede sol güçlere karşı savaşan sağcılara destek vermesi.
İRAN, 1953 Demokratik olarak seçilmiş İran Cumhurbaşkanı Musaddık’ın devrilerek Şah Rıza Pehlevi’nin başa geçirilmesine yol açan ve 300 ila 800 arası kişinin yaşamına mal olan CIA darbesi.
GUATEMALA, 1954 Çoğu yerli yaklaşık 200 bin Guatemalalı’nın yaşamına mal olacak 36 yıllık iç savaşı tetikleyen ABD destekli darbe.
VİETNAM, 1954-58 CIA’nin Kuzey Vietnam’daki sosyalist yönetime karşı Güney Vietnam’da bir kukka rejim oluşturması.
LAOS, 1957-73 Ardında geniş bir halk desteği olan solcu Pathet Lao’ya karşı birbirini izleyen darbeler. Başarıya ulaşmamaları nedeniyle ABD’nin Laos’u yoğun bir biçimde bombalaması. Bombalamalar sonucu Laos nüfusunun neredeyse tümü mülteci konumuna düştü.
HAİTİ, 1959 Duvalier’nin ABD ordusunun desteğiyle iktidara geçip 100.000 kadar Haitiliyi katledişi.
KONGO (ZAİRE), 1961 CIA’nin demokratik yoldan seçilmiş devlet başkanı Patrice Lumumba’ya düzenlediği suikast sonucu ülke dört yıllık bir kargaşaya sürüklendi.
DOMİNİK CUMHURİYETİ, 1963 CIA demokratik yoldan seçilmiş başkan Juan Bosch’u devirerek baskıcı bir sağ cuntayı işbaşına getirdi.
EKVADOR, 1964 Bağımsız politikaları ABD yönetimince sakıncalı bulunan Başkan Arosemana’nın CIA destekli bir darbeyle devrilerek askeri cuntanın oluşturulması.
BREZİLYA, 1964 Demokratik yolla seçilmiş Başkan Joao Goulart’ın CIA destekli bir darbeyle devrilerek ülkede kanlı askeri cuntalar döneminin başlaması. CIA’nin ülkeyi kan gölüne çeviren “ölüm mangaları”nı eğittiği sonradan ortaya çıkacaktır.
ENDONEZYA, 1965-66 500 bin ila 1 milyon sivilin komünizm sempatizanı oldukları gerekçesiyle katledildiği CIA destekli darbe.
KONGO (ZAİRE), 1965 Diktatör Mobutu Sese Seko’nun CIA destekli bir darbeyle göreve gelişi.
YUNANİSTAN, 1967 Demokratik hükümetin CIA destekli bir darbeyle devrilerek yerini Albaylar Cuntası’na bırakması.
KAMBOÇYA, 1970 CIA’nin ülkesini Vietnam savaşının dışında tutan Prens Sihanuk’u devirerek yerine Lon Nol’un kukla yönetimini geçirmesi.
BOLİVYA, 1970 Solcu Başkan Juan Torres’in CIA destekli askeri darbeyle devrilmesi. İktidara getirilen diktatör Hugo Banzer 2000 kadar muhalifi tutuklayıp işkence ve tecavüze uğradıktan sonra katlettirecek.
ŞİLİ, 1973 Latin Amerika’nın ilk seçimle işbaşına gelen sosyalist başkanı Salvatore Allende’ye karşı CIA tarafından düzenlenen darbe ile, ülkedeki binlerce muhalifin öldürülmesinden sorumlu General Augusto Pinochet’nin işbaşına getirilmesi.
AVUSTRALYA, 1975 CIA, demokratik yoldan seçilmiş solcu Başbakan Edward Whitlam’ın hükümetini devirmesi.
ANGOLA, 1975 ABD Dışişleri Bakanı Kissinger’in talimatları doğrultusunda CIA’nin Portekiz’den bağımsızlığını yenikazanmış olan Angola’da iç savaş başlatması. Çatışmalar, 300 bin Angolalının yaşamına mal oldu.
NİKARAGUA, 1979 Marksist gerilla örgütü Sandinistaların diktatör Somoza’yı devirmesi üzerine, CIA’nin Somoza’nın “ulusal muhafızları”ndan devşirdiği “contra”lar eliyle ülkede uzun süreli bir iç savaşı başlatması.
EL SALVADOR, 1980 Başpiskopos Oscar Romero’nun sağcı lider Roberto d’Aubuisson’un adamlarınca öldürtülmesi üzerine patlak veren iç savaşta CIA ve ABD silahlı kuvvetleri hükümet güçlerini destekledi. Savaş boyunca CIA’den eğitim almış ölüm mangaları, özellikle kırsalda 63.000 kadar insanı katledecekti.
PANAMA, 1989 ABD, kendi iktidara getirdiği, ancak son dönemlerde ABD’den bağımsız davranma eğilimi gösteren diktatör General Manuel Noriega’yı devirmek amacıyla Panama’yı istila etti.
HAİTİ 1990 Solcu rahip Jean-Bertrand Aristide seçimleri ezici bir çoğunlukla kazanmasına karşın, CIA destekli ordu tarafından devrildi. Haiti bir kez daha askeri diktatörlüklere teslim edildi.

