SOKAĞIN ADALETİ VE SANATIN MİSYONU

Temel Demirer

“öyle inançla yaz ki onu,

ne silmek mümkün olsun,

ne saklamak gün ışığından:

yıksalar bile yazdığın duvarı

gene de okunsun boşlukta.

geçsin bakışlardan ellere,

ellerden duvarlarına bütün sokakların.”[1]

 

1.Sokakta Tiyatro Festivali için benden, “Sokağın Adaleti ve Sanatın Misyonu” konulu bir konuşma yapmam istenildiğinde, biran duraksayıp, “Kolay değil” dedim…

Gerçekten de sanat, sokak ve adalet konusunda konuşmak, özellikle de coğrafyamızda, hiç mi hiç kolay değildir…

2013’ün 31 Mayıs’ında başlayıp bütün bir Haziran’(ımız)ı kucaklayan süreçte katledilen Abdullah’ı(mızı)n, Mehmet’i(mizi)n, Ethem’i(mizi)n, Medeni’(mizi)n, Ali İsmail’i(mizi)n, Ahmet’i(mizi)n, Hasan Ferit’i(mizi)n, Berkin Elvan’ı(mızı)n, Mehmet İstif’i(mizi)n, iktidarın “Gezi Kini”nin kurbanları Elif Çermik’i(mizi)n, Uğur Kurt’u(muzu)n dökülen kanları ya da Kalekol yapımlarını engellemek için Lice’de katledilen Ramazan Baran’ı(mızı)n ile Baki Akdemir’i(mizi)n ve nihayet 15 Haziran 2014’de Adana’nın Seyhan ilçesinde polisin Akrep tipi bir zırhlı araçtan attığı ses bombasının kafasına isabet ettiği 15 yaşındaki İbrahim Aras’ı(mızı)n anıları ve maruz bırakıldıkları adalet(sizlik) karşımızdayken konuşmak kolay mı?

“Hiçbir sanatçı gerçeğe katlanamaz,” diyen F. Nietzsche’ye, “Ama hiçbir sanat gerçekten vazgeçemez,” yanıtını veren A. Camus’nün sorumluluğuyla konuşmak, anlatmak kolay olmasa da, elbette imkânsız değil…

Hem de insan(lık)ın temel soru(n)larından biri adalet(sizlik), diğeri de anlam(sızlık)ken…

İnsan(lık), adaletsizliğe karşı “hukuk(suzluk)”a, anlamsızlığa karşı da sanata sarılsa da; talep ve özlemlerini ezilenlerin kürsüsü sokak ve yargısı dışında gerçekleştiremedi…

Kolay mı? Theodor Ludwig Wiesengrund Adorno’nun, “Günümüzde insanın evindeyken kendini evinde hissetmemesi bir ahlâk sorunudur”; Vladimir Vladimiroviç Nabokov’un, “Sadece düşünceler dünyasında değil, eylemler dünyasında da yaşıyoruz. Ardındaki yaşantı olmadan sözcükler anlamsızdır”; Walter Benjamin’in, “Yaşamak izler bırakmaktır,” notunu düştükleri tabloda karşımıza şunlar dikilir:

i) “Yüksekova’da eylemcilere gaz ve tazyikli suyla müdahale eden polis, araç megafonundan eylemcilere ‘Gelin a…. k…. o…. ç….ları’ diye küfür edip, göstericiler yakın mesafeden plastik mermi sıktı…”[2]

ii) ii) Kalekol nöbeti tutan Liceli anne babalar, “Komutan saldırmadan önce ‘Hadi evlatlarım’ diye anons ediyor askerlere. Mehter Marşı çalıyorlar. Sonrası gaz bombası, plastik mermi, gerçek mermi…” diyor…[3]

iii) Bir kilo baklava çalan genç tutuklu yargılandı, 700 gram peynir çalan genç tutuklu yargılandı, yıllarca hapis cezası aldı. Hatay’da ise 2 kız çocuğuna tecavüz eden Ozan Ö. tutuksuz yargılandı, 45 yıl hapis cezası aldı, Yargıtay cezasını onayınca Adana’daki evinde mışıl mışıl uyurken yakalandı. Tutuksuz yargılanan Ozan Ö.’nün hakkında devam eden 5 ayrı taciz davası da vardı…[4]

iv) Çanakkale’de Gezi Parkı gösterileri sırasında yola sprey boyayla yola “Hükümet istifa”, “Kahrolsun faşizm” yazdığı için kamu malına zarar vermek suçlamasıyla dava açılan 13 yaşındaki çocuk 21 Ocak 2014’de hâkim karşısındaydı…[5]

v) Adana’da arabasında çıkan çata pat, Alican Yıldız’ın yasa dışı örgüte silah sağlamasına delil oldu. Üstelik Yıldız, 12 yıl 6 ay ceza aldı…[6]

vi) Adana Valisi Hüseyin Avni Coş’un “gavat” diyerek tepki gösterdiği vatandaşlardan bir kişiye hakaret suçundan 2 yıl, bir diğer kişiye de hem hakaret ve hem tehdit suçundan 4 yıl hapis istemiyle dava açıldı…[7]

vii) “9 bin faili meçhul dosyası zamanaşımı tehlikesiyle karşı karşıya…”[8]

vii) Devlet Veli Saçılık’ın cezaevi operasyonunda kolu kopmasında kimseyi mahkûm edemedi. Kepçe operatörü, askerler, komutanlar ve gardiyanlardan sonra sağlık çalışanları da suçsuz bulundu… Burdur cezaevi’ne 2000’de düzenlenen operasyonda, cezaevi duvarını yıkan dozerin kepçe darbesiyle sağ kolu kopan Veli Saçılık, kolunun kopmasının tek sorumlusu olarak kaldı. Nisan ayında, Saçılık’ın kolunun kopması nedeniyle devam eden tazminat davasında Adli Tıp Kurumu, sağlık çalışanlarının sorumluluğunun bulunup bulunmadığına dair raporunu açıkladı. Sağlık çalışanlarının sorumluluğu olmadığına karar veren Adli Tıp Kurumu, Saçılık’ın geciktirilmeksizin hastaneye getirildiğini ve her türlü sağlık imkânından yararlandırıldığını mahkemeye bildirdi…[9]

ix) Antalya’da Gezi eylemlerine katıldıkları iddia edilen, aralarında “kırmızı fular takarak sosyalizmi simgelemek” ile suçlanıp, hakkında 98 yıla kadar hapis cezası istenen 20 yaşındaki Ayşe Deniz Karacagil’in de bulunduğu 5 kişinin yargılanmasına 12 Haziran 2014 tarihinde Antalya 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. Mahkeme heyeti, sanıkların gözaltı sırasında el konulan çanta, cep telefonu, tişört, EGO kartı, kırmızı fular gibi özel eşyalarının iadesine dair taleplerle ilgili de kırmızı fularlar hariç diğer tüm özel eşyaların iadesine karar verdi. Kırmızı fularların iddiaya konu materyal olduğu için iade edilemeyeceği gerekçe gösterildi…[10]

x) Yargıtay İstanbul’da 5.5 yaşından itibaren 5 yıl boyunca cinsel istismara uğrayan çocukla ilgili kararında, “Bekâreti bozulmadı” diyen Ceza Genel Kurulu, eylemi “basit cinsel istismar” saydı. Bu durumda Amcanın cezası 3 yıla kadar inebilir…[11]

