TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEĞİL, TÜRK CUMHURİYETİ

Yalçın Yusufoğlu

Sesonline.net / 2010

2010 Yılında İstanbul Avrupa’nın Kültür Başkenti oldu. 16 Ocak’taki Açılış’ta C. Başkanı ve Başbakan konuşacakmış. Bu normal. Ermeni sanatçı Kevork Tavityan –Kubat’la- “Sare Gelin”i söyleyecekmiş. Kürt sanatçı Rojin de Kürtçe parçalar okuyacakmış. İşte bu samimi değil. Zira İstanbul mozaik olduğu yalan. O eskidenmiş. Tavityan’la çoğulluk gösterisi yapacaklarına, önce Hrant’ı öldürtenleri ya da pek çok istihbarata rağmen suikastı önlemeyenleri cezalandırsalar ya.

Rojin’i TRT’ye onlar aldılar, baskı ve sansürlerle gene onlar kaçırdılar. “Kürtlerle kardeşiz” deyip temsilcilerini parlamentodan atıyorlar, milletvekili olanlar için (dokunulmazlıklarını yok sayarak) yakalama emri çıkartıyorlar. Sonra da açılım, demokrasi, çoğulculuk diye kıtır atıyorlar. Size kim inansın. Avrupa inanıyor mu sanıyorsunuz?

Tam bu noktada Patrik Bartholomeos’u ve bu ülkede azınlıkların neler çektiğini hatırlamanın zamanı.

PALİKARYA

Çocuk yaşında Anadolu’dan Yunanistan’a göçmek zorunda kalan Dido Sotiryu’nun Türkçe’de “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” adıyla basılan romanı ilk kez 1970’te Sander tarafından yayınlanmıştı. Askeri savcılık yazarın Türklüğe hakaret ettiği iddiasıyla kitabın çevirmeni Attila Tokatlı aleyhine dava açar.

Tokatlı romanda Türklüğe hakaret bulunmadığını, tersine İstiklal Harbi’ndeki Türk ordusunun övüldüğünü söyleyince, askeri savcı “Git işine, Türk ordusunu övmek palikaryaya mı kalmış” diye sözünü keser. Bu olayı Attila Tokatlı’dan bir anı olarak Remzi İnanç yazmış. (Edebiyat ve Milliyetçilik, Yaba, Temmuz-Ağustos 2008.)

Anadolu’dan gitmiş Yunanistanlı bir yazarı “palikarya” diyerek aşağılayan şahıs Hukuk Fakültesini bitirmiştir, fakat diplomasıyla değil, üniformasıyla konuşmaktadır. Aynı sözü her hangi bir vatandaş söyleyebilirdi, dün olduğu gibi bugün de böyle diyecek pek çok kimse vardır. Rum’a, Ermeni’ye, Yahudi’ye Süryani’ye sövmek, esinini resmi ideolojiden, kaynağını şoven koşullanmalardan alan önyargılardır ve çeşitli katmanlara kadar topluma içkindir.

Ama bir kamu görevlisinin, üstelik de bir hukukçu kamu görevlisinin zihninin bu kadar küflü olması mazur görülemez. Mesela Almanya’da yaşayan Türkiyeliler için avam dilinde “Kanake” diye bir aşağılama sözcüğü vardır. Zenci ve Yahudi düşmanı Nazi geçmişi olan bir ülkenin bugün her hangi bir savcısının bir Türkiyeliyi bu tabirle niteleyeceği tasavvur edilemez.

Ama bizde yukarıdaki örneğin türdeşlerine sıkça rastlarız. Örneğin, Hürriyet Aralık 2008’de Yunanistan’da öğrencilerin protesto gösterilerinde Nazım Hikmet’in dizelerinden pankart yaptıklarını bildiren haberi “Palikarya dünyaya Nazım Hikmet’le seslendi” başlığıyla vermişti (14.12.2008.)

1950’li yıllarda Kıbrıs meselesi her alevlendiğinde kalabalıkları sokağa salıp “Kahpe Yunan, Alçak Palikarya”, “Kıbrıs Türktür Türk Kalacaktır, Kahrolsun Komünistler” diye bağırtırlardı. Pek çok kentte sık sık devlet mitingleri yapıp, ilk ve ota öğrenim çocuklarını uygun adım o mitinglere götürürlerdi. 2010’lara geldik, Türkiye’nin en büyük gazetesi Yunanistan halkına hâlâ aynı şekilde hakaret ediyor.

Eğer İstanbul’da Yunanlılara böyle bakıyorsanız, ister istemez Atina’daki meslektaşınızın size “Barbar Türk” demesine kızmamanız gerekir. Yok, kızıyorsanız, karşılıklı küfürleşip durursunuz. Bundan uygarlık çıkmaz. İnsanlık hiç çıkmaz. Kör düşmanlık ve kin çıkar. Sadece o savcı mı? Türkiye Cumhuriyeti, yüksek yargı organlarından Yargıtay’ın yakın yıllardaki bir kararında T.C. yurttaşı azınlıklar için “ülkemizdeki yerli yabancılar” tabirini kullanmış bir devlettir. Politikacının, askerin, gazetecinin dilinden hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü hiç eksik olmaz, hukuksa işte size bizim hukukumuz!

