SİNASOS: MÜBADELEDEN ÖNCE BİR KAPADOKYA KASABASI – RESİMLER VE ANLATILAR

Sinasos

Bugün Mustafapaşa adını almış olan Sinasos, 1920’li yıllara kadar halkının çoğunluğu Rumlardan oluşan, üç bin nüfuslu bir Kapadokya kasabasıydı. Ürgüp’ün beş kilometre kadar güneyindeki bu kasaba, kendine özgü mimarisi, eğitimli ve yetenekli insanlarıyla “Doğu’nun incisi” olarak anılırdı. 1924 yılında uygulanan Türk-Yunan nüfus mübadelesiyle vatanlarını terk etmek zorunda kalan Rumlar, kasabalarından ayrılmadan önce, Mübadeleye tabi tutulan başka hiçbir yerde örneği görülmeyen bir şey yaptılar: İki fotoğrafçı tutarak kasabalarının fotoğraflarını çektirdiler ve bunları bir albümde bir araya getirerek ölümsüzleştirdiler.

Konaklar, kiliseler, okullar, köprü ve çeşmelerin yer aldığı bu albüm, gündelik hayattan görüntüleri, eğlenceleri, yerel kıyafetleri ve Sinasos toplumunun çeşitli simalarını da yansıtıyordu. Kapadokya Rum cemaatlerinin tarihi konusunda derin bilgiye sahip olan Evangelia Balta’nın hazırladığı bu kitap, “Doğu’nun İncisi Sinasos” albümündeki fotoğrafları Yunanistan’daki diğer kurumsal ve kişisel arşivlerdeki görsel unsurlarla zenginleştirirken, Sinasos’un eski sakinlerinin anlatılarıyla birleştiriyor.

1291848_10201131151472846_1067462677_n1924’te hazırlanan “Doğu’nun İncisi Sinasos” albümünün fikir babası Serafim Rizos anlatıyor: Köyümüzün fotoğraflarının çekilmesi… programımızda böyle bir proje yoktu. Gündelik sorunlarla öylesine meşgul ve maddi kaynaklar açısından öylesine dardaydık ki, böyle bir lükse ilişkin herhangi bir teklifim hemen reddedilecekti. Konuyu Komite Başkanı rahmetli kardeşim Rizos’a açmayı düşündüm. Çekimin önemini anlattım ve bana hak verdi. Harcamalarda sıkı davranmamı önererek, diğer Komite üyelerini bu iş için bir ödenek ayırmaya ikna etmeyi üstlendi. Gerçekten de fotoğraf çekimleri için 20 Türk liralık bir kaynak tahsis edildi. Ancak 20 lirayla ne yapılabilirdi? Kastro’da (Ürgüp) bankerlik yapan iyi kalpli Pandazidis Kardeşlerin çocukları, İosif’in oğlu Anastasis Pandazis ile İlia’nin oğlu İsaak Pandazis’in bir fotoğraf makinelerinin olduğunu duymuştum. Onları bularak, 20 lira karşılığında ve belirli bir zaman aralığı içinde -1 Haziran 1924’ten ay sonuna kadar- köyün farklı bölgelerini birlikte dolaşmak ve işaret edeceğim her şeyin fotoğrafını çekmek üzere anlaştım. Benim istediklerimin dışında başka evlerin de fotoğraflarını çektiklerinde, ücretlerini ev sahiplerinden alacaklardı.

Fotoğraflarını çekmek istediğim yerler şunlardı:

1. Beş mahallemiz: Gavras, Yeni Mahalle, Kipos, Kapalos ve Lulas. 2. İki kilisemiz: Konstandinos ve Eleni Kilisesi’yle Taksiarhon Kilisesi. 3. Ay Nikola, Yoğan Prodromos, Aya Varvara, Timios Stavros ve Ay Yorgi. Calela köyünün kilisesiyle Calela’daki Ay Dimitris. 4. Öğrenci ve öğretmenleriyle okullarımız. 5. Sistima (İhtiyar Heyetinin toplandığı bina). 6. Nikolaki Rizos, Hacı Polikarpos, Hacı Tanaş Teperoğlu ve öğretmen Anastasios Angelidis’in evleri, tarihsel ya da mimari değerleri olan yapılar, Maymunoğlu Köşkü ya da Makroğlu Köşkü gibi mutlu günlerimizden anılar taşıyan yerler. 7. Kadın giysilerine ilişkin iki, erkek giysilerine ilişkin bir fotoğraf. 8. Erkek ve kadın yöresel oyunlarından birer fotoğraf. 9. Çeşmeler, Gazino, Pazar. 10. 20 liralık ikinci bir ödenek çıkarabilirim umuduyla Maraşoğlu Köprüsü, Fengarina Hanı ve gözüme ya da duygularıma hitap edebilecek herhangi başka bir güzellik. Ancak başarılı olamadım. Büyüklerimiz, “Toz duman içinde ferman okunmaz” dediler.