Tablo buyken; “Bunun karşısında sanatın/ ve sanatçısın misyonu ne olabilir?” denirse; öncelikle sanat/ ve sanatçının, postmodern zamanlarda nasıl deforme edildiği ve içeriğinin boşaltıldığı üzerine konuşmak gerekir…

SANATIN “NEDEN”İ, “NASIL”I

Kimileri, “Sanatı burjuva sanat-proleter sanat-devrimci sanat olarak ayırmayı doğru bulmasa”[12] da, ben sınıflı toplumlarda önüne bir sıfat eklenmeyen sanatın da, ahlâkın da, estetiğin de mümkün olmadığı, hatta imkânsız olduğundan şüphe duymayanlardanım…

“Sanat” mı dediniz?

O hâlde Chuck Palahniuk’un, “Sanat asla mutluluktan doğmaz”…

Theodor Ludwig Wiesengrund Adorno’nun, “Her sanat yapıtı işlenmemiş bir suçtur”… “Sanat daha önce yapılmamış olanı ister, fakat sanatın olduğu her şey daha önce yapılmıştı. Sanatın bugünkü görevi, düzene kaos getirmektir”…

Bertolt Brecht’in, “Bizim sanatımız, toplumsal kavgamızın bir parçasıdır”… “Barış, insandan yana olan tüm çabaların, tüm üretimin, yaşama sanatını da içermek üzere tüm sanatların temelidir”…

Albert Camus’nün, “Sanat zorbalığa karşıdır”… “Politika ve sanat dünyanın düzensizlikleri karşısında başkaldırmanın iki ayrı yüzüdür”… “Sanat bence en büyük sayıda insanı ortak acılar ve sevinçlerle coşturacak görüntüleri, biçimleri bulmaktır”… “Dünya aydınlık olsaydı, sanat olmazdı”… “Ne Faust, ne Don Kişot birbirini yenmek için yaratılmamışlardır ve sanat dünyaya kötülük etmek için icat edilmemiştir”… “Sanat, sanatçıyı insanlardan ayrılmamaya zorlar”… “Sanat hem bir coşma, hem de bir yadsıma işidir”…

Pablo Picasso’nun, “Sanat, coşkun zekânın ürettiği estetik bir objedir”… “Hayal edebildiğin her şey gerçektir”… “Sanat gerçekleri tanımamıza yardımcı olan bir yalandır”… “Sanat, ruhu günlük yaşamın tozundan kirinden arındırır”…

Paul Gauguin’in, “Art is either plagiarism or revolution/ Sanat ya aşırmacılıktır (intihaldir) ya da devrim”…

Paul Klee’nin, “Sanat görüneni vermez. Onun işlevi görünmeyeni görünür kılmaktır”…

Ahmet Şafak’ın, “Sanat ideolojik bir alandır ve niyetle şekillenir”…

Louis Aragon’un, “Sanat, aynı zamanda hem ağacı hem ormanı gösteren, onları neden gösterdiğini bilen, ‘sanat sanat içindir’den mümkün olduğunca uzak, insana yardımcı olmak, yaşam yolunu aydınlatmak tutkusu içinde olan, yaşam yolunun anlamını da hesaba katan ve bu yolculuğun öncülüğünü yapan kaçınılmaz, zorunlu bir yeni gerçekçiliktir”…

Attila İlhan’ın, “Sanatı, doğasal, toplumsal ve bireysel çalışmaların, estetik ifadesi diye alabiliriz… Toplumsal sanatçı, kalabalığın antenidir, yığınlarla özdeşleşmesi icap eder, buysa somut heyecanları olmakla olur, bir içlem sorunudur”…

Ludwig van Beethoven’ın, “Sanatı yalnız uygulamayın onun kalbine nüfuz edin; bunu hak ediyor”… “Asıl müzik gerçeğin kendisidir”…

Ahmet Cemal’in, “Sanatı öldürmek, sevgiyi öldürmektir”…

Şenay Aydemir’in, “Devletler sanattan ve bilimden korkar,” sözleriyle anlattıklarını anımsayın; sanatın “neden”i, “nasıl”ı tam da bunlardır…

Evet, evet, “Ölüm, yenilmez yazgısı insanın, onu alt edebileceğimiz tek yol sanattır. Sanat, yazgıya karşıdır,” Andre Malraux’nun ifadesiyle…

Tabulara başkaldırarak maddede, manayı gösterebilen dışa vurumdur; insan(lık)ın kendini ifadesidir; bütünü görebilmektir.

Düşüncelere estetik hüviyet kazanmasıdır; insan tarafından, insan(lık) için iktidara rağmen yaratılan özgürlüktür.

Sanat, özgürlüğün kapısını açıp; hayatı dayanılır kılandır.

Bu nedenledir ki, “Sanat, gerçek ama bilinmeyen bir dünyaya egemen olmaya yarayan tılsımlı bir araçtır,” notunu düşer Ernst Fisher…

İnsan(lık)ın son sığınağı sanat sınırları zorlamaktır; kontrolsüz yaratmaktır.

Evrenseldir. Gerçektir. Somuttur. Cesur ve taraflıdır. Hayal gücünün ifadesidir. Yaratıcılığın başladığı yerdeki kavramdır, araçtır sanat; kendisi için değildir; toplumsaldır.

Henry Miller’in, “Sarsıcı, korkunç, delice, heyecan verici ve bulaşıcı olmayan hiçbir şey sanat değildir,”[13] notunun altını özenle çizerken; Muhammet Mağ’ın da, “Edep sanattan öncedir,”[14] saçmalığının “muhafazakâr sanat olamaz” gerçeğini doğruladığına işaret edelim!

