ŞİMDİ BU SESE KULAK VERMENİN TAM DA ZAMANIDIR: ERDAL BAYRAKOĞLU

Leyla Poyraz / Devrimci Karadeniz

Dağ gibi bir adam Erdal Bayrakoğlu…

“Sesumi Duyacaksın” albümünü dinlediğinizde siz de anlayacaksınız bunu. Ona ne sorulduysa, aralıksız sıraladı yanıtlarını… Görüşlerini hiç teklemeden. Yani duygu ve düşünceleri ne ise ağzından çıkan da oydu. Ve bir kez daha anladık ki, onun 3.5 oktavlı o muhteşem sesi değildi sadece güzel olan; yüreğinin, bilincinin sesindeydi asıl güzellik. İşte tam da bunun için o sesi duyuyoruz.

ERDAL BAYRAKOĞLU, DEVRİMCİ KARADENİZ’İN SORULARINI YANITLADI

Karadeniz’de birçok halk içice yaşamış, yaşıyor. Rumlar, Lazlar, Türkler, Gürcüler, Ermeniler… Aynı şarkının farklı dillerde söylendiğine tanık oldunuz mu?

Evet aynı şarkıların farklı dillerde söylendiğine tanık oluyoruz. Lazca’nın bile iki versiyonu olabiliyor. Köyden köye de değişiyor. Halklar yan yana yaşadığı için kültürleri de birbirine karışıyor zaten. Horonlarında, cenazelerinde, düğünlerinde söyledikleri türkülere bakın, melodiler aynı ama sözleri değişiktir. Bu yüzden göç eden türküleri yapmak istemiştik. Televizyonda da TRT’de böyle bir program yaptık. Rumca çektik, Arapça’yı da çekip bitirmiştik ama kaldırdılar yayından.

Karadenizli sanatçıların nasıl bir misyonu olmalı?

Karadenizli olmaları gerekiyor. Oranın bütün sorunlarını, var olan her şeyi sahiplenebilmesi lazım. Karadeniz’deki HES yapılan dereler bizim derelerimiz, yüzdüğümüz derelerimiz… Oradaki çalışan, fındığını, çayını toplayıp satamayan insanlar bizim insanımız. Maden arama bahanesiyle doğanı mahvedecekler ve o doğa, bizim doğamız, hala ailelerimizin yaşadığı doğa… Bunlara biz sahip çıkmazsak, kimse sahip çıkmaz. erdal_bayrakogluZaten Karadeniz toplumu kapalı bir toplum.  Her şeyi medyadan öğreniyor. Medya sana ne söylerse sen de öyle olduğunu düşünüyorsun. Sanatçılar da medyaya göre davranırlarsa, sadece aşkla Karadeniz’i anlarlarsa… Tamam aşk da var ama bu dünyanın en güzel en önemli şeyi ama hayatta sadece aşk yok. İşsizlik var, doğası olmadan bir yaşamın sürdürülemeyeceği gerçeği var. Siyasi kirlilik var, her şey hayatın içi. Bu hayatı Karadenizlilere göstermek, öncüsü olmak durumundayız. Yoksa Anadolu’nun herhangi bir yerindeki sanatçıdan farksızsındır. Ankaralı bir sanatçı Ankara’nın, İzmirli bir sanatçı İzmir’in Ege’nin sorunlarından bahsedebiliyor. Karadenizli bir sanatçı da Karadeniz’in sorunlarından bahsedemiyorsa biz Karadenizli sanatçılar değiliz demektir.

O yüzden biraz Karadeniz’den aşkından, doğasından, her şeyinden bahsetmeye çalışıyoruz.. “Gidiyor elimizden haberiniz olsun” diyoruz…

70-80 yaşındaki ninelerimiz HES’e karşı derelerin başında nöbet tutarken, sizin de sanatçılar olarak onların yanında, destek olmanız gerekiyor değil mi?

