TURABDİN’DE BİR ASUR KÖYÜ AZAH’IN (İDİL) AKIBETİ

Prof. Dr. Mixayel Abdalla (Poznan Üniversitesi, Polonya)

Çeviri: İrfan Erol

Redakte: Jan Beth-Şawoce

Kısa bir tarihçe

Azah, Türkiye’nin güneydoğusunda, Dicle kıyısındaki Cizre’nin (Gziro) 28 km batısında büyük bir köydür. Batısında ve kuzeyinde çok sayıdaki köyleriyle Turabdin bölgesi, doğusunda ise geniş bir düzlük uzanır.

Azah, 1915’te, 400 adet çok kuşaklı Hıristiyan aileye ev sahipliği yapmaktaydı. 16 ruhbanlı 8 kilisesi vardı. Etrafı üzüm bağları, incir bahçeleri[1] ve 19 Asur köyü ile çevriliydi. Bu köylerin en büyüğü 200’den fazla çiftliğin bulunduğu Ësfës [Isfıs] köyüydü.[2]

Bu yerleşim biriminin modern zamanlarda bilinen en eski ismi Beth-Zabday’dır (Kısaca Ba-Zebde).[3] Muhtemelen Semitik “zebda” (tereyağı) kelimesinden türemiştir ve “tereyağı diyarı” anlamına gelmektedir. İngiliz arkeolog H. A. Layard, Hakkâri bölgesinde (Azah’ın doğusunda) eşsiz pürüzsüzlükteki parlayan yüzeyleriyle “tereyağı kayaları” olarak anılan kayalar gördüğünü yazmıştır. Buranın kadim sahiplerinin her baharda tanrıya armağan olarak buraya yağ bıraktıkları söylenir.[4] “Tereyağı diyarı” adı, belki de İncil’deki “süt ve bal ırmaklarının aktığı ülke” ifadesinden türetilmiştir. Fakat bu ismin, İÖ 900-800 yıllarından kalma Asur kaynaklarında anılan Asihu’dan geldiği ve dahası Azah’ın gerçekte bu ikincisinden türediği de gözden uzak tutulamaz.

Yunanlı Ptolemaios[5] ve Romalı Ammianus ve Marcellinus[6] gibi kadim tarihçiler Ba-Zebde’den bir kale olarak bahsederler. İS 360’ta [Pers kralı] II. Şapur (309-379) tarafından ele geçirildi.[7] Geleneğe göre, Hıristiyanlık, Bazebde bölgesine [Havari] Aziz Tuma’nın ikizi olan Aziz Adday (Taddeus)’ın öğrencisi Mar Mari tarafından getirilmiştir. Mšiha Zha, “Erbil Vekayinamesi”nde (yaklaşık İS 4. yüzyıl) Bazebde’nin ilk piskoposu olarak İS 120’de yaşayan Mazra’yı anmaktadır. Erbil’in başkentini oluşturduğu Asurların Adiyabenos [Hadyab] eyaletinin[8] kronolojik olarak ikinci piskoposu olan Šamšun [Samsun] tarafından kutsanmıştır. Pers ve Arap ülkelerindeki manastırların Asur kurucularının ve pederlerinin kısa bir tarihi olan “Erdemlikler Kitabı”nda (9. yüzyıl ortaları) Yesu’ Dnah da Bazebde’den bahseder.[9]

Bazebde, Arap kaynaklarında 7. yüzyıldan sonra görüldü. İS 640’ta Halife Ömar Ibın al-Hattab devrinde ‘Iyad Bin Ğanam kumandasındaki Arap birlikleri Bazebde’ye ulaştı ve orayı savaşmaksızın aldılar.[10] Yaqut al-Hamawi orayı Bazabda adı altında, Dicle’nin batı yakasında, Cizre’nin karşı tarafında yer alan bir köy olarak tasvir etmektedir. [11]

Azah’ın daha sonraki tarihi karanlıktır. Anglikan ruhbanı George P. Badger bu köyde 160 ailenin yaşadığını ve 1832’de Kürtlerin yaptığı çok sayıda saldırıya maruz kaldığını yazmıştır. Bu dönemde öldürülen insanlardan biri piskopos ‘Abdannur’dur, köy sakinlerinin birçoğu saldırganlar tarafından esir alınmıştır.[12] 19. yüzyıl sonlarında bile “şehir” o kadar harap edilmişti ki, seyyahlar, onun geçmişindeki zenginlikten eser görebilecek durumda değillerdi. Bu dönemde Azah’ın, çevresindeki Hıristiyan köylerine yapılan saldırılardan elde edilen yağma sayesinde hızla büyüyen Cizre lehine önemini kaybettiği düşünülmektedir.

Maalesef çok az yazılı materyal kalmıştır. Bununla birlikte Azah’ın saldırganlara karşı kahramanca savunmasını anlatan en azından bir elyazması okunabilir durumda korunmuştur.[13] Çeşitli kaynaklarda, Asurların Birinci Dünya Savaşı´nda güneydoğu Türkiye’de yaşadıkları trajediye değinen birçok anlatı vardır. Bunlar, tanıklar veya savunma stratejisine katılan kişiler tarafından Süryanice veya Arapça olarak günlükler şeklinde kaleme alınmışlardır. Azah halkının göçüyle ilgili elinizdeki makale bu elyazmalarına ve çeşitli diğer kaynaklara dayanılarak yazılmıştır.[14]

Birinci Dünya Savaşı Sırasında Azah

Türkler ve Kürtler tarafından Hıristiyanlara karşı gerçekleştirilen ve Azah örneğinde 1914 Ağustosundan 1922 Nisan ortalarına kadar devam eden soykırıma karşı etkili bir savunma gerçekleştirmiş az sayıdaki Asur köylerinden biri Azah’tır. Bu bölgede aile ve aşiret ilişkileriyle bağlılıkları her zaman güçlü olmuştur. Bölgede Kürtler çoğunluktaydı. Devlet dininin –İslâmın, takipçileri olarak Kürtler, Hıristiyanları yok etmeleri veya evlerinden kovmaları ve mallarına elkoymaları için kendilerini birçok kere açıkça desteklemiş olan yetkililere güvenebilirlerdi. Kürt liderlerinin devlet yetkililerinden, “inançsız gavurları” cezalandırmak, evlerini yağmalamak, çocuklarını kaçırıp müslümanlaştırmak için izin istediği durumlar olmuştur. Gerektiğinde yerel Türk yöneticileri ve subayları yağmadan pay sözüyle satın alınıyorlardı. Bu tutum, Azah halkına karşı savaşta aldıkları çok sayıdaki yenilgiyle izah ediliyordu. Hıristiyan komşularını yok etme planlarının gerçekleştirilmesi için en iyi koşullar, paradoksal olarak, barış zamanında ortaya çıktı.

Çatışmanın kaçınılmaz olduğunu farkeden Azah sakinleri köyü bir kaleye dönüştürdüler. Azah’ı, top kuleleriyle tamamlanan sağlam bir duvarla çevrelediler ve bir yer altı tünel sistemiyle tek tek evleri birbirine bağladılar. Mükemmel örgütlenmeleri ve son derece yüksek dayanışmalarıyla Azahlılar, topları ve ağır silahlarıyla kendilerininkiyle karşılaştıralamayacak ölçüde iyi silahlanmış ve bazı durumlarda savunmacılardan on kat daha fazla olan Tük birlikleri ile onların müttefiki Kürt aşiret savaşçılarının saldırılarını savuşturmayı, zorlu kuşatmalarına karşı ayakta kalmayı başardılar.

Müttefikler: Türk yerel yetkilileri ve Kürt aşiretleri

Köyün kuşatılmasından kısa süre sonra, Türk ordusuyla düzensiz Kürt birlikleri Azah’ın kolayca düşürülemeyeceğini anladılar. Kuşatılanlar, bir ittifak tertipleyerek, özellikle destek araçlarından yoksun olan Azah sakinleri çevredeki Kürt köylerine gece baskınları yaptılar. Bu baskınların [Kürtlere] çok kayıp verdirdiği ileri sürülmüştür. Azahlı Asurlar, bu bakımdan, tarihi kaynaklara göre daha önce Asurlara karşı benzer şekilde hareket etmiş olan Kürtlere benzeyeceklerdi. Fakat Asurlar örneğinde bu, her zaman başvurulan bir pratik değildi, mevcut durumun bir ürünüydü.

Türk subayları 1916 Haziran başlarında Azah’ın 20 km güneyindeki Bafayya köyünde bölgedeki Kürt aşiret reisleriyle toplantı yaptılar. Oradan, bu kötü duruma çare bulmak için liderlerle tartışma önerisiyle Azah’a temsilciler gönderdiler. Azah halkı ilkin öneriyi reddetti; bunun da önceki gibi bir hile olmasından korkuyorlardı. Fakat teklifin tekrarlanması üzerine, bir miktar silahlı adamın eşlik edeceği iki delegasyonun toplantı yapması üzerinde anlaşmaya varıldı. Büyük bir grup, 13 Temmuz sabahı toplantı amacıyla yola koyulduğunda Azah’ın savunucuları köy çevresindeki yerlerini aldılar.