Vera L. Zolberg’in, “Toplumsal süreç olarak sanat”;[15] Necmi Sönmez’in, “Sanatın etik sorumlulukları”; Barış Atay’ın, “Siyaset de, sanat da hayatın bir parçası” vurgularını bir an dahi unutmadan özetle denilebilir ki:

“Sanat, insan gereksinimlerini, duygu ve düşüncelerini, insanları yakından ilgilendirecek ve derinden etkileyecek biçimde sunmaktır. Bu yüzden belli bir toplumsal yaşam içindeki düzenin var olmasını, değişmesini ve gelişmesini de içerir. Sanatın bir işlevi de yaşamın değişebilirliğini, güzelleştirebilirliğini duyumsatmaktır.

Sanat bir gerçeği vurgularken, elbette yargıç yerine geçip adalet dağıtmayacaktır. Ama okuyucunun duygu ve düşüncelerini canlandırıp ayaklandırabilir.

Dünya sanat tarihi gösteriyor ki, insanlığın kültür hazinelerini oluşturan eserler yaşamla sımsıkı ilişkisi olan eserlerdir.

Toplumuna, insanlığına yabancılaşmamış sanatçı, zaten ürün vermekle başlı başına bir tavır ortaya koymuştur. Bu tavır, istese de istemese de ideolojiktir.”[16]

“Sanatsal yaratım sorunu, çoğaltma, benzerini yapma, eskiyi onarma değil, özdeş ve özgün olanı yaratabilme sorunudur. Sanatın işlevi bir anlamda yabancılaşmaya, bozulma ve çöküntülere karşı, yeni etik değerler oluşturmak, yaşamı kutsamaktır…

Sanatta korunması gereken kurallar değil, değerler vardır. Bu değerler, o sanata kişilik kazandıran, üslubunu belirleyen, anlamını ve özünü yansıtan değerlerdir.”[17]

 

SANATÇI KİMDİR?

 

İyi de “Sanatçı kim” mi?

Yanıtı, “Bütün çocuklar sanatçıdır. Mesele, büyüyünce sanatçı olarak kalabilmektir,” vurgusuyla şöyle verir Pablo Picasso:

“Bir sanatçının ne olduğunu sanıyorsunuz? Bir ressamsa gözlerinden, bir müzisyense kulaklarından, bir ozansa yüreğinin tellerindeki lirlerden, hatta bir boksörse kaslarının gücünden başka bir şeyi olmayan bir budala mı? Tam tersi. Sanatçı, ister acı ister tatlı isterse sıkıntılı olsun, bu dünyada olup biten şeyleri her zaman bilen ve bütün bunlarla kendisini biçimlendiren siyasal bir varlıktır. Benim bu davranışlarım, yaşamımın, çalışmalarımın mantıksal bir sonucudur. Resim sanatı hiçbir zaman, salt basit bir haz ya da eğlence sanatı değildir. Ben renkler ve desenler yoluyla, bu silahlarımla dünyayı ve insanları daha iyi tanımak istiyorum. Resim binaları süslemek için yapılmaz. O düşmanına karşı, savunucu ve saldırıcı bir savaş aracıdır. (…) Ben ölüme karşı yaşamın yanındayım, savaşa karşı da barışın!”

Devam eder Albert Camus: “Sanatçılar yaşamdan yanadırlar ölümden yana değil”… “Sanatçı yalanla ve kötülükle uzlaşamaz”… “Sanatçı tanımı gereği, bugün tarihi yapanların buyruğuna girmez”… “Sanatçı başkalarının katlandığı acıları uyuşturmaz içinde”… “Yazarlık sanatı korunması güç olan şu iki ödeve bağlı kalacaktır; bile bile yalan söylememek ve insanın insanı ezmesine karşı koymak”… “Yazar, sanatını büyük yapan şu iki görevi yüklenmelidir; gerçeği ve özgürlüğü”…

Ve… “Ülkemden ayrılmakla hata ettim. Dağlara çıkmak ve çetecilik yapmak gerekirdi. Halkın geleceği için mücadele eden insanın halkıyla canlı bir bağ içinde olması gerekir. Bugün gerçekçi olan tek yol budur. Öldürülürdük. Fakat ne çıkar bundan? Birkaç yüz şiir daha az yazılmış, ne önemi var bunun? Ülke içinde mücadele etmek gerekir. Ben hata ettim. Buradan onlara yararlı olamazdım,” diye haykıran Nâzım Hikmet…

Sonra 25 Kasım 1947’de ‘Ali Baba’ dergisinde yayımlanan ‘Ne Zor Şeymiş’ başlıklı yazısında -hepimize- sanatçının nasıl olması gerektiğini anlatan Sabahattin Ali’nin satırları:

“Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunla, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bugünün itibarlı kişileri gibi kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmadık, han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik”…[18]

Siz bakmayın, postmodern zamanlarda sanatın/ ve sanatçının sermayenin (iktidarın) kulu/ kölesi konumuna mahkûm edilmişliğine…

Yukarıda zikrettiğim türde yaşamın orta yerinde, sokaklara çıkmış/ çıkan sanat/ ve sanatçı, işbirlikçi yalakalıklara/ şarlatanlıklara rağmen hâlâ mümkündür…

Bilinir: Egemen(lik)ler için “Sanatçının biat edeni sevilir. Patronun himaye ve ‘inayetini’ kazanmak için, ona ‘kaside’ler düzen sanatçılar, her dönemde el üstünde tutulmuştur. Ufak tefek şakalarına tahammül edilebilir, ama patronu eleştirmeye kalkıştıklarında, kapının önünde buluverirler kendilerini. Osmanlı’dan bu yana değişmeyen bir patron- sanatçı ilişkisidir bu.

Halil İnalcık, ‘Şair ve Patron’ adlı yapıtında şöyle tanımlıyor bu ilişkiyi: ‘Patrimonyal devlette her türlü nimet ve mertebe, yalnız ve yalnız hükümdardan kaynaklandığı için, buna erişmek isteyen namzetler arasında kıyasıya bir rekabet, hased, entrika ve yaltakçılık egemendi ve toplumun ahlâkını yahut ahlâksızlığını oluştururdu.’

Elbette, bu ilişkinin tümüyle dışında kalmayı seçen onurlu sanatçılar da olmuştur her dönemde. ‘Bir lokma- bir hırka’nın ötesinde bir beklentileri olmamış; kimi zaman taşraya, kimi zaman dağlara sığınmaktan başka seçenekleri kalmamıştır. Yaşamlarını sürgünlerde ya da zindanlarda tamamlayan nice sanatçı vardır (Nazi Almanya’sı için de geçerlidir bu durum, bizim ülkemiz için de).