1990’lar, aynı zamanda sosyalist bloğun çözülmeye uğradığı ve eski sosyalist coğrafyanın mikro-milliyetçilikler ve etnik boğazlaşmalara boğulduğu yıllar oldu. Yalnızca Sırp milislerin 8.000’in üzerinde Boşnak’ı BM’nin gözleri önünde katlettiği Srebrenitsa katliamını hatırlamak, yetecektir. Değişen dünya dengeleri, enerji hatlarının denetimi üzerine yeni rekabet ve ABD’nin eski Sovyetler’i ihata etmek üzere Afganistan’daki radikal İslamcı gruplarla kurduğu, bugün IŞİD’de zehirli meyvasını veren kanlı ittifakın Orta Doğu ülkelerinde yol açtığı köktendincilik temelli vahşetten ise, söz etmeli mi?

Bitmedi; bitmiyor da! Bugün yeryüzünü bir kan ve acı deryasına dönüştüren kapitalist şiddet, büyük ölçüde dünyanın en kârlı “business”i olan silah ticaretine yaslanmıyor mu? Birleşmiş Milletler’in “uluslararası barış ve güvenliği korumak”tan sorumlu Güvenlik Konseyi’nin Çin dışındaki dört üyesi, Fransa, Rusya, İngiltere ve Fransa dünyadaki konvansiyonel silah satışlarının yüzde 78’ini gerçekleştirirken, Güvenlik Konseyi üyesi olmayan Almanya’nın dünya silah ticaretindeki yüzde 5’lik payını de bu orana kattığınızda, yeryüzündeki ölüm makinelerinin yüzde 83’ünün beş büyük kapitalist gücün elinden çıktığı görülecektir.[9] (Ne ki Çin de 21. yüzyılın ilk on yılında gösterdiği yüksek “performans” sayesinde listede hızlı bir ilerleme kaydedecek, 2010-14 yılları arasında Almanya ve Fransa’yı geride bırakacaktı.) Günümüzde bu silahların çoğu, Afrika ve Asya ülkelerine akmaktadır ve dünyada silaha harcanan para 1 776 milyar doları bulmuştur: küresel gayrısafi hasılanın yüzde 2.3’ü![10]