Toplantıda Hükümet tarafı anlaşmanın, Cizre’deki Hükümet konağında imzalanmasını teklif etti. Oraya gitme riskini alanlar Azah ruhbanlarından Gorgis Ablahad Habib,[15] Şam´un Amsih ve Gorgis Murad’dı. Bu adamlar Cizre’de sekiz gün kaldılar, yetkililerle ve Kürt reisleriyle birçok toplantı yaptılar. Anlaşmaya varıldı ve delegasyon Türk birliğinin eşliğinde Azah’a geri döndü. Azah çevresindeki askeri noktalar kaldırıldı. Eskort birliği Cizre´ye geri dönüş yolunda yöredeki köylerde yaşayan Kürtleri Azah sınırlarını geçmemeleri ve Azahlılara karşı düşmanca davranışlardan kaçınmaları konusunda uyardılar. Maalesef Kürtler çok geçmeden yeni Türk subaylarıyla yapılan zımni anlaşmayı ihlal ettiler. Önceki askeri muhafızlar Hıristiyanları kayırmakla suçlandı ve açıkça Hıristiyan karşıtı olan yeni memurlarla değiştirildiler. Yetkililerin bu tutumu, tarlalarına ve bağlarına gitmek isteyen Azahlıları engellemek için pusular kuran ve köylere yeniden saldırmaya başlayan Kürtlerin konumunu güçlendirdi.

Azah halkında demokratik öncelik[16]

Azah halkının liderinin savaşta aldığı yaralardan ölmesi üzerine yaşlılar ve ruhbanlar onun yerini alacak kişiyi seçmek için toplandılar. Seçimlerin en değerli kişiyi ortaya çıkaracağında anlaştılar. Halkın verili zorlukları içinde görevlerini tam olarak yerine getirirse bir uzatma seçeneği olmakla birlikte bu kişinin görev süresi yılın son gününde sona erecekti. Bu demokratik prosedürler, liderin, yeni yılın son gününde liderlik yüzüğünü, bütün topluluğun önünde piskoposun masasına bırakması şartını içeriyordu. Topluluk, piskoposun önderliğinde, yeni bir lider için seçimi duyuracaktı, gizli oy ve aday gösterme serbestisi garanti altına alınacaktı. Bu porsedür daima en iyi adayın atanmasıyla sonuçlanmıştır. 1917’den 1926’ya kadar yıllarca kazanan Hanna Maqsi ‘Amno olmuştur. 1926’dan sonra halk silahlarını indirdi ve köyün kontrolü o tarihten sonra köylerin ve her bir yerleşim biriminin başını atayan devlet yetkilileri tarafından devralındı.

Azah halkı, kendi seçim sistemlerinin bütün Türkiye’nin öncüsü olduğunu her zaman vurgulamışlardır. Liderin sorumluluğu; dışarıyla ilişkiler, savaş ve ittifak konularında karar alma, ve halkın etkili işleyişini garantilemeyi içerir. Azah’taki hayatın güvensizliği ve tehlikeli koşullar, karizma sahibi, akıllı, sorumluluk sahibi ve cesur bir lider gerektirmekteydi. Hanna Maqsi ‘Amno bütün bu özelliklere sahipti ve görevlerini yerine getirirken çok sayıda danışmanın yardımını alıyordu.

Kürt aşiretleriyle ikinci anlaşma

Azah halkı, 1922 kışının sonuna kadar çevredeki Kürt aşiretleri tarafından sürekli olarak rahatsız edildi. Buna rağmen Azahlılar teslim olmadılar, tam tersine saldırganlara bölgede kötü ün bahşeden çok sayıda askeri başarı elde ettiler. Yenişememe durumunun kaçınılmaz olduğunu farkettiği için ılımlı bir Müslüman dinadamı olan Cizre yakınındaki Sardahle köyünden Şeyh Nuri Azahlılarla Kürt aşiretleri arasında barış çabalarını başlattı. İlkin, Asurlara karşı en fanatik ve düşmanca tavır içinde olanların da aralarında bulunduğu Cizre ağalarıyla toplantı yaptı. Bu ağalar bölgede birkaç köyün ağasıydılar, bu nedenle otorite sahibiydiler ve yerel aşiretler arasında takipçileri vardı. Şeyh Nuri onlardan savaşa son vermelerini ve Azah halkının kendi tarlalarını ekmelerine izin vermelerini istedi. Sonuç olarak bu, Kürt köylerine yapılan saldırıları da durduracaktı. Bu saldırılar- diye vurguladı Şeyh- haklıdır; çünkü hiç kimse açlık çekmeye hazır değildir. Şeyh Nuri, Asurlarla barış yapılmasına muhalefet edenlere Azah halkının asla teslim alınamayacağını, onları altetmeye yönelik daha önceki bütün girişimlerin başarasızlıkla sonuçlandığını ve çok sayıda saldırganın hayatına malolduğunu hatırlattı.

Muhalefetlerinde ısrarlı olanları Ortadoğu halkları arasında bu tür durumlarda çok tipik olan bir yöntem kullanarak ikna etmeye çalıştı: Aşiret reisleriyle olan toplantısının olduğu yere bir kedi getirilmesini emretti. Sonra bütün pencereleri kapattı ve huzurdaki insanlara şunu söyledi: “Kedi kime yaklaşırsa kovalasın!” Odadaki insanların kötü muamelesine maruz kalan kedi çok geçmeden saldırganlaştı ve ansızın onlardan birine saldırdı. Hayvanın davranışını gören katılımcılar ateşkes yapmaya ikna oldular.

Şeyh, ondan sonra yöredeki köylerden ve Cizre´den gelen Kürtleri bir arya toplayan Owşar [Ovsar] köyündeki (Azah’ın 15 km doğusunda) büyük toplantıya katıldı. Sakin, fakat kararlı bir sesle şunları söyledi:

Ateşkese karşı çıkanlar kendilerini ve başkalarını tehlikeye maruz bırakacaklardır ve asi sayılacaklardır. Azah halkı her gece seçtikleri bir köye baskın yapmaya kararlı ve hazırdır. Çocukları açlıktan ölmekte olan bir insanı hiç kimse durduramaz. Gelin, soygunculukla değil, ekmeleri ve kendi emekleriyle yaşamaları için bu insanlara ait olan tarlaları, bağları ve bahçeleri kendilerine geri verelim!

Katılımcılar Şeyh Nuri’nin sözlerine hak verdiler. Şeyh, daha sonra, Owşar’ın yerlilerinden Süleyman adında birini, Kürt ağaları ve reisleriyle görüşme yapmak amacıyla delegasyonlarını tayin etmelerini isteğiyle Azah’a yolladı. Yola çıkmadan evvel elçiye şunları söyledi: “İlk Azahlıya rastladığında ellerini yukarı kaldır ve bağır: ‘Ben bir barış elçisiyim. Şeyh Nuri’den bir mektup getiriyorum’.” Azah halkının temsilciyi öldürecekleri ve asla görüşmeye gelmeyecekleri konusunda kendisini uyaran huzurdakilerin sözlerine aldırmadı. En zor olanı elçinin annesini teskin etmekti. Oğlunun hayatının tehlikede olduğundan korkan kadın elbiselerini parçalıyor, göğsünü yumrukluyor, ağlıyordu.[17] Şeyh ona şu vaatte bulundu: “Eğer senin oğlun öldürülürse, karşılığında, benim oğlumu öldürmene bu milletin huzurunda hak tanıyorum. Azah halkı sizin sandığınız gibi vahşi değildir. Oğlun yakında geri dönecek, beklenen sonuçla birlikte!”

Böylece elçi Azah’a ulaştı. Azah sakinlerinin cevabı olumluydu. Yaşlı adamlarlarla dinadamları hemen bir araya geldiler. 50 kişilik güçlü bir grubun görüşmeler için elçiyle birlikte Owşar’a gitmesinde anlaştılar. Hareket etmeden evvel, delegasyon üyeleri eğer geceyarısına kadar geri dönmezlerse ihanete uğradıkları ve muhtemelen öldürülmüş oldukları konusunda diğer Azahlılarla anlaştılar.

Grup ihanet ve pusu korkusu içinde yola koyuldu. Ana grubu önden gelebilecek herhangi bir sürpriz saldırıdan koruyabilmek için 200 m ileride öncü bir grup yürüyordu.

Azahlıları uzaktan gören Şeyh onları karşılamak için kalktı. Huzurdaki diğer insanlar onu izlediler. Ziyaretçilerden yanıbaşına oturmalarını istedi ve kendilerini kan dökülmesini önlemek ve anlaşmaya varmak için davet ettiğini izah etti. Azah delegasyonu düşünceyi olumladı ve kendi tarlalarını ekip-biçemedikleri için çaresizlik ve açlık nedeniyle çevre köylere saldırılar düzenlediklerini açıkladılar. Bunu duyan Şeyh, kendi adamlarına sinirli bir şekilde bağırdı: “Açlık merhamet tanımaz!”

Şeyhin adamları niyetlerinin içtenliğini göstermek için bütün delegasyona yemek hazırladılar. Yemek açık havada servis edildi ve ilkin misafirlerle Şırnak köylülerinin yemeleri istendi. Kalanlar onları takip ettiler. Şeyh, bu yemekten sonra, onurlu bir nihai saldırmazlık anlaşmasına ulaşabilmek amacıyla devlet görevlilerini Xırbe [Hırbe] köyünde bir başka toplantıya davet etti. Azah delegasyonu inisiyatifi ve konukseverliğinden ötürü Şeyh’e teşekkür etti. Eve gitmek üzere yola koyulmadan önce Şeyh, grubun bütün üyelerinin tek tek elini sıktı ve güvenli bir eve dönüş dileyerek kendilerine köyün dışına kadar eşlik etti.