Kesinlikle. Oradaki yaşlılar, o derelerle büyümüşler, varlığının kıymetini ve yokluğunun yaşatacaklarını biliyorlar. Dere, doğa, oradaki ağaç onların hayatı. O elinden giderse neler olacağının farkında. Ama genç nesil öyle değil. Genç nesil büyük şehirlerde, metropollerde büyüdü. Orada bile bunun farkında olarak büyümedi. Oysa yaşlılar evde ineklerini bırakıp derelerde nöbet tutuyorlar. Ki inek Karadeniz’de çok kıymetlidir, çocuklarından daha değerlidir. Eti, sütü, peyniri her şeyini ondan çıkartır. O yüzden sabahtan akşama kadar Karadeniz kadını ineğini hoş tutabilmek için çalışır. Yemesi için ayrı, altına sermek için ayrı ot toplar. Sütünü sağar, siler, temizler bakar. Hep ineğiyle ilgilidir. Arta kalan zamanını evine harcar. İşte o kadın ineğini bırakıp dereye nöbete gidiyorsa demek ki gerçekten bir şeyin acısını yaşıyor orada. Bunu görmek lazım en azından, onların sesine ses katmak lazım diye düşünüyorum.

Laz kimliğinizi hep anlattınız. Ulus kimliğinizle ortaya çıkarak kendi insanınızla nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Açıkcası kendi insanım benim çok farkımda değil. Laz kimliğimle ortaya çıktım. Çünkü Lazca’nın kaybolmak üzere olduğunun bilincine varan bir insanım ben. Geçmişimin yok olacak olması bana acı veriyor. Sırf bu yüzden Lazca müzik yapıyorum. Metropollerde yaşayan Lazlar ve farklı halklar bunun farkına vardılar. Ama Karadeniz’de böyle bir farkındalık yok ne yazık ki… Çünkü onların hala elinde. Orada hala konuşulabiliyor bu dil. Ama bir kuşak sonrası bu dil kaybolduğunda onlar da farkına varacak, iş işten geçmiş olacak. İşte bununla ilgili kendimi zorunlu hissettiğimden yıllarca türkü yaptım, rock yaptım, protest müzik yaptım. 20 senedir şarkı söylüyorum. Bunların içinde her tarz var. Lokale de indirmemek gerektiğini de düşünüyorum. Çünkü çok büyük bir sorumluluk ama dar bir alanda da kalabilirsiniz. İşte ‘Sesumi duyacaksın’ diyip Lazca’nın sesinin duyulmasını amaçlıyorum. Karadeniz’i, dereleri, doğasını duyacaksınız. Erdal Bayrakoğlu’nun iyi bir sesi var onu duyacaksınız.

Kazım Koyuncu… Sizin sanatçı kimliğinizi nasıl etkiledi?

Ben ilk müzik yapmaya başladığımda Karadeniz müziği dinlemiyordum. Babamın dinlemelerinden mecburi dinlemelerim vardı. Evde, arabada kimlerin kasetleri varsa mecburen dinliyordum açıkçası ama gidip bir tane albüm almamıştım. Belki o zamanın şartları oradaydı, öyle müzik yapılıyordu. Bana hitap etmiyordu. Ama açıkçası Kazım Koyuncu’dan sonra bu ters düz oldu. Hayatımda ilk defa bir sanatçıya hayran oldum. Zaten arkadaşımdı. Ve konserlerine gidip en önden izlemeye başladım. Sağolsun o da benim sesimi beğeniyordu. O yüzden Kazım ile başladı diyebilirim Karadeniz müziğini sevmem. Bunun da yapılabileceğini düşünmem. Karadeniz’de kim Karadeniz müziği yapıyorsa bunun gerçekten kendisine kariyer, isim, şöhret, para sağlayabileceğini gördüğü için yapıyor aslında. Tabii ki kültürüne hizmet etmek isteyenler de var ama daha öncesinde Karadeniz müziği gelir getiren bir şey değildi. Kazım’dan sonra insanlar bu müziği yaparak da ünlü olunabileceğini gördü.

Şöhreti Kazım kendisi istememiştir ama bu işi çok iyi yaptığından şöhret olmuştur. Eskiden bizim çocuklarımız müzisyen, şarkıcı olmak istediğinde tepki alıyordu. ‘Şarkıcı mı olacaksın?’ denilirdi. Anneler babalar şimdi çocuklarını destekliyorlar. Şarkıcılık, müzik yapmak bir değer oldu. Bunu Karadeniz’de yaratan insan Kazım Koyuncu oldu.