Bütün bunlara, dost Pandazidislerin isteğiyle, ücret talep etmeden çektikleri Kastro’nun iki kilisesi: Ayios Vasilios ve Osios İoannis ile Kastro’nun Hıristiyan mahalleleri eklendi. Bir ay içinde, Gorgoli ya da Calela gibi yerlere bazen yayan bazen de at sırtında giderek yetiştirebildiğimiz kadarını çektik. O zamanlar çok sayıda olan asker kaçaklarından çekindiğimiz için, Timios Stavros, Çamarça ve Davlama’ya gidemedik. Bütün bu fotoğrafların plakalarını, bu malzemeyle bir Sinasos albümü hazırlanması önerisi ve ricasıyla, İstanbul üzerinden Yunanistan’a giderken karşılaştığım İstanbul temsilciliğimize verdim. Temsilcilik bu önerimi büyük bir coşkuyla kabul etti ve bu işi şimdi hayatta olmayan Doktor İoannis Arhelaos üstlendi.

Albümün Demotiki (halk dili) ile yazılmasını rica ettim, onlar da bu ricamı yerine getireceklerine söz verdiler. Böylece göçmenlik dalgasıyla sürüklenerek Yunanistan’a gittim. Bir gün, Nea İonia’daki Podarades’te, çalıştığım halı fabrikasına postayla ağır bir paket geldi. İçinden, kadersiz köyümüzün, kayalara oyulmuş evleriyle Gurna (çukur) sakinlerinin, serhattaki Küçük Asya Rumlarının asude, bilinmeyen, uzun tarihinin yegane hatırası, “Doğu’nun İncisi” albümü çıktı. Sinosos’ta bir ev

Baba evimin büyük bir bölümü masa şeklindeki büyük bir kayaya oyulmuştu. Bütün kardeşlerim gibi ben de bu “kayadan kesme”lerde doğduk. Kaya, Melangia Dağı’nın Lulas Mahallesi’ne doğru bir uzantısıydı. Kayanın tepesinde, hatırladığım kadarıyla, çepeçevre erik ağaçlarıyla çevrili beş dönümlük bir alan, mahallemizdeki Türklerden Ali Ağaya ait bir bağdı, iki dönümü de Gareçendemlerindi. Toprağı, sürülebilir verimli bir topraktı. Toprağın altı killi ve kızıldı, yüzeyiyse kumluktu. Kayanın yüksekliği 50 metre kadardı. Bazı yerlerde dimdik yükselip uçurumlar oluşturuyor, başka yerlerinde ise toprak taş duvarlarla desteklenerek, yumuşak bir meyille taşa oyulmuş ya da ekili “dam”larla aşağıya, Zolota Çayı’na kadar iniyordu. Dağın eteklerinde doğudan batıya bahçeler sıralanıyordu: Taşa oyulmuş iki sarnıcıyla teyzem Anastasia Çağasa’nın bahçesi, kardeşim Rizos ile Garayannus’un patosları, dağın uzantısı piramit şekilli bir kayaya oyulmuş patosuyla bizim bağımız, evimizin çatısındaki kısa duvar, içine kışlık yakacak tezeğimizi koyduğumuz “kapsiyona”mız. Yandaki başka bir damda yine taşa kazınmış harman ve üzüm basma yerimiz, az ileride de taşa kazınmış hamamımız vardı.

Bu iki dam çok kaba bir şekilde yontulmuştu. Ama hamamın yontulma şekli öyle zarif ve güzeldi ki, hemen dikkati çekiyor ve işini seven bir ustanın elinden çıktığı anlaşılıyordu. Bu zarafet belki de kullanılan aletlerin daha gelişmiş olmasına bağlanabilir. Bir sanat eseri gibi, bir heykeltıraş yaptı sanırdın.

(…) Kufulardan -köyümüzün meşhur Türk kayacı ailesi- biri olan kayacı, oyuğu derinleştirip girişe çok güzel bir oda eklemişti. Bu, belki de Kufuların en güzel eserlerinden biriydi. Kufu ailesi, ortaçağdan gelme kayacı esnafından bir aile olmalıydı. Hıristiyanların, kiliselerinin kayaya kazınması işini hep Kufulara yaptırması, Ayios Nikolaos’un onlara görünerek kilisesini nasıl kazımaları gerektiğini gösterdiğini anlatan söylence, bana hep bu ailenin eskiden Hıristiyan olduğunu, daha sonra ise bilinmeyen bir nedenle din değiştirdiğini düşündürürdü. Yaşlı Hasan Kufu Ağayı, ezik burnu, cübbesi, ütüsüz fesinin üzerine sardığı yeşil sarığı ve çivili kundura değil de dikişli deriden hafif Kayseri işi ayakkabılarıyla her gördüğümde, ne biz Hıristiyanlara ne de Türklere ait olmayan eski zamanların bir insanı olduğunu düşünürdüm.