Delegasyon Azah’a varınca, hemşerilerini ulaşılan anlaşma ve planlanan toplantı hakkında bilgilendirdi. Haber, genel bir rahatlama ve sevinçle karşılandı. Kararlaştırılan toplantı tarihinde Hırbe köyünün yollarının güvenliğini temin etmesi için bir keşif kolu gönderildi. Öncü grup, daha oradayken Şeyh Nuri eşliğindeki büyük bir kalabalığın kendi köylerine doğru yola çıktığını gördüler. Köyün büyüklerini haberdar etmek için hızla geri döndüler. Papaz Gorgis Ablahad Habib ve lider Hanna Maqsi ‘Amno önderiliğindeki 400 silahlı adam hemen Azah’tan ayrıldılar. Şeyh’in grubunun geçeceği yolun iki yanında sıralandılar. Heyet ulaştığında silahlarıyla havaya ateş etmeye başladılar.

İki tarafın temsilcileri çimenlerin üzerine oturdular ve görüşmeler başladı. Kürt aşiretleri adına Şeyh konuştu: “Geçmişi unutalım. Bugünden sonra, Allah’ın ve onun peygamberlerinin şahitlik ettiği üzere şeref sözü bizi birbirimize bağlasın!” Azah ruhbanı şu sözlerle cevap verdi:

Tanrının Sözü ve kilisemize adını veren onun Kutsal Anası’nın kudsiyeti bizimle olsun. Bu anlaşmayı bozmaya çalışan cezasını bizden hepimizden bulsun!”

Bu sözleri duyan Şeyh yüksek bir sesle ekledi. “Ey, beni dinleyen aşiret beyleri! Biliniz ki, anlaşmamızı kim bozmaya çalışırsa ona karşı hepimiz dikileceğiz; biliniz ki Allahın kanunlarına göre, aramıza fesat sokanı ve yaramazlık yapanı öldürmek günah değildir. Aramızda fesat ateşini tutuşturmak isteyen kişiyi öldürmeyi reddeden her Müslüman Allahın ateşinde yansın. Anlaşmanın kalıcılığını garantilemek için, ben, Şeyhiniz, ulaştığımız şeyi yıkmak isteyen kişiyi öldürmeye mecbur kalacağım!”

1915’ten 1922’ye kadar yedi yıl süren bu çatışmanın sona ermesini kutlamak için Hırbe köylüleri 200 koyun kestiler. Yiyeceklerle dolu tabaklar çiftlik avlusunda sıraya dizildi. Şeyh yemek yemek için papaz Gorgis Abdalahad Habib ile lider Hanna Maqsi ‘Amno’nun arasına oturdu. Üç lider, her temsilcinin öbür topluluktan bir temsilcinin yanına oturmasını istediler. Yemek süresince dünün düşmanları eski dostlar gibi sohbet ettiler. Yemekten sonra Şeyh, iki taraftan oluşan birleşik bir delegasyonun toplantıya katılamayan aşiret reislerine bir ziyaret yapması gerektiğini teklif etti. İlkin, Ömerki aşiretinin lideri Xalıd Mecdeldin Semo’yu ziyaret ettiler, sonra diğer aşiretlerlerin liderlerini. Her yerde sıcak karşılandılar ve görünüşe bakılırsa hepsi tarihi toplantıdan hoşlanmışlardı ve anlaşmaya uyacaklarını deklare ettiler.

Nisan 1922’de anlaşmaya varıldı. Azahlılar, iki Asur köyündeki, Kuvax [Kufah] ve Isfıs’teki yıkılmış çiftlikleri yeniden inşa etme fırsatı buldular. Azah’ın savunulması sırasında orada olan ve onun savunmasına katılan bu köylerin sakinleri kendi evlerine geri dönebildiler. Herkes onların evlerinin tamir edilmesine, yıkıntıların kaldırılmasına, tarlaların sürülmesine ve bağlarla meyveliklerin canlandırılmasına katıldı. Çiftçiler, satmak için Azah’a yeniden hayvan, yün ve tereyağı getiriyorlardı. Savaş döneminde işyerleri durgunluğa giren Azahlı ayakkabıcılar, doğramacılar, dokumacılar ve demirciler yeniden canlandılar. Azahlılar, yollarda, Cizre sokaklarında, çarşılarında ve başka yerlerde silah taşıyor, hiçbir yanlış anlaşılma ve tehditle karşılaşmıyorlardı. Tersine, yerliler onları saygıyla karşılıyordu. Azah’ta hayat tedricen normale döndü. Bu barış 1926 ilkbaharına kadar sürdü.

Yeni bir zulüm dalgası

Osmanlı devleti, I. Dünya Savaşına katılmış olmasının sonucu olarak aldığı yaraları sağlatmakla meşguldü. Mustafa Kemal Paşa’nın 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyetini ilan etmiş olmasıyla birlikte Anadolu vilayetlerinde kontrolü arttırmak ve düzeni sağlamak temel nitelikte görevlerden biri olarak ele alınıyordu. Bununla birlikte, Diyarbakır, Harput, Mardin ve Siirt gibi güney-doğu bölgelerine müdahale yerel nüfus içinde aşiret bağlarının kırılmasından kaçınmak için ertelenmişti.

1925’te Şeyh Said önderliğinde bir isyan patlak verdi. Merkezi otoriteler, karşılık olarak, güneydoğu vilayetlerinde sıkıyönetim ilan ettiler. 21 Mart 1925’te yayımlanan 695 sayılı kararname şunları içeriyordu:

Silahlı kuvvetler komutanının atadığı bir yetkili anılan bölgelerde idam cezası da dahil doğrudan cezalandırmada bulunacaktır.

İsyana katılmış olsun veya olmasınlar, anılan bölgelerdeki bütün halkın silahsızlandırılması için emir.

Ordu bölgeye gönderildi ve Nisan ayında Şeyh Said’i yakalayacak olan kişiye 1000 altın vaadedildi. Şeyh, sonunda, Kürt lider Cibranlı Qasım Bey’in ihaneti sonucu yakalandı. Şeyhin yanı sıra başka bazı isyancılar ve Kürt liderleri de tutuklandılar. İstiklal mahkemesi Şeyhin ve 47 arkadaşının idam edilerek öldürülmelerine karar verdi. Fakat tutukluların sayısı çok daha fazlaydı -yaklaşık 400. Birçok insan değişen hapis cezalarına çarptırıldılar. Bu şekilde Kürt aşiretlerinin yıkıcı egemenliği sona erdirildi ve onların egemenlik için iç savaşları dönemi son buldu. Devlet idaresi tedricen güçlendirildi ve medeni hukuk ve kurumlar inşa edildi.

20 Şubat 1926 gecesi, İbrahim Bey, Ali Bey ve Sabri Bey adlı subayların destek sağladığı Cizre komutanı ve yerel Türk birliklerinin kumandanı İshak Bey yönetimindeki Türk birlikleri Azah’ı kuşattılar. Birlikler, Azah’a çevrilmiş top ve ağır silahları da içeren modern silahlarla donatılmışlardı. Kumandan, sabahleyin, hükümet kararnamesine uygun olarak Azah’taki silahları toplamak amacıyla geldiğinı bildirdi Azah sakinlerine.

Böyle durumlarda hep yapıldığı üzere yaşlılar ve ruhbanlar piskoposlukta toplandılar. Durumu değerlendirmesinden sonra, Kürt aşiretleriyle ilgili tehlikenin geçmişte kaldığına, dahası kararnamenin yalnızca Asurlara yönelik değil, bütün etnik gruplardan silahlı kişilere yönelik olduğuna inandıklarından, hükümet kararnamesiyle uzlaşmaya ve silahlarını teslim etmeye karar verdiler. Kararname, etnik arkaplanlarına ve dinsel aidiyetlerine bakmaksızın bütün bireyler için geçerli olan kolektif bir kanunun ilk işareti gibi görünüyordu yaşlılara.

Ültimatom zamanı dolmadan bir delegasyon, beyaz bir bayrakla Azah’tan yola çıktı. Başlarında dini elbiseleriyle ruhbanlar ve diyakonlar eşlik ettiği piskopos Behnam ‘Aqrawi vardı. Kumandan, delegasyonu gerekli saygıyı göstererek çadırın önünde karşıladı. Piskopos şöyle konuştu:

Biz Asuruz, devletin garantilediği [biçimde] barış içinde ve çatışmadan uzak yaşamak isteyen, güvenilir vatandaşlarız. Soygunculara karşı ruhumuzu, onurumuzu ve mal-mülkümüzü korumak zorunda kaldığımız dönemlerin geçtiğini ve bir daha geri gelmeyeceğini umarız. Uzunca bir zamandır ellerimizde silahlar, onlarca şehirin ve köyün sakinleriyle aynı kaderi paylaşmamak için savaştık. Bugün, kanun istisnasız biçimde herkesi koruyor. Eşitlik ve adalet her yerde egemen olsun. Eğer devlet yetkilileri istiyorlarsa silahlarımızı teslim etmeye hazırız. Bundan böyle silaha ihtiyacımız yoktur.

Toplantının sonunda, kumandan, delegasyondan birliklerin köye girmesini kabul edip edemeyeceklerini rica etti. Delegasyon isteğin yerinde olduğu cevabını verdi. Kumandan, kültürlü bir adam olarak şerefinin ve dahası tartışmanın olumlu ve yararlı geçtiğinin işareti olarak köyün bitiminde delegasyona 20 m kadar eşlik etti. Çok geçmeden birliklere köye girme emri verildi. Köylülerin silahlarını toplayacakları yerlerde, ki gerçekten de toplamışlardı, direnme olmaksızın pozisyon aldılar. 1360 tüfek toplandı.