 

Hasan Helimişi, Lazların on parmağında on marifet olan sanatçılarından… Sizin duruşunuzu nasıl etkiledi?

Helimişi, Lazların en önemli sanatçılarından. Benim için de öyle. Bence Lazların Pir Sultanıdır Helimişi Hasan. Sanatın her yönünde bir eser bırakmıştır mutlaka. Resim yapmış, edebiyatla uğraşmış, müzikle uğraşmış, tiyatroları var. En önemlisi de bir şeylerin bilincinde olarak yapmış bunları. Kayıtlarında diyor ki, ‘Ben şimdi bunları yapıyorum farkında bile değilsiniz ama yıllar sonra bunları mumla arayacaksınız. Ben bunları sizler için yapıyorum’. Gerçekten de şu anda bir yerde ufak bir yazısı var mıdır diye arıyoruz. Çok çok iyi şeyler yapmış. Lazca marşlar, sanat müziği, halk müziği, derlemeler yapmış. Kazım Koyuncu’nun, Birol Topaloğlu’nun, benim ve birçok Laz sanatçının albümlerinde hep Helimişi’nin şarkıları vardır. Çok büyük bir deryadır ve unutulmaması, yaşatılması gereken bir insandır.

Siz Lazca söylüyorsunuz Laz bir sanatçı olarak ortaya çıkıyorsunuz. Rumca söyleyen ama Rum olarak ortaya çıkmayan çıkamayanlar da var. Bunu nasıl gözlemliyorsunuz? Karadeniz’de neler oluyor bu konuda?

Cumhuriyet’in kuruluşundan, mübadele döneminden sonra süregelen bir politikaydı zaten. Rumların kötü insanlar olduğunu söyledi bize büyüklerimiz, medya. O yüzden insanlar Rum kimliklerini saklar duruma geldiler. Yavaş yavaş insanların artık bunu araştırıp öğrenmeye başlamasından itibaren de ufak tefek sesler çıktı ve bu sesler bastırılmaya çalışıldı. Bu bastırılmadan korkan, çekinen insanlar kendi kimliklerini bağıra bağıra ortaya çıkamıyorlar. Korkuyorlar. Çok da zor bir şey. Trabzonlu veya başka kentlerden arkadaşlarım var. Rum olduğunun farkında ama ona Rum olduğunu söylediğinizde kendisine küfür edilmiş gibi algılıyor. Bunun duyulmasının iyi bir durum olmayacağını düşünüyorlar. Örneğin biz Bakırköy’de yaşıyoruz. Oturduğumuz mahallede Ermeniler, Rumlar var ama gizliyorlar kimliklerini. Şimdiye kadar yapılan politikalar yüzünden. Ulus devlet yaratma politikası diğer halkları biraz yok saydı açıkçası. Onlar da kendilerini gizleyerek yaşamlarını idame ettiriyorlar. Zamanında Kürtçe de, Lazca da yasaktı. Bu ülkede ne kadar dil varsa yaşanan hepsi yasaktı. Yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Bunlar da aşılacaktır. Karadeniz insanı da ülkenin bütün insanları da gerçeği görecektir. Biraz alışmak gerekiyor. Biz teknoloji hariç hiçbir şeye hemen alışamıyoruz.

Devrimci Karadeniz sitesini takip edebiliyor musunuz?

Evet ve çok güzel buluyorum. Karadeniz son dönemlerde özellikle nelerle anıldığı belli ve dedim ya insanlar dünyayı medyadan takip ediyorlar. Hayatları öyle şekilleniyor, ona göre konuşmalar yapıyorlar, davranıyorlar. Sürekli bunu ala ala bir şekilde Karadeniz’de bir antipati oluşmuş durumda. Bazı şeyler çıkıyor ki ‘kardelen’ diyebileceğimiz… Seni tekrar gülümsetebilen, seni tekrar hayata bağlayabilen şeylerdir bunlar. Her yer kardır ama bir tane çiçek çıkmıştır oradan. Devrimci Karadeniz sitesi de böyledir. Kardelenlerden biridir. Karadeniz ile ilgili tekrar bizi umutlandıran, hayata bağlatan önemli bir sitedir. Türkiye’de yaşanan yanlışları değil de gerçekleri gösteren, anlatan bir sitedir. Ben de sosyal medyada olduğum dönemlerde okuyorum, bakıyorum.