Bu topraklardan Ermenileri göndermişiz, Rumları göndermişiz, Yahudileri göndermişiz. Buna rağmen hırsımızı, hıncımızı hâlâ alamamışız, onlarla geçirdiğimiz müşterek geçmiş bizi rahatsız ediyor.

RUM KİM, YUNAN KİM, PALİKARYA KİM?

Yazımızın konusu Fener Rum Patrikhanesinin başındaki dinsel şahsiyetin Türkiye’deki Rumların (bence bütün azınlıkların) içinde bulunduğu ruh halini ve yabancılaştırılma psikolojisini dile getiren sözleri olduğu için değinmemizi Rumlarla sınırlayacağız.

Aynı etnisiteden ve dinden oldukları halde “Yunan” ve “Rum” dediğimiz insanlar konusunda bir terim açıklaması yapalım. Rum kelimesi Romalı’dan geliyor. Tarih kitaplarına Bizans İmparatorluğu diye geçen devlet hiçbir zaman kendisini Bizans diye tanımlamamış, Roma İmparatorluğu diye anmıştı. Bizans İstanbul dediğimiz kenti M.Ö. 6 yy.da kuran Magaralılar Kralının adı Byzas’tan gelmektedir. İmparator Konstantin’den sonra özgün adı Konstantinopolis Arapçası Konstantiniye olan kent Roma İmparatorluğu’nun başkentidir. Avrupalılar İmparatorluğun yıkılmasından ancak dört asır sonra 19. yy.da Bizans İmparatorluğu adını kullanmışlardır.

İmparatorluğu Roma olarak Selçuklular da benimsemiş Anadolu topraklarına “Urumeli” burada yaşayan Grek Ortodokslara da “Rum” demişlerdir. Küçük Asya ya da Urumeli sonraki yüzyıllarda Anadolu olmuş, Trakya ve Balkanlara da Rumeli denmiş.

İlginç olan şu ki, Anadolu kelimesi Yunanca’dır, kökeni “yükselmek” fiilidir, yön olarak “doğu”yu gösterir, Anatolia ise “Doğu Ülkesi”dir.

Dilimizdeki Yunan kelimesine gelince “İyon” Arapça’da deforme olarak Türkçe’de Yunan halini almış.1821 Mora ayaklanmasını izleyen yıllarda Yunanistan ayrı devlet olduktan sonra o sınırlar içinde yaşayanlara Yunan denilmiş, Osmanlı topaklarındaki Grek Ortodokslar Türkçe’de gene Rum olarak kalmışlardır. Benzer şekilde “Kıbrıs Rumları” da öyle. [Dil kuralları dışında kalacak şekilde Yunanistan halkından olanlara “Yunanlı” diyoruz (sıfat olan bir kelimenin sonuna “lı” eki getirerek isim türetilmiş,) Hindistanlıya Hintli, Finlandiyalıya Finli dediğimiz gibi.]

İMPARATORLUĞUN ÇÖZÜLMESİ

Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülmesi çok kanlı oldu. Büyük acılar yaşandı. Çünkü çözülme İmparatorluk bünyesindeki değişik milliyetlerin uluslaşma süreçleri ve ulus devletlerinin kurulması demekti. O ulusal toplulukların bağımsız devlet kurmalarını Osmanlı’nın rakibi olan diğer büyük devletler destekleyince, o topluluklara hain gözüyle bakıldı.

Önce Yunanistan Britanya’nın da yardımıyla koptu (1829.) Onu yüzyılın ikinci yarısında diğer Balkan ulusları izlediler. En son kopan Balkan ülkesi birçok yeni devlet kuruldu. O devletlerin kurulmasına bugün bile Türkler iyi gözle bakmazlar. ‘Kalleş Araplar bizi arkadan vurdu’ derler. Oysa Osmanlı savaşa girmeseydi bile şu veya bu zamanda o uluslar devletlerini kuracaklardı.

Ulus devletler çağı kapitalistleşmenin sonucudur ve kendi pazarına sahip çıkmak isteyen burjuvazinin buluşudur. Osmanlı da bunu yaşamıştır. Türkiye Cumhuriyeti de Osmanlı İmparatorluğunun harabeleri arasından doğmuş bir ulus devlettir. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı Devletinin siyasi mirasçısıdır, ama Osmanlı toplumunun devamı değildir. Ama Misak-ı Milli içinde kalan toplum da homojen değildir, çok uluslu ve çok etnili bir yapıdır. Çok uluslu devlet modeline gitmeyip toplumu tekleştirmek isteyenler önce devleti Türkleştirmişlerdir.