Kürt feodallerinin intikamı

Her zaman bölgede feodal ağalar olmak istemiş ve Hristiyanlar üzerinde kontrol sağlamak için çok sayıda girişimlerde bulunmuş olan Cizreli Kürt beylerin, hükümetin uyguladığı kanunun, Azah halkına geçmişteki öncelikli pozisyonunu yeniden elde etme yolunda -özellikle de Kürtler´den daha iyi ekonomik ve sosyal koşullara sahip olma konusunda- gerçek bir fırsat sunacağı düşüncesini sindirmeleri mümkün değildi. Bu nedenle Ağalar rakiplerine karşı komplolara başladılar. Gerçekdışı suçlamalarda bulundular ve bazen görevlilere büyük rüşvetler verdiler bazen de Müslümanlardaki Hıristiyanlara yönelik dinsel düşmanlığı kullandılar. Dahası, İngilizler Türk devletinin ve Müslüman dünyanın düşmanları olarak görüldüklerinden, Kürt liderler, Asurları, bitişikteki Irak’ta yaşayan Asurlarla yakın ilişki kurmuş görünen İngilizlerle ilişkilendirmeye çalıştılar.

Birinci Dünya Savaşının sonrasında Musul bölgesinde çok aktif olan Kızıl Haç [aslında Dominikan ve Anglikan Misyon kurumları], Azah halkı da dahil savaştan etkilenmiş değişik halklara yardım etti. Azah halkı minnettarlıklarını göstermek için ve görev duygusuyla bu örgüte yardımlarından ötürü teşekkür etti. Bir mektup yazıp imzaladılar. Mektup Ya´qub Suse adında bir adam tarafından götürülecekti. Mesajcı, şehir yolunda saldırıya uğradı ve öldürüldü. Suse, mektubu, ölmeden evvel, Musul´daki hayır cemiyetine vermesini ve sonra da neler olup bittiğini Azah halkına iletmesini isteyerek, kendisinin bundan ötürü ödüllendirileceğini [söyleyerek] oradan geçmekte olan Zaydo adında bir Kürde vermeyi başardı. Fakat kanun kaçağı olan Zaydo Musul yerine Cizre’ye gitti ve affa uğrayacağı umuduyla mektubu şehrin yetkililerine teslim etti.

İlginç bir şekilde, bu mektup o zaman Türk yetkililer tarafından Asurların İngilizlerle işbirliğinin bahanesi olarak kullanıldı. Kürtler, Türk yetkililerini, Hıristiyanlara güvenilmeyeceği konusunda ikna etmeye çalıştılar. Her ne kadar eskimiş silahlarını teslim etmiş olsalar da Asurların kısa zamanda cömert İngilizler tarafından modern silahlarla donatılabileceklerine dikkat çektiler. Türk komutan Türkiye’nin Güneydoğu’sundan olmadığı için bura insanlarının karakteriyle ilgili çok az şey biliyordu ve iddialara çabucak inandı. Asurlarla düşman İngilizler arasındaki kuşkulu ilişkilerin Türk devletine tehdit oluşturduğuna karar verdi.

Ertesi sabah, komutan, Azah’ta yaşayan bütün insanların evlerini terketmelerini ve köyün batı yakasında Mar Ya’qub Kilisesi´nin bitişiğine toplanmalarını emretti. Emre uymayanlar asi addedilecek ve buna uygun biçimde cezalandırılacaklardı. Davete icabet edenler, kendilerini bekleyen askerler tarafından dörder kişilik gruplar halinde iple bağlandılar. Onlardan biri, ‘Abde Karmo, kısa bir süreliğine kurtulmayı başardı, fakat kaçmaya çalışırken vuruldu. Tutsaklar, kilise ruhbanların ve diğer inananların protestolarına rağmen muhafızlarla çevrilen iki kilisede tutulurken askerler, bazı Kürt ağalarının ihbar ettiği sözde silahlar için şehirdeki evleri boş yere arıyorlardı.

Pazar günü, ki [Paskalya öncesi] Büyük Perhizin arifesiydi, 257 tutsak Cizre’ye sevkedildiler ve Deve Hanı adı verilen hapishaneye konuldular. Geriye kalan erkekler –takriben 700 erkek, tutuklanmadan önce kaçıp saklanmayı başardılar. Tutuklular beş gün sonra Midyat’a sevkedildiler. Hemşerilerini kaçırma girişiminden korktukları için Azah’ı baypas eden bir çevre yolu seçilmişti. Yetkililer Midyat’ta, tutukluları –bir kez daha dini aidiyetlerine saygısızlık yaparak- Mart Şmuni Kilisesi’nde alıkoydular.[18]

Mart Şmuni’deki hapisliklerinin üzerinden çok geçmeden Midyatlı Asurlar yiyecek malzemeleri getirerek kardeşlerinin yardımına geldiler.[19] Onbeş gün sonra, bu talihsiz insanların akrabaları, esas olarak eşleri ve ebeveynleri, temiz elbise ve yiyeceklerle Midyat´a ulaştılar. Midyatlı Asurlar kardeşlerine sahip çıktılar, orada kaldıkları sürece onları korudular. Bu arada, muhtemelen Cizreli Kürt ağaların baskısı altında elde ettikleri sonuçtan memnun olmayan yetkililer, tutuklular arasındaki meşhur savaşçıları, ki onları en iyi Kürtler hatırlıyorlardı, tespit etmek için bölgeden birilerini bulmaya çalışıyorlardı. Çok geçmeden “uzman”[20] olarak adlandırılan üç adam getirildi. Bunlar, ‘Amare Use (Hırbe köyünden, Mammiye aşiretinden), Yusıve Mıred (Isfısli, Amarki aşiretinden) ve ‘Abdalla Golıke (Owşar köyünden, Mammiye aşiretinden) idi. “Uzmanlar”, en tehlikeli liderler olarak 27 adamı işaret ettiler. Bunların çoğunluğu rastgele seçimlerdi; ne lider idiler ne de herhangi bir resmi görev sahibiydiler. Papaz Lahdo Tayro ve ‘Abdalahad Habib’in savaşla pek ilişkisi yoktu, sonuncusu ise –daha önce anlatıldığı gibi- dürüst bir görüşmeci olarak çatışmalara her zaman barışçı çözümler aramıştı.

Bütün bu adamlar Mardin hapishanesine götürüldüler. Çok geçmeden bunların üçü, ´Ido Lahdo, Cemile Çiyayi ve Hanna Sahun işkence altında öldüler. Hapishanenin askeri yetkilileri, cesetleri o bölgeden olmayanlara ayrılmış olan Mardin’deki Asur mezarlığının bir bölümüne defnedilmeleri için Asur piskoposuna teslim etti. Bir ay sonra, kalanlardan 24’ü istiklal mahkemesi tarafından yargılanacakları Harput’a götürüldüler. Kalan 230 kişi Mayıs 1926’da serbest bırakıldılar.

24 tutuklu mahkeme için Harput’ta beş ay beklediler. Bu süre içinde Harputlu Asurlar onlara yardım edebilmek için her türlü çabayı sarfettiler; onları ziyaret ettiler, yiyecek ve elbise temin ederek ve daha sonra aralarında parasal bağışta bulunarak, istiklal mahkemesi hakimlerine rüşvet vererek, onları rahatlattılar. Sonunda mahkeme tarafından suçsuzluklarına karar verildi, 1 Ağustos 1926’da serbest bırakıldılar. Eve dönüş yolunda Turabdin’in değişik köylerinden çok sayıda Asur onlara eşlik etti ve uzun yolculuklarında koruma sağladı. 15 Ağustos 1926 tarihinde Azah’a döndüler.

Esaret ve alıkoyma: Yaşlı piskoposun öyküsü

Ocak 1927’de Cizre askeri bölgesi kumandanı ile yüksek rütbeli bir kurmay bir süvari birliği eşliğinde Azah’a geldiler. Yüksek rütbeli kurmay köyün yaşlıları ve dinadamlarıyla derhal bir toplantı yapılmasını dayattı. Yaşlı piskopos Behnam ‘Aqrawi,[21] papazları ‘Abdalahad Habib, Lahdo Tayro, Malke Basus ve Musa Kıtte ile birlikte portestanların piskoposu Hanna Eliya düzenlenen toplantıda halkı temsil edeceklerdi. Yaşlıları ise Sallo Kıtte, Gabro Tuma, Indıravos Hana Eliya, Gabro Lahdo Ido, Stayfo Lahdo İshaq [Bazzo], Ya´qub Şam´un Ğazzo ve Ya´qub Suse temsil ettiler. Subaylardan duydukları ilk cümle şu oldu: “Siz hainsiniz. Yardım için Musul’daki Kızıl Haç’a başvurdunuz. Bu, sizin düşmanla işbirliğinizi kanıtlayan imzalarınızı içeren bir mektuptur.” Huzurdaki insanlardan hiç birine konuşma izni verilmedi. Piskopos dışında hepsi zincire vuruldular ve Cizre hapishanesine sevkedildiler.