‘Barış ve Ekonomi Enstitüsü’nün (IEP) raporuna göre 2014’te askeri harcamalar 3 trilyon doları, iç güvenlik harcamaları ise 1.3 trilyonu buldu. Suç ve şiddet olaylarının küresel “ciro”su, 2 trilyon doları bulmakta. En şiddetli bölge Ortadoğu ve Kuzey Afrika olurken 2014’te çatışmalar nedeniyle 180 bin kişi öldü, bu rakam 2010’da 49 bindi. Terör nedeniyle gerçekleşen ölümlerde yüzde 61 oranında artış yaşandı. IEP direktörü Steve Killelea’ya göre en şaşırtıcı bulgu dünyadaki ‘barış eşitsizliği’. Killelea, Batı Avrupa’daki bazı ülkelerin tarihte görülmemiş barış seviyelerine ulaştığını, bu ülkelerde cinayet oranları ve güvenliğe yapılan harcamalarda rekor bir düşüş yaşandığını aktardı. Rapora göre, şiddet oranında yüzde 10’luk bir düşüş dünya ekonomisine 1.43 trilyon dolar kaynak sağlayacak. Bu rakam Yunanistan’ın borcunun altı, dünyadaki en yoksul 1.1 milyar kişinin toplam gelirinin üç katına eşit.[11]

Bir başka deyişle, büyük kapitalist güçlerin dünyaya “çeki düzen verme” (bunun adı, bildiğiniz üzere “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i”!) hevesleri, yeryüzünü -önceki yüzyıllarla karşılaştırıldığında- cehenneme çevirmektedir. 20. yüzyıl, tarih kayıtlarına “dünya tarihinin en kanlı yüzyılı” olarak geçmişti;[12] 21. yüzyıl ise, “gelen gideni aratır” deyişini doğrulayan bir başlangıç yapmıştır, 11 Eylül 2001 ile birlikte…

Siyasal şiddet, zorunlu olarak istikrarsızlaştırdığı gündelik hayattaki şiddeti körüklemektedir; buna uluslararası şiddetin beslediği gelir eşitsizliklerini ve küresel kapitalizmin beslediği küresel yoksullaşma ve yoksunlaşmanın etkilerini eklediğinizde, göreli olarak kapitalist-emperyalist “refah adaları”nın (ABD, Batı Avrupa, Japonya…) dışında, dünya halkları için gündelik hayatın sonsuz ve dizginden boşalan bir cehenneme dönüştüğünü görmek, acı verici, ama hiç de şaşırtıcı olmayacaktır: Uyuşturucu çeteleri, polis terörü, kadın cinayetleri, çocuk işçiler, fuhuş, pornografi, aile içi şiddet, suç şebekeleri, haraç ve gasp olayları, organ mafyası, mülteci dramları, etnik boğazlaşmalar, ırkçılık, fanatizm…

G. Bataille’in, “İnsanın ancak yok etmek, öldürmek, tüketmek koşuluyla yaşayabilmesi, trajedinin kendisi değil midir?” sorusu eşliğinde “gündelik yaşam şiddeti”ne yol veren yoksulluk ve eşitsizlik verilerini -hızla- aktaralım:

‘Pew Research Center’e göre, günlük 2 doların altında yaşayanlar yoksul kategorisine giriyor ve dünya nüfusunun yüzde 15’i yoksulluk sınırında yaşıyorken;[13] Dünyada eşitsizlik dudak uçuklatıyor. Mesela en zengin Katar ile en yoksul Kongo arasındaki gelir farkı 100’e yarım![14]

1970’li yıllarda dünyanın zengin kuzey ülkeleri yeryüzündeki bütün refahın yüzde 60’ına sahipti. Nüfusça çok daha yoğun fakir güney ülkelerine ise yüzde 40’lık bir pay biçiliyordu. Belki bu, tıpkı doğada aynı anda dikilen iki ağacın farklı büyümesi gibi kabul edilebilir bir orantısızlık olarak görülebilirdi. Ancak 2015’de yeryüzündeki bütün refahın yüzde 85’i zengin ülkelerin, yüzde 15’i ise yoksul güneyin! Orantısızlık bununla kalmıyor. Zengin ülkelerin içindeki servet dağılımı da olağanüstü dengesiz. Örneğin Amerika’da nüfusun yüzde 1’i, arta kalan yüzde 99’dan daha zengin…[15]