 

Karadeniz’de yaşanan bazı olaylarda,  Türk milliyetçiliği çok ön plana çıkıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında bu sadece Karadeniz için geçerli değil. Ülkenin genelinde bir milliyetçilik rüzgarı var. Özellikle 1980 sonrası bir ‘değer’ haline getirilmek isteniyor. Biz de aslında böyle bir yanlışın içine düşüyoruz. Biz de sadece medyanın gösterdiği kadarını biliyoruz. Karadeniz’de linç girişiminde bulunan 200 kişiyi görüyoruz ama Trabzon’un nüfusunu bilmiyoruz. erdalbayrakoglu4Onu hesap etmiyoruz. 200 kişi linç ettiyse bütün bir halkı yargılamak zorunda hissediyoruz kendimizi. Ama o 200’ü lanetleyen ben Trabzon’da 2 bin kişi biliyorum. Yine Rize’de yaşanan bir olayda linç girişiminde bulunanları yargılayan da birçok insan vardı. Örneğin Hrant Dink’i Trabzonlu bir çocuğun öldürmesi büyük bir talihsizlikti ama bunu Antalyalı bir çocuk da yapabilirdi. Oradaki egemenlerin politikası bu yönde… Özellikle 80 sonrası çok büyük bir asimilasyon politikası oldu Karadeniz’de. Burada da başarılı oldular. Karadeniz’i seçtiler… İzmirli ya da Tekirdağlı birilerine de yaptırabilirlerdi. Ama Karadeniz’de o maya tuttu. Yine de sadece Karadeniz’e mal etmenin doğru olduğunu düşünmüyorum.

Halkları böyle yargılamak doğru değil diye düşünüyorum. Bu kadar aşk, sevda türküsünün olduğu, bu kadar doğasına sahip çıkan insanın yaşadığı bir yerde milliyetçilik gibi, bu kadar kötü şeylerin düşünülebileceğini, yapılabileceğini düşünmek istemiyorum. İnanmıyorum açıkçası.

Tabii ezilen ulus milliyetçiliğinden bahsetmiyorum. İnsanların kimliklerine sahip çıkması başka bir şey. Onun dışında bir milliyetçiliğin yeşereceğini düşünmüyorum, göze sürme olduğunu düşünüyorum. O sürme de silinecektir zaten. İnsanlar artık bir şekilde bilinçlenmeye başladılar. Teknolojiyle beraber artık hayatlarımıza televizyonun dışında da takip edebileceğimiz alanlar girmeye başladı. O yüzden zaten egemenlerin bu kadar saldırmasının sebebi de bu. İnsanlar bilinçleniyor, okuyorlar, hayatı başka yerlerden görüyorlar. Artık hayatı sadece dizilerden, birtakım medyadan öğrenmiyorlar. Başka mecralar da var. Teknoloji iki taraflı insanların işine balta vurmuş durumda. O yüzden bu milliyetçilik rüzgarının çok uzun süreceğini düşünmüyorum ve genele yayıldığını da düşünmüyorum. Karadeniz’in genel problemi değildir bu. Her halkta olduğu gibi Karadenizli’nin içinde de vardır.

 

Karadeniz’de kendi ulus kimliğine sahip çıkamama, onu gizleme kaygısı da yaşanıyor. Örneğin Rum kimliğini gizleme adına Türk’ten daha Türkmüş gibi davrananlar var.

Evet var ama politikaların gereği bir koruma dürtüsü. Daha önce dedesi Rum kimliğinden dolayı asılmıştır, kesilmiştir, yok edilmiştir. Bunların bastırılmışlığı var. Ve ondan sonra bu olayları gören aileler mecburen çocuklarını böyle yetiştirmeye başladı. Yapacak bir şeyleri yoktu. Ya direnecektin ya da kabul edecektin. Direnecek gücün yoksa kabul etmek zorunda kaldılar. Halkın başka çaresi yoktu.