Bir hafta sonra, tutuklular askeri bir eskort eşliğinde uzun, çamurlu bir yoldan yürütülerek önce ilerlemiş yaşına rağmen piskoposun da tutuklandığı Azah’a, daha sonra da istiklal mahkemesinde yargılanmak üzere Diyarbakır’a götürüldüler. Aralıksız yol 10 gün sürdü. Hava soğuktu ve kötü muameleye maruz kaldılar. İstiklal mahkemede kısa süren bir yargılamadan sonra her birini 18’şer yıl hapse mahkum etti. Fakat bir buçuk yıl sonra bir başbakanlık kararnamesiyle affedildiler. Azah’a yalnızca on tanesi döndü. Stayfo Lahdo İshaq ve 102 yaşındaki piskopos hapishanede işkence altında öldüler.

Maişetin yok edilmesi ve hayatta kalma yöntemleri

1964 yılında Azah’ta yaşayan Asurlar yaklaşık 300 aileydi. Başlıca geçim kaynakları tarım, bağcılık-bostancılık ve meyve yetiştiriciliğiydi. Ektikleri toprakların bir kısmı daha önce göç etmiş akraba ve tanıdıklarına aitti. Asurların yaklaşık 400.000 meyve (incir, badem, şeftali ve üzüm) ağacı ile bahçelerini, sulama gerektiren kayısı, elma, erik ve armut ağaçlarıyla zenginleştirmelerini mümkün kılan kendilerinin inşa ettiği yağmur suyu toplayan bir barajları vardı. Azah halkının yaşam standardı o kadar iyileşmişti ki göç edenlerin bir kısmı çiftliklerine geri döndüler. Fakat durum, çok geçmeden dramatik biçimde kötüleşecekti.

1964 Mayısında Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs krizi patladı. Bazı Türk politikacılarıyla Müslüman dinadamları bunu dini bir çatışma olarak yorumladılar ve Hıristiyan vatandaşları cezalandırmayı meşrulaştırdılar. Mardin’deki devlet görevlileri ile aşiret reisleri ve 72 Kürt köyünün muhtarları taciz etmek, seyahat özgürlüğünü kısıtlamak ve hatta öldürmek suretiyle Azah halkını geçim araçlarından sistemli biçimde yoksun bırakmaya yönelik bir plan hazırladılar. Kabul edilen senaryo, Müslümanlara dokunulmazlık, yalancı şahitlik yapma, yasa uygulayıcılarına kışkırtıcılar ve habis ruhlu adamlarla yakın işbirliğinin yanı sıra mahkeme yetkililerine her şikayeti “faili meçhul” olarak tanımlama, davayı takip etmeme ve rafa kaldırma garantisi veriyordu.

İlk kör intikam eylemi Asurların bağlarına yönelikti. Her gün, yöre köylerinden, küreklerle, nacaklarla, iplerle ve çapalarla teçhiz edilmiş binlerce Kürt, ağaçları yerlerinden sökmek için üzüm bağlarında toplanıyordu. Bahçelerdeki meyve ağaçlarının dalları kırılıyor, gövdeleri doğranıyor ve kazılarak topraktan çıkarılıyorlardı. Bütün bu hareketler, gerçekte sabotajcıları misillemeden koruyan pasif polis güçleri gözlerinin önünde cereyan ediyordu. Birkaç gün içinde 10 km’lik yeşil alan bir çöle çevrildi. Sahiplerinin şikayetleri gözardı edildi. Kendilerinin yok edilmesi planının uygulanmakta olduğunu farkeden Azah halkı kitleler halinde çiftliklerini terketmeye başladı. Aşağıda, papaz Yusuf Dawud’un[22] “Azah’ın Son Günleri” adlı günlüğünde anlatılan çok sayıdaki veriden bazılarını aktaracağım.

22 Ağustos 1964. Gabro Bıtrıs Şam´un ve Lahdo İshaq kendi bahçelerinde çalışırlarken Hırabe-Şeref köyünde Kürtlerin saldırısına uğradılar. Lahdo İshaq, aldığı yaralar sonucu Midyat’ta hastahanede öldü. Şahsen tanıdığı saldırganları bildirmiş olmasına rağmen tutuklanmadılar bile.

4 Eylül 1964. Yusuf Gorgis koyunlarını Azah çevresinde otlatıyordu. Öğle vakti Fılfıl köyünden Kürtlerin saldırısına uğradı. Yakınlarda ikamet eden polisler tarafından rahatsız edilmeden sürüsünü alıp götürdüler. Yarı ölü haldeki Yusuf Gorgis, polislerden kendisine yardım etmelerini ve hırsızları durdurmalarını istedi. Polislerden cevap çıkmadı.

8 Eylül 1964. Kürtler, Babıqqa köyüne dönmekte olan sığır sürüsünden Asur komşuları Pulıs Nıco ve Şam´un Hanna Şammo’ya ait hayvanları, toplam 300 adet, ayırıp götürdüler. Azah halkı haberi duyunca Şam´un Sefer’in kamyonuyla köye gittiler ve iki ailenin eşyalarını kamyona yükleyip Azah’a getirdiler. Eğer sığırlarını geri isterlerse, kurbanların öldürülebileceklerinden korktukları için böyle yaptılar. Suçlular biliniyordu ve soygun gündüz gözüyle yapılmıştı, yine de hiçbir şekilde cezalandırılmadılar.

12 Eylül 1964. Kufah köyünde Koçer aşiretine mensup Müslümanlar, Azahlıların koyunlarını otlatmakta olan yalnız bir çobana saldırdılar. Çoban bağlandı, koyunlar çalındı. Saldırı, polis karakolunun 600 metre uzağında gerçekleşti. Polisler, kendilerini yardıma çağıran çobanı duymamış gibi davrandılar. Sürünün sahiplerinden bazıları hırsızları takip ettiler, fakat Kufah’ın silahlı Kürt ağaları onları korudular. Bildiğimiz gibi Azah halkı silahlarını hükümete vermişti ve sürülerini geri alabilmek için savaşabilecek durumda değildi.

13 Eylül 1964. Azah’ın güneyinde bulunan Şeyh Hasan, Daner, ´Ayn-Sare, Barımma, Rizok, Babıqqa gibi birkaç Kürt köyünden adamlar toplandılar. Akşama, Azah yakınlarında koyun sürülerinin gelmesini bekledikleri yere gelip durdular. Sabahleyin çobanlara saldırıp üç sürü koyunu götürdüler. Yoğun silah ateşi altında kalan çobanlar kaçtı. Hırsızlar, koyunları Babıqqa’nın güneyinde Dugare adında bir yere sürdüler. Azahlıların lideri ´Amaniyel Hanna Maqsi, bu sefer, gerçekte hırsızlara arka çıkan polislerden değil, uzun bir süreden beridir dostça ilişki içinde olduğu askeri komutan Ömer Cengiz’den müdahale etmesini istedi. Komutan 100 asker çağırdı ve hırsızların arkasına düşmelerini emretti. Askerlerin bir kısmı Dugare’nin güneyini (hırsızların gittiği yolun bitişiğinde) tuttular, kalanlar Azahlılardan büyük bir grupla birlikte hırsızların peşine düştüler. Hırsızlar, askerlerin hem önden, hem de arkadan saldırmaya hazır olduklarını görünce koyunları bıraktılar ve saklanmak için vadiye doğru kaçtılar. Koyunlar mutlu bir şekilde sahiplerine geri döndüler.[23]

14 Eylül 1964. Alyan bölgesindeki 24 köyden Kürtler Azah’a saldırarak sakinlerin sahip olduğu her şeyi soymayı planladılar. Yağmaları yükleyecekleri atlar, katırlar ve eşeklerle yola koyuldular. Hırabe-Rappın köyüne ulaşmadan, köyün lideri Cemile Sıle onları gördü ve bu kadar silahlı adamın bu kadar yük hayvanıyla Azah’a yönelmiş olmasının yalnızca soygun amaçlı olabileceğini düşündü. Hemen adamlarını çağırdı ve soyguncuların yolunda pusu kurdu. Kürtler yaklaşınca yollarına çıktı ve şöyle dedi: “Bu yoldan geçemezsiniz. Aptallık yapmayın, dönüp evinize gidin. Zaman değişti. Azah halkı yiğit ve cesurdur. Reisleriniz bunu iyi biliyorlar.” Adamlar ona uydular ve köylerine geri döndüler.

Alyan Kürtlerinin Azah’ın kuzeydoğusunda bulunan köylere mensup diğerleriyle ve Koçer aşiretleriyle birleşecekleri açığa çıktı. Liderleri, daha önce Kufah köyünde yapılan birleşik bir toplantıda böyle bir strateji üzerinde anlaşmaya varmışlardı.

Aynı gün, sokaklarda ve çarşıda kışıkrtıcı biçimde davranan birkaç yüz Kürt Azah’a girdi. Yük hayvanlarının, sırtlarında ve semerlerinde boş torbalarla, iplerle ve kangallarla kendilerine eşlik etmeleri, kötü niyetlerine işaret ediyordu. Diğer gruplar, yetkililerin müsamahasıyla Azah’ın dış mahallelerinde yaptıkları çamurdan kulubelerde barınan Kürt ailelerde kaldılar. Durum gergindi. Azah’a yerleştirilen birlikler yabancıların tuhaf davranışlarını kontrol ettiler. Ömer Cengiz 300 askere, işgalcilere köye hoş karşılanmadıklarını sıkı biçimde hissettirmelerini emretti. Yabancılar, iki saat içinde sokaklardan, meydanlardan ve çarşılardan kayboldular. Halkı, bir kez daha, komutanın kararlı tavrı kurtarmıştı. Bazı Kürtler, sorgularında, Kürtlerle Türk polisinin 14 Eylülün Asurların Azah’daki son günü olmasını planladıklarını kabul etmişlerdi. Plan başarısızlığa uğrayınca, bölgedeki önemli Kürtlerle birlikte Türk polisinin üst görevlileri, Mardin’deki daha yüksek yetkililerden Ömer Cengiz’in Türkiye’nin bir başka bölgesine gönderilmesini talep ettiler.

