ŞOVENİST SOLCULUĞA DERSLER: ENTERNASYONALİZM

ENTERNASYONALİZM ÜZERİNE NOTLAR[1]

 

Sibel Özbudun

“Sermayenin egemenliği enternasyonaldir.
Bu nedenle tüm ülkelerin işçilerinin kurtuluş
mücadelesi de ancak,
işçilerin uluslararası sermayeye karşı
ortak mücadelesi olduğunda başarılı olabilir.”[2]

“Enternasyonal” terimini ilk dillendiren hiç kuşku yok ki Karl Marx ya da Frederick Engels değildir. Kaynaklar, terimin “uluslararası hukuk”a işaret etmek üzere ilk kez ABD’li yararcı filozof Jeremy Bentham tarafından kullanıldığına işaret ediyor.[3] Enternasyonalizm’in, liberal devletlerin, liberalizmin ilkelerini hayata geçirtmek amacıyla egemen devletlere müdahale edebileceğini öne süren “liberal” versiyonu ise, XIX. yüzyılda Britanya dışişleri bakanı/ başbakanı Lord Palmerston eliyle yürürlüğe sokulmuştu. Aslına bakarsanız, fikir “kozmopolitanizm” biçimiyle Kant’tan beri mevcuttu.

KAVRAMIN KÖKENİ

Enternasyonal nitelikte bir işçi örgütünün gerekliliği Batı Avrupa’da XIX. yüzyıl boyunca biçimlenmekte olan sosyalist işçi hareketi içinde Marx’tan önce de dile getirilmekteydi. Örneğin, Fransız lonca örgütlerinin modern işçi sınıfı sendikalarına dönüşmekte olduğu 1840’larda biçimlenen devrimci sosyalist işçi hareketinin öncülerinden biri, Flora Tristan 1843’te kaleme aldığı İşçilerin Birliği başlıklı kitabında uluslararası bir işçi örgütüne olan gereksinimi vurgulamaktaydı.[4]

Ancak Enternasyonalizm’in işçi sınıfının stratejisi ve değeri olarak Proletarya Enternasyonalizmi versiyonunu kuramsal düzlemde formüle edip onu I. Enternasyonal biçimiyle hayata geçirenler, Marx ile Engels olmuştur.

KAPİTALİZMİN KÜRESELLEŞMESİ

Marx ile Engels, düşünsel gelişimlerinin oldukça erken bir aşamasında, 1848’de kaleme aldıkları Komünist Manifesto’da şunları yazıyorlardı:

“Sürekli genişleyen sürüm ihtiyacını karşılamak için burjuvazi, yeryuvarlağının bütününe el atmakta. Her yerde yerleşmesi, her yerde yapılaşması, her yerde bağlantılar kurması gerekiyor.

Burjuvazi, dünya pazarını sömürmek yoluyla tüm ülkelerin üretim ve tüketimini kozmopolitleştirdi. Gericilerin çok üzülecekleri biçimde ulusal zemini sanayinin ayağının altından çekiverdi. En eski ulusal sanayiler yok edildi ve hâlâ her gün yok ediliyor. Her uygar ulusun bir yaşamsal sorun olarak ithal etmesi gereken ve artık yerli hammaddeyi değil en uzak bölgelerin hammaddelerini işleyip, mamulünün de yalnız kendi ülkesinde değil dünyanın her yerinde birden tüketildiği yeni sanayiler, o eski ulusal sanayileri bir kenara itiyor. Yerli imalatla karşılanan eski ihtiyaçların yerini de, en uzak ülke ve iklimlerin ürünleriyle ancak giderilebilecek ihtiyaçlar alıyor. Eski yerel ve ulusal kapalılık ve kendine yeterlik yerine de, ulusların her yönde hareketliliği ve her yönde birbirine bağımlılığı geçmekte. (…)

Tüm üretim araçlarını hızla geliştirerek ve ulaşımı, iletişimi sonsuz kolaylaştırarak burjuvazi, en barbar ulusları da uygarlığa çekiyor. Ürettiği mallara koyduğu ucuz fiyatlar, tüm Çin Seddini temelden yıkacak, barbarların en inatçı yabancı düşmanlıklarını teslime zorlayacak ağır toplardır. Burjuvazi, tüm ulusları, eğer yerle bir olmak istemiyorlarsa burjuva üretim tarzına uymaya zorluyor; uygarlık diye kendi uygarlığını ithal etmeye, yani burjuva olmaya zorluyor onları. Tek kelimeyle, kendi istediği gibi bir dünya yaratıyor kendine.”[5]

Marx ve Engels için işçi sınıfının uluslararası birliğine olan gereksinimin aslî gerekçesi, bağrında geliştiği kapitalist sistemin, ortaya çıkışı itibariyle “küresel” nitelikli oluşudur. Sanayileşme aracılığıyla üretimin ölçeğini tarihte misli gelişmemiş ölçüde arttıran kapitalizm, bu nedenledir ki ancak ulusal sınırları aşarak, yani (hem hammaddeleri aldığı hem de mamulleri sattığı) pazarı uluslararasılaştırarak var olabilir. Kapitalizm bağrında onun “mezar kazıcısı” olarak biçimlenen işçi sınıfı ise, bu nedenle “vatansız”dır:

“Komünistlere ayrıca vatanı, milliyeti ortadan kaldırmak isteme suçu yüklendi.

İşçilerin vatanı yoktur. Zaten onların olmayan bir şeyin, alınması da mümkün değil. Proletarya, önce siyasal iktidarı ele geçirmek, kendini ulusal sınıf düzeyine getirmek, kendini ulus yapmak durumunda olduğu için, kendisi de ulusaldır hâlâ, ama asla burjuva anlamda değil.

Halkların ulus olarak ayrışmaları ve karşıtlıkları, daha burjuvazinin, ticaret özgürlüğünün, dünya pazarının, sanayi üretimindeki tek biçimliliğin ve ona uyan yaşam koşullarının gelişmesiyle zaten giderek yok olmakta.

Proletaryanın egemenliği bunu daha da yok edecektir. Birleşik eylem, hiç değilse uygar ülkeler arasında olmak üzere, proletaryanın kurtuluşu için en önde gelen koşullardandır.

Bir bireyin bir başka bireyi sömürmesi ortadan kalktığı ölçüde, bir ulusun da ötekini sömürmesi ortadan kalkacaktır.

Ulusun kendi içindeki sınıfların karşıtlığıyla birlikte ulusların birbirlerine karşı düşmanca tutumları da düşer.”[6]

İşçilerin iki nedenden dolayı “vatanı yoktur.” Öncelikle, bir burjuva mamûlatı olarak “vatan”ın oluşumunda fikirleri alınmış değildir. Avrupa burjuvazilerinin “ulusal pazar”larını biçimlendirdiği XVIII. yüzyıl sonlarında birbirleriyle girdikleri kapışmalarda kanlarını ortaya koymaları istenmiştir onlardan yalnızca. Ve ulus-devletler biçimlendikten sonra da burjuvalar, aristokratları iktidardan alaşağı etmek için bedenlerini ortaya sürdükleri işçilere karşı aristokratlarla birleşmekte bir beis görmemişler, bir kez konsolide ettikten sonra işçileri iktidardan uzak tutmak için ellerinden geleni artlarına koymamışlardır.

İkinci neden ise, onları var eden sermaye başından itibaren “uluslararası” nitelikte oluşudur. Patronlar açısından üretimde kullandıkları işgücünün “milliyeti”nin hiç mi hiç önemi yoktur. Tıpkı üretimde kullandığı hammaddeyi en bol biçimde ve en ucuzundan temin etmek için yeryüzünü sömürgeleştirdiği gibi, işgücünü de en bol ve en ucuz biçimde hangi kaynaktan sağlayabilirse oraya yönelmektedir. Örneğin, daha XIX. yüzyıl ortalarında İngiliz patronlar, Britanya sendikalarına karşı grev kırıcı olarak kullanmak üzere Fransa, Belçika ve Almanya’dan işçi ithal etmekte tereddüt etmemişlerdi.[7] Bunun “yerli” işçi sınıfında yol açtığı ilk tepki ise, kıran kırana bir rekabet ve düşmanlıktır. Marx, 1 Ocak 1870 tarihinde Birinci Enternasyonal’in “Gizli Bildirge”sinde şunları yazıyordu:

İngiltere’nin bütün büyük sınaî merkezlerinde İrlanda proletaryası ile İngiliz proletaryası arasında derin bir karşıtlık var. Sıradan İngiliz işçisi ücretleri ve yaşam standardını aşağıya çeken bir rakip olarak İrlandalı işçiden nefret eder. Ona karşı ulusal ve dinsel bir antipati besler. Onu, Kuzey Amerika’nın güney eyaletlerinin beyaz yoksullarının siyahî köleleri gördüğü gözle görür. İngiltere proleterleri arasındaki bu karşıtlık, burjuvazi tarafından yapay biçimde beslenip sürdürülmektedir. Bu bölünmenin iktidarını sürdürmenin gerçek sırrı olduğunu bilir.”[8]

Ancak, Avrupa proletaryasının her zaman dar bir şovenizm saikiyle hareket ettiği söylenemez. I. Enternasyonal’in kuruluşunu esinleyen, İngiltere proletaryasının ABD’nde köleliğin ilgasına verdiği aktif destek olmuştur.

ABD İç Savaşı, Britanya dokuma sanayini apansız ve derin bir hammadde sıkıntısıyla karşı karşıya bırakacaktı. O dönemde Britanya ham pamuk ihtiyacının yüzde 80’ini Güney Amerika eyaletlerindeki pamuk tarımcılığından karşılamaktaydı ve Kuzey’in ablukası, pamuğun İngiltere’ye sevkiyatını tümüyle durdurmuştu. Böylelikle tekstil merkezi Lancashire’da çalışan işçi sayısı 1861 Kasım’ında 533 950’den, Kasım 1862’de 203 200’e düşmüştü. İngiliz dokuma işçileri, büyüyen işsizliğe karşın, 1862 ve 1863’te birbiri ardı sıra düzenledikleri miting ve gösterilerle Britanya hükümetinin köleci Güney’e verdiği aktif desteği protesto ettiler. Londra Sendikalar Konseyi’ne bağlı vasıflı işçilerin, Britanya hükümetinin köleci Güney lehine Kuzey Amerika’ya askerî müdahale hazırlıklarının boşa çıkmasında çokça payı olan Mart 1863’teki mitingine bizzat Marx da katılmıştı.

Britanya işçi sınıfı, böylelikle Amerika’daki siyahî kölelerin yanında saf tutmuştu. Şu hâlde, “Birinci Enternasyonal, salt ulusal bir krizden değil, tarihsel bir enternasyonal işçi dayanışması ediminden ortaya çıkmıştır.”[9]

Bu durumda görülüyor ki işçi sınıfının enternasyonal birliği çağrısı, yalnızca farklı ülkelerin proleterlerin birbirlerinin mücadelesini destekleme çağrısından ibaret değil; aynı zamanda burjuvazilerin aynı ülke içerisindeki ya da farklı ülkelerin işçilerini birbirine karşı kullanma girişimlerine karşı duruştu. Karl Marx, kapitalist sistem küresel ölçekte genişlerken işçi sınıfının ulusal sınırlar dâhiline hapsedilemeyeceğini sık sık vurgulamıştır. [10]

Ancak Marx ve Engels’e göre “enternasyonal” karakteri, işçi sınıflarının “ulusal” düzlemde hareket etmesini engellememelidir. Manifesto’larında “her ülkenin proletaryası(nın) önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşmak durumunda” oluşundan bahisle, burjuvaziye karşı mücadelenin karakterinin ilk elde “ulusal” olduğunu vurgularlar. Proleter devrimi, yani sosyalist devrim, ilk elde “ulusal sınırlar dâhilinde” gerçekleşebilecek bir kazanımdır. Her ülkenin proletaryası, öncelikle kendi ülkesinde siyasal iktidarı ele geçirmek, kendini ulusal sınıf düzeyine getirmek, kendini ulus kılmak durumunda olduğu için, burjuva anlamında olmamakla birlikte, “ulusal”dır. Ne ki bu ulusallık, sonunda proletaryayı “insanlık”la bitiştirecek bir enternasyonalizm içerisinde erimeye mahkûmdur; çünkü, “proleterlerin, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok, kazanacakları ise bir dünya var”dır[11]

Marx ile Engels’in proletarya enternasyonalizmi Manşfesto’nun o evrensel çağrısında bedenlenir: Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!

MÜCADELELERİ ORTAKLAŞTIRMA GEREKSİNİMİ

Marx ve Engels zaman zaman sanayileşmiş Avrupa’yı düşüncelerinin merkezine yerleştirmekle, onu “uygarlığın en ileri aşaması” saymakla, “uygarlaştırıcı misyonu”na alkış tutmakla, sosyalizme geçişin yalnızca sanayileşmiş Avrupalı uluslar (ve ABD) için mümkün olduğunu düşünmekle, kısacası “Avrupa-merkezci” olmakla eleştirilmişlerdir.

Oysa Marx ile Engels’in yazılarında bu görüşü çürütecek çok sayıda ipucu bulunmaktadır.

Yukarıda da belirttiğim gibi Marx ile Engels için kapitalist sistem her şeyden önce kapitalist metropolün geniş bir sömürge dünyasına hükmettiği, bu “azgelişmiş” dünyayı kapitalist pazar ilişkileri içine çektiği küresel bir sistemdir. Bu, yalnızca sanayi işçilerinin değil, aynı zamanda saçaklarda yaşayan geniş tarımcı toplulukların da kapitalist ilişkiler içerisine çekilmesi anlamına gelmektedir. Marx ile Engels bunun “yerli” halklar açısından ne denli acı verici bir süreç olduğunun artan ölçüde bilincindedirler. Dahası Marx, metropolün sömürgeler üzerindeki sömürüsünün yoksul ulusların metropole yapısal bağımlılığına yol açtığını da vurgulamkatadır. 1881’de Vera Zasulich’e yazdığı bir mektupta, Hindistan hakkında şöyle der, örneğin: “Komünal toprak mülkiyetinin ilgası, yerli halkı ileri değil geri götüren bir Britanya vandallığından başka bir şey değildir.”[12] Bir başka deyişle Marx, Britanya’nın Hindistan’daki “uygarlaştırıcı misyonu”nu selamlamak bir yana, onun Hintli nüfus üzerindeki sömürüyü katmerlendiren ve Hint altkıtasının bağımlılığını kronikleştiren bir gelişme olduğunu vurgulamaktaydı.

Bu durumda, sömürge halkların sömürgeci metropole karşı başkaldırısını desteklemek, Marx ve Engels için proletarya enternasyonalizminin vazgeçilmez bir bileşeniydi. Engels, Çin’de 1856’da patlak veren Afyon Savaşı’nı “olanca önyargısına, budalalığına, öğrenilmiş cehaletine ve mektepli barbarlığına karşın, Çin ulusallığını savunmaya yönelik bir halk savaşı” olarak niteliyor; Cezayir’de Fransa’ya karşı ulusal direnişi yöneten Abdül Kadir’in cesaretini selamlıyordu.[13] Ve Marx’a göre, “siyah tenli emek damgalandığı sürece beyaz tenli emek özgür olamaz”dı.[14]

Şu hâlde, Lenin’de olgunlaşacak olan “antiemperyalizm” fikrinin kökenini Marx ile Engels’e dek sürmek, mümkündür. Michael Löwy, başlangıçta ulusalcılık-karşıtı, kozmopolit bir enternasyonalizm kavrayışına sahip olan Marx ile Engels’in, 1850’lerden itibaren çok farklı bir yöneliş benimsediklerini kaydetmektedir:

“Marx böylelikle Lenin’in ulusların kendi kaderini tayin hakkı kuramına temel oluşturacak iki kavramı formüle etmişti: i) Başka bir ulusa tahakküm eden bir ulus özgür olamaz (Engels bir halkın bir başkasını yönetmesini ‘talihsizlik’ olarak niteliyordu); ii) Ezilen ulusun kurtuluşu hâkim ulus içerisindeki sosyalist devrim için önkoşuldur.”[15]

İkinci saptamayı bizzat Marx’ın İrlanda bağlamında söylediklerinden teyit etmek, mümkündür. Engels’e yazdığı 10 Aralık 1869 tarihli mektupta şöyle demektedir: “Uzun bir süre, İngiliz işçi sınıfının yükselmesiyle İrlanda rejimini yıkmanın mümkün olduğunu düşünmüştüm. (…) Daha derinlemesine bir araştırma sonucu, artık tersine ikna oldum. İrlanda’dan kurtulmadıkça İngiltere işçi sınıfı hiçbir şey yapamayacak. Kaldıraç İrlanda’da kullanılmalı. İrlanda sorununun genelde toplumsal hareket için bu denli önemli olmasının nedeni bu”[16]

Bir başka deyişle İrlanda’nın kendi kaderini tayin hakkını desteklemek, yani ezilen ulus milliyetçiliğinin yanında yer almak, Britanya işçi hareketinin de özgürleşmesinin önünü açacaktır. İngiliz işçilerine düşen, açlık, yoksulluk ve işsizlik sonucu İngiltere’nin sınaî kentlerine akın edip İngiliz patronlarına bol ve ucuz işgücü sunarak kendi ücretlerinde düşmeye ve işsizliğe yol açan İrlandalı işçilere karşı, egemen sınıf tarafından körüklenen ırksal ve dinsel nefrete teslim olmak değil, İrlanda’nın bağımsızlığı mücadelesine destek vermektir…

Öte yandan Marx, uluslararası bir işçi hareketinin ancak bağımsız uluslarda olanaklı olduğunu öne sürmektedir.

“Bu nedenledir ki, Polonya paylaşılmış be boyunduruk altında olduğu sürece, ne ülkede güçlü bir sosyalist parti gelişebilir, ne de Almanya’daki proleter partiler arasında, mülteci Polonyalılar dışında gerçek uluslararası bir ilişki kurulabilir. (…) Kendi ülkelerinin kurtuluşunu programlarının başına yerleştirmeyen Polonyalı sosyalistler, bu nedenle bana öncelikle sosyalist(leri baskı altına alan -b.n.) yasanın ilgasını, basın, örgütlenme ve toplanma özgürlüğü talep etmeyen Alman sosyalistleri anımsatıyor. Kişinin mücadele edebilmek için öncelikle üzerinde durabileceği toprağa, ışık ve mekâna ihtiyacı vardır. (…) Şu hâlde Avrupa’da enternasyonalist olmadan önce ulusalcı olmaya yalnızca hakkı değil, görevi olan iki ulus olduğunu düşünüyorum: İrlandalılar ve Polonyalılar. Onlar ne kadar ulusalcı olurlarsa o kadar enternasyonalist olurlar.”[17]

Yani Marx için ulusal kurtuluş/bağımsızlık sınıf mücadelesinin üzerinde yükselebileceği zemini oluşturmaktaydı…

LENİN, EMPERYALİZM, ENTERNASYONALİZM, UKTH

Marx ile Engels’de tohum hâlinde bulunan, gerçek bir proletarya enternasyonalizminin, sanayileşmiş ülkelerdeki işçi sınıflarının ezilen ulusların bağımsızlık mücadelesini desteklemesini gerektirdiği fikri, Lenin’de olgun biçimine kavuşmuştur.

Marx’ın öldüğü 1880’lerden itibaren I. Dünya Savaşı başlarına dek Avrupa emperyalizmi dünyanın geri kalanı üzerindeki tahakkümünü sabitleyecekti: Afrika ve Pasifik adalarının doğrudan denetimi, Asya ve Yakın Doğu’nun büyük bölümünün iktisaden denetim altına alınması, vb. Avrupa emperyalizmini Marksist açıdan inceleyen kişi ise, Lenin olmuştur.

Lenin “emperyalizm” kavramını, alışılageldik tanımından (geniş toprakların zor yoluyla tahakküm altına alınması ve nüfus ve kaynaklarının ekonomik sömürüsü) farklı kullanmaktaydı: “finans kapitalin yönetimi”; kapitalizmin en yüksek evresi: sermaye sahipliğinin (rantiye) sermayenin üretken uygulanmasından (işletmecilik) ayrılmasının vardığı uç nokta. Finans kapitalin tüm diğer sermaye biçimleri üzerindeki egemenliği, rantiye ve mali oligarşinin egemenliği, malî açıdan güçlü bir avuç devletin diğerlerinden ayrışarak kristalizasyonu anlamına gelir. Lenin tekelci kapitalizm, yani sermayenin hızlı bir biçimde bir avuç tekelin elinde yoğunlaşmanın tarihsel kökenlerini araştırır ve bunların önce kendi ülkelerinin pazarlarını, ardından da sermaye ihracı ve uluslararası karteller aracılığıyla dünya pazarını kendi aralarında bölüştükleri sonucuna varır. Dolayısıyla emperyalizm, kapitalizmin tekelci evresidir. Ve bu evre kolonyalizmi karakterize eden, herhangi bir kapitalist güç tarafından işgal edilmeyen teritoryalara dek herhangi bir engelle karşılaşmaksızın uzanan bir sömürge politikasından, dünyanın tamamen paylaşılmış teritoryalarının tekelci temellükü yönündeki sömürge politikasına geçişle karakterize olur. Bir başka deyişle emperyalizm evresinde dünyanın büyük kapitalist devletler arasındaki paylaşımı tamamlanmıştır.[18]

Bu nedenle Lenin için devrimci proletaryanın stratejisi, ikilidir: Devrim mücadelesini tek bir ülkeyle sınırlandırmayıp uluslararası sermayeye karşı uluslararasılaştırmak. Şöyle demektedir:

“Bolşevikler olarak devrime başladığımızda aynı zamanda şunu bilerek hareket etmiştik: Devrim ancak kendimizi Rusya’yla sınırlamayıp, başka ülkelerle el ele vererek uluslararası sermayeyi dize getirdiğimiz zaman başarıyla sonlandırılabilir ve kesin olarak muzaffer bir sonuca ulaşabilir. Çünkü rus sermayesini hiçbir şartta uluslararası sermayeden ayrı olarak düşünemeyiz. Bizim devrimimizin kaderi dünya devriminin gerçekleşme ihtimaline bağlıdır…”[19]

İkinci yön ise, sömürgelerdeki bağımsızlık mücadelesi ile sanayileşmiş/metropol uluslardaki işçi sınıfı mücadelesi arasındaki dayanışmanın, sosyalizm için yapısal bir zorunluluk olduğu görüşüdür. Lenin uluslararası sosyalist hareket içinde ulusal soruna ilişkin tartışmaları Marx’a dayanarak formüle ederken, ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkını desteklemenin, devrimci sosyalistler için aslî bir görev olduğunu belirtmiştir. Onun için ezilenlerin kendi kaderini tayin hakkı için verdikleri mücadeleyi desteklemek, işçi sınıfının uluslararası birliğini sağlamanın koşuludur.

Callinicos, Lenin’in yaklaşımında şu anahtar unsurları saptar:

1) Emperyalist milliyetçiliğe karşı duruş: Ezen ve ezilen ulusları ayırt etmek, Lenin için aslî önemdedir. Emperyalist ülkelerin işçileri ancak kendi egemen sınıfları tarafından ezilen ulusların mücadeleleriyle özdeşleşmeleri durumunda şövenizmden sıyrılabileceklerdir. Böylelikle, Çarlık “uluslar hapishanesi”nde, başat Büyük Rusya ulusu mensubu işçilerin, örneğin Polonya’nın ulusal bağımsızlığını desteklemek, aslî bir görevdi ve Callinicos’un işaret ettiği gibi bu, Polonya milliyetçiliğini, ya da milliyetçiliğin herhangi bir türünü sahiplenmek anlamına gelmemekteydi.

2) Emperyalizme karşı ezilen uluslardan yana olmak. Lenin, ezilen ulusların mücadelesinin Marx’ın arızî olarak belirttiği gibi yalnızca ezen devleti değil, emperyalist sistemin bütününü zaafa uğratacağını düşünmektedir. 1916 Paskalya ayaklanmasını bir küçük burjuva ulusalcılarının darbesi olarak küçümseyen bazı Bolşeviklere karşı şunları yazar:

“Toplumsal devrimin sömürgelerde ve Avrupa’da küçük ulusların ayaklanmaları, sömürgelerde devrimci patlamalar, bütün önyargılarıyla küçük burjuvazinin bir kesiminin devrimci patlamaları, siyasal bilinçten yoksun proleter ve yarı-proleter kitlelerin toprak sahiplerinin, kilisenin ve monarşinin tahakkümüne karşı, ulusal tahakküme karşı vb. hareketi olmaksızın mümkün olabileceğini tahayyül etmek – tüm bunları düşünmek toplumsal devrimi inkâr etmektir. Bir ordunun bir safa dizilip “biz sosyalizmden yanayız,” bir diğerinin de başka bir safta “biz emperyalizmden yanayız” diyeceği bir sosyal devrim!… Kim böyle ‘saf’ bir sosyal devrim bekliyorsa, böyle bir şeyi asla göremeyecek.”[20]

Yani Lenin emperyalizmin krizinin sermaye ile emek arasındaki “saf” çelişkiden fazla bir şeyler içereceğinin farkındaydı. Başka toplumsal güçler de -ezilen uluslar, emperyalist tahakkümden mağdur olan başka sınıflar…- mevcut düzene karşı ayaklanmaya katılacaktı. Onların mücadelesi, işçi sınıfının sisteme karşı yürüttüğü mücadeleye katılmalıydı.

3) Milliyetçiliğin sınırları. Lenin komünist işçilerle ulusal kurtuluş hareketleri arasındaki ittifakı önemsemekle birlikte, iki hareketin sınıf temellerinin farklı olduğunu, dolayısıyla da kaynaşmamaları gerektiğini savunmaktaydı. Böylelikle, örneğin Taslak Tezler’de şöyle yazıyordu:

“(…) Komünist Enternasyonal sömürge ve geri ülkelerde burjuva demokrasisiyle geçici ittifaklara girişmeli ancak onunla kaynaşmamalı ve her durumda, proleter hareketin bağımsızlığını embryonik biçimiyle de olsa korumalıdır.

Bunlar farklı sınıfların ideolojileridir. Milliyetçilik, savunucularının tümü ya da çoğu kapitalistler olduğu anlamında değil, daima yükselen bir kapitalist sınıfın çıkarlarını eklemlediği için bir burjuva ideolojisidir. Emperyalist tahakküm, ezilen ülkelerde yerli kapitalizmin gelişmesini engelleme eğilimindedir. Ulusalcı hareketin itimi tipik olarak orta sınıf aydınlardan gelir.

Bu durum devrimci ulusalcılığın sınıf karakterini yansıtmaktadır: yeni bir kapitalist devlet biçimlendirmeyi hedeflediğinden, nihayetinde, kapitalist devletler sistemiyle ve o sistem içerisindeki başat güçlerle uzlaşmak durumundadır.”

Dolayısıyla Lenin, bir yandan devrimci proletarya partilerinin ulusal kurtuluş hareketleriyle dayanışmasının (bu hareketlerin emperyalist sistemi zaafa uğratma potansiyellerini tanıdığı için) önemini vurgularken, bir yandan da ulusal hareketlerin nihaî olarak emperyalist sistemle bütünleşme eğilimlerine dikkati çekerek, deyim yerindeyse komünistleri ulusal hareketlere “topyekûn bir angajmana girmeme” konusunda uyarmaktaydı.[21]

ENTERNASYONALLERİN SERÜVENİ

Enternasyonalizm fikri, işçi sınıfı örgütlerinin 1864’den 1943’e oluşturdukları üç Enternasyonal’de vücut bulacaktı.[22] Bu Enternasyonal’ler dünyadaki, işçi sınıfı ve onun mücadelesinin öncü rolünü kabul eden parti ve sendikaların oluşturduğu, bu örgütler arasında fikir alışverişini, eşgüdümü, ortak eylemi, dayanışmayı kurumsallaştırmayı hedefleyen uluslararası örgütlerdir.

1864-1876 yılları arasında faaliyet gösteren Birinci Enternasyonal’in (Uluslararası İşçi Birliği) oluşumunda Karl Marx aktif bir rol üstlenmişti. Birinci Enternasyonal’de Britanyalı sendikalar, Fransız radikaller, İtalyan Cumhuriyetçiler ve Rus anarşistler yer almaktaydı. Birinci Enternasyonal, Marx’ın önderliğinde, Avrupa ve Amerika’da işçi hareketinin gelişim çerçevesini biçimlendirmede ve uluslararası işçi dayanışması, sendikal hareket, grev, siyasal eylem üzerine bir dizi karar almada etkili olmuştur. Yanısıra, Birinci Enternasyonal, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ilgası ve sürekli orduların dağıtılması gibi bir dizi uygulamanın sosyalizme geçiş için aslî olduğunu tesis etmiştir.

Ne ki, Paris Komünü’nün çöküşünden sonra, kapitalizm dünya ölçeğinde yükselişe geçecektir. Kapitalizmin işçi örgütleri üzerindeki baskısı, iç tartışma ve bölünmeleri yoğunlaştırmaktadır. Bakunin çevresinde toplanan Anarşistler ile Marksistler arasındaki tartışmalar yoğunlaşır, anarşistler ihraç edilir ve Anarşist Enternasyonal’i kurarlar (1872). Bu koşullar altında örgütün merkezi önce New York’a taşınmış, ardından da Marx ve Engels, Enternasyonal’i lağvetme kararını almışlardır (1876).

İlk Enternasyonal’in deneyimi ve Almanya, Fransa, İtalya ve diğer Avrupa ülkelerinde Marksizm’den esinlenen işçi örgütlerinin hızla yayılması, Engels’i İkinci Enternasyonal’in (Sosyalist Enternasyonal) oluşturulmasında önayak olmaya yöneltti (1889). Sosyalist Enternasyonal, devrimci kuram ve pratiğin biçimlenişinde önemli bir rol oynamakla birlikte, dünya kapitalizminin kapitalist metropol ülkeleri kaçınılmaz bir paylaşım savaşına yönelttiği bir arkaplana dayanmaktaydı:

“(…) Sosyal demokrasinin üst katmanları kapitalizmin baskısı altına girdi. Sosyal Demokrat partilerin ve kitlesel sendika örgütlerinin liderleri yönetici sınıfların alışkanlık ve yaşam tarzlarıyla kirlenmişti. Egemen sınıfla uzlaşma ve müzakere ikinci tabiatları hâline geldi. Farklılıkların uzlaşı aracılığıyla müzakere edilmesini alışanlık hâline getirdiler. Kitle örgütlerinin baskısı altında yaşam standartlarındaki istikrarlı yükselmenin sonsuza dek süreceğine inanıyorlardı. Liderler varoluş koşulları açısından kitlelerin bir basamak üzerine çıkmışlardı. Bu durum parlamenterlerin ve sendikaların üst katmanlarını etkiliyordu. ‘Koşullar bilinci belirler’ ve 1870 Komünü’nü izleyen barışçıl gelişme onyılları kitle örgütlerinin önderliğinin karakterini değiştirmişti. Sözde sosyalizm ve proletarya diktatörlüğünü destekler, enternasyonalizme sahip çıkarken fiiliyatta ulus devletlerini destekliyorlardı.”[23]

Lenin, Troçki, Rosa Luxemburg gibi Marksistler İkinci Enternasyonal’deki bu şoven eğilimlere karşı şiddetli bir mücadele yürütmüş, ne ki, Sosyal Demokrat partilerin Birinci Paylaşım Savaşı’nda kendi burjuvazilerini destekleme kararlılığı karşısında İkinci Enternasyonal’den koparak Üçüncü (Komünist) Enternasyonal’i (Komintern) kurmuşlardır (1919). Bu, aynı zamanda dünyada sosyal-demokrat/sosyalist partilerle komünist partiler arasındaki kopuş momentidir.

Lenin, Troçki, Rosa Luxemburg, Liebknecht, McLean, Connolly gibi Marksistler, İkinci Enternasyonal’den koptuktan sonra, kendilerini sosyal-şoven liderlerden ayırt edecek ilkeleri netleştirmeye giriştiler: Savaşin sorumlusunun emperyalizm olduğu; ulusların kendi kaderini tayin hakkının ilkeselliği; iktidarı ele geçirmenin zorunluluğu… Lenin, Birinci Dünya Savaşı’nın “tüm savaşları bitirecek savaş” olduğu savını emek patronlarının peri masalı olarak niteliyor ve ardından bir dizi başarılı sosyalist devrimin gerçekleşmemesi durumunda, insanlık yok olana dek ikinci, üçüncü… onuncu dünya savaşının kaçınılmazlığını vurguluyordu.[24]

Bu ilkeler, 1917 Sovyet devriminde hayat buldu. İlk sosyalist devletin çevresini sarmalayan kapitalist-emperyalist okyanusa karşı savunulması, devrimin büyük devletlerin manevralarıyla boğulmasını engellemek için onu Avrupa ülkelerine yayılması böylelikle acil bir görev hâline gelmişti. Bir yandan bu zorunluluk, bir yandan da Sosyalist Enternasyonal’in deneyimleri, Komintern’in çok daha merkezî bir çerçevede örgütlenmesine yol açmıştı.[25]

Ne ki Bolşevik Devrimin Batı Avrupa ülkelerinin işçi sınıflarında yol açtığı radikalleşmeye karşı, devrim Sovyetler Birliği sınırları dışında yayılamadı. Bu, Lenin’den sonra iktidara gelen Stalin’in, Sovyet devrimini Avrupa’ya yayma stratejisinden vaz geçerek “Tek ülkede sosyalizm” stratejisine, bir başka deyişle tüm çabanın “Sosyalist Anavatan”ın savunulmasına yöneltmesine yol açacaktı. Komintern, böylelikle, merkezî yapısının da etkisiyle temel hedefi Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin direktiflerini uygulayan bir aygıta dönüşerek etkisizleşti… Komintern 15 Mayıs 1943’de Stalin tarafından feshedilecekti.

Enternasyonal’lerin son bulması, işçi sınıfının uluslararası dayanışma girişimlerinin sonunu getirmemişti. SSCB’nin çeşitli ülkelerde sosyalizmi kurma çabaları ve ulusal kurtuluş hareketlerine desteği, ülke dağılana dek sürecekti: Rand Corporation’un 1985 tarihli bir analizine göre,[26] 1980’lerde SSCB toplam ekonomisinin yüzde 7 kadarını, özellikle Doğu Avrupa ülkeleri, Küba, Vietnam ve Afganistan’a yönelenticarî sübvansiyonlar, doğrudan iktisadî ve askerî yardım, ihracat kredileri biçimindeki uluslararası desteğe ayırmaktaydı. Sovyet işçileri, Vietnam savaşı boyunca, Vietnam’a destek için günde 1 saat fazladan çalışmayı kabul etmişti örneğin…

Türkiye işçi sınıfı tarihi araştırmacıları, sınıfın tarihinde ne yazık ki enternasyonalizmin pek az örneğine rastlamaktadır. Türkiyeli işçiler, – belki dinsel inançların saflarındaki ideolojik ağırlığı, belki de kendini emperyalizmin mağduru olarak göstermeye meraklı Kemalist söylemin saflarındaki etkisi nedeniyle izole bir varoluşu yeğlemiş gözükmektedir.[27] Dayanışma grevleri, savaş karşıtlığı ve bu coğrafya için en yakıcı sorunlardan biri olan Kürt ulusal hareketini destekleme girişimleri Türkiye işçi sınıfı mücadelelerinde pek rastlanan tutumlar değildir.

KÜRESELLEŞME VE ANTİKAPİTALİST MÜCADELE

Sovyetler Birliği’nin dağılması ve sosyalist dalganın yenilgisi, kapitalist sistemin önündeki sınırlandırıcı/dengeleyici engellerin yıkılması anlamına gelmiştir. Kapitalist sistem, yeryüzünün doğal ve insanî tüm kaynakları bundan böyle engel tanımaz bir saldırıya girişir. Kapitalizmin, 1980’li yıllardan itibaren içine girdiği yeni yönelişin adı, “neo-liberalizm”dir; ve bir yandan sermayenin yeryüzü ölçeğindeki hareketliliğinin önündeki her türlü engelin ortadan kalkması, bir yandan da emeğin mücadelesiyle kazanılmış bütün hakların tasfiye edilerek “kamusal/sosyal”in kapitalist sistem tarafından temellük edilmesi mantığına dayanır. Böylelikle bir yandan kâra tahvil edilebilme olanağı olan tüm “kamusal” hizmet, mal ve alanlar (sağlık, eğitim, ulaşım, su, gaz, elektrik, toplu taşımacılık, sosyal güvenlik, hatta ordular, parklar, bahçeler gibi kentsel alanlar…) “özelleştirilerek” sermayeye transfer edilir, bir yandan da emek sektörü “deregülarizasyon” adı altında taşeronlaştırılır, güvencesizleştirilir, yarı-zamanlılaştırılır, örgütsüzleştirilir… Böylelikle geçmiş mücadelelerinin bütün kazanımlarından soyulur.

Neo-liberal küreselleşmenin ileri sanayi ülkeleri açısından bir anlamı, sermayenin yeryüzünde emeği, hammaddeyi ve işleme süreçlerini en bol, en kısıtsız bulabileceği, en ucuza mal edebileceği bucaklarına doğru engelsiz ve hızlı devinebilme yetisine kavuşmasıydı. Böylelikle Kuzey ülkelerindeki “paslı kuşak” olarak adlandırılan “ağır sanayi” yatırımları yoksul Güney ülkelerine doğru kaydırılırken işçi sınıfı da o güne dek hiç olmadığı ölçüde küreselleşecekti.

Böylece günümüzde uluslararası markalar Güneydoğu Asya’nın, Afrika boynuzunun, Latin Amerika’nın yoksul ülkelerindeki “ter atölyelerinde” günde 13-14 saat boğaz tokluğuna çalıştırılan kadınlar, çocuklar tarafından üretilmekte, merkezi New York’ta olan şirketlerin 7/24 halkla ilişkiler servisinde, Hindistan’da üstlenen Barbadoslular çalıştırılmaktadır.

Bu durum emeğin yeryüzü ölçeğinde ucuzlamasına ve güvencesizleşmesine neden olmuştur. Sosyalizmin güçlü ve prestijli olduğu dönemlerde pek çok ülkede sendikaların patronlara ve yönetimlere dayatabildiği “8 saatlik işgünü”, “öğle yemeği”, “servis”, “sağlık taraması” gibi haklar çoktan anlamsızlaşmış, geçerliğini yitirmiştir. Bugün bütün dünya işçileri, başka ülkelerin emekçileriyle tehdit edilmektedir; Almanya’da Alman işçisi mücadeleci davrandığında Türk işçisiyle terbiye edilmekte, o olmadığında Iraklı-Suriyeli-Afgan kaçak göçmenler ücretleri ve çalışma koşullarını daha da aşağıya çekecek unsurlar olarak yedekte tutulmakta, ya da yatırımcı Çokuluslu Şirket, sınıf mücadelesinin yükseldiği, vergilerin arttığı ülkeden tası tarağı toplayıp, bol miktarda boğaz tokluğuna çalıştıracağı işçi bulacağı başka coğrafyalara göçmektedir.

Benzer bir durumu, Türk işçilerin Kürtlerle terbiye edildiği, onlar kendilerine dayatılan koşullara itiraz ettiğinde ise Suriyeli mültecilerin sırada beklediği kıran kırana bir rekabetle Türkiye’de yaşamıyor muyuz? Örneğin Tuzla Deri Sanayii’nde büyük ölçüde Kürt işçilerin istihdam edildiği işletmeler…

“Genel ücret asgari ücret 739 liranın biraz üzeri. Ancak asgari ücretin altında ücretle işçi çalıştıran fabrikalar da var. Çalışma süreleri günlük 9 saat. Cumartesi de çalışma günü. Çoğu fabrikada zorunlu fazla mesai yaptırılıyor ve işçiler 12 saate kadar çalıştırılıyor. Sigorta primleri ise alınan ücret üzerinden değil asgari ücret üzerinden ödeniyor.

Ücretlerin düşük olduğu fabrikalarda, çalışma koşulları da ağır. Birçok fabrikada tuvalete gitmek yasak. Çay molaları 10 dakika, yemek molaları ise yarım saatle sınırlı. İşe gelinmeyen bir gün için işçilerin 3 günlük yevmiyesi kesiliyor. Üretimde hata yapılması hâlinde bu işçilerin ücretinden kesiliyor. Kamera sistemiyle işçiler gün boyu izleniyor. Özellikle metal iş kolunda iş kazaları çok yaşanıyor. Parmaklarını makineye kapatan işçiler, hiçbir tazminat ödenmeden işten atılıyor. Tekstil iş kolunda ise iş adeti usta tarafından belirleniyor. Gün içinde bu sayıyı tutturamayan işçiler ücretsiz fazla mesaiye kalarak rakamı tamamlamak zorunda bırakılıyor. Özellikle boya, kimya, tekstil, plastik gibi işkollarında meslek hastalıkları fazlaca görünüyor. Verem, solunum yolu hastalıkları, kıl dönmesi ve bel fıtığı sık görülen rahatsızlıklar arasında. Patron ve ustabaşlarının küfür ve hakaretleri olağanlaşmış. ‘Bizim fabrika cennet gibi’ diyen bir işçi şunları anlatıyor: ‘Asgari ücret alıyoruz. Çalışma saatleri de uzun ama bizim fabrikada küfür yok. Bir de ücretler zamanında ödenir’…”[28]

Tuzla’daki işletmelerin (ve daha pek çok yerdeki) patronlarının yaptığı açıktır: on yıldan uzun süren düşük yoğunluklu savaşın sonucunda siyasal ya da ekonomik gerekçelerle topraklarını, yurtlarını terk ederek Batı’ya sığınan Kürt işçilerin açmazlarından yararlanarak ücretleri ve diğer üretim giderlerini mümkün olabildiğince aşağıya çekmek… Bu, bir taşla iki kuş vurmaktır: bir yanda emek alabildiğine ucuzlayacak, bir yandan da emekçiler aynı sistem tarafından iliklerine dek sömürüldüklerinin bilincine varmadan birbirlerine düşecekler, öfkelerini birbirlerinden çıkartacaklar, böylelikle sınıf mücadelesinde birleşmelerinin önü alınacaktır…

Bunun yanı sıra, artık emekçiler mücadeleye kalkıştıklarında karşılarında “yerli” bir firmayı değil, uluslararası tahkim aracılığıyla kâr garantisi sağlamış bir çokuluslu şirketi bulmaktadırlar. Bugün Türkiye’deki ekonomik faaliyetlerin yarıya yakını, toplam 159 çokuluslu şirket tarafından gerçekleştirilmektedir. (Örneğin çokuluslu şirketlerin katma değerdeki payı 1995 yılında yüzde 20.8’den, 2009’da yüzde 40.3’e, ihracattaki payı ise yüzde 29.1’den yüzde 49.1’e çıkmıştır…)[29] “Yerli” sermaye yabancı sermayeyle bütünleştikçe, taşeronlaşma artıyor, işten çıkarmalar yoğunlaşıyor, çalışma koşulları kötüleşiyor. (Taşeronlaştırılan Tekel işçilerinin karşılarında Çokuluslu Tütün Şirketi BAT’ı buldukları unutulmamalı…)

Şu hâlde, günümüzde neo-liberal kapitalizm, şirketler arasında uluslararası “evliliklerle” giderek tekelleşen ÇUŞ’larda vücut bulan küresel bir sistem oluşturmaktadır. Bu sistem, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Uluslararası Tahkim, G-20 gibi uluslararası karar alma aygı ve platformları tarafından koordine ve sevk edilir. Ve bu sistem, yeryüzü zenginliklerinin bir avuç hiper-zenginin elinde toplanırken milyarlarca insanın açlık sınırında yaşaması anlamına gelmektedir.

Bugün Microsoft patronu Bill Gates’in kişisel serveti, örneğin, 82 milyar doları bulmaktadır.[30] “Dünyanın en zengin adamı” olma konusunda onunla yarışan Meksikalı Carlos Slim ise 79.6 milyar dolara hükmetmektedir.[31]

Bu tahayyül-ötesi servetler, pek çok yoksul ülkenin gayrısafi hasılasından fazladır: Dominik Cumhuriyeti: 50 milyar 874 milyon dolar; Guatemala: 40 milyar 773 milyon dolar; Etiyopya: 30 milyar 941 milyon dolar; Tanzanya: 22 milyar 434 milyon dolar; Senegal: 12 milyar 657 milyon dolar; Eritre 2 milyar 254 milyon dolar…[32]

Yanısıra, dünyada 2 milyar 800 milyon insan günde 2 dolarla yoksulluğun, 1 milyar 200 milyon insan ise 1 dolarla açlığın pençesinde yaşıyor… Bunun somut sonucu, her gün 34 bin çocuk ile 15 bin yetişkinin açlıktan ölmesidir…

Şu hâlde günümüzde emekçilerin ilk defa tüm “ulusal” niteliklerinden soyunup uluslararasılaştığı söylenebilir. Bir avuç Çokuluslu Şirket dünyanın doğal kaynakları ve işgücü üzerinde çelik pençesiyle hükümranlık kurmuştur.

Buna karşılık, emekçiler, mücadelelerini eşgüdümleyebilecekleri, onca gereksinim duydukları uluslararası koordinasyon mercilerinden yoksun olmanın yanı sıra, ulus, etnisite, kültür, din, mezhep, cinsiyet, yaş, taşeronluk-kadroluluk, sektör, örgütlülük… vb. temelinde parçalanmış durumdadır. Bu parçalanma, artık küresel bir gövde oluşturan işçi sınıfının birlikte davranabilmesini engelliyor. Bu ise, yeryüzünün çeşitli bölgelerinde sık sık tanık olduğumuz/yaşadığımız antikapitalist patlamaların sonuçsuz kalmasına, giderek manipüle edilmesine (Arap Baharı, Turuncu Devrim vb.) yol açıyor.

Dünya nüfusunun büyük bölümünün bir avuç çokuluslu şirketin tahakküm ve sömürüsü altında ölüm-kalım sınırında sıkıştığı bir ortamda emekçilerin savaşımlarını bölgesel ve uluslararası düzlemde ortaklaştırmaları hayatî önem taşıyor, oysa…

3 Aralık 2014 09:22:42, Ankara.

 

N O T L A R

[1] 12 Aralık 2014 tarihinde Kızılay AKA-DER’de yapılan konuşma… Newroz Yıl:8, No:264, 2 Mart 2015…

[2] V. İ. Lenin, Seçme Eserler, C:1, s.467-468.

[3] Bkz. Warren F. Kuehl, “Concepts of Internationalism in History”, Peace & Change, Haziran 1986, c.11, 2: 1-10.

[4] “Feminism vs. Marxism: Origins of the Conflict”, Workers’ Vanguard, 10 Haziran 2011 (özgün makale Women and Revolution’un Bahar 1974 tarihli 5. Sayısında yer almaktadır.) http://www.icl-fi.org/english/wv/982/ysp-feminism.html

[5] Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Parti Manifestosu, https://www.marxists.org/turkce/m-e/1848/manifest/kpm.htm

[6] Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Parti Manifestosu, https://www.marxists.org/turkce/m-e/1848/manifest/kpm.htm

[7] John Bellamy Foster, “Marx and Internationalism”, http://monthlyreview.org/2000/07/01/marx-and-lnternationalism/

[8] Kevin Anderson, “On the Dialectics of Race and Class: Marx’s Civil War Writings, 150 Years Later”, http://www.internationalmarxisthumanist.org/articles/dialectics-race-class-marxs-civil-war-writings-150-years-kevin-anderson

[9] John Bellamy Foster, “Marx and Internationalism”, http://monthlyreview.org/2000/07/01/marx-and-lnternationalism/

[10] Karl Marx, Kapital, C.1, bölüm 31.

[11] Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Parti Manifestosu, https://www.marxists.org/turkce/m-e/1848/manifest/kpm.htm

[12] Akt. J. B. Foster, “Marx and Internationalism”, http://monthlyreview.org/2000/07/01/marx-and-lnternationalism/

[13] J. B. Foster, “Marx and Internationalism”, http://monthlyreview.org/2000/07/01/marx-and-lnternationalism/

[14] Karl Marx, Kapital, C.1, bölüm 10, 7. Kısım.

[15] Michael Löwy, Fatherland or Mother Earth? Essays on the National Question, Londra, Pluto Press, 1998, s. 28.

[16] Akt. Kevin Anderson, “On the Dialectics of Race and Class: Marx’s Civil War Writings, 150 Years Later”, http://www.internationalmarxisthumanist.org/articles/dialectics-race-class-marxs-civil-war-writings-150-years-kevin-anderson

[17] Marx’ın Karl Kautsky’ye 7 Şubat 1882 tarihli mektubu. Marx-Engels Correspondence 1882, Nationalism, Internationalism and the Polish Question, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1882/letters/ 82_02_07.htm

[18] Richard P. Applebaum, Theories of Social Change, Markham Publishing Co., Chicago, 1970, ss. 90-91.

[19] V. İ. Lenin, Sovyet İktidarı ve Dünya Devrimi, Türkçesi: Ferit Burak Aydar, Agora Kitaplığı: 260, Nisan 2010.

[20] V. İ. Lenin, Collected Works, cilt.XXII, ss.355-356.

[21] Alex Callinicos, “Marxism and the National Question”. Chris Bambery (ed.), Scotland: Class and Nation, Bookmarks, Londra, 1999.

[22] Troçki ve çevresinin 1938’de kurduğu, Troçkist partileri kapsayan Dördüncü Enternasyonal ise kitleselleşemeyecek/ kurumsallaşamayacaktı.

[23] “Brief History of Marxist Internationalism”, http://www.newyouth.com/index.php?option=com_content&view =article&id=118&Itemid=6

[24] “Brief History of Marxist Internationalism”, http://www.newyouth.com/index.php?option=com_content&view =article&id=118&Itemid=6

[25] “Komünist Enternasyonal kongrelerinin ve Yürütme Komitesi’nin bütün kararları, üye bütün partiler için bağlayıcıdır. Şiddetli iç savaş koşullarında faaliyet yürüten Komünist Enternasyonal, İkinci Enternasyonal’den çok daha merkeziyetçi bir tarzda örgütlenmelidir. Komünist Enternasyonal ve onun Yürütme Komitesi, doğal olarak, çalışmalarının her alanında, tek tek her partinin mücadele ettiği ve çalışma yürüttüğü farklı koşulları dikkate almalı ve bütün partiler için bağlayıcı kararları ancak bu tür kararların mümkün olduğu meselelerde benimsemelidir.” (Vladimir İlyiç Lenin, Komintern-Komünist Enternasyonal, Türkçesi: Ferit Burak Aydar, Agora Kitaplığı: 325, Nisan 2011.)

[26] Science Dergisi, 230: 997, 1985. Aktaran “Proletarian Internationalism”, http://www.marxists.org/ history/etol/intl.htm.

[27] Buna karşılık, başka ülkelerin işçi sınıflarının Türkiye’nin ulusal kurtuluş hareketi ve emek mücadelesiyle dayanışmasının pek çok örneği vardır. Ancak bunlardan belki de en çarpıcısı, savaşa karşı çıkan Yunan komünistlerinin İzmir-Balçova’da Yunan işgal ordusu tarafından kurşuna dizilişidir: ; “Sovyet Devrimi’nin de etkisiyle bütün dünyada kendisini hissettiren sosyalizm, Yunanistan’da da önemli bir taraftar kitlesine sahiptir. Yunan Komünist Partisi, 1919’da başlayan Anadolu işgaline karşı Yunanistan’da büyük bir direnç gösterir. Bu eylemler sonucunda “vatana ihanetten” yargılanan yüzlerce Komünist Parti üyesinden 117’si “Kardeşime kurşun sıkmam” “Anadolu’nun işgali emperyal bir oyundur,” dedikleri ve bu görüşlerinde ısrar ettikleri için Atina’da kurşuna dizilerek katledilirler.

Fakat İşgal Kuvvetleri’nin Anadolu’yu işgalini engelleyemezler. İngiliz ve Yunan Orduları ile İzmir’e çıkan 200’ü aşkın Komünist Parti üyesi, o dönemde İşgal Kuvvetleri Komutanlığı’nın merkezi de olan İnciraltı Sahili’nde aynı direnişi gösterirler ve yayınladıkları “Zito i Epanastasis” (Yaşasın İsyan) adlı Manifesto ile işgale karşı çıkışlarını sürdürürler. ‘Vatana İhanet’ suçu ile açılan davalarda yargılanan 200 sosyalist asker, görüşlerinde ısrar ettikleri için, 1921 senesi Ocak ayının ilk günü İzmir’de İnciraltı Sahili denilen bölgede Yunan askerleri tarafından kurşuna dizilerek katledilirler. (Ömer Anar, “İzmirlilerin Kalplerine Gömülen Sosyalist Yunan Askerleri”, 27 Ekim 2014… http://www.birgun.net/news/view/izmirlilerin-kalplerine-gomulen-sosyalist-yunan-askerleri-baris-ve-dostluk-icin-olduler/7793)

[28] “İşçilerin Bölünmesi Patronlara Yarıyor”, http://www.ntvturk.com/demokrasi/12276-iscilerin-bolunmesi-patronlara-yariyor.html

[29] O. Murat Koçtürk, Meral Eker, “Dünyada ve Türkiye’de Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları ve Çok Uluslu Şirketlerin Gelişimi”, Tarım Ekonomisi Dergisi, 2002, 18(1): 41.

[30] “Breaking Down Bill Gates’s Wealth, The Wall Street Journal, 19 Eylül 2014, http://blogs.wsj.com/moneybeat/2014/09/19/breaking-down-bill-gatess-wealth/

[31] “Mexico’s Carlos Slim Reclaims World’s Richest Man Title From Bill Gates”, Forbes, 15 Temmuz 2014, http://www.forbes.com/sites/doliaestevez/2014/07/15/mexicos-carlos-slim-reclaims-worlds-richest-man-title-from-bill-gates/

[32] Tam liste için bkz. “Ülkelerin GSYİH’ya (Nominal) Göre Sıralanışı”, Vikipedi, http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%9Clkelerin_GSY%C4%B0H’ya_(nominal)_g%C3%B6re_s%C4%B1ralan%C4%B1%C5%9F%C4%B1

Benzer Yazılar