Örneğin ‘Alman Refah Eşitliği Derneği’nin (Paritätische Wohlfahrtsverband) ülkenin yoksulluk haritasını çıkardığı 2006- 2013 yılları raporuna göre, ülkede refah dağılımı giderek adaletsizleşiyor. Ülkede zengin ve yoksul arasındaki uçurum rekor bir seviyeye ulaştı.[16]

Ve ‘Dünya Açlıkla Mücadele Örgütü’nün hazırladığı 2014 Dünya Açlık Endeksi’ne göre, dünya nüfusunun üçte biri, yani iki milyar insan gizli açlık çekiyor.[17] Gizli açlık ile yoksulluk bütün insanları ve insanlığı vuruyor ama sadece alım gücü yerinde olan zenginler sağlıklı gıdaya erişebiliyor. Oysa kronik A vitamini yetersizliğinden yılda 807 bin çocuk kör oluyor. Yılda 450 bin çocuğumuzu çinko yetersizliğine bağlı hastalıklardan kaybediyoruz. Yılda 18 milyon çocuk çinko noksanlığından zihinsel geriliğe maruz kalıyor. Kadınların 50 binini anemi nedeniyle doğum esnasında yitiriyoruz. Bu insanlar gıdalardan yeterli vitamin ve mineral alamadığı için gizli açlık çekiyor.[18]

Ayrıca uzun yaşamanın sırrı konusunda sınırları küresel vahşi kapitalizm çiziyor. Kuzey ülkelerinde insanlar giderek daha fazla yaşarken, yoksul Afrika ülkelerinde yaşlılık bir hayal… BM verilerine göre; ülkeler arasındaki ortalama yaş süresindeki farklılıklar dikkat çekici boyutlarda. Avrupa kıtasında 43’ü geçen ortalama yaşın Afrika ülkelerinde 15-20 arasında seyrettiği görülürken, zenginler uzun yaşıyor.[19]

ABD’nin Columbia Üniversitesi uzmanları tarafından yürütülen araştırmada nörologların yaptığı çalışma, gelir düzeyinin çocukların beyin gelişimine etkilerini ele aldı. Sonuçlara göre yüksek gelirli ailelerin çocuklarının beyinleri yüzde 6 daha büyük.[20]

Ve nihayet ‘Bain&Company’ tarafından açıklanan ‘Küresel Lüks Tüketim Malları İlkbahar Raporu’na göre, lüks tüketimi yıllık 250 milyar dolara yükselirken, BM verilerine göre 805 milyon aç insanın yıllık gıda masrafı ise 30 milyar dolar. Raporda, dünya üzerindeki lüks tüketicisi sayısı ise 140 milyondan 350 milyona çıkmış durumda. Her 9 insandan biri aç ve her 4 saniyede bir kişi açlıktan ölüyorken;[21] “Dünyada en zengin 85 kişinin toplam serveti, en yoksul 3.5 milyar kişinin, yani dünya nüfusunun yarısının toplam servetine eşittir.”[22] Ya da dünyada 67 ailenin serveti, 3.5 milyar insanın ekonomik düzeyine eşittir![23]

Ve bir şey daha: ‘The Forbes’e göre, 2015 yılı başı itibariyle, dünyada 1826 kişi “dolar Milyarderi”. Bunların 197’si kadın, 46’sı kırk yaşın altında, 536’sı ABD’de yaşıyor. Doğal olarak bu listelerde, illegal iş yapanlar ile varlıklarını beyan etmeyenler, paralarını bağışlamış görünenler ve para bolluğu içinde yaşayan siyasiler yer almıyor![24]

Bu kapitalist şiddet tablosu, hepimize F. Dostoyevski’nin, “Herkesi öldürüyoruz sevgili dostum. Kimini kurşunlarla, kimini sözlerle, kimini yaptıklarımızla ve kimini de yapmadıklarımızla,” uyarısını hatırlatmıyor mu?