Sinasos’un zenginliği nereden geliyor?

sinasos3İstanbul’daki Sinasosluların en eski geleneksel meslekleri havyarcılıktı, yani Karadeniz ve Marmara Denizi’nin balıklarını tuzlama zanaatı. Sardalye, uskumru, çiroz, palamut (lakerda) tuzluyor ve Rusya’dan getirttikleri siyah havyarın ticaretini yapıp Osmanlı İmparatorluğu’nun taşrasına dağıtıyorlardı. Bu zanaat sayesinde zenginleşerek, köyleri Sinasos’u bir mücevhere çevirdiler. Her Sinasoslu ailenin İstanbul’un bir havyarcısında çalışan bir üyesi vardı.

İstanbul’daki Rumlarla ticari ilişkiye giren Sinasoslu bakkalların bir kısmı, ayrı bir meslek dalını, “boyacılar” esnafını meydana getirdiler. Boyacılar zamanla iki dala ayrıldı: daha eski olan küçük boyacılar; yağ, ip, üstüpü, neft ve bez benzeri ürünler satıyordu. Büyük boyacılar ise İstanbul’dan geçerek Karadeniz’e çıkan ve dönen gemilerin gıda, makine gibi her türlü ihtiyaçlarını karşılıyordu. Boyacılarda; patron, müdür, usta ve çırakların tümü Sinasosluydu. Dükkânın yönetim kademelerinde ve maaşlarda yükselmeler, dükkânda çalışılan süre ve çalışanın zeka, çalışkanlık ve verimliliğine göre saptanıyordu. İşten ayrılan yaşlıların yerini yanlarında çalışanlarla akrabaları alıyordu.

Konstandinos ve Eleni Kilisesi

Pazaryeri’nin ortasında, Konstandinos ve Eleni adında küçük eski bir kilise vardı. 1700’lerde, o dönemin yasalarına göre, devlet Hıristiyanlara kiliselerini tamir etmeleri için sadece 80 gün süre verirdi. Bu yüzden, köylülerimizin kiliselerini yıkıp yeni bir kilise inşa etmeleri çok zordu, kilisesiz kalabilirlerdi. Fakat dedem Serafim Rizos ortaya atılarak, kum, kireç ve taş gibi malzemeleri hazırlamalarını, kalfayı çağırıp planları hazırlamasını istemelerini söyledi. Öyle de oldu. Malzeme toplanır toplanmaz ferman çıkarılmasını sağladı ve hemen köye koştu. Malzeme hazır, kalfa hazır, bütün köy el ele vererek kilisenin yıkılmasına ve inşaata yardım etti. Kilise tam 80 günde tamamlandı, Rizos da zenci kölesiyle İstanbul’a döndü. Oradan malzemelerin parasını yolladı. Pazar ayinleri ve bayramlar dışında, okul törenleri, Piskopos’un konuklarını karşılama törenleri, köyümüzün resmi mevlitleri, sultanın sağlığı ya da devletimizin ordusunun başarısı için dua okunması törenleri hep burada olurdu.

Sinasoslu – Ürgüplü (Kastrolu) çekişmesi

İlk bakışta, kiliselerinin çanları bile köyden köye duyulabilecek kadar yakın olan Sinasoslularla Kastroluların birbirlerini sevmeleri beklenebilirdi. Oysa bu iki komşu, son yıllara kadar bile birbirlerini takdir etmeyi hiç başaramadılar. Görünürdeki iltifatlara karşın birbirlerinden pek de hoşlanmıyorlardı. İki komşuyu ayırmaya tek başına yetebilecek anadillerinin farklı oluşundan başka, mizaçları da çok farklıydı. Köyünün bağlarının dışına hiç çıkmayan, yabancılarla bir araya gelmeyen ve başka şehir görmeyen muhafazakâr Kastrolu, gelişmeye yatkın Sinasosluya ayak uyduramıyordu. Özellikle örf ve adetlere bağlılıkta göreceli bir aykırılık gösteren, “Mari” lakabını yakıştırdığı Sinasoslu bayanlar hakkında hiç de iyi şeyler düşünmüyordu. Bu “Mari”ler hiç susmadan yüksek sesle saatlerce konuşur, pazara geldiklerinde de, Türk köylülerden çok ucuza satın alabilecekleri buğday, yumurta gibi malların fiyatını yükseltirlerdi. Sinasoslular da Kastroluları görgüsüz, köylü bulur, onlara yüksekten bakardı. Sinasosluların Kastrolular hakkındaki yanlış düşüncelerine belirgin bir örnek de, güya Kastroluların yaptıklarına inandıkları gönülsüz davet ya da ikramları kasteden, “bana kastroluk yaptı” ya da “sen de bir kastroluk yapsaydın” türünden deyişleridir.

Birzamanlar Yayıncılık tel: 0212 523 25 06 faks: 0212 523 25 11 e-mail: info@birzamanlaryayincilik.com

SİNASOS: Mübadeleden Önce Bir Kapadokya Kasabası Editör: Evangelia Balta Albüm kitap 165 fotoğraf + 2 harita 29 cm x 23.5 cm 240 sayfa, kuşe kâğıt, sert kapak isbn: 978-975-6158-06-7 fiyatı: 70 YTL (KDV dahil) Birzamanlar Yayıncılık, İstanbul, Mayıs 2007

Benzer Yazılar