Zaten Türkiye kelimesi de İtalyanca Turchia’dan gelmedir. Çünkü çok milliyetli, çok etnili, çok dinli yapı Osmanlı’nın son çeyrek yüzyılında değişmeye başlamış, Genç Türkler Anadolu ve Doğu Trakya olan kendi sınırlarını Türkleştirmek ve Türkçüleştirmek için etnik ve dinsel arındırmaya girişmişlerdir O da toplumu Türkleştirme yoluna gitmiştir. Asimile edebildiğini etmiş, edemediğini tenkil etmiş veya göndermiştir. Kala kala Kürtler kalmıştır. 90 yıl sonra bugün toplum travma içine girmiştir. O bölgeden aktardığı değerlerden daha fazlasını şimdi uluslararası silah tekellerine, işleri tefecilik olan finans kuruluşlarına aktarmaktadır. Türkiye haftada 1 milyar dolar faiz ödemektedir ve toplumun yakın geleceği hem sosyolojik olarak hem de gelişme dinamikleri açısından bugünkünden daha karanlıktır.

TEHCİR, TENKİL

1911-1914, 1916 Rum Tehciri, 1915-1918 Ermeni kıyımı, 1919-1923 Rum tehcir ve mübadeleleri hızlı bir etnik arındırmadır. Merkezi otorite Türk olmayanları göndererek, özümleyerek, tenkil ederek arındıra arındıra tek millet, yaratmak için her şeyi yapmıştır. Bugün Ermeni, Yahudi, Süryani, Rum 72 milyon içinde (Lozan’da azınlık statüsü kazanmış insanlarımızdan– toplam 100.000) kadar kalmıştır.

İmparatorluğun dağılmasının ve ulus devletlerin kurulmasının sancıları ve 1912-1922 arasında yaşanan üç savaş bugünlere kadar uzanan politikalara, kin ve düşmanlıklara yol açtı. Önce Balkanlar’dan İstanbul’a ve Anadolu’ya büyük göçler yaşandı. Balkanlardaki Türk olan ve olmayan Müslüman nüfusun bir kısmı öldürüldü, büyük kısmı güvenlik bulacakları, yaşama koşullarına kavuşacakları topraklara göçtüler. Pek çok kişi oradaki zanaat ve mesleklerini buralara taşıdılar, başarılı oldular.

Meslek sahibi olmayanlar Anadolu’da toprak bulamadılar, kimisi haydut oldu, Efe oldu, düğün dernek gezen gezginci köy pehlivanı oldu. Kimisine Ege’den göçe zorlanan Rumların toprakları, bağ-bahçeleri bağışlandı. Kanun dışı unsurlar sonraki yıllarda Teşkilat-ı Mahsusa ( MAH) tarafından istihdam edildiler.

Fakat Balkanlardan göçürtülen Türklerin yaşadıkları dramlar -yöneticilerinin bir bölümü oralı- İttihat ve Terakki’nin ve onun devamı Halk Fırkası’nın etnik temizlik politikalarında rol oynadı. Zaten tarihi göçlerle ve göçertmelerle, etnik el değiştirmelerle, pogromlarla, katliamlarla dolu Anadolu modern çağda da yeni yığınsal insan dramlarına sahne oldu. Özellikle Anadolu’dan iki ana kitle temizlendi, Rumlar ve Ermeniler bu coğrafyadan silindi. Osmanlı dağılmadan önce 13 milyon olan nüfusun 3 milyon kadarı 1913-1925 yılları arasında tehcirle, tenkille, korkutup kaçırtmayla ya da sindirip Müslümanlaştırarak, ölenlerin çocuklarını Türkleştirerek, kızlarını Türklerle, Kürtlerle evlendirerek bu topraklar “gayrimüslim ekalliyet”ten arındırıldı.

RUM TEHCİRİ 1911’DE BAŞLADI

Rum tehciri Cumhuriyet’le başlamadı. 1910 başlarında böyle bir plan vardı. Balkan Savaşı’nda Anadolu’ya kaçan Türk ve Müslümanlar MAH tarafından silahlandırılıp çeteler halinde Ege’ye gönderildiler. Rumlar korkutuldular. İttihatçı Halil Bey (Menteşe) ‘Talat Bey, Balkan Harbinde hıyanetleri tebarüz eden anasırdan (unsurlardan) memleketi temizlemeyi ön safa koymuştu… Fakat bunu yapmak çok ihtiyat isteyen bir işti. Zira yeni bir harbe yol açabilirdi. Alınan tedbir şu oldu: Valiler ve diğer memurin resmen bu işe müdahale eder görünmeyecek, Cemiyet’in Teşkilatı (Teşkilat-ı Mahsusa) işleri idare edecek…Rumlar ürkütülecek…’ Menteşe bu şekilde Trakya’da 100 bin Rum Yunanistan’a ‘çekilip gittiler’, İzmir ve civarında ise 200.000 [Celal Bayar’a göre Bergama, Dikili, Foça, Karaburun ve Çeşme’de 130 bin] Rum Adalar’a, Yunanistan’a göçtüler, aynı yol Karadeniz’de de uygulandı, der (Ahmet İnsel, Radikal, 29. 05. 2005.)