16 Eylül 1964 günü bölgedeki bütün aşiret reisleri, Azah halkına 14 Eylülde diz çöktürme planlarının başarısızlığının arkasındaki sebepleri tartışmak için Azah’ta Rizoklu ‘Abdalla Xalaf’ın evinde toplandılar. Polis şefi Hüseyin Kalkan da toplantıda yerini aldı. Şef, toplantıda bulunanlara şöyle dedi: ‘Eğer Azahlıları 24 saat içinde süpürüp atabilirseniz eyleminize göz yumabilir ve şöyle rapor tutabiliriz: ‘Karşılıklı çatışma oldu, durumu kontrol edemedik. Bu yeni bir şey değildir; çünkü son iki ayda onlarca benzer ihbar aldık. İki taraf da birbirine eski kinleri olduğundan herhangi bir soruşturma yapmamaya karar verdik.’ Bu yolla bütün olayı gizleyebiliriz, siz de kazanırsınız.

Aşiret reisleri şu cevabı verdiler: “Bu işi bu kadar kısa süre içinde yapamayız. Bu insanlar cesurdur ve tecrübelerden biliyoruz ki son nefeslerine kadar savaşacaklardır. Onlar, sık sık şunu tekrarlarlar: ‘Bizim atalarımız bize onur kırıcı biçimde yaşamamamızı öğrettiler. Ölüm, ölümdür, aşağılanma nedir?’ ” Sonra Cemile Sıle söz aldı: “Eğer polis şefi tarafından söylenen şeyler yüksek görevlilerin planlarıyla uyumluysa, bırakın Azah’ı bizim iştirakimiz olmadan kendisi ortadan kaldırsın. Bu işi bize yüklemek dürüst değildir, sefil hatta korkakçadır!” Huzurdaki aşiret reislerine dönüp şöyle devam etti: “Bırakın bu kriminal plan, aranızdan bu eylemin başarısızlığı durumunda sorumluluk almaya hazır kişi tarafından uygulansın!” Sert protestosunun ifadesi olarak toplantıyı sinirli bir şekilde terketti. Ona katıldıklarını belirtmek için diğer şefler de onu takip ettiler.

17 Eylül 1964. Azah yaşlıları bütün halkı Meryem Ana Kilisesinin avlusunda toplanmaya çağırdılar. İçişleri Bakanlığıyla görüşmek, Asurların çaresiz durumlarını ve bölgedeki Kürtlerle devlet polisinin planlarını ona anlatmak ve polisleri değiştirmek için başkent Ankara’ya bir delegasyon gönderme kararı alınacaktı. İki telgraf çektiler: Biri başbakana, diğeri sözü edilen bakana. Delegasyona şunlar dahildi: Afrem Murad Hannuş (Azah belediye başkanı), Şıkri Gawriye Use (Türkçeleştirildikten sonraki soyadı: Güneş) ve başpapaz Yusuf Rızqo (Türkçeleştirildikten sonraki soyadı: Gülen). Mardin senatörü Kemal Oral ve ‘Aynkaflı milletvekili Şevki Aysan sayesinde delegasyon, diğer görevlilerin huzurunda içişleri bakanı Orhan Öztrak ve başbakan yardımcısı Kemal Satır´la görüşebildi. Hükümet yetkilileri, durumu soruşturacaklarını ve dinine farkı gözetmeksizin herkes için geçerli olan kanunlara bütün vatandaşların saygı göstermesini sağlamak için gerekli tedbirleri alacaklarına söz verdiler.

Delegasyon, umut dolu bir şekilde 25 Eylül 1964 günü Azah’a geri döndü. 70 yaşında bir Azahlı olan İshaq Ya´qub Qaqur sabah erkenden bostanına gitti. Yanında 7 yaşındaki tornu Nazir ile ilerlemiş hamileliğiyle 25 yaşındaki gelini Ğazale vardı. Azah’ın yeni Kürt sakinleri onları gördüler ve gizlice takip ettiler. Silahlıydılar. Üç Asur kavun toplamakla meşgulken Kürtler saldırdı. İshaq’ın silahı vardı, fakat atışları saldırganları durdurmaya yetmedi. Silah sesini duyan Hırbe köyü sakinlerinden biri de saldırganları caydırmak için ateş etti. Daha sonradan adının Mustafa olduğu anlaşıldı. Ne yazık ki onun atışları [da] işe yaramadı. Talihsiz Asurlar iple bağlandılar ve vahşi biçimde öldürülecekleri Azah’ın 15 km doğusundaki “Ak Dağ/Koyê Spi”a sürüklendiler.

“Kayıp”ların cesetleri ancak 40 günlük aramadan sonra bulundu. Resmi komisyonun raporunda şunlar yazılıydı: “İshaq’ın boynuna sıkıca sarılmış kalın bir ip vardı. Gelininin kolları kopartılmıştı ve karnı yarılmıştı. Doğmamış bebeği yanı başında uzanıyordu. Karın üstü yatmakta olan tornu ağır bir taşla ezilmişti. Başının çevresinde elinin ulaşabildiği yerlerde toprakta kaba bir çukur vardı. Çocuk uzunca bir süre tırnaklarıyla toprağı kazarak kendini taştan kurtarmaya çalışmıştı. Taş dört adam tarafından kaldırılıp çocuğun üzerine indirilmişti.” Cesetler Azah’a götürüldüler ve kilisedeki işlemlerin ardından köyün doğu yakasındaki Mar İşa‘ya Kilisesinin bitişiğindeki mezarlığa gömüldüler.

Asurlar birkaç gün sonra suçluları tespit ettiler. Bunlar beş kişiydi ve adları: Dıleve Qasır köyünden Seyit Salih, Daner köyünden M. M. Türk ve Hırbe köyünden üç kişi. Suçu işlediklerine dair delillerin varlığına rağmen hiç birisi tutuklanmadı. Polis, kendi kayıtlarına “faili meçhul” diye yazdı.

Asur halkı teslim olmadı. Ankara’daki en yüksek mercilere şikayet telgrafları çektiler, çünkü adalete inanıyorlardı. Fakat hiçbir cevap çıkmadı.

Aynı gün bir Azahlı, Şammo Bıbbo Stayfo, Şeyh Hasan köyünden bir Müslümanı öldürmekle suçlandı. Çok sayıda Kürt sanık aleyhinde sahte beyanlarda bulundular. Hapise konuldu ve kötü muameleye tabi tutuldu. Cinayetle ilişkisinin olmadığına dair beyanlar ve hemşerileri tarafından savunması için harcanan büyük paralar hiç bir işe yaramadı. Katilin, aynı köyden, maktulle aynı dine mensup bir kişi olduğu sonradan açığa çıktı. Adam, cinayeti, evlenmek istediği maktulun karısıyla işbirliği içinde işlemişti. Cinayetin bütün ayrıntıları açığa çıkmış ve katil cinayeti itiraf etmiş olması gerçeğine rağmen, yalancı şahitler hiç bir şekilde cezalandırılmadılar ve Şammo Bıbbo Stayfo’dan asla özür dilenmedi.

Adib Behnam Bahhe ‘Azzo, Azah’taki en büyük dükkanın sahibiydi. Yakın ve uzak köylerden insanlar kumaşı ondan satın alıyordu. Bir gün hırsızlar dükkanın binasının çatısından büyük bir delik açıp aşağı merdiven sarkıtarak bütün malları çalmışlardı. Adib Behnam ‘Azzo, polisin araştırma niyeti olmadığını anlayınca Batıya göç etmeye karar verdi. Viyana’ya gitti.

İçşleri Bakanı Orhan Öztrak Azah’ı ziyaret Ediyor

Azah halkını hedefleyen, başlangıçta yalnızca Kürtlerin yaptığı, daha sonra polisle işbirliği içinde yapılan sık kanunsuz eylemler ve Azah halkının en yüksek mercilere yaptığı şikayetlerin artması sonucu Türk hükümeti bir iyi niyet eylemi olarak ve isyankar Kürt aşiretlerine boyun eğdirildiğini göstermek için İçişleri Bakanını Azah’a gönderdi. Orhan Öztrak, general Fikret Esen, emniyet amiri ve Mardin Valisi Ali Ulvi Sülükoğlu´ndan oluşan delegasyon 15 Kasım 1964’te Azah’a ulaştılar. Karşılama töreninin katılımcıları, Azah’ta konuşlu askeri birlik, devlet memurları, bölgedeki bütün köy muhtarları ve Azah yaşlılarıydı. Bakan konuşmasında şunları söyledi: “Bizim devletimizde vatandaşlar, Hıristiyanlar ve Müslümanlar eşittirler. Hepimiz aynı bayrak altında yaşıyoruz.” Sonra şu sözü verdi: “Bu yıl Ağustos ayında olan bütün olayların arkasını aydınlatmak için bir soruşturma yapılacaktır. Suçlular cezalandırılacaktır. Adalet hakim olmak zorundadır.”