Biat etmeyi seçen sanatçının işi de o kadar kolay değildir. ‘Patron’a yaklaşmanın yolları aranır; aracılar bulunur… Gene, İnalcık’a başvuralım: ‘Hükümdara yaklaşmanın, onun ‘hüsn-i nazarı’ ile ‘manzur’ olmanın tek yolu, yakınlarından birinin himaye ve aracılığını sağlamaktadır. Fuzuli bunu bilir: ‘Ma Gilman-i rüyanım; Mah-ruyan hama gulam-i şuma’ (Biz ayyüzlülerin kullarıyız. Ayyüzlüler ise hep sizin kulunuzdur)… Böylece, patronla birey arasında ‘intisab’ edilecek nüfuzlu kişiler yer alır.’ (Anlayacağınız, ‘Alo Fatih’lik eski bir meslek.)

Yaltaklanma ve intisabın sanatla bağdaştırılmış, kurumlaşmış biçimi, kaside sunmak, sultanı ve paşaları en abartılı parlak ifadelerle göklere çıkarmakta görülür. Fuzuli, patrona şöyle hitap eder: ‘Senin kapındaki hizmetlilerin ayağını öpme devletine erişme arzusu, gece-gündüz benim gönlümden huzuru ve gözümden uykuyu gidermiştir.’ Patronun ilgisini sürdürmek için şair, öteki kullar gibi, son derece dikkatli olmak, onun hoşlanmayacağı şeylerden kaçınmak zorundadır’[19]…”[20]

Hâl böyleyken; gerçek anlamda sanat/ ve sanatçı biatın karşısına isyanı dikmelidir…

Kaldı ki tarih bunun örnekleriyle doludur!

Örneğin, “Sanatın büyüklüğünü yapan şu iki görevi yüklenmesiyledir: Gerçeği ve özgürlüğü. Sanatçının işi en büyük sayıda insanı toplamak olduğu için, yalanla ve kölelikle uzlaşamaz, çünkü, yalan da kölelik de, bulundukları yerde yalnızlıkları çoğaltırlar. Tek tek olarak sakatlıklarımız ne olursa olsun, soylu yazarlık sanatı, korunması güç olan şu iki ödeve bağlı kalacaktır: Bile bile yalan söylememek ve insanın insanı ezmesine karşı koymaktır,”[21] diyen Albert Camus’nün toplumsal olayların sanata yansımasının ve doğrudan sorumluluğunun kaçınılmaz olduğuna işaret ettiği üzere…

Sadece acı çeken kitleler sustukça birlerinin onların yerine konuşması gerektiğini söyleyen Albert Camus de değil!

Mesela XVII. yüzyıl Hollanda’sının muhalif sanatçısı Rembrant, çağının burjuva toplumunda sinsice planlanan haksızlıkları, patlak veren çelişkileri görmüş ve resmine aktarmıştır. O, çizdiği desenleriyle, yaşlıların, çalıştırılmaktan mahvolmuş köylülerin, yoksul annelerin, harap kulübelerin, kısaca bütün ruhuyla kattığı acılı bir insanlığın görüntülerine tanıklık etmiştir…

XVIII. yüzyılda Fransa’da devrimci ayaklanmayla sanat arasındaki ilişkiyi David’in kişiliğinde buluruz. David’in sanatı, Fransa’daki büyük değişimi ve devrimi anlamlı bir biçimde yansıtmıştır…

Modern Meksika resim sanatı duvar resminde yeni bir dil yarattı. Devrimcilerin safında savaşan halka dönük sanat yaklaşımlarıyla Meksikalı sanatçılar, ülkelerini, halklarını, yaşadıkları her şeyi duvar resmiyle anlatma yoluna gittiler. Sanatlarını toplumsal alanlarda oluşturdular…

Birinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’da, insanın iç dünyasını anlatmayı amaçlayan bir akım olan Dışavurumculuk ortaya çıkar. Dışavurumcular devlet, ataerkil aile, ordu, okul gibi toplumda otoriteyle var olan kurumlara başkaldırdılar. Toplum tarafından dışlanmış, yoksul, ezilmiş kişilerin yanında tavır aldılar…

26 Nisan 1937 tarihinde İspanya’nın küçük bir kenti olan Guernica, Alman uçakları tarafından saldırıya uğradığında Pablo Picasso ‘Guernica’ adlı yapıtını üretir. Böylece, uluslar arası anti-faşist sanat dilinin yaratılmasında bir adım atılmış olur. ‘Guernica’, bir sanatçının toplumsal olaylar karşısında ne derece duyarlı olabileceğinin bir kanıtıdır…

Kolombiyalı sanatçı Fernando Botero, Abu Garip zindanında ABD’li askerlerin Iraklılara yaptıkları işkenceyi konu alan bir dizi resim yapmıştır. 2004’de tamamlanan resimleri Amerika’daki herhangi bir müzede davet almadıkça ABD’de sergilemeyeceği vurgusuyla, “Bu resimleri hiçbir ticari amaç gütmeden yaptım. İnsanların çektiği acıların, karşı karşıya kaldıkları aşağılanmaların üzerinden para kazanmayı düşünemem. Bu resimleri bazı kişilerin özel koleksiyonunda oturma odasına asılsın diye yapmadım, bu resimler müzelerde sergilenmeli ve insanlık ayıbının unutulmasına olanak vermemeliler,” der Botero…

Özetle sanatçının yaratıcı gücünü tetikleyen toplumsal etmenler sanatçının üretimiyle bireysel kaygıları, farkına varılmayanları, toplumsal sorunları, çıkmazları ortaya koyup insanların paylaşımına açar. ‘Savaş Zamanlarında Sanatçılar’ kitabının yazarı Howard Zinn bir söyleşisinde; “Bir öykü anlatıyorken, bir şey uyduruyorken bile sanatçının elindeki gerçek çok güçlü bir şeye dönüştürür. Çünkü, sanatçıların yaptığı şey heyecan ve tutku sağlamaktır; sanatçılar gerçekleri güçlendiren, ona gerçekleri basit biçimde aktarmanın başaramayacağı bir yoğunluk veren bir tür ruhsal öğe kazandırır” diyerek sanatçının göz ardı edilemez gücünü tanımlar. Sanatçının ve sanat yapıtının toplum üzerinde ne kadar etkili olduğuna dikkat çeker.