Fransız tarihçi E. Driault’ya göre “1910’dan itibaren Jöntürkler, bütün İmparatorlukta Rum malı ve Rum tüccarı avına başladı… Rum reayayı ezmek ve bütün İmparatorlukta Rum ticaretini öldürmek söz konusuydu.”

Konsolos Auguste Boppe, Paris’e gönderdiği bir raporda “Rumlara duyulan nefret, en yüksek noktaya ulaşmıştır. Rumları artık görmek istemiyorlar, onları Türkiye’nin ölüme dek düşmanı sayıyorlar” diyerek durumun ciddiyetine işaret etti.

Gerginliğin görünürdeki nedeni Girit’in Yunanistan’la ‘Enonis’e gitmesiydi. Mehmed Emin Yurdakul’un “Ben bir Türküm dinim cinsim uludur/Sinem özüm ateş ile doludur/İnsan olan vatanının kuludur/Türk evladı evde durmaz, giderim” diye halkı galeyana getirdiği bu gergin ortamda, “Gavur” İzmir’in camilerinde hocalar gayrimüslimlerden mal alınmasını boykot için vaaz vermeye başladılar.

Geceleri Rum dükkânları renkli boyalarla işaretlendi. Yerli-yabancı tüm kurumlara Rum çalışanları işten çıkarma emri verildi. Hızla “milli burjuvazi” yaratılıyordu. (Grevi yasaklayan Tatil-i Eşgal Kanunu iki yıl önce çıkarılmıştı.) ABD Büyükelçisi Morgenthau olayı şöyle yorumlar: “Türkler… bütün Hıristiyanlara karşı, yalnız Küçük Asya’da değil, İstanbul’da da resmi boykota giriştiler… Bu boykotu, Türkiye’nin tepetaklak [giden] milli düzeninin belirtisi saydım. Zira bir millet, kendi uyruklarına karşı ticari boykota girişiyordu.” (Ayşe Hür, Radikal-2, 31. 07. 2005.) Dikkat edilirse burada yazılanlar Balkan Savaşından da öncesine dairdir.

SAVAŞLAR VE SAVAŞANLAR

Balkan Savaşı Türk-Yunan husumetinde rol oynamış etmenlerden biridir. İttihat ve Terakki 1913 başında Bâbıâli Baskınıyla hükümeti tekrar ele geçirdiğinde Balkan Harbi hezimetinin de etkisiyle Almanya’ya sarıldı. 1913 Ekim’inde Almanya’da imzalanan gizli antlaşmayla (İsmet İnönü anılarında yazdığı gibi) Osmanlı Harbiye ve Hariciye Nezaretleri “ıslahat planı” dâhilinde Alman Genel Kurmayının emrine giriyordu. Pek çok sivil uzman kadro, iş adamı, eğitimci hatta ilahiyatçı gönderilir. Amaç kendini yönetmekten aciz Osmanlı toplumunu değişik kademelerde yönetmek ve Almanya çıkarları doğrultusunda yönlendirmekti.

Almanya’da yapılan görüşmelerde Osmanlı’dan istenen diğer bir husus girişilecek müşterek bir savağa hazırlık olabilmesi içi Anadolu’dan Rumları ve Ermenilerin temizlenmesiydi. Pervin Erbil bu tavsiyenin sadece askeri amaçlar taşmadığını söylüyor. Almanlar Türkiye’de yürütecekleri ekonomik faaliyetin rahat işleyebilmesi için sanayi, ticaret ve hizmet sektöründe kendilerine ket vurabilecek unsurların da bertaraf edilmesini istemekteydiler. Bu kesimler sermaye biriktirmekte olan Rumlar ve Ermenilerdi. Dolayısıyla Anadolu Türk ve Müslüman olmayan bu topluluklardan arındırılmalı, toplum ırk esasına dayalı olarak Türk ve Müslüman olarak yeniden örgütlenmeli, etnik ve dinel homojenleşmeye gidilmeliydi (Anadolu’ya Ağlıyordu Niobe, s. 30.)

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Devlet hem Ege’de, hem Orta Anadolu’da hem de, tabii ki, Pontos kökenli Doğu Karadeniz’de Rumlara karşı sindirme, mecburi iskân, kaçırtma ve tenkil politikası izledi.

SERMAYEYİ TÜRKLEŞTİRME

1915 Ermeni Tehcir ve katliamının arkasından 1916’da ikinci Rum tehciri geldi.Bergama, Dikili, Ayvalık boşaltılarak Müslüman göçmenlere tahsis edildi.. Kalan Rumlar aynen Doğu’daki Ermeniler gibi, amele taburlarında telef oldular. Tarihçi Cemal Kutay’a göre ünlü İttihatçı Kuşçubaşı Eşref, Ege mıntıkasındaki Rum ve Ermeni nüfusun 1 milyon 150 binini sürmüştü. Demek ki, Yunanistan orduları Ege’ye girmeden 5 yıl kadar önce Rumları kitle halinde kaçırtma başlatmıştır. Ve Doğan Avcıoğlu’nun da belirttiği gibi esas neden güvenlik değildir, üretim ve ticaret hayatında Rum ve Ermeni işadamlarının yerine Türk ve Müslüman işadamını geçirmektir:

“1910’den itibaren Genç Türkler İmparatorlukta Rum avı ve Rum tüccarı avına başladılar…Komiteler Rum mal ve tüccarlarına karşı, açıkça belirtilen ve onları tamamen kovma azmiyle inatçı bir savaş yürüttüler. Bütün doğuyu alt üst eden milliyetçi ateş içinde, bu eylem kısa sürede büyük bir gelişme gösterdi. Rum reayayı ezmek ve bütün İmparatorlukta Rum ticaretini öldürmek söz konusuydu.”

(Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Cilt 3, Tekin Y.2002)

Türk-Yunan düşmanlaşmasında diğer önemli olay 1919-1922 arasındaki savaş yıllarıdır. Savaş esnasında savaşın git-gellerine göre bazen Türk siviller Rumlardan kaçıyorlardı, bazen da tersi oluyordu. Ege’de Rumların oranı % 20 kadardı. Her iki taraftan da oluşan çeteler köylere baskınlar düzenliyorlar cinayet, yağma, çapul ve kadınlara tecavüzle köy halkını kaçırtıyorlardı. Hatta bu olaylar o raddeye gelmişti ki, bizar olan Türk köylüleri de, Rum köylüleri de kaçıp İtalyan işgal bölgesine sığınarak güvenlik aramaktaydılar. Ama ilginç olan şuydu: Çeteler birbirleriyle savaşmıyorlar, karşı taraftan köylere saldırıyor ve savunmasız insanların canına, malına kastediyorlardı. Yani yapılan siyasi şiddet adı altında haydutluktu.

Batı Anadolu’daki etnik arındırmanın savaş sonraki evresi 9 Eylül 1922 günü Gâvur İzmir’de gâvurların öldürülmesiyle, evlerinin, işyerlerinin yağmalanmasıyla başlamıştır. İlk günlerde 30 bin kadar Rum ve Ermeni öldürüldü. Binlercesi limana götürülerek gemilere, teknelere bindirildi. 13 Eylül’de yani Türk ordusu İzmir’e girdikten dört gün sonra) Sakallı Nureddin Paşa aldığı emir üzerine Rum ve Ermeni semtlerini ateşe verdirdi, evler, konaklar ahşap olduğundan yangın İzmir’in yıkılması demekti. İzmir’de Konak’tan Basmane’ye doğuya doğru bir çizgi çekin, bu hattın kuzeyinde olan (bugünkü Fuar alanı ve Kültürpark’tan kuzeye, şimdiki Alsancak’a (Punta bölgesine kadar) bütün İzmir yakıldı. Böylece Gâvur İzmir’in içi kısa zamanda Gâvurdan temizlendi. İzmir’i yakanlar, sigaralarını yakıp kin ve keyif içinde faciayı seyrederlerken, aynı gün Anadolu Rumları da göçmeye başladılar.

MÜBADELE

Savaştan sonra Lozan Antlaşmasıyla mübadele geldi. Mübadele sürgün etme operasyonunun tamamlanmasıydı. Yeni göç dalgası fiilen 1922 Eylülü’yle başlamış ve 1924’e kadar sürmüştür. Mübadelenin 1924 tarihiyle anılması Yunanistan’daki Türklerin gönderildiği tarih olması nedeniyledir. Mübadeleyle gelenlerin sayısı 400.000’dir.

Bu göç yurt dışına işçi göçü gibi nedenleri ekonomik olan ve gönüllü göç kabul edilen türden göç değildir. Siyasidir. İnsanlar zor, baskı, korku olmadan soyunun, sopunun, ailesinin yüzyıllardır yaşadığı, çocukluğunu gençlik yıllarını geçtiği, ölülerini gömdüğü toprakları, sahip olduğu malı, mülkü, araziyi, dükkânı, işyerini kendi rızalarıyla terketmezler. Gidecekleri yerdeki insanlarla olan dil birliği, soy birliği ya da din/mezhep birliği o ülkeyi kendi yurtları gibi görmek ve isteyerek kitle halinde maceraya girmek için yeterli neden değildir.

Yukarıda andığımız gibi, Balkanlarda ulus devletlerin kurulma evresinde ve özellikle Balkan Savaşları sırasında Türk ve Müslümanların kitle halinde göçmeleri pogromlardan ve baskılardan kaçmak içindi. Türkiye ve Yunanistan mübadilleri ise karşılıklı devlet zoruyla göçtürülmüşlerdir. 85-90 yıl geçtiği halde mübadillerin çocukları, torunları hâlâ ailelerinin terkettikleri kasabaları ziyarete gelmektedirler, gitmektedirler. Türkiye’den gidenlerin ayrı futbol takımları bile var. Atina’da, Selanik’te yeni kuşaklardan Türkçe bilen ne kadar çok Yunan yaşıyor. Birçok, Anadolu Mübadili ana dilleri olmayan (ama anayurtlarında kalan) Türkçe’yi ailelerinde kuşaktan kuşağa yaşatmışlar.

Şu veya bu şekilde Rumlardan temizlenen sadece Ege değildi, Karadeniz’de de Rum Katliamı olmuştu. (Verilen değişik rakamların en küçüğüne göre 9 bin Rum öldürülmüş. Daha fazlası da kaçarak yerlerini yurtlarını terk etmişler, hepsinin malları mülkleri katliamcı haydutlar ve diğer ve yağmacılar tarafından talan edilmişti. Yani olay Patrik Bartholomeos’un dediği kadardan da fazlaydı.)

KARADENİZ RUMLARI

Bir TV programında İsmet Özel’in atraksiyonlarına ve hezeyanlarına cevap veren Türk Tarih Kurumu’nun eski başkanı Yusuf Hacaloğlu bu katliamı övünerek anlatmakta ve “Giresunlu Topal Osman Karadeniz’i Pontus’tan temizledi” demektedir. (Balçiçek Pamir’le Karşıt Görüş, Haber Türk, 30. 12.2009.)

Ergenekon Sanığı ve faili meçhul cinayetlerin elebaşı zanlısı emekli general Veli Küçük’ün heykelini yaptırdığı Osman Ağa azılı bir hayduttu, aynı zamanda Teşkilat-ı Mahsusa (MAH) fedaisiydi. TKP kurucuları Mustafa Suphi, Ethem Nejat ve arkadaşlarının katlinde de dahli vardı (Canilerin başındaki Yahya Kahya onun akrabasıydı.) Kahyaya 15’leri öldürttü sonra da ortada canlı tanık kalmasın diye Yahya Kahyayı akşam karanlığında pusuya düşürüp yanındaki adamlarıyla birlikte ortadan kaldırdı. 1921 Koçgiri İsyanı sırasında zalimliğiyle ünlü Sakallı Nureddin Paşa’nın emrine –Kürtleri ve Alevileri öldürmeye– koştu. Hiçbir tahsili, hatta okuma yazması olmadığı halde çetesiyle birlikte Gazi’nin Çankaya Muhafız Taburu yapıldı. Ama Yahya Kahya’ya yaptığını kendisine yaptılar. Önce öldürttüler, sonra öldürdüler. Osman Ağa Mecis’teki muhalif İkinci Grubun lideri Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’i evine yemeğe çağırıp öldürdü, kendisini de çiftlik evinde kıstıran jandarmalar ağır yaraladılar, Osman hastanede öldü. Gaziyi korumakla görevli çetesi ise Çankaya’yı bastı, öldürmek istedikleri Paşa çarşaf giyip kadın kılığında kaçmak zorunda kaldı. İşte bir katliamcının ve kiralık katilin Tarihçi bir profesörün gözündeki saygınlığı.

Bütün bunların yansıttığı gerçek Türklerin kendilerini bu memleketin –asli bile değil—tek sahibi görmeleridir. O meşhur gazete logosu boşuna değildir: Türkiye Türklerindir. Rum, Ermeni, Yahudi, Süryani, Kürt, Arap ve diğer etniler ya da inanç ve kültür olarak Alevi olanlar memleketin sahibi değildirler.

Sonuç olarak (Ayhan Aktar’a göre) Ege, Trakya ve Karadeniz’den bir milyon 200 bin Rum gönderilmiştir, Harb-i Umumi’den önce gidenlerle birlikte bu rakam 1,5 milyon insandır. [Yaklaşık bir o kadar da Ermeni’nin sürüldüğünü veya fiziken likide edildiğini düşünürsek 3 milyona yakın insanın ülkeden silinmesinin insani dramatik boyutlarının yanı sıra, ‘Milli İktisat’ denilen ülke ekonomisi açısından da olay kalifiye işgücünün ve -sermaye biriktiren- burjuvazinin tasfiye edilmesidir. 1924 Kongresi’yle Kapitalist yola girmiş Türkiye’de onların yerine esnaf, zanaatkâr ve burjuva yetiştirilmesi uzunca zaman almıştır.

Kısacası, uluslaşma süreçleri çok uluslu yapılarda büyük badirelere, yıkımlara yol açacaktı. Önce Balkanlar’daki Türk ve Müslümanlar göçtürüldü, makabilinde Türk ve Müslüman olmayan topluluklar Anadolu’dan hicret ettirildiler, tehcirler sırasında toplu halde katledilenler oldu. Yerlerine yerleştirilen Rumelili Türk ve Müslümanları yöre halkı sevmedi, ‘muhacir’ dedi, ‘kanı bozuk’ dedi, “mutlaka domuz eti yemiştir” dedi. Hata o yıllarda Fethiye yakınlarında (muhtemelen bugünkü Kayaköy’de) yaşayan insanları anlatan İngiliz yazar Bernieres’in Kanatsız Kuşlar (Birds Without Wings) romanında söylediği gibi, gönderilen Rumlar Türkçe konuşuyorlardı, ama onların yerlerine yerleştirilen Giritli Türkler Türkçe bilmediklerinden yerli halkla anlaşamıyorlardı. Giden Rumların Türkçe konuşmaları ve gelen Girit Türklerinin Türkçe konuşamamaları mübadelenin ironik tablolarından biriydi.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEĞİL, TÜRK CUMHURİYETİ