Bu tabloda V. İ. Lenin’in, “Silah elde etmeye ve bunların kullanışını öğrenmeye çalışmayan ezilen bir sınıf, köle muamelesi görmeyi hakeder.” 

“İşçi sınıfının aklını karıştırma biçimlerinden biri de pasifizm ve soyut barış propagandasıdır… Kesin olarak söylemek gerekirse, bir dizi devrim olmaksızın güya demokratik bir barışa ulaşılabileceği fikri tamamen yanlıştır,” saptamalarının altını çizerek bitiriyorum!

Bağrında biçimlendiği halklar için iyi bir “düş” olarak başlamıştı kapitalist sistem. İnsanlık, modern kapitalist devletle birlikte “akıl çağı”na erişmişti; bilimler, sanat ve felsefe, insanlığı kör geleneklerin buyurganlığından, tiranların kaprisinden, boşinanların hoyratlığından kurtaracak, makinelerin türbinleri dönerken insanlık doğanın kör güçlerinin elinde oyuncak olmaktan kurtulup mala doyacak, açık ve hesap verebilir siyasal rejimler suistimalleri durduracak, parlamentolar halkları yönetime katarak toplumun bütün kesimlerinin çıkarlarının karar alma mekanizmalarına yansımasını sağlayacak, uluslararası ticaretin refaha açılan mathesis’i dünya uluslarının bundan böyle ebedî bir barış içinde zenginleşmesini, mamur müreffeh bir yaşam sürdürmesini sağlayacaktı…

Olmadı… Bu iyimserliği va’zeden Rönesans sanatçıları, Reformasyon vaizleri, Aydınlanma filozofları, 19. yüzyıl sosyologları, iktisatçıları… hepsi küçük bir “ayrıntı”yı atlamışlardı: kapitalizmin de kendini önceleyenler gibi eşitsizliğe dayalı, ancak insanlar arasında eşitsizlik sayesinde var olabilecek bir sistem olduğunu.

Unutulan çıplak gerçek, şudur: Eşitsizliğe dayanan, raison d’etre’i eşitsizliğin yeniden üretimiyle bağlantılı olan her sistem, ister istemez şiddete dayanacaktır. Bu bakımdan kapitalizmin kendisini önceleyen sömürücü sistemlerden nitel bir farkı yoktur. Kapitalist şiddetin sınır tanımazlığıyla tanımlanan farklılık ise, bir yandan kitle imha teknolojisinin ulaştığı boyutlara, bir yandan şiddeti sistemli bir biçimde tekeline alan ulus-devlete, bir yandan kapitalist sistemin içsel “durmaksızın genişleme, lebensraum’unu yayma, durmaksızın yeni hammadde ve enerji kaynaklarını, enerji koridorlarını, işgücü depolarını, militer-stratejik bölgeleri denetim altına alma buyrultusuna, bir yandan da şiddet endüstrisinin kapitalizm için bir sektöre dönüşmüş olmasına bağlıdır.

Bu dört itim, kapitalizmin, onu kendisi kılan dört “temel içgüdüsü”dür.

Ve Freud’un öngörüsünün aksine, bu “içgüdü”ler, bastırıldıkça değil, serbest bırakıldıkları, karşılandıkları ölçüde, kapitalizm daha şiddetli bir yıkım makinesine dönüşmektedir!

5 Eylül 2015 09:55:16, Çeşme Köyü.

* 6 Eylül 2015 tarihinde 10. Karaburun Bilim Kongresi kapanış oturumunda yapılan sunum… Kaldıraç, No:171, Ekim 2015…

N O T L A R

[1] F. Herzberg.

[2] Bkz. Cahit Armağan Dilek’in ABD Dış İlişkiler Konseyi (CFR) adlı düşünce kuruluşunun hazırladığı 2015 yılı için beklenen kriz ve çatışmalara ilişkin raporuna dayanan “2015’te Türkiye’de ve Dünyada Beklenen Kriz ve Çatışmaların Olasılıkları, Etkileri ve Öncelikleri” başlıklı makalesi. 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, 29 Aralık 2014, http://www.21yyte.org/tr/arastirma/milli-guvenlik-ve-dis-politika-arastirmalari-merkezi/2014/12/29/7941/2015de-turkiye-ve-dunyada-beklenen-kriz-ve-catismalarin-olasiliklari-etkileri-ve-oncelikleri.

[3] Henry C. Clark, “Violence, ‘Capitalism’ and Civilizing Process in Early Modern Europe”, Society (2012) 49: 123.

[4] İngiltere’nin “gelişmekte olan” ülkelere yıllık silah satışının 1999-2004 arasında dört katına çıktığı kaldydediliyor. Bkz. Ian Gibson, “Down and Out in Globality: The Violence of Poverty, The Violence of Capital”, Journal of Peace, Conflict and Development, sayı 12, Mayıs 2008.

[5] Eric Williams, Capitalism and Slavery, University of North Caroline Press, 1944: 6-7.

[6] Bkz. “List of Wars, 1800-1899”, https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_wars_1800%E2%80%9399

[7] Tuncay Alp, Birinci Emperyalist Savaş, İşçi Hareketindeki Tutumlar ve Sonuçları, marksist.com, 1 Mart 2002.

[8] Kerem Dağlı, “Kapitalizmde Şiddet ve Terör Üzerine” Mart 2012, http://marksist.net/kerem_dagli/kapitalizmde_siddet_ve_teror_uzerine.htm

[9] Ian Gibson, “Down and Out in Globality: The Violence of Poverty, The Violence of Capital”. Journal of Peace, Conflict and Development Issue 12, May 2008.

[10] SIPRI Yearbook 2015. Armaments, Disarmement and International Security, Summary, 2015, s.14-16.

[11] “Çatışmaların Dünyaya Zararı 14 Trilyon Dolar”, Milliyet, 19 Haziran 2015, s.26.

[12] Ian Gibson, agm.

[13] Meral Tamer, “Küresel Orta Sınıf Sanılandan Küçük”, Milliyet, 17 Temmuz 2015, s.8.

[14] “Dünyada Eşitsizlik Dudak Uçuklatıyor”, Birgün, 7 Nisan 2015, s.5.

[15] Mustafa Balbay, “Emek En Cüce Değerdir!”, Cumhuriyet, 30 Nisan 2015, s.8.

[16] “Almanya’da Yoksulluk Artmaya Devam Ediyor”, Evrensel, 4 Mart 2015, s.10.

[17] “Yoksulların Derin Yarası: Gizli Açlık”, Gündem, 6 Mart 2015, s.16.

[18] Abdullah Aysu, “Gizli Açlık”, Gündem, 13 Mart 2015, s.4.

[19] “Uzun Yaşamanın Sırrı: Zenginlik!”, Gündem, 26 Mart 2015, s.16.

[20] “Yoksulluk Beyni de Olumsuz Etkiliyor”, Milliyet, 20 Nisan 2015, s.5.

[21] “Bir Yanda Şatafat Öte Yanda Açlık”, Gündem, 30 Haziran 2015, s.16.

[22] Haluk Levent, “2015 Yılında Dünya ve Türkiye Ekonomisi”, Politika, Yıl:1, No:4, 15 Ocak 2015, s.8-9.

[23] Nazım Alpman, “Özgür Üniversite’de Bahar Dönemi: Zenginlikle Mücadele…”, Birgün, 23 Mart 2015, s.7.

[24] Yaman Törüner, “Dünya Dolar Milyarderleri”, Milliyet, 13 Nisan 2015, s.10.