Bakanın, yapılan soruşturmanın sonuçlarına dayanan sert tedbirler aldığı gerçektir. Asurlara karşı Kürtlerle işbirliği kanıtlanmış olan polis komseri Hüseyin Kalkan’ı, yardımcısı Ramazan´ı ve birkaç polis memurunu açığa aldı. Yeni atanan polis görevlilerine, yöredeki Kürt köylülerine Azah’a yönelik düşmanlıklara son vermeleri, devletin asileri sert biçimde cezalandıracağı ve suçlulara müsamahakar davranmayacağı yönünde telkinlerde bulunmaları emredildi. Bakan Ankara’ya dönüşünde valiyi, Mardin savcısını ve birkaç memuru daha görevden aldı.

Azah halkı, yetkililerin aldığı tedbirleri ve adaleti olumlu karşıladılar. İnsanlar, en azından, Kürtlerin Hıristiyanları terörize etmekten ve onları yerlerinden çıkarmakla tehdit etmekten kaçınacaklarını umuyordu. Bu sevindirici haberlere rağmen Azah halkının almış olduğu yaralar, bunları unutmak ve geleceğe olumlu biçimde bakmaya yetmeyecek ölçüde derindi.

Toplu göç

İçişleri Bakanı, Orhan Öztrak ve general Fikret Esen tarafından alınan tedbirler, Azah halkının bekası ve çatışmasız biçimde birarada yaşamasını garantileyemedi. Azah halkı geçim araçlarından yoksun bırakıldı; bağlar, meyvelikler ve bahçeler tümüyle harabedildi. Topraklara el konuldu, davarlar çalındı. Bunların hiç biri geri gelmedi ve hiç bir tazminat ödenmedi. Yoksullaştılar ve daha iyi bir hayata ilişkin umutları kalmadı. Görünürdeki tek çözüm, göçtü; özellikle de nerdeyse bütün bölgede Kürtlerin egemen hale gelmelerinden sonra. Göç 1965’te başladı. Asurlar Suriye, Lübnan, Arjantin, ve Amerika Birleşik Devletleri, Batı Avrupa (Almanya, İsveç ve İsviçre) ve Avusturalya’ya gittiler.

Göç eğilimi 1977-1980 yılları arasında yoğunluk kazandı, ve özellikle de genç insanları kapsadı. Azah’ın ilk Müslüman belediye başkanı R. ‘Abdurrahman Kaççe[24] tarafından göçebe Koçer aşiretinin yerleştirilmesi amacıyla 200 evin inşası bunu tetikledi. Yeni gelenler, yerlilere karşı cahilce davrandılar ve Hıristiyan sembollerine karşı saygı göstermediler. Asurlar, bütün çevreleri onlara karşı düşmanca olduğundan direnişin anlamsız olduğu sonucuna vardılar.

1980’de Azah’ta hâlâ 120 Asur aile yaşıyordu. Bölgenin önemsiz nüfusuyla tezat oluşturacak şekilde Azah hâlâ canlı bir merkez görüntüsü veriyordu. Bir çarşısı, büyük dükkanları, bir dizi yiyecek-içecek kuruluşu, bir otel, bir ilkokul, bir ortaokulu vardı. Eski Mar Şam‘un kilisesi cezaevine dönüştürüldü. Eski Maryam Magdalena Kilisesi bir hastahaneye çevrildi.[25] Dört yıl sonra Asur yerlilerin nüfusu, çoğunluğu köyün merkezinde yaşayan yaşlılardan oluşan 60 aileye düştü. O tarihte Kürt nüfusu ve Koçer aşireti yaklaşık 1500 aileye ulaşıyordu. Asurlar, çoğalan Kürt yerleşimleriyle kuşatılmış kayıp ve önemsiz bir azınlığa dönüşmüşlerdi. 1999’da köyde yalnızca 8 Asur kalmıştı.[26] Faaliyetteki tek kilisede, ‘Azrët Azëx (Arapçanın Azah lehçesinde), çok sayıda bakımsız elyazması vardı. 19 asırlık tarihiyle bölgedeki Hıristiyan kültürünün izleri tedrici olarak kayboluyordu.[27]

Kaynak: JAAS- Journal of Assyrian Academic Studies, C. 22, Sayı: 1, 2008, s. 59-77, ABD.

 

[1] Abdul-karim Bašir 19 üzüm ile 8 incir türünün adını aktarmaktadır. [Dictionnaire en dialecte de Azekh] Qamus fi al-lahja al-azxeniya (Azah Lehçesi Sözlüğü) daktilo yazması metin, Kamışlı 1953, s. 334, (2. baskı, Weisbaden, 1999, s. 297)

[2] Şimdi bütün bu köylerde Kürtler yaşamaktadırlar.

[3] Bu bölgede Beth kelimesini temsil eden B harfiyle başlayan çok sayıda köy vardır. Örneğin Ba-Dıbbe (Kurt ini/yurdu). Keza Beth-‘Arbaye (kısaltılmış: Ba’Erbaye-Arapların ülkesi). Kelimenin bu kısaltılmış versiyonunun bazı yansımaları ve gelişimi çağdaş Aramca diyalektlerinde, örneğin Turabdince diyalektindeki “mbale l be Şawme” – onu Şawme’nin evine götür; “azze l be Hado” – O, Hado’nun evine gitti cümlelerinde izlenebilir. Her iki örnekte de /be/ ev, yer anlamındadır.

[4] Austin Henry Layard, W poszukiwianiu Niniwy, Wydawnictwo Filmowe i Artystyczene, Warszawa 1983, s. 181.

[5] (Yaklaşık 87 veya 100 – yaklaşık 157 veya 165/168). Matematik, astronomi, coğrafya ve müzikle ilgili kitaplar yazan ünlü yazar. Onun matematik ve astronomiyle ilgili kitabı Al-Magest, Yunanca´dan ilkin Süryanice´ye daha sonra da Arapça´ya (8. yüzyıl) sonra da Arapça´dan Latince´ye çevrildi (15. yüzyıl).

[6] (Yaklaşık 325/330-yaklaşık 394). Latince yazılmış tarih kitabı, Res Gestae Libri XXXI, 353-378 yıllarını kapsıyor. 31 cildinden 8 tanesi bugüne gelmiştir.

[7] H. Anschütz, Die Syrische Christen vom Tur ‘Abdin, Augustin-Verlag, Würzburg 1985, s. 104; A. Abuna, Tārīhk al Kanisa as-Suryāniyya, Dār al-Mašriq, Beirut 1986, vol. 1, p. 38.

[8] P. Kawerau, T. Króll (çev.), The Chronicle of Arbela, Corpus Scriptorum Christaianorum Orientalium (CSCO), vol. 468, Scrptores Syri, Tomus 200, Lovanii 1985; I. Armala, Tarihk al-Kanisa as-Suryaniyya [Süryani Kilisesinin Tarihi], derl. B. Hindo, Beth-Zabday-Azah, Beirut 1996, p. 46; J. Daniélu and H. I. Marrou H. I, History of the Church, vol. 1, p. 55, bu piskopostan bahsetmiyor, fakat Erbil’in ilk piskoposu olarak Peqida’nın adını veriyor (105-115). I. Armale’ya göre, piskoposun adı Fqida (Pqida) idi ve onun egemenlik dönemi 104’ten 114’e kadardı. Aziz Adday tarafından 99 yılında vaftiz edildiği söylenmektedir.

[9] N. Pigulewska, Kultura Syryjska we wczesnym średniowieczu, PAX, Warsaw 1989, p. 91, 241.

[10] Al-Baladiri, Futūh al-buldān [Ülkelerin Fethi], Dār wa Maktabat al-Hilāl, Beirut 1983, p. 176

[11] Y. Al Hamawī, Mu‘ğam al-buldan [Ülkeler Ansiklopedisi], Dar ‘Ihya at-Turath al-‘Arabi, Beirut 1996, vol. 1-2 p. 256. Yazılı kaynaklarda ve günlük konuşma dilinde bu şehrin şu isimleri bulunabilir: Gozarto Qardo, Jazirat Botan (veya Bohtan), Jazirat Ibın ‘Omar (veya Ibın ‘Amar), Al-Jazire, Cizre. Asurlar onu Gziro veya Gozarto olarak adlandırırlar. 19. yüzyılın birinci yarısında arka arkaya görev yapan Azahlı iki piskopos Gziro’da oturuyorlardı. Bunlar Mar Diyosqoros Yešu’ ‘Abdal-Masih (1827-1832) ve Mār Qurillos Gorgis (1832-1847) idi. Kürtler tarafından 1829’da Asurlara karşı gerçekleştirilen katliamı anlatan ünlü ağıtın yazarı (Sayfe’yla [Soykırımlar] ilgili diğer ağıtlarla bir arada yayımlanmıştır, Bar Hebraeus Verlag, Glance/Losser, Holland, 1981). Bu şiirler, Orta Avrupa´da Antakya Süryani Ortodoks Kilisesi Metropolitliği Merkezi [önceki] piskoposu Yuliyos İsa Çiçek (ölümü 2005) tarafından derlenmiş ve yazılmışlardır. Bu şiirin Mixayel Abdalla tarafından çevrilen bir parçası “The Assyrians in Turabdin: Between the Kurdish Hammer and Turkish Sword’da yayımlanmıştır [Lehçe] Konflikty etniczne. Źródla – Typy – Sposoby rozstrzygania, I. Kabzińska-Stawarz, S. Szynkiewicz (reds), IAE PAN Warsaw 1996, 271-282. Bu piksoposlardan sonra Mor Qurillos Barşom Lahdo (öl. 1872) geliyor.