Taciz etme, sindirme kaçırtma Cumhuriyette de devam etti. Lozan Antlaşmasının bu konudaki hükümlerine uyulmadı, Anadolu azınlıklardan temizlenmiş, sıra İstanbul’ gelmişti. Yahudi ve Rum cemaatlerinden Lozan haklarından vazgeçtiklerine dair belgeler alındı, sonra onların devlet memuriyetine kabulleri yasaklandı, onu özel sektör kuruluşlarında ve yabancı şirketlerde çalışma yasağı izledi. Yasada açık açık “T.C. vatandaşı ve Türk olmaları” şartı zikredildi. İş o raddeye vardı ki, mesela İstanbul’daki Rum ve Ermeni Cemaatlerine mensup yurttaşların İstanbul dışına çıkmaları veya Anadolu’da dolaşmaları yasaklandı.

Öte yandan ‘Vatandaş Türkçe Konuş!’ kampanyasıyla azınlıklardan yurttaşlar üzerine baskı uygulandı, Türk olanlar onlara karşı kışkırtıldı. Güneş Dil Teorisi gibi ırkçı tezler resmi ideolojinin parçası yapıldı. Kemal Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan İsviçre’de “Türk Irkının Vatanı Anadolu” isimli ırkçı bir doktora tezi yazdı, bu tez için 64 bin kişinin kafatası Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekâleti’nin parasıyla ve elemanlarıyla kumpasla ölçüldü.

Derken 1942 Varlık Vergisiyle Rum, Ermeni ve Türklerin elindeki sermayenin Türklere transferinde önemli bir adım atıldı. Varlık Vergisinden zarar gören azınlık iş adamlar ya da dükkân sahipleri arasında en kalabalık olan Rumlardı.

Ayrıca Birinci Harp’teki ekalliyete askerlik hizmetini ağır işçi olarak yaptırma uygulaması olan amele taburları uygulamasına tekrar başvuruldu. Halk bunlara “Nafia askeri” diyordu. Türk-Yunan ilişkileri tam normalleşme yoluna girmiş ve 1952’de Yunanistan Kral- Kraliçesi’nin Türkiye’ye yaptığı ziyaret vesilesiyle devletin yaptığı propaganda Yunan düşmanlığını azaltır gibi olmuştu ki, Kıbrıs meselesi patlak verdi. Olayın başlarında bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yoktur diyen hükümet içeride sıkışınca dikkatleri dışarı çevirmek ve milli heyecan yaratmak için Kıbrıs konusunu kullanır oldu. Britanya’nın sömürge savcısı Rauf Denktaş önce Fazıl Küçük’ün yanında Türkçülüğe soyunu, sonra Ankara’nın eğittiği çetelerle Kuzey Kıbrıs’ta komünist ve solcu avına çıktı, Fazıl Küçük’ ekarte ederek Kıbrıs Türktür’ün şampiyonu oldu. Türkiye’de ise devlet mitingleri düzenleniyor, Alçak Palikarya ve Kızıl Papaz Makarios protesto ediliyordu.

1955’te devletin organizasyonuyla 6-7 Eylül olayları tertiplendi. Pek çok konuda birbirini yiyen DP ile CHP’liler birlikte oldular. (Olayların başındaki tiplerden birisi daha sonra milletvekili olacak, CHP üst yönetimine kadar tırmanacak, bir ara Ecevit’in pek yakınında yer alacak istihbaratçı Orhan Birgit’ti.) 6-7 Eylül İstanbul’daki Rum ve Ermenilerin kaçırtılması için yeni bir devre açtı. 1959’da federatif nitelikli Kıbrıs Cumhuriyeti kurulunca olaylar yatışır gibi olduysa da, 1963 Aralık ayında faşist EOKA-B çetelerinin Türklere yaptıkları saldırı Yunan ve Rum düşmanlığını tekrar azdırdı. 1964’te Başbakan İnönü bir kararname ile İstanbul’da yaşayan –ve aynı zamanda Yunanistan vatandaşı da olan—12 bini aşkın Rum’u, Yunanı sınır dışı etti. Yeni tehcirden tedirgin olan başka Rumlar da gittiler.

1974 Kıbrıs çıkartması da son kalan Rumların gitmesine vesile oldu. Böylece Türkiye’de (2008 tesbitine göre) kala kala 1236 Rum kaldı. Bütün bunları geride mi bıraktık?

Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümeti’nin Milli Savunma Bakanı 10 Kasım 2008 günü Brüksel’de yaptığı konuşmada “İzmir Ticaret Odası’nda görev almıştım. Bu odanın kurucuları arasında bir tek Müslüman yoktu. Tamamı levantenlerden müteşekkildi. Cumhuriyetin kuruluş öncesinde Ankara’da Ermenilere, Rumlara, Musevilere ve Müslümanlara ait dört mahalle bulunurdu. Ege’de verimli topraklar azınlıkların elindeydi. Ulus oluşturma sürecinde en önemli adım mübadele olmuştur. Düşünün Ege’de Rumlar ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi bugün acaba böyle bir milli devlet olabilir miydik? Güneydoğu’da verilen mücadelede tehcir sebebiyle kendisini mağdur sayanların katkısını hep biliyoruz.” demişti. [Arat Dink, cümle düşüklüğü yapan, ‘devam etseydi…’ sözündeki eksik sözcüğü tamamladı ve ‘Rumlar, Ermeniler yaşamaya devam etseydi’ diye yanlışı düzeltti. (Taraf, 13 Kasım 2008)]

AYRINTILI BİLGİ İÇİN…

Rum tehciri konusundaki ilk akademik araştırma yetmiş küsur yıl sonra, yapılan Kemal Arın’ın doktora tezidir. Azınlıklar üzerine çalışan Ayhan Aktar olmasaydı o çalışma üniversite kütüphanelerinde kalacak, Mübadelenin veya azınlık sorunlarının değişik tarihsel veçhelerinden haberimiz olmayacaktı. Pervin Erbil’in Anadolu’ya Ağlıyordu Niobe, (Sorun Y., 2001), Yunanistan Küçük Asya Araştırmalar Merkezi’nden Herkül Milas’ın derleyip çevirdiği Göç, Rumlar’ın Anadolu’dan Mecburi Ayrılışı, (İletişim, 2001), Fuat Dündar Modern Türkiye’nin Şifresi (İletişim Y. 2008, sf.191- 247), Ayhan Aktar’ın Türk Milliyetçiliği, Gayrimüslimler ve Ekonomik Dönüşüm (İletişim Y., 2006), İttihat Terakkiden Günümüze Yek Tarz-ı Siyaset TÜRKLEŞTİRME, (Gülçiçek Günel, Belge Y., 2006), Ermeni Soykırımı Tarihi (kitap içinde bir bölüm), Vakahi Darnian, Belge Y., 2007. İstanbul Rumları: Ulus-Devlet çağından küreselleşme çağına bir azınlığın yok oluş süreci,(Samim Akgönül, İletişim, 2007, 6-7 1955 Eylül Olayları, (Dilek Güven, İletişim, 2006). Yakında Pencere Yayınlarından Yunan Belgelerinde olayları anlatan bir başka kitap basılacak.

“Biz onları göndermeseydik birlikte yaşayamazlardı” diyenler yalan söylüyorlar. İşte İstanbul. Hep birlikte yaşadık. 6-7 Eylül’ü halk değil siz yaptınız. Ermeni kıyımının en fazla vurduğu kentlerden Diyarbakır’da 40 yıl sonra bile dostluk vardı. İşte Margosyan’ın yazdıkları, arkadaşım Bayar Karakaş’ın anıları. Veya İstanbul’da hem de Müslüman Üsküdar da okuduğum yıllarda İzak diye bir arkadaşım da vardı, Aleko’yla öğleden sonra okulu asıp Sunar Sinemasına “Fezadan” gelmiş uçan daire filmine gittiğimiz de.

6-7 Eylül yapmasaydınız biz hep birlikte barış ve dostluk içinde yaşıyorduk. O devrin insanların basit gündelik yaşamlarından kesitler görmek istiyorsanız Sait Faik’in kitaplarını okumanızı isterim.

Sait Faik’in hikâyeleri o dönemlerin İstanbul yaşamından röportajlara benzer: Rum ve Türk balıkçılar beraber çalışırlar: İbram, İstelyo, Muharrem, Koço, Barba, Hüseyin, Hristo, Karavokoni, Ahmet, Niko. Veya Kör Mustafa, yaşlı Apostol Efendi, Papaz Aleksandros, dondurmacı çırağı İmrozlu Todori, Çankırılı amele Mehmet oğlu Mehmet, ihtiyar duvarcı Antimos, Kumarbaz Hayri Efendi, berber Dimitro, Stelyanos Hrisopolus ve torunu Trifon, Bakırköylü Ermeni Mercan Usta, Arabacı Bayram, şişman komşumuz Madam Hayganuş, Kırtasiyeci Mösyö Leon, Bulgar sütçü Pandeli, Madam Eleni, genç sevgili Aleksandra… günlük yaşamın insanlarından bazılarıdır.

Etrafınıza dönün bakın, o azınlık isimlerinden tekini bile duyuyor musunuz? Duyuyorsanız Hürriyet Gazetesindeki ölüm ilanlarından duyuyorsunuzdur.

Bu ülkede eskiden yan yana, iç içe dostluk içinde yaşayanlar vardı. Şimdi ise Türkler ve azınlıklar ölüm ilanları yayınlayan o ünlü gazetenin- ölüm sayfalarında beraberler. Ama oranın logosunda bile “Türkiye Türklerindir” yazılı. Öldükten sonra bile eşit olamıyorlar. Yakınları aynı ilan rayicini ödedikleri halde, gazete de Türklerin, gömüldükleri topraklar da…

Benzer Yazılar