Nihayet sanatçı; toplumsal yaşamdan ayrı ve toplumun dışında yaşayan bir varlık değildir. Tersine o; çağının ve toplumsal yaşamın en derinine nüfuz eder; Gregory Petrov’a göre de, “Yaşamın ta kendisidir ve başka varlıklara oranla, zamanın ruhsal dalgalanmalarını daha özlü, daha dokunaklı ve daha güçlü duyan kişidir”…

Evet, “Sanatçının görevi sistemi eleştirmektir,” Özge Özder’in belirttiği üzere…[22]

PİYASACILARIN METALAŞTIRDIKLARI “SANAT”

İş bu nedenle de -buraya kadar işaret ettiğim- sokağın/ ezilenlerin/ başkaldıranların sanatı; elbette egemenlerle/ zalimlerle/ piyasacılarla; özetle sanatı metalaştıranlarla asla uzlaşmaz; aksine ölümüne çatışır/ savaşır…

Savaşır çünkü…

Milan Kundera’nın, “Her şey düzenlenmiş, ayarlanmış, yapay, her şey bir oyun, hiçbir şey içten değil ya da başka bir deyişle, her şey sanat”[23] diye betimlediği (sentetik) tabloda burjuva popüler kültür(süzlük)e dair tüm çürümüşlük/ yabancılaşma öngörülerinin gerçekleştiği, realiti şovlardan her gün yeni bir yıldız devşirilen, kopyanın kopyasının dolaşımında sınır tanımaz bir boyuta ulaştığımız metalaşma çağında; Yeşim Akdeniz’in ifadesiyle, “Sadece sanat piyasası değil hayatımız balondur” artık…

Kolay mı? “Genç sanatçıların işlerini sergileyip satabildiği çağdaş sanat galerisi Mixer’in amacı sanatı herkes için erişilebilir yapmak. Burada herkesin bütçesine göre sanat eseri satın alabiliyor,”[24] denilebilen tabloda Hasan Bülent Kahraman da ekliyor:

“2000’lerin sanatı piyasanın, koleksiyonerin zorlamasıyla daha tasarımsal, daha dekoratif bir niteliğe kaymıştır. Bütün dünyadaki çağdaş sanatın ana meselesi budur.”[25]

İş böyle olunca da piyasacıların metalaştırdıkları, alınıp/ satılabilen “sanat/ ve sanatçı” adaletin değil adaletsizliğin bir parçası olup çıkar ki, coğrafyamızda da, sürdürülemez kapitalizmin yerküresinde de olup-biten budur…

ADALET NEDİR?

“Adalet mülkün temelidir” denilen tabloda “Adaletin bu mu dünya?” dedirtendir…

Mülkün temeli olarak tanımlanan adalet, karşılıksız bir “beklenti”, bir “özlem” yani bir yanılsamadır!

Ulpinnus’un, “Adaletin küçüldüğü ülkelerde, büyük olan artık suçlulardır”; Albert Camus’nün, “Adalet olmadan düzen olmaz”; Platon’un, “Bir toplumda suç varsa, orada adalet yoktur”; Demokritos’un, “Adaletsizlik eden, adaletsizliğe uğrayandan daha mutsuzdur”; Heracleitus’un, “Hak kavramını haksızlık kavramı olmasaydı bilemezdik”; Theodor Ludwig Wiesengrund Adorno’nun, “Gerçek adaletin ortamı, adaletsizliktir”; Halil Cibran’ın, “Baskıya başkaldırmayan kişi kendine karşı adaletsizdir,” notunu düştükleri adaletin anlamı egemenlerin dilinde, bir toplumda egemen sınıfın (ekonomik, siyasi ya da ruhani anlamda egemen) gücünü korumak için devlet kanadı ile koyduğu yaptırımlar ve toplumun bu kuralları sosyalleştirme sürecidir.

Örneğin hukuk kuralları, mahkemeler, kutsal kitaplar vs. Bu adalet anlayışının yansımasıdır… Ortada belirli eylemler üzerinde karar verebilecek bir güç ve bir norm vardır… Size neyin doğru neyin yanlış olduğunu söyler… Günümüzde genelde bunlar ya din kuralları ya da modern burjuvazinin kuralları etrafında şekillenmiştir… “Adaletin mülkün temeli” olması da buradan gelir. Hammurabi kanunları bile, mülkü yani özel mülkiyeti korumak için konulmuştur…

Bu bağlamda egemenin adalet(sizlik)i, büyük sineklerin delip geçtiği, küçük sineklerin ise takılıp kaldığı bir ağdır. Yani egemen adalet bir güç ilişkisinin yansımasıdır… O yüzden adil düzen, eğer varsa, güç ilişkilerinin ortadan kalktığı bir düzen olacaktır… O da kendi tanımı ile çelişir… Adalet birbiri ile çelişen iki farklı anlamda kullanılır ve kuramsallaştırılır: Ezen ve ezilen…

Hukuk, iktidarın fahişesiyken; adalet, egemenlerin yasasının elinde yasanın zorlayıcılığına, baskısına tabiyken; ezenin adaleti ezilene karşı olduğu kadar; bunu tersi de tamamıyla doğrudur!

Çünkü Yunan mitolojisinde ‘Themis’, Roma mitolojisinde de ‘Justitia’ adalet tanrıçasıyken; her hâlde bu motifler egemen(lik)ler içindir.

Dahası, “adalet”, “hukuk” ve “yasa” kavramları, asla birbiriyle özdeş değildir-çoğunlukla birbiriyle karıştırılırsalar da… Tam da bunun için gerçekler; Aristoteles’in,“Hukuk her şeyin üzerinde olmalıdır,” önermesini tekzip ederken; Euripides’in, “Kanunları zenginlerin çıkarı için yapıyorsunuz”; Emma Goldman’ın, “Yasalar ihlâl edilmek için yapılmıştır ve bu konuda yasa yapıcıları kadar hiç kimse beceri sahibi değildir”; Michael de Montaigne’nin, “Yasalar doğru oldukları için değil yasa oldukları için yürürlükte kalırlar. Kendilerini dinletmeleri akıl dışı bir güçten gelir, başka bir şeyden değil,”[26] saptamalarını doğrular…

Evet, düşünceleri ‘Corpus İuris Civilis’in münderecatının hazırlanmasına ışık tutmuş Gnaeus Domitius Annius Ulpianus’un, “İustitia est constans et perpetua voluntas ius suum cuique tribuendi./ Adalet, herkese layık oldukları ve hakettikleri şeyi değişmez bir şekilde ve aralıksız olarak verme arzusudur,” diye tanımladıkları adalet, sınıflı-sömürücü toplumlarda hak edene hak ettiğini vermemekken; Özdemir Asaf’a da, “insansız adalet olmaz/ adaletsiz insan olur mu?/ olur, olmaz olur mu!/ ama, olmaz olsun” dedirtir…

Sınıflı sömürücü toplumlarda “Nerede?” sorusunu sordururken unutulmasın: Eğer “mümkün” ise hukuk, otoritenin sınıfsal egemenliğini, yani hakikâtini açıklayabildiği zaman kayda değer olabilir!

Çünkü “Modern devlet hukuk düzenini her vakit araç olarak kullanmıştır, hukuk eliyle sağlanan meşruluğa ihtiyaç olmadığı durumlarda hukukun işlevi sadece zorun bir temsili olarak ‘biat’ı sağlamaktır. Devletin parçası olanlar ve tabii hiç kuşkusuz kolluk gücü şiddetin tek sahipleridir.”[27]

Bu saptamalarla bağıntılı ve “hukuk fetişizmini”e[28] aldırmadan coğrafyamızın -Ethem Sarısülük’ü vuran polisin serbest kalması karşısında “Adaletin bu mu dünya” dedirten!- somutundan hareketle devam edersek:

İngiliz gazeteci Gareth Jenkins’in, “Hukukun değil, iktidarın üstünlüğü var”; Zeynep Oral’in, “Hukuk ve adaletin artık ne anlama geldiğini bilmediğim, anlayamadığım bir dönemde yaşıyoruz”; Ahmet İnsel’in, “Adaletsizlik bağımlılığı”; Eski Danıştay Üyesi Prof. Dr. Ali Ulusoy’un, “Adeta uyuşturucu bağımlılığı gibi yargıya illet olmuş vesayet hastalığı nasıl tedavi edilecek?” diye betimledikleri çerçevede egemen adalet(sizlik) ile hüsran üstüne hüsran ve isyan üstüne isyan yaşanıyor!

Örneğin Ali İsmail Korkmaz, Berkin Elvan, Hrant Dink, Metin Göktepe ve en son da Roboskî somutundaki gibi…

“DÜZEN”İN (İKTİDARIN) MÜDAHALESİ VE GEZİ/ HAZİRAN

Söz konusu adalet(sizliklerin)in somutu “düzen(sizlik)”in (yani sürdürülemez kapitalist iktidarın) sanat/ ve sanatçıya doğrudan müdahalesinden bağışık değildir…

Egemenlerin piyasacı tek tip sanat ve otoriteye koşulsuz biat istedikleri ve TÜSAK ile sanatın HSYK’sını yaratmayı hedefledikleri düzlemde, İktidarın tek sığınağıdır sansür,” Atilla Dorsay ifadesiyle…

Kolay mı?

ATV’de 5 Eylül 2013 gecesi yayımlanan ‘Ada’ adlı filmde XX. yüzyılın en büyük ressamlarından Pablo Picasso’nun, 1962’de yapmış olduğu tablosu sansüre uğradı. Picasso’nun ‘Oturan Kadın’ adını taşıyan resmi, “göğüsleri andıran çizimler” yüzünden mozaiklendi…

Lars von Trier filmi ‘Nymphomaniac’, Sinema ve Film Denetleme Üst Kurulu tarafından yasaklandı. Kararın gerekçesinde filmin yasaklanma nedeni “yoğunlukla pornografik görüntü ve diyaloglar içermesi, ayrıca genel ahlâka aykırı, çocukların ve gençlerin ruh sağlığını etkileyici olumsuz örnek oluşturan görüntü ve etkiler içermesi” olarak geçti…

Redhack soruşturması kapsamında 2013’ün Kasım ayında gözaltına alınan ve dört gün sonra serbest bırakılan tiyatrocu Barış Atay’ın rol aldığı “Kırmızı Yorgunları” adlı tiyatro oyununa Kocaeli’de sansür uygulandı…

Sadece sansür mü? Elbette değil! Başbakan Erdoğan’ın, “Artist görünümünde, sanatçı görünümünde bir takım müsveddeler,” haykırışları eşliğindeki tehdit ve baskılar da işin artısı…

Mesela sosyal medya üzerinde oyuncu Mehmet Ali Alabora’ya linç sürerken, şimdi de AKP Gaziantep milletvekili, oyuncu Levent Üzümcü’yü hedef gösterdi ve twitter üzerinden örtülü şekilde “ölümle” tehdit etti…

Nihayet Beral Madra’ın “Şu andaki iktidarın çağdaş sanatla her hangi bir ilişkisi yok. Epistemolojik olarak, bu sanatı İslâm veya Türkiye’ye ait bir sanat olarak görmüyorlar. Bunun sadece yapay olduğunu, Türkiye’ye üstten dayatılmış bir şey olduğunu düşünüyorlar,” diye betimlediği tabloda Türkiye Sanat Kurumu’nun (TÜSAK) üyeleri Bakanlar Kurulu kararıyla atanacağı için, her türlü sanat etkinliğinin kaderi, başbakanın iki dudağı arasında olacakken; Üstün Akmen de, “TÜSAK, Türkiye’de sanatın idam fermanıdır,” diye ekliyor…

Ancak madalyonun bir yüzü buysa; diğeri de Gezi/ Haziran, yani sokağın adaleti ve sanatıdır…

“Gezi ve örnekleri kabuk değiştiren dünyamızda çıkış yolları aranmasının umudunu taşıyor. Henüz kendi sanatını, sanat dilini yaratmadı. Sanatçılarını bekliyor. Nerdesiniz?” sorusunu dillendiren Gündüz Vassaf’a; “Haziran toplumsallaşma deneyimiydi” vurgusuyla B. Sadık Albayrak da, “Sanat Haziran direnişinin gerisinde kaldı,”[29] diye eklerken Gezi/ Haziran isyanı, bir yıl içinde yeterli olmasa da sanatsal alanda birçok eser ortaya çıkardı.

İsyana katılan birçok sanatçının yaşadıklarından yola çıkarak hazırladıkları eserler, başkaldırı günlerine ait önemli ayrıntıları ortaya koyuyor. Müzik, sinema, edebiyat gibi sanatın birçok disiplininde üretilen eserler, direnişin yarattığı kolektif ruhu işleyen ve isyanın büyütülmesi için çağrı yapan içerikteydi.

İsyan günlerinde şarkılarla ortaya çıkan bu direniş, sonrasında görsel alanda üretilen birçok belgesel ve edebiyat yapıtıyla kendini gösterdi.

Duman’ın, ‘Eyvallah’; Kardeş Türküler’in, ‘Tencere Tava Havası’; Hüsnü Arkan’ın, ‘Hayır’; Agirê Jiyan’ın, ‘Çapulcî’; Boğaziçi Caz Korosu’nun, ‘Gezi Parkı’ şarkıları o dönemin ürünüydü. Şarkılar isyanı ve barikatlarda oluşan kolektif ruhu ezgilere yansıtıyordu. Şarkılar aynı zamanda hükümetin otoriter politikalarına ve polisin toplumsal eylemlerde aşırı şiddetine karşı muhalefetin yükseltilmesi çağırısı da yapıyordu.

Direniş, sanatın başka alanlarında da eserler ortaya çıkardı. Bu alanlardan biri edebiyat oldu. Birçok kitap direnişin son günlerinde yayınlanmaya başladı. Roman, şiir, deneme, anı, araştırma-inceleme, hikâye dalında eserler ortaya çıktı. Direniş günlerini farkı bakışla adım adım ele alan eserler, geniş bir külliyat yarattı.

Türkiye’deki haber ajansları ve televizyonların görmezden geldiği direnişi kitlelere ulaştıran binlerce video ve fotoğraf direnişçiler sayesinde yayınlandı. Direnişin birçok ayrıntısını o günlerde sosyal medya aracılığı ile yayınlanan bu videolardan öğrensek de daha sonra bu görüntüler sanatsal ifadeye kavuştu. Çoğunluğu direnişe katılanların ürettiği çok sayıda belgesel çekildi.

Sabri Kuşkonmaz’ın, “Gezi, ütopik olanın, sokaklarda ve meydanlarda cisimleşmesi, yani gerçekleşmesidir bir bakıma,” diye betimlediği Gezi/ Haziran sürecinin simge fotoğraflarından “Gitarcı ve Toma”ya imza atan Kemal Aslan ifade ettiği gibi:

“Gezi direnişi, Türkiye’de birçok alanda yapmış olduğu etkiyi sanatta da gösterdi. Kaldı ki bir ülkede yaşanan böylesi büyük bir toplumsal olayın etkilerinin, sanatta karşılık bulmaması saçma olurdu. Gezi direnişinin sanat bağlamında en önemli etkisi; sanatı sokağa çıkarması oldu. Sanatçıların ve eserlerinin sokağa çıkması, sanatsal üretim anlamında bir patlamaya neden oldu. Gezi sürecinde müzisyenler, ressamlar, heykeltıraşlar, performans ve fotoğraf sanatçıları, yönetmenler ve kendini farklı disiplinlerde ifade eden sanatçıları sokakta görme ve eserlerini daha yakından izleme, dokunma ve hissetme fırsatı bulduk. Her şeyden önce bir aydınlanma yaşadık. Bu tabii ki ‘Rönesans’ gibi bir şey değildi ama en azından zihnimizi açtı diyebilirim. Örneğin, köreldiğini düşündüğümüz mizah anlayışının, Gezi ile birlikte nasıl bir patlama yaptığına da hep beraber şahit olduk…”

“Gezi Direnişi’nin olduğu günler yaşarken hiç bitmeyecek gibiydi. Bunu iki bağlamdan ele almak mümkün. Gezi’nin direniş ve özgürlük günleri. Yaşarken benim için her ikisi de bitmeyecek gibiydi. Özellikle özgür Gezi günleri, Taksim’in, İstiklal Caddesi’nin tamamen halka ait olduğu günler, bana bir hayalin gerçekleşebileceğini gösterdi. Tabii bunun için çok ağır bedeller ödendi. 15’inde, 19’unda, 25’inde nice genç insanımızın, asli amacı toplumu korumak olanlar tarafından gerek sokak aralarında dövülerek gerek kurşunlanarak gerek silah olarak kullanılan gaz kapsülleri ile öldürüldüklerine şahit olduk. Baskının, zulmün, hak ihlâllerinin, yıllardır koyun muamelesi yapılan bir halkı nasıl ayağa kaldırdığını hep beraber gördük. Sokakta olmanın sanatçı olarak ne getirdiğini sanırım hep beraber gördük. Uzun yıllar olmayan bir üretkenlik ve yaratıcılık açığa çıktı. Direniş hepimizin zihnini açtı sanırım.

Gezi Direnişi’nde sokakta çok sayıda fotoğrafçı vardı. İyi sergiler açıldı ve hâlâ açılmaya devam ediyor. Bu direnişin önemli yanlarından biri de çok sayıda görsel üretilmiş olması. Bunların sanatsal olarak üretilip üretilmemesinden öte, yıllar sonrasına, bu toprakların yaşadığı en büyük direnişlerden birini gösteren on binlerce fotoğraf ve video kalacak. Bu benim için çok önemli. Hele tarihimizde yaşanan katliamlar, baskılar, darbeler vb. şeylere dair çok az görsel kaldığı düşünüldüğünde… Özellikle görsel sanatların üretim anlamında sokağa çıkması ve sergilerin galerilerden, müzelerden çıkıp gerek sokak sergileri gerek web yoluyla halka dönmesinin toplumda çok önemli sonuçlar doğuracağını düşünüyorum…”

Evet, evet “Gezi, yeryüzünü yeniden haritalandırıp yağmalayan, kapitale çeviren ve kapitali kutularda biriktirip muhafaza eden iktidarın tüm planlarını alt üst ederek, başka bir düzenin mevcut olabileceğini gösterdiği için infiale yol açıyor… Çünkü Gezi, kolektif bir sanat yapıtıdır…

Gezi sanatı diye bir şey olacaksa şayet, bu ölü formları yeniden üretmekle olmayacak, aksine Gezi’nin mevcut gerçekliği dönüştürdüğü o anı yakalamanız ve yarattığı estetiği ya da anti-estetiği sanat düzleminde duyumsatmanız lazım. Ve ‘Gezi’den Sonra Sanat’ deyimi daha çok yakışacaktır bu sanata…”[30]

Özetle yeterli olmasa da Gezi/ Haziran sokağın ve barikatın sanatını gündemleştirdi.

“Kapitalist üretim ve tüketim modellerinden kurtulmak bir fantezi mi?”[31] soruları karşısında: Halktan umudunu asla kesmeyeceksin… Karl Marx’ın bize yüz yıl önce öğretmeye çalıştığı diyalektik düşünce tarzını asla unutmayacaksın… Sanatından siyasetine söylenecek her sözün, yapılacak her eylemin bir izdüşümü olduğunu asla görmezlikten gelmeyeceksin… gerçeğini ve en önemlisi de Mihail Bakunin’in, “Yok etme tutkusu aynı zamanda yaratıcı bir tutkudur,” saptaması şahsında sokakların yaratıcı yıkıcılığını anımsattı hepimize bir kez daha…

“SONUÇ YERİNE”

Diyeceklerimi sonlandırıyorum:

Birincisi Nikos Kazancakis’in, “Dünyayı bugünkü durumuna getiren nedir, bilir misin? Yarım işler, yarım konuşmalar, yarım sevdalar, yarım günahlar, yarım iyiliklerdir. Sonuna kadar git be insan!”

İkincisi Sems-i Tebrizi’nin, “Heyhat !…/ Mum gibi erimiyorsa insan ‘yanıyorum’ dememeli;/ Yanmaktan korkuyorsa kişi ‘aşk kapısı’ndan girmemeli…/ Ya ‘kor yürekli’ olmalı insan/ Ya da kor barındıracak kadar ‘yürekli’!…”

Üçüncüsü Theodor Ludwig Wiesengrund Adorno’nun, “Bilginin iktidarla ilişkisi sadece uşaklıkla değil, hakikâtle de ilgilidir. Çoğu bilgi eğer güçler ilişkisiyle orantılı değilse, biçimsel açıdan ne kadar doğru olursa olsun geçersizdir…”

Dördüncüsü Georges Politzer’in, “Eylemin koşullarını unutmak, dogmatizmdir…”[32] saptamalarını ve…

Nâzım Hikmet’in, “ “Demir/ Kömür/ Ve şeker/ Ve kırmızı bakır/ Ve mensucat/ Ve sevda ve zulüm ve hayat/ Ve bilcümle sanayi kollarının/ Ve sahra/ Ve mavi okyanus/ Ve kederli nehir yollarının/ Sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı/ Bir şafak vakti değişmiş olur,/ Bir şafak vakti, karanlığın kenarında/ Onlar ağır ellerini toprağa basıp/ Doğruldukları zaman”

“Beklenen günler, güzel günleriniz ellerinizdedir,/ Haklı günler, büyük günler,/ Gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan/ Ekmek, gül ve hürriyet günleri”…

“Ve elbette sevgilim, elbet/ Dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya/ Dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle; işçi tulumuyla/ Bu güzelim memlekette hürriyet” dizelerini hatırlatarak…

16 Haziran 2014 14:07:52, Ankara.

*19 Haziran 2014 tarihinde Mordoğan Karaburun VI. Sokakta Tiyatro Festivali’nde yapılan konuşma… 24 Haziran 2014 tarihinde Zonguldak Sokak Lambası Tiyatro Topluluğu’nun Yılmaz Güney Sahnesi’nde (Ankara) sergilediği oyunda yapılan konuşma… Güney, No:72, Nisan-Mayıs-Haziran 2015…

N O T L A R

[1] Kemal Özer.

[2] “Tüm Ülke Gerildi”, Cumhuriyet, 10 Haziran 2014, s.5.

[3] Elçin Yıldıral, “Mehter Marşı’yla Saldırdılar”, Birgün, 13 Haziran 2014, s.6.

[4] Fatih Karaçalı, “45 Yıl Hapse Çarptırılan Taciz Sanığı Uyurken Yakalandı”, Hürriyet, 7 Haziran 2014… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/26566930.asp

[5] İsmail Saymaz, “En Küçük Gezi Sanığı: İlk Kez Mahkeme Gördü ve Davası Düştü”, Radikal, 22 Ocak 2014, s.10.

[6] Volkan Pekal, “Adana’da Çata Pat Suç Delili Oldu”, Evrensel, 25 Ocak 2014, s.3.

[7] “Vali Coş ‘Gavat’ı Kabul Etti Ama Hakaret Davası Yurttaşa Açıldı”, Cumhuriyet, 11 Şubat 2014, s.7.

[8] İsmail Avcı, “9 Bin Faili Meçhul Dosyası Zamanaşımı Tehlikesiyle Karşı Karşıya”, Zaman, 17 Mart 2014, s.1-3.

[9] Gökçer Tahincioğlu, “Mağdur Dışında Suçlu Bulunmadı”, Milliyet, 9 Haziran 2014, s.13.

[10] Mehmet Çınar, “Kırmızı Fular İade Edilmedi”, Milliyet, 13 Haziran 2014, s.23.

[11] Oya Armutçu, “Bakire Çocuk İndirimi”, Hürriyet, 20 Nisan 2014… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/26257527.asp

[12] Adil Okay, “Sanatı Burjuva Sanat-Proleter Sanat- Devrimci Sanat Olarak Ayırmak Doğru mu?”, Güney, No: 68, Nisan – Mayıs – Haziran 2014, s.20-22.

[13] Henry Miller, Yengeç Dönencesi, çev: Avi Pardo, Siren Yay., 2012.

[14] Harun Karaburç, “Edep Sanattan Öncedir”, Yeni Şafak, 27 Mayıs 2014, s.10.

[15] Vera L. Zolberg, Bir Sanat Sosyolojisi Oluşturmak, Çev: Buket Okucu Özbay, Boğaziçi Üniversitesi Yay., 2014

[16] A. Hicri İzgören, “Sanat Ustaca Boyanmış Bir İdeoloji Değildir”, Gündem, 23 Ocak 2014, s.15.

[17] A. Hicri İzgören, “Gelenekten Yararlanmak”, Gündem, 19 Aralık 2013, s.15.

[18] Orhan Tüleylioğlu, Yalnız Kitap, um:ag Vakfı Yay., 2014.

[19] Halil İnalcık, Şair ve Patron- Patrimonyal Devlet ve Sanat Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme, Doğu Batı, 2003.

[20] Vecdi Sayar, “Patron ve Sanat”, Taraf, 22 Şubat 2014, s.16.

[21] Albert Camus, “İsveç Söylevi: Sanatçı, Yalanla ve Kölelikle Uzlaşamaz, Çünkü…”, insanokur.org, 7 Haziran 2014… http://www.insanokur.org/?p=62079

[22] Özlem Özdemir, “Özge Özder: Sanatçının Görevi Sistemi Eleştirmek”, Birgün, 10 Haziran 2014, s.14.

[23] Milan Kundera, Yavaşlık, çev: Özdemir İnce, Can Yay., 2000.

[24] Özge Özdemir, “Herkesin Bütçesine Uygun Sanat Eseri”, Milliyet, 15 Aralık 2013, s.15.

[25] Cem Erciyes, “Hasan Bülent Kahraman: 2000’lerde Sanat Dekoratifleşti”, Radikal Kitap, Yıl:12, No:762, 31 Ocak 2014, s.14-15.

[26] Michael de Monteigne, Denemeler, çev: Sabahattin Eyüpoğlu, Türkiye İş Bankası Yay., 2012.

[27] Ceren Akçabay, “Bir Hukuk Var Ama Umut Yok”, Radikal, 5 Haziran 2014, s.19.

[28] Hugh Collins, Marksizm ve Hukuk, Çev: Umre Deniz Tuna, Dipnot Yayınevi, 2013.

[29] B. Sadık Albayrak, “Haziran Direnişi Sanatın Neresinde”, İnsancıl, Yıl:24, No:287, Haziran 2014, s.53-34.

[30] Rahmi Öğdül, “Bir Kadavranın Otopsisi: Gezi Sonrası Sanat”, Birgün, 12 Haziran 2014, s.19.

[31] Necmi Sönmez, “Kapitalizmden Kurtulmak Fantezi mi?”, Radikal, 8 Mayıs 2014, s.25.

[32] Georges Politzer, Felsefenin Temel İlkeleri, çev: Sevim Belli, Sol Yay., 2009.

Benzer Yazılar