En son piskopos, 46 yıllığına, Mar Yuliyos Behnam ‘Aqrawi’ydi. Irak’ta, Aqra’da doğdu. Yedi yaşında yetim kalınca Mar Mattay Manastırı´na (Irak) alındı. Za’faran Manastırı´na rahip olarak atandı. 1881’de Cizre ve Azah piskoposu (Cizre Piskoposluğu´nda) oldu. 1915’te katliamlar başladığında Azah halkı, “kendilerine destek olması için” ondan Azah’a gelmesini istedi. 1927’de Diyarbakır cezaevinde 102 yaşında işkence edilerek öldürüldü. İnananlar onun mezarından toprak alır mezarı kutsal sayarlardı. Bugün Cizre’de hiç Asur kalmamıştır.

[12] George Percy Badger, The Nestorians and their rituals: with the Narratives of a Mission to Mesopotamia in 1842-1844; Darf Publishers Ltd, London 1987, new impression , cilt 1, p. 57.

[13] Bu elyazması, Süryani Katolik Kilisesi´ne bağlı bir diyakon ve Azah’taki okulda öğretmen olan Gabriyel Tuma Hındo tarafından yazılmıştır. Hındo 1875 yılında Azah’ta doğdu ve 24 Mayıs 1964’te halkına ruhban olarak hizmet ettiği Irak’ın Basra şehrinde vefat etti. Süryani Katoliklerin oradaki kilisesinin bahçesine defnedildi.

[14] Asur edebiyat dilinde ‘Bed-Mšiho Ne’man [Abdülmesih Numan] tarafından (1903’te Diyarbakır yakınlarındaki Qarabaš’ta doğdu, 1983’te Beyrut’ta öldü) yazılmış olan elyazmalarından birinin başlığı Dmo Zliẖo [Dökülen Kan] (1. basımı ADO, Germany 1997, s. 211; 2. basımı Bar Hebraeus Verlag, Holland 1999, p. 157. Lübnan Dağı´ndaki Süryani Ortodoks Kilisesi´nin Piskoposu Teofilos Corç Saliba, tarafından Arapça´ya çevrilmiş ve (çok sayıda baskı hatasıyla) 2005 yılında Ad-Dam al-masfuk adıyla Beyrut’ta yayımlanmıştır. Orijinalinden yapılan Almanca bir çevirisi G. Toro (yakınlarda Berlin’e ruhban olarak atandı) ve Amil Gorgis tarafından yapıldı, Bar Hebraeus Verlag, Holland 2006, p. 137.

[15] Cesareti ve akıllılığıyla ünlü bir Katolik ruhban (1847-1937). 1917 sonbaharında, Azah sakinleri ordunun tayınlarına elkoyduklarında, kendi vatandaşlarının bu adaletsiz hareketine karşı şiddetli bir tepki gösterilmesinden korktuğu için, sivil elbiseler giymiş bir halde gizlice Cizre’deki yetkililerin yanına gitti. Askeri yükhayvanı [mekkare] bölümünün başı olan komutanla konuşma imkanı buluncaya kadar onu kendi evinde saklayan arkadaşı ‘A. Mardini’nin evine gitti. Azahlı papaz, yörenin sıradan bir sakiniymiş gibi yaparak, Azah halkının hayatını bir karabasana çeviren ve rastladıkları herkesi öldüren Kürt aşiretlerinden şikayetçi oldu. Komutandan koruma istedi. Komutanın cevabı şöyleydi: “Siz dün ordumuzun barakalarına saldırıp bütün tayınları çaldınız. Bu haince eyleme rağmen benden koruma istiyorsun?” Papaz sordu: “Lütfen söyleyiniz, bu ne zaman oldu? Geceleyin mi, yoksa gündüz mü?” –“Gündüz oldu” şeklindeydi, komutanın cevabı. Papaz devam etti: “Zat-ı şahaneleriniz biliyorlar ki biz kuşatılmış vaziyetteyiz ve gündüz vakti bizden kimse köyün sınırlarının dışına çıkamaz. Biz evlerimizi ancak geceleri terkederiz. Açlık bazen bizi, yiyecek elde etmek için bir köye saldırtır; fakat biz bunu yalnızca geceleyin yaparız. Muhbirlerinizden isteyin, bu suçlamalarla ilgili olarak güvenilir bir açıklama yapsınlar. Yalnızca birkaç insanın yaşadığı bir köye [bile] saldıramazken, askeri binalara nasıl saldırabiliriz?” Bu argumanları dinledikten sonra komutan bir soruşturma yaptıracağını söyledi. Papaz, tedbirini aldı: “Hiç kuşkusuz Kürtler bizi suçlayacaklardır. Fakat lütfen onların bize verdikleri zararları unutmayınız.” Misafir, Allahısmarladık dedi ve gecenin karanlığında çabucak Azah’a döndü. Papazın bu hayli riskli seferi gizli tutuldu ve etkisini gösterdi. Saldırılar kesildi. Papaz Gorgis 1927-1933 yıllarında Beyrut’ta kaldı ve daha sonra halkına ‘Ayn Diwar’da (Suriye’de, Türk-Irak sınırının bitişiğinde) hizmet etti ve orada öldü. Y. J. Al-Qas, A. Hadaya, Azah – Ahdath wa Rijal [Azah, Olaylar ve İnsanlar], Dar ar-Ruha, Aleppo 1991, ss. 144-145.

[16] Y. J. Al-Qas & A. Hadaya’nın yukarda anılan kitabına dayanmaktadır s. 77-113

[17] Çaresizlik içindeki veya bir yakınını kaybettiği için yasta olan bir köylü kadının oldukça tipik bir reaksiyonu.

[18] Azah’ın yerlisi bir yazar olan ve Qamışlı’da yaşayan Lahdo Ishaq’a göre, çok sayıda Azah yerlisinin bu tutuklanması ve sevkedilişi yerel hafızada en rahatsız edici olaylardan biri olarak korunmuştur. Emri veren İshak Bey adında bir Türk kumandanıdır. Lahdo Ishaq tarafından derlenen 1377 adet Azah deyimi arasında bu olaya değinen bir tane vardır ki özellikle çaresiz durumlarda hatırlanır. Arapça´nın Azahça lehçesinde şöyle seslendirilmiştir: Şar fi raşna kama fi yawm al-qaflat Aynısını Sevk Gününde de yaşamıştık. Lahdo Ishaq, Amthal ša‘biyye min Bazebde (Azah) [Azah’tan halk deyimleri, Qamışlı 1994, p. 290 (deyim numarası 1354)]

[19] İçerde yiyecek yalnızca resmen hapiste bulunan kişilere veriliyordu.

[20] Kullandığım Arapça kaynağa göre, tanıklar “bir uzman” anlamına gelen Arapça xabir terimini kullandılar.

[21] Bu olay esnasında piskopos 100 yaşını geçkindi.

[22] 1901-1986. Azah’ta doğdu ve orada öldü. Hayatından bazı kesitler şöyledir: Babası Tuma, 1912 yılında askerliğini bitirmiş eve dönerken yolda Kürtler tarafından öldürüldü ve bilinmeyen bir yerde gömüldü. Bu yarı- yetimin ilk öğretmeni, eğitim görmüş annesiydi; ona nasıl yazılacağını, dini şarkıların nasıl söyleneceğini öğretti. Süryanice, Arapça, Türkçe ve Kürtçe´nin Kurmanci lehçesini konuşurdu. 11.04.1946’da ruhbanlığa atandı. 1955’ten 1969’a kadar hatıralarını yazarak, şiirler kaleme alarak ve dua ederek münzevi bir hayat yaşadı. 1964’te papaz yapıldı. Azah’ı terketmeyi reddetti. Hep: “Hayatımın sonuna kadar Turabdin’in ‘doğu bahçesi’nin bekçisi olacağım” derdi. 41 yıl hizmet ettiği kilisenin temellerine gömüldü. Dört oğlundan biri, Tuma, Wiesbaden’de papazdır, dokuz kızı vardır. Isfıs’teki Asur soykırımını anlatan 1925 tarihli şiiri Sayfe [Soykırımlar] adlı kitapta, s. 91-96 yayımlanmıştır.

[23] Bu olaydan sonra Komutan ne zaman Kürtlerin benzer bir eylem planladıkları bilgisini alsa Azah halkını uyardı, Azah çobanlarının silah taşımalarına ve tehlikede oldukları zaman kullanmalarına izin verdi.

[24] Azah’ın daha önceki bütün belediye başkanları Asur Hıristiyandı.

[25] H. Anschütz, age. S. 103. Yazar 2006’da öldü. İstek üzerine Glance/Losser’deki Süryani Aziz Afrem Manastırı´nın bitişindeki mezarlığa gömüldü.

[26] Poznań’da (Polonya) değişik üniversitelerde okuyan Azahlıların sayısından bir fazla. Mezuniyetten sonra Poznań’lı Azahlılar yaşamak için binlerce hemşeriyle buluştukları Almanya’ya gittiler.

[27] Şunu vurgulamak gerekir ki, Azah’ın önceki sakinleri ile onların sürgünde doğmuş olan çocukları kendi köklerinden ve atalarının kahramanca geçmişlerinden gurur duymaktadırlar. Yeni yerleşim yerlerinde (esas olarak Suriye’de ve İsveç, Almanya, İsviçre, Fransa ve diğer Batı Avrupa ülkelerindeki Diasporada) kurdukları çeşitli klüplere ve derneklere Azah adını vermişlerdir.

Benzer Yazılar

One Response

  1. mahmut