TRABZON KOKMAK

Kazım Demir

Rum Hemşehrim ve Ben

Bir Aralık günü. Ankara buz kesmiş. Sokaklarda dolaşmak mümkün değil. Ulustan Havaş otobüsüne binip Esenboğa havaalanına gitmeye çalışıyorum. Ellerim dondu. Ayaklarım buz kesti.
İlk defa uçağa bineceğim. İçim kıpır kıpır. Soğuk canımı yaksa da uçuyorum sanki. Uçağa bindim. Cam kenarına oturdum. Hayallere daldım. En çok sevdiğim şeydir, düş kurmak. Düşler içinde yaşamak. İstanbul’a indim. Libya’ya gideceğim. Yunan Olimpik Havayolları’nın yerini buldum.
Benim gibi üç kişi daha bekliyor. Birbirimizi tanımıyoruz. Orada tanıştık. Gerekli işlemlerimizi yaptık .Uçağa binip havalandık.
Çanakkale taraflarından geçerken birden alçalmaya ve sanki düşecekmişiz gibi yalpalamaya başladık. Yüreğim sanki yok oldu. Donup kaldım. Etrafıma baktım. Benden başka herkes sakin. Atina üzerinden Bingazi’ye gideceğiz. Atina’ya indik.

”RUM, ERMENİ, GAVUR”

Havayolu emekçileri grev kararı almışlar. Tüm uçuşlar iptal edilmiş. Alan insan kalabalığı ile dolu. Ne zaman grev bitecek, ne zaman uçacağız, kimselerin bilgisi yok. Atina merkezde bir otele Hotel Felix’e yerleştirildik. Yanlış anımsamıyorsam saat 15:00 cıvarı. Otele kayıtlarımızı yaptık, eşyalarımızı bıraktık. Receptionda çalışan kız İstanbul’dan gönderilmiş bir ailenin kızı. Çok güzel Türkçe konuşuyor. Adı Eleni.
Nereleri gezebileceğimizi sorduk. “Beyoğlu’na çok benzeyen Sintagma meydanı var orayı gezebilirsiniz, ayrıca burada en az bir hafta kalacaksınız. Daha gezecek çok yeriniz olur” dedi.
Taksiye bindik. Sintagma meydanına yakın bir yerde indik. Korkuyorum. Bilinçaltımda hep küçükken bize söylenen “Rum, Ermeni, gavur” sözcükleri aklıma geliyor. Karabasan gibi.

Gezerken gözüm hep çevremde. Bir “Rum” gelecek ve bizim başımızı kesecek. Bizi öldürecek. Paramızı çalacaklar. Yaklaşık üç saat dolaştık. Korktuklarımın hiç birisi olmadı. Biraz daha güvenle etrafıma bakmaya, şehri gözlemeye başladım.
Yürüyerek otele gitmeye karar verdik. Parlamento binasına geldik. Askerler nöbet değiştiriyor. Ayakkabılarındaki püskülleri gördüm. Onları izlemeye başladım. Çok beğendim. Sokaklarında mandalina ağaçları vardı. Çok severim. Alabilir miyim diye düşüncelere daldım. Bu kadar kalabalık insan içinde kimsecikler uzanıp bir tane bile almıyordu. Tenha bir yere geldik. Hemen fırlayıp bir kaç tane aldım. Ceplerime koydum. Oh be, başardım.

 

BANA TRABZON’U ANLAT

Otele geldik. Noel kutlamaları var. Herkes eğleniyor. Lobide oturduk. 70 yaşlarında bir adam sürekli bana bakıyor. Birine benzetti sanırım diye düşündüm. Hep öyleyiz ya. Adam bir kaç dakika sonra yanıma geldi. Güzel bir Türkçe ile “merhaba” dedi. Nereli olduğumu sordu. Trabzon dedim. Oturmak için izin istedi. Oturdu.
“Bana Trabzon’u anlatabilir misiniz” dedi. Bir Rum! benden niye Trabzon’u anlatmamı istiyor? Niye dedim. “Ben Trabzon’luyum” dedi. Baktım. Dili benzemiyor. “Anlatayım” dedi. “Ben mübadilim” dedi. Hiç duymamıştım. İstanbul’dan gidenler olduğunu biliyordum. Fakat Trabzon’dan gidenler olduğunu bilmiyordum. Ayrıca bir “Rum” ve Trabzonlu!
Yaklaşık bir saat sohbet ettik. Bana insanı anlattı. Hoşgörüyü, barışı anlattı.

”TRABZON KOKUYORSUN”

O anlatıncaya kadar, ben Trabzon’u hiç bilmediğimi öğrendim. Evine davet etti. Bir gün sonrası için randevulaştık. Gelip beni otelden alacağını söyledi. O gece uyuyamadım. Bu insanlara yapılanların suçlusu olduğumuzu bu suçun hepimize ait olduğunu düşündüm.
İnsanlığımdan utandım. Sabah sözleştiğimiz saatte geldi. Çıktık.Atina’yı gezdirdi bana. Hep o anlattı. Ben sustum. Konuşacak sözcüklerim yoktu. Konuşacak gücüm yoktu. Belki de bir şeyler söyleyecek cesaretim yoktu. Evine gittik.
Pire’de çok şirin bir yer. Karısı kapıyı açtı. Sanki bizim köydeki eve gelmiştim. İki kapısı vardı. Bandisder, badoma aynıydı. Mutfak ve iki oda. Odaların altında bizim köylerde ahır burada depo olarak kullanılan bir bölüm. Duvarda kemençe.
Aslında yabancı olmadığımızı, köyde komşumuz olduğunu , acılarımızın ortak olduğunu anladım.
Bu acıyı yaşatanlara ağız dolusu küfürler ettim. Aramızda sır kalsın diye bana Trabzon’da sevdalandığı kızı anlattı.
İhtimenayı sordu. Visera’nın ışıkları hala yanıyor mu dedi. Ayasofya müzesini, Atapark’ı sordu. Anlattı. Bana beni anlattı. Bana yaşadığı acıyı değil özlemini ve sevdasını anlattı. Tek isteğinin ölmeden önce Trabzon’a gelip horon etmek olduğunu söyledi.
Sarıldı bana, kokladı beni, “Trabzon kokuyorsun” dedi.