TRAJİK BİR SÜRGÜN HİKAYESİ (PONTOS)

Vahit Tursun

Pontos halkının trajik sürgün hikâyesinin bir aile örneğinde mikrografisi

Tarih 1878, Osmanlı-Rus savaşı yaşandığı sıralarda ailemiz, trajik bir hayat serüveninin henüz ilk adımını atmıştı. İnsanlarımız, sürekli yaşadıkları güvensizlik hissi, malından mülkünden olma korkusu, yerinden yurdundan edilme tehlikesinin altında hayli yıpranmışlardı.

Bu nedenle ailemiz, akraba ve komşularımızla birlikte, ata toprağı Gümüşhane’yi terk etmek zorunda kalmışlardı.

 

Dedem Palapanidis’in doğduğu yer olan Gümüşhane’nin küçük bir köyü olan Demirciköyü hakkında, tarifi imkânsız bir nostaljiyle konuşurken, bana anlattıklarını iyi hatırlıyorum: çocukluk yıllarının yaramazlıklarını, hayvanları gütme hevesini, insanların saatlerce tarlada yorulmadan nasıl çalıştıklarını anlatırdı. Ailesi çiftçiydi. Ancak komşularının büyük bölümü, bölgede faaliyet gösteren maden ocaklarında çalışırken, bazıları Trabzon’a ve bazıları da Rusya’ya gurbete çıkmışlardı. Köyün içindeki bir tepenin doruğuna inşa edilmiş Profit İlia’nın kilisesinin yanı, hem köylerinde yaşayan Müslümanların hem diğer köy ahalisinin, bayram havasında buluştukları yer oluyordu; çünkü orada güncel sorunlarını unutuyorlardı.
Dedem bana aile serüvenimizi anlatırken, şöyle devam etmiş; “Her şey değişmeye başlamıştı… Korku denen şey, Rumların yüreğinde yuvalanmaya başlamıştı. Birçok tarlamız elimizden alınmış, Kafkaslardan gelen Müslümanlara verilmişti. Devlet daha çok vergi istiyordu bizden. Bazı komşularımız, vergi yüzünden borç altına girmiş, daha sonra ödeyemediklerinden dolayı, hayvanlarını tamamen kaybetmişlerdi. Bu gibi sorunlar yetmiyormuş gibi, birde soyguncu çeteler müptela olmuştu köyün başına… Onlara karşı koyduğu için, Kharonos’un Kotso’yu öldürmüşlerdi. Sadece bizim köy için geçerli değildi bu sorun. Komşu köyler de, aynı müptelaya kapılmışlardı. Müslümanlar her geçen gün, biraz daha saldırganlaşıyorlardı. Artık çok önemsiz bir olayı dahi fırsat bilip, düşmanca davranmaya ve sorun yaratmaya çalışıyorlardı. Her olay, işbirliği yapmışçasına, köyden sürülmemizin zeminini hazırlıyordu.

Nihayet göç zamanı geldi çattı. Toplu halde köyü terk etmeden önce, kadınlar fırınları ateşliyor, hamur yoğuruyor, peksimet ve kurabiye pişiriyor, varil ve tenekelere tereyağı ve peynir dolduruyorlardı. Erkekler de çuvallara buğday ve un dolduruyor, yürekleri cız ederken hayvanlarını kesip büyük kazanlarda pişiriyor, kavurma yapıyor, büyük varil ve küplere dolduruyorlardı.

Kilisemizdeki son ibadette, hüzün ve ümitsizlik hâkimdi. Herkes oradaydı. Titrek ellerle son mumlarını yakıyorlardı.

Dönemin milliyetçilerinin trajik oyunları sonucunda, Demirciköylüler, soydaşlarının uzun yıllar önce yaşadıkları aynı sorunlardan dolayı kaçıp sığındıkları Kars’a doğru yollandılar. Ailem, seyrek bir köy olan Sidiskom köyüne yerleşti. Ancak orada da artık huzur yoktu. Her yerde anarşi hâkimdi. Buna rağmen köylüler, ailemi çok hoş karşıladılar. Bizi misafir ettiler. Fakirlik ve çilelerini bizimle paylaştılar. Sonrasında sorunlar tekrar başladı. Bu defa Türk askerlerinin sık sık devriyeleri… Kürt çetelerinin saldırıları… Sürgününün yaşam koşullarıyla, bu yerin hassas durumu, kaderimizle birleşmişti. Öldürmeler… katliamlar… Rumları yok etme planları… ve yine göç…
Neticede, bu misafir kabul etmeyen yere (Gürcistan / Çalka) göçmek zorunda kaldık. Annem hep, bir gün ortalığın yatışacağı ve biricik vatanına, doğduğu köyüne geri 
döneceği ümidiyle yaşıyordu. Fakat o günü beklerken, ölüm gelip bulmuştu onu.” ve bu hikâyesi bittiğinde, ikimiz de gözyaşlarına boğulmuş, birbirimize sarılmıştık.

Dedemin anlattıklarını ben yaşamamıştım. Ancak aile serüvenimizden hayli etkilenmiştim. Ben 1915 yılında burada, Çalka’da doğdum. Annemin de dediği gibi; “yaban ellerde”. Ancak dedemin anlattığı, ailemizin trajik hayat serüveni devam ediyordu.

Yeni bir göç dalgası daha
Yıllar sonra, 1922 yılında, Karadeniz Rumları, doğup büyüdükleri vatanlarını terk etmek zorunda bırakıldı. Anavatanımız Karadeniz’den buraya sürgün gelenlerden geriye kalanlar da, bu defa Yunanistan’a göçmek zorunda kaldılar. Biz ve civarda (Rusya-Gürcistan) bulunan hemşerilerimiz de, daha iyi bir yaşam, daha sürgün yaşamamak ve daha fazla acılara katlanmamak için, bu göç dalgasını da izlemek istedik.

Gemiyi kaçırdık
Nihayet göç zamanı geldi çattı. Yunanistan’a gemi ile gidilecekti. Herkes, Batum Limanı’na toplanmıştı. Yığınlarca insan “kurtuluş gemisini” beklerken, biz de aralarında aç, susuz ve yaşamın kovaladığı insanlar olarak, kaderin bizim için hazırladığı yeni ve daha trajik oyunun farkında bile değildik. Günler geçiyor, ancak bizi kurtuluşa taşıyacak gemi bir türlü gelmiyordu. Bir ara babam (Savas Palapanidis), köyden gidip öküz ile atımızı alıp gelmeyi tasarlamıştı. İllâ da, “Elimizde, hayatımızı yeniden inşa edecek bir şeyimiz olsun” diye tutturmuştu. Günlerdir gelmeyen gemi, hemen mi gelecekti? Gemi gelesiye, geri döner diye düşünüyordu. Annem (Ağapi Palapanidu) ve amcam Fotis, babamı ne kadar bu düşüncesinden vazgeçirmeye uğraştıysalar da, becerememişlerdi. Her ne kadar ona; “gemiyi kaçıracak, buralarda kalacaksın” dediyseler de, o kararını vermişti. Ben de onunla gitmek istedim. Yedi yaşımda olmama rağmen, sevgili babamın çektiği çileyi ve işkenceyi üzerimde hissedebiliyordum. Annemin itirazlarına rağmen, beni de yanına alarak, öküz ve atımızı almak için köye doğru yola koyulduk. Gidiş ile dönüşümüz tam dört gün sürmüştü. Geri limana döndüğümüzde, bizi Yunanistan’a götürecek olan gemi, çoktan limandan ayrılmıştı. Bizim dışımızda, annem dâhil bütün aile ve akrabalarımız, başka bir gemiyle arkalarından gideriz düşüncesiyle, gemiye binmiş gitmişlerdi. Ne var ki, bu gelen gemi son gemiydi ve bizim gibi gemiyi kaçıran hemşerilerimizin ufak tefek söylentilerine rağmen, bir daha hiç gemi gelmemişti.

Yollar kapandı
Aylar yıllar geçiyordu ve ben, bir gün annemle buluşup kucaklaşacağımız günü bekliyordum. Ancak artık imkânsızdı. Çünkü yollar yeniden kapanmıştı.
Biliyorsunuz, halkların kaderini bir avuç politikacı tayin ediyor ve Karadeniz halkı bunun örneğini yaşadı. Yaratılan acıları iliklerine dek hissetti.

Daha sonraları, kaçırdığımız son gemi ile Yunanistan’a doğru yola çıkmış hemşerilerimizden, yolculuk esnasında baş gösteren açlık ve hastalıktan dolayı, birçoklarının Yunanistan’a varmadan yolda öldüğünü duyduk. Konsolosluğa ne kadar gittiysek, annem hakkında haber alamadık. Acaba annem de ölmüş müydü? Zamanla, ölmüş olabileceğini kabullenmiştik. Ya da, bir daha kavuşamayacağımız gerçeğini kabullenemediğimizden dolayı, annemi beynimizde öldürmüştük.

Annem yaşıyordu
Altmışlı yıllarda, yeniden yollar açıldığında, Yunanistan’dan ziyaretçiler gelip gitmeye başlamıştı. O sıralar, bazı hemşerilerimizden annemin yaşadığını öğrendik. Bizimle karşılaşacağı mucize günü bekliyordu. O bizi beyninde bile öldürmemiş, aksine yaşatmaya çalışmıştı. Her an “Acaba biricik oğlum Aleksi yaşıyor mu” diye düşünüyordu. Ancak biz, her şeyimizi bırakıp, hemen Yunanistan’a gidemezdik. Acılarla dolu bir hayatı, dişimize tırnağımıza takarak yaşamaya çalışmıştık. Dünyamızı yeniden inşa etmeye uğraşmıştık. Her şeye rağmen, yaşamak, nefes almak güzeldi. Nasılsa yollar açılmıştı. Bu nedenle, malımızı mülkümüzü satıp, bir daha buralara geri dönmeyecek şekilde gitmeliydik.

Annemin adresini öğrendiğimiz günden itibaren, onunla yazışmaya başladık. Bize gelen mektupları, bir annenin gözlerinden akan, acı, hüzün ve mutluluğun harman olup yarattığı gözyaşı mürekkebiyle yazılıydı sanki. Mektubunda anlattığına göre; Yunanistan’a gittiklerinde, uzun bir süre Atina’nın Pireas semtinde kurulmuş göçmen çadırlarında yaşamışlar. Daha sonra Selanik’in Stavropoli bölgesine gönderilmişler. Ancak burayı beğenmeyip, birçok kişiyle birlikte, anavatan Karadeniz’i hatırlatacak bir yer aramaya çalışmışlar, sonunda Kilkis’in P.Ağioneri köyüne yerleşmeye karar vermişler.

Kader ya bu, 1967’de Yunanistan’da cunta iktidarı ele geçirince, yollar yeniden kapandı. Bir kez daha yollarımız kesilmiş, hayat bize son oyununu da oynamıştı.
Nihayet Yunanistan’a göçebildim
1974 yılında, Yunanistan’da cunta devrildi ve ülke yeniden demokrasiye dönüş yaptı. Daha sonra yollar yeniden açıldı. Annem halâ yaşıyordu. Sanki beni görmeden, beni kucaklamadan, son göçünü yapmak istemiyor, var gücüyle hayata sarılmaya çalışıyordu. Ancak ben de, son yolculuk ve son göç için gereken bütün hazırlıklarımı, 1981 yılının yaz aylarında tamamlayabildim. Ancak o zaman ve artık 66 yaşıma girmiş bir ihtiyar olarak, beni geçmişe ve geleceğe taşıyacak, çocukluğumda doyamadığım annemin sıcak kucağına atacak yolculuğu gerçekleştirebildim.

 

Çeviren: Vahit Tursun

http://romeyika.com/index.php/tr/anasayfa/2-makaleler/12-trajik-surgun